Boyz n the Hood – John Singleton (1991)

“Her yirmi bir siyah Amerikalı erkekten biri cinayete kurban gidecek… ve bunların çoğunda katil bir başka siyah olacak”

Los Angeles’ın siyahların yaşadığı gettolarında büyüyen gençlerin şiddet ile örülü hikâyeleri.

John Singleton’ın bu ilk çalışması övgülerle karşılanmış, sanatçıya Oscar’a aday olan en genç yönetmen ünvanını kazandırmış olan bir eser. “Siyah sinemanın” en tanınan örneklerinden biri olan eserin senaryosunu da Singleton yazmış ve sanatçı filmine seyircinin de rahatça hissedebileceği bir “içeriden bakış” katmış kesinlikle. Hikâyedeki karakterlerin yoksulluk, içki, uyuşturucu ve en çok da şiddet ile kaplanmış olan hayatlarını oyuncularının da başarısı ile etkileyici bir gerçeklik ile perdeye getiren Singleton’ın filmi kimi kusurlarına rağmen görülmeyi hak eden bir çalışma.

Karakterlerinin 1984’deki çocuklukları ile başlayan hikâye daha sonra yedi yıllık bir sıçrama ile filmin çekildiği 1991 yılına geliyor ve karakterlerinin bugününü anlatıyor. Singleton senaryoyu kendi hayatından ve yetiştiği yerlerdeki gözlemlerinden esinlenerek yazmış ve bu da yönetmen olarak kendisine tanışık olduğu bir hayatı anlatma fırsatı sağlamış. Yönetmen Singleton da bu fırsatı iyi değerlendirmiş açıkçası. Şiddete bulaşmamanın veya bir başka deyişle şiddetin faili, kurbanı ve bazen de her ikisi birden olmadan yaşamanın imkânsız göründüğü koşullar altında ayakta kalmaya çalışan karakterlerin çıkışsızlığını ve her birinin kendine özgü bir çözümün peşinde koşmasını anlatıyor hikâye temel olarak. Üstelik sadece şiddet değil bu hayatları zor kılan; yoksulluğun hâkim olduğu, uyuşturucu ve içki ile iç içe geçmiş hayatlar bunlar ve okulu erken bırakmaktan erken hamilelik ve evliliklere, sokakta uyuşturucu ve içki peşinde koşmaktan hırsızlığa ve cinayetlere uzanan sonuçları var bu hayatların. Siyah polislerin bile siyah gençlere karşı ırkçı davranışlar sergilediği, çocukların sokakta oynarken ceset görmelerinin sıradan olduğu bu mahalleleri anlatan Singleton’ın senaryosu bir sistem eleştirisi getirmekten çok sistemin siyahlara karşı olan adaletsizliğini dile getiriyor gibi daha çok. Gerçi filmin zaman zaman aksayan yanlarından biri olan mesaj dolu diyalogların birinde bizdeki kentsel dönüşümü anlatan “gentrification – kentlerin nezihleştirilmesi yani yoksullların kent merkezinin dışına atılıp bu bölgenin rant kaynağı haline getirilmesi” dile getiriliyor ama bu sahne bir kenara bırakılırsa sistemin siyahlara ettiklerine odaklanıyor asıl olarak hikâye.

Baba karakteri filmde temiz kalma çabasının sembolü ve Laurence Fishburne’ün olağanüstü bir duyarlılıkla canlandırdığı bu karakter Singleton tarafından kendi babası esinlenerek yaratılmış. Ne var ki senaryonun kendisini zaman zaman kurtaramadığı mesaj verme kaygısının da bir yandan kurbanı olmuş bu karakter. Singleton’ın senaryosu içerdiği gözlemlerin ve bu gözlemleri karşımıza getiren mizansen becerisinin gücününün de katkısı ile aslında oldukça başarılı ama hem bu bahsettiğim mesaj verme telaşı hem de zaman zaman sahnelerin bir bütünlük arzetmiyor gibi olması nedeni ile kimi anlarda da aksamıyor değil açıkçası. Bu ikinci problem özellikle “cinayet” sahnesine kadar filmin genel olarak tonuna karar verememiş gibi görünmesine de yol açıyor. Bu kritik sahne ve tüm sonrası ise filmin hem en başarılı anlarını içeriyor hem de yönetmenin sağlam dram duygusu nedeni ile çok etkileyici olmayı başarıyor. Bu sahneye kadar olan anlar ise sanki ortada elle tutulur bir hikâye yokmuş gibi duruyor ve öyle ki bir parça abartı ile, baş karakter olan gencimizin kız arkadaşı ile yatmayı başarıp başaramayacağının filmin en elle tutulur gerilimini yarattığı bile söylenebilir.

Karakterleri ve mekanları itibari ile elbette bol bol küfürlü konuşmaların yer aldığı filmde Fishburne ile birlikte öne çıkan bir diğer isim ise Ice Cube. Ünlü müzisyen bu ilk sinema filminde karakterini tam bir doğallık ve konuşması, vücut dili ve mimiklerine yansıyan inanılmaz bir gerçekçilik ile canlandırıyor. Fishburne ve Ice Cube’ün hak ettiği bu övgülerden baş roldeki Cuba Gooding Jr’ın payına ise pek düşmüyor açıkçası. Oyuncu nedense fazla kontrollü ve hatta soğuk bir performans veriyor hikâye boyunca. Amerikan toplumunda siyahların karşılaştığı sorunları içeren bir listeden tek tek tüm maddelerin sırası ile karşımıza getirilmiş gibi durduğu filmin müzik kullanımı da sorunlu görünüyor. Söz konusu rahatsızlık çoğunda Ice Cube imzası olan rap ağırlıklı şarkılardan kaynaklanmıyor; problem Stanley Clarke imzalı film müziğinin rap şarkılarını duymadığımız hemen her sahnede ve bir parça da acemice kullanılışı. Filmin ne genel havasına ne de diğer sinemasal unsurlardaki (kurgu, oyunculuk, teknik numaralardan uzak mizansen vs.) yalınlığına uymuş bu tercih. Sık sık seyircinin kulağına gelen helikopter ve silah seslerini karakterlerin yaşadığı çevrenin niteliği için gösterge olarak kullanmayı deneyen ve bunda da başarılı olan yönetmenin müzik alanındaki bu yanlışı gerçekten ilginç.

Beyaz Amerika’nın görmediği, görse de özellikle göstermediği veya umursamadığı hayatları anlatan film kusurlarına rağmen ilgiyi hak eden, sokakları başarılı diyaloglar ve gerçekçi karakterleri ile karşımıza getiren ve özellikle son bölümleri ile seyirciyi avucunun içine almayı beceren bir eser. Hollywood sinemasının tüm o yapay havalı filmlerinden çok farklı bir noktada duran eser seyircisinin yüzüne ayna tutmayı başaran ve ona kendisini unutturmayı değil kendisini ve içinde yaşadığı düzeni sorgulatmayı deneyen filmlerden biri özetle.

(“Artık Çocuk Değiller”)

Gattaca – Andrew Niccol (1997)

“Sana baktıklarında, artık seni görmüyorlar. Gördükleri sadece benim”

Genetik olarak mükemmel olmayan bir adamın üstün özellikleri olan bir adamın kimliğine bürünerek Satürn’ün Titan uydusuna yapılacak uzay yolculuğuna katılmaya çalışmasının “uzak olmayan bir gelecekte” geçen hikâyesi.

1990’lı yıllardan, efektlerden çok felsefeye dayanan bir bilim kurgu filmi. Andrew Niccol’un yazdığı ve yönettiği film genetik araştırmaların ve uygulamaların ailelere mükemmel çocuğu doğurmak için fırsat verdiği bir dünyada normal yollarla doğan kusurlu (mükemmel olmayan anlamında kusurlu) bir gencin hayalleri için verdiği mücadeleyi ilginç hikâyesi ile anlatıyor. Irkçılığın bildiğimiz anlamını değiştirip başka bir biçimde en üst düzeyde varlığını sürdürdüğü hikâye gerilimi sürekli canlı tutabilmesi ile de dikkat çekiyor ama senaryosunda yeterince üzerine gitmediklerinden ve kimi kolay yollara sapmasından dolayı tam bir başarıdan da uzak kalıyor.

“Normal” doğanlarla seçilerek doğanların iki ayrı insan ırkı gibi yaşadığı bir toplum karşımızdaki. İlk gruptakiler bugün bildiğimiz şekilde tesadüflerin belirlediği sperm ve yumurta eşleşmesi ile doğuyorlar ve doğum anında alınan bir damla kan ile bebeğin yaşam süresinden karşılaşacağı hastalıklara kadar tüm hayatı ihtimal oranları ile birlikte ebeveynlere söyleniyor. Kahramanımız da bu şekilde doğan bir genç. İkinci gruptakiler ise anne babaya farklı sperm yumurta eşleşmelerinden seçim yapma ve böylece –fiziksel açıdan- mükemmel çocuğa sahip olma imkânı veren bir süreç ile dünyaya geliyorlar. İlk gruptakiler daha basit işlerde çalıştırılırken, ikinci gruptakiler birinci sınıf vatandaş olarak yaşıyorlar bu toplumda. Irkçılığın resmen yasak olduğu ama aslında tüm hayatın parçası olduğu bu toplumda filmde de söylendiği gibi “nerede olduğun değil nasıl doğduğun önemli” kuralı hüküm sürüyor. Kahramanımızı canlandıran Ethan Hawke’ın idare ettiği ama karakterinin gerilim ve mücadelesini yeterince çarpıcı bir biçimde önümüze getiremediği filmde bu karakterin temel olarak üç kişi ile ilişkileri hikâyenin aktığı mecralar oluyor. Bu kişilerin ilki kardeşinin aksine “mükemmel” çocuk olan abisi. Niccol’un filmi bu ilişkiyi özellikle iki kardeş arasındaki yüzme yarışları üzerinden aktarıyor bize ve mesajını da vermek için fırsat olarak kullanıyor bu yarışları. Ne var ki bu mesaj aynı zamanda senaryonun sorgulanması gereken bir yanını da ortaya çıkarıyor. Kahramanımız “normal” ama aynı zamanda fiziksel olarak da güçlü biri; peki böyle olmayıp bu denli zeki ve güçlü olmasaydı ne olacaktı? Fiziksel ırkçılık olarak adlandırabileceğimiz bir dünyada kahramanımız “mükemmel” kardeşini altedecek bir güce sahip olmasaydı ne düşünmemiz gerekiyordu? Yıllar önce okuduğum bir hikâyede zengin çocukların sahip oldukları ve babalarının parlak meslekleri yüzünden onların yanında kendini ezik hisseden ve babası balıkçı olan bir çocuğun yaşadığı anlatılıyordu. Bir gün bir kayığın devrilmesi ile denize düşen zengin arkadaşlarını babası boğulmaktan kurtarır ve çocuk artık göğsünü gere gere benim babam kahraman diye dolaşır ortalıkta. Hikâye “kahramanlığın” paraya dayalı bir şey olmadığını anlatır ama öte yandan şu sorunun cevabını ver(e)mez: Babanın kahramanlığını göstereceği bu fırsat çıkmasaydı ne olacaktı? İşte filmimizde de benzer bir soruyu sormamız gerekiyor: Gencimiz kadar zeki ve güçlü olmayan diğer “normaller” ne yapacak peki, onlar için ne düşünüyor filmimiz?

Kahramanımızın hikâyeye aracılık eden ikinci ilişkisi ise yerini aldığı ve bir kaza sonucu kötürüm kalan “mükemmel” genç. Jude Law’ın parlak bir oyunla ve kesinlikle Hawke’ı gölgede bırakarak canlandırdığı bu karakter hikâyenin zirve noktalarından birisi aslında. Gencin tekerlekli iskemleye mahkum bir “mükemmel” oluşu içerdiği çelişki ile hayli ilginç alanları seyircinin önünde açıyor ve Niccol da bu alanların üzerine gidiyor ama hikâyenin asıl odağı kahramanımızın yaşadığı gerilim olunca ikinci planda kalıyor bu ilginç alanlar ve sanırım yazık da oluyor. Çünkü gerek Law’ın karakterinin yaşadığı trajedi gerekse iki karakterin birbirinin yerine geçmesi ile ortaya çıkan “kimlik bunalımı” üzerinden hissedilenler hayli çekici ve başlı başına ayrı bir hikâyenin konusu olabilecek kadar önemli. Kahramanımızın hikâyenin gidişatını belirleyen son ilişkisi ise kendisi gibi “normal” olan ve Uma Thurman’ın bir parça ve planlı görünen soğuk bir performans ile canlandırdığı kadın ile olan birlikteliği. Niccol bilim kurgu olarak nitelendirilebilecek filmde efektlerden özenle uzak durduğu gibi romantizmi de ikinci plana atmış ama bu tercih ikili arasındaki ilişkiden seyirciye bir kvılcımın geçmemesine neden oluyor ve ikili sahneler zaman zaman oldukça zayıf kalıyor romantizm açısından.

Ünlü besteci Michael Nyman’a ait olan hayli etkileyici müziği ve Kieslowski’nin “Trois Couleurs: Bleu – Üç Renk: Mavi” filminden hatırlayacağımız görüntü yönetmeni Slawomir Idziak’ın başarılı kamera çalışmasının da keyif kattığı bir film “Gattaca”. Bu başarılara yalın set tasarımlarının ve kostümlerin etkileyiciliğini de eklemek gerek. “Çok uzak olmayan bir gelecekte” geçen hikâyesi nedeni ile göz alıcı ve gürültülü efektlere ihtiyaç duymayan film bu açıdan da doğru bir seçim yapmış görünüyor; hikâyenin hemen hiç aksiyon barındırmayan ama gerilimi yaratmayı başarabilen yapısı bu efekt eksikliğinden de yararlanıyor ve seyirciye genetik mükemmelik çalışmaları ve buradaki pek de gizli olmayan faşizan içerik üzerine düşünme fırsatı tanıyor böylece. Bir sahnede karşımıza gelen on iki parmaklı piyanist üzerinden Niccol senarist ve yönetmen olarak hangi tarafta durduğunu da seyirciye açıkça söylüyor diye düşünüyorum. Ayrıntılara verdiği önem ve özellikle sürekli yapılan fiziksel test ve kontrollerde kahramanımızın yaşadığı gerilimi başarı ile yansıtmasıyla da dikkat çeken filmde benim “normal” ve “mükemmel” olarak nitelendirdiğim sınıflara hikâyenin “in-valid – geçersiz/uygun olmayan” ve “valid – geçerli/uygun” sıfatlarını uygun gördüğünü de belirtmiş olayım bu arada. Yan rollerde Alan Arkin, Gore Vidal ve Ernest Borgnine gibi güçlü isimlerin yer aldığı hikâye üstte belirttiğim kusularına ve ek olarak kahramanımızın başta ailesi ile olan sahnelerindeki bir parça yapaylığına rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma özet olarak.

Kongen av Bastøy – Marius Holst (2010)

“Bizim hedefimiz… ve sizin hedefiniz içinizdeki onurlu, alçak gönüllü ve topluma yararlı Hristiyan çocuğu bulmak ve onu şekillendirip parlatmak. Eğer bulamazsak, buradan çıkamazsınız. Anlıyor musunuz?”

1915’de Norveç’in Bastøy adasındaki bir ıslahevinde acımasız koşullar altında “eğitilen” çocukların yaşadıklarının hikâyesi.

Norveçli sinemacı Marius Holst’tan gerçek olaylara dayanan bir film. 1915 yılında geçen hikâye 1900 – 1953 arasında açık olan ve bugün başarısı ile örnek bir cezaevine dönüşen Bastøy’daki kötü koşullara ve başlarındaki yöneticilere isyan eden gençleri konu alıyor. Mekanın vahşi güzelliğini başarılı görüntüleri ile hikâyesinin parçası yapan film yönetmenin hikâyenin sertliği ile ters düşüyor gibi görünen “çekici” bir yumuşak anlatımı tercih etmesi ile dikkat çekiyor. Sinema tarihindeki hapishane filmleri arasında – yeni bir şey söylemiyor olmasının da sonucu olarak- belki en kalıcı olanlarından biri olmayacak olsa da, film genç oyuncularının ve onlara eşlik eden iki usta oyuncunun performansları ile zenginleşen, ilgiye değer bir çalışma.

Norveç tarihindeki trajik olaylardan birini anlatan film suç işlemiş asi çocukların tutulduğu ıslahevi ve okul karışımı yerdeki o döneme özgü eğitim anlayışını tüm çıplaklığı ile karşımıza getirmesi ile ilgi çekiyor öncelikle. Eğitim adına şiddet kullanmaktan ağır koşullar altında çalıştırmaya ve cinsel tacize kadar uzanan bu yerdeki koşullar, hikâyesi bu film aracılığı ile karşımıza getirilen 1915 tarihli isyandan sonra da 1953’de devletin duruma el koymasına kadar devam etmiş ve okul ancak 1970’de tamamen kapatılmış. 1982’de büyükler için bir cezaevine dönüştürülen ada bugün tenis kortları ve saunası olan, mahkumların çiftlik işlerinde çalıştığı örnek bir ceza kurumu olarak tüm dünyada ilgi toplayan bir yer. Kilise kumbarasından para çalan 11 yaşındaki bir çocuğu buraya göndermeyi uygun bulan bir cezalandırma anlayışının elinde hayatları darmadağın olan ve buradan çıkıp evlerine dönebilmek için olmadık muamelelere sessiz kalmak durumunda kalan çocukların trajedisi hikâyeye sinemasal açıdan bir çekicilik kazandırıyor ve Holst bu çekiciliği derli toplu bir sinema dili ile bize yansıtıyor açıkçası. Senaryo özellikle iki çocuğa, okulun yöneticisine ve öğretmenlerden birine odaklanıyor ve hikâye genel olarak bu karakterler arasındaki ilişkiler ve çekişmeler üzerinden ilerliyor.

Kameranın anlatılanların sertliğinin aksine zaman zaman sakin bir şekilde kayan hareketlerle seyirciyi hikâyenin içine alması filmin başarılarından biri. Karlı kış günlerinde geçen hikâye mekanın vahşi güzelliğini ve çocukları zorlayıcı koşullarını karşımıza getiren kameranın başarılı görüntülerinden ciddi bir destek alıyor ve görüntü yönetmeni John Andreas Andersen sertliğin örtemediği güzelliği etkileyici biçimde yakalamayı beceriyor. Evet, sertliğin örtemediği bir güzelliği anlatıyor bir yandan da hikâyemiz: Özellikle iki genç arasında başta didişme ile başlayan dostluğun ve dayanışmanın final kareleri unutulacak gibi değil. Bu sahnede “Titanic” filmini hatırlayanlar olacaktır ama orada altı kalın çizgilerle ve seyirciden göz yaşı gelene kadar ısrarla çizilen şey burada dozunda ve zarif bir şekilde sergileniyor ve Amerikan sineması ile Avrupa sinemasının farkını gösteriyor bariz bir şekilde. Karakterlerinin yaşı itibarı ile bir büyüme hikâyesi seyrettiğimiz bir yandan da. “Suçlu” geçmişlerine rağmen bu çocuklar fedakârlığı, dayanışmayı ve adaletsizliğe isyan etmeyi de öğreniyorlar ve öne çıkan iki karakter bu dönüşümün sembolü oluyor. Benjamin Helstad’ın canlandırdığı Erling ve Trond Nilssen’in Olav karakterleri iki oyuncunun çarpıcı performansları ile ve senaryonun hemen tüm karakterler için yapmayı başardığı gibi onları da derinlikli bir şekilde işleyebilmesi ile hikâyeyi sürüklüyorlar. Helstad’ın başarısına ve filmde daha ağırlıklı bir rolü olmasına rağmen, Nilssen’in bir adım öne çıktığını da söylemek gerek. Oradan kurtulabilmek için katlandıklarının içinde yarattığı öfkenin birikimi ile yaşadıklarını ustalıklı bir şekilde anlatıyor genç oyuncu. Bu iki oyuncuya eşlik eden usta oyuncu Stellan Skarsgård ve bizde pek tanınmasa da iskandinav ülkelerinde popüler bir isim olan Kristoffer Joner de üstlerine düşeni layıkı ile yerine getiriyorlar.

Senaryonun dikkat çeken zayıf yanı ise erkekler arasında geçen bu hikâyeye müdürün yaptığını seyirciye açıklayabilmek için eklenmiş gibi duran müdürün eşi karakteri. Bu karakter kendisine ayrılan kısa süre içinde bir varlık gösteremediği gibi hikâyeye de oldukça eğreti bir şekilde eklenmiş gibi duruyor ne yazık ki. Gerçek bir olayı ele alan senaryonun konuyu öğrendiğinizde aklınıza gelenlerden farklı bir şey anlatmıyor olmasını, daha doğrusu seyredende yeni bir bakış açısı yaratamıyor olmasını da bu zayıflığa eklemek gerek. Yine de ayrıntılara verdiği önem ile senaryonun genel olararak başarılı olduğu açık. Bir kıza yazılan mektuplar aracılığı ile dile getirilen ve gemicilerin attığı zıpkınlara rağmen ölüme direnen balinanın hikâyesini adadaki gençlerin durumu için mükemmel bir metafor olarak kullanmasının yanısıra yukarıda da belirttiğim gibi karakterlerinin ruhlarını bizlere açabilmesi ile örneklendirilebilecek bir başarı bu. Buna senaryonun karakterleri, mekanları ve yaşananları gemi, balina ve denizci metaforları üzerinden etkileyici biçimde kurgulamasını da ekleyelim. Hemen tüm final sahnesi (isyan ve sonrası) çekici bir biçim ve içerikle anlatılan film aslında sadece bu bölümü ile bile ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Baskı altındaki birey ve grupların, eninde sonunda ve şu ya da bu şekilde ayağa kalkıp özgürlük ve adalet için savaşacağını vurgulaması ile bile önemli bir film bu ve #direngezi ruhunu hatırlamak için de güzel bir fırsat.

(“King of Devil’s Island” -“Şeytan Adasının Kralı”)

He Ran All the Way – John Berry (1951)

“Sevmek için güvenebilmek gerekir. O kimseye güvenmiyor!”

Arkadaşının öldüğü soygunda çaldığı para ile kaçan bir adamın bu kaçışının bir paranoyaya dönüşmesinin ve bu sırada aşık olduğu bir kadınla olan ilişkisinin hikâyesi.

1950’lerin ABD sinemasından bir kara film. Yönetmeni, baş oyuncusu ve senaristlerinin tümünün Hollywood’un “komünistlerinin” peşine düşen soruşturmalar nedeni ile büyük stüdyolar tarafından sonradan kara listeye alındığı film küçük ölçekli ve yaratıcılarının toplumsal sorumluluk duygularının kendisini hissettirdiği ilgi çekici bir eser. Siyah-beyaz film hikâyesinde kimi boşlukları da olan ama bunlara takılınmadan seyredilirse keyif verecek bir çalışma.

Filmin yönetmeni John Berry, ünlü sinemacı ve bugün sinema yeteneği ile olduğu kadar muhbirliği ile de hatırlanan Edward Dmytryk tarafından ihbar edilip kara listeye alınan ve bunun sonucunda gönüllü olarak Fransa’ya sürgüne giden bir isim. Senaristleri ise yine bu cadı avının kurbanları olan iki ünlü isim, Hugo Butler ve Dalton Trumbo. Kahramanımızı canlandıran John Garfield ise kendisini solcu olmaktan çok liberal olarak tanımlayan ama soruşturma komitesine arkadaşlarının isimlerini vermeyi ret ettiği için kara listeye alınan bir oyuncu ve bu film onun bir yıl sonraki ölümünden önceki son çalışması olmuş. Bu ünlü isimlere bir de kariyerinin başındaki ve sonraları ünlü bir yıldız olan Shelley Winters’ı, her ikisi de Oscar ödüllü olan görüntü yönetmeni James Wong Howe ve besteci Franz Waxman’i de eklersek filmin ana yaratıcı kadrosunun hayli sağlam olduğu tartışılmaz bir gerçek. Bu kadronun ortaya koyduğu sonuç ise bir başyapıt olmasa da kendi mütevazi ölçüleri içinde oldukça ilginç bir çalışma olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.

Yetmiş yedi dakika uzunluğundaki film bir parça paldır küldür ilerliyor ve kimisi önemli olan boşluklar da barındırıyor açıkçası. Kadının kahramanımıza aşkının bu kadar çabuk oluşuvermesi veya hikâyenin önemli bir kısmını kapsayan ve evin içinde geçen rehin alma sahnelerinin ciddi boşluklar içermesi zaman zaman filme zarar veriyor açıkçası. Waxman’ın müziği de bugünün ölçülerine göre bu küçük hikâye için bir parça fazla çığırtkan bir tona sahip ama yine de atmosfere ciddi kakıda bulunuyor. Yine de film bir bütün olarak bakıldığında ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Kahramanımızın sevmeyi ve sevilmeyi beceremeyen yapısı ve bu yeteneksizliğinin arkasındaki neden olan kimseye güvenemiyor olması hikâyeyi ilginç kılan öğelerden biri olarak öne çıkıyor öncelikle. Bir yandan sürekli içinde taşıdığı korku, öte yandan sık sık kendisini gösteren pişmanlık adamı nerede ise paranoyaya sürüklerken, karakterindeki yabanilik de onun kendisine aşık olan kadına bir türlü doğru yaklaşamamasına neden oluyor. John Garfield rolü için biraz yaşlı dursa da karakterinin gelgitli psikolojisini başarı ile seyirciye yansıtıyor ve filme ciddi katkıda bulunuyor. Trumbo ve Butler’ın senaryosu sadece baş karakteri değil diğer karakterleri ve bu karakterlerin birbirleri ile çatışmalarından ortaya çıkan gerilimi de psikolojik incelemesinin malzemesi yapmayı denemiş ve kimi zaman fazla derin görünmese de bu incelemeyi filmi zenginleştirecek şekilde kullanmayı başarmış. Başta adam ile kadın arasındaki güven, korku ve kuşku gibi kavramlarla kuvvetlenen veya zayıflayan aşk olmak üzere, adamın rehin aldığı aile ile ilişkileri veya baş karakterimizin kendi içindeki çatışmaları bu incelemenin malzemeleri olarak gösterilebilir. Evdeki çocuğun adamın sertliği ve kararlılığından etkilenip kendi babasını korkaklıkla suçlaması veya aile ile birlikte yenen yemekte “hindi” üzerinden ilerleyen otorite çatışması ve sevginin sert bir biçimde talebi senaristlerin yarattığı çarpıcı anların örnekleri olarak dikkat çekiyor. Yönetmen Berry de bu psikolojik çatışma anlarını dozunda tuttuğu yakın plan kullanımı ile daha da çekici kılıyor ve filmin ortalamanın altındaki süresinin de desteklediği bir yoğunluğu filmin lehine çeviriyor.

“Normal” bir hayatın parçası ol(a)mayan kahramanımızın bu durumun kendisinde yarattığı güvensizliği toplumun normal kabul ettiklerine (aşk, aile vs.) nerede ise anarşist bir bakışa dönüştürmesini de ele alan film hem açılış hem de kapanışı ile sinemasever için ayrı bir önem taşıyor bir yandan da. Açılıştaki tipik bir kara film sahnesinde, bir kabustan uyanan kahramanımızı, karakterini, sevgisizliğinin de nedeni gibi görünen annesini ve onunla ilişkisini kısa bir süre içinde hayli etkileyici bir sinema dili ile anlatıyor filmimiz. Final ise “kötünün” cezalandığı, iyinin namusunun korunduğu ve aşkın da kanıtlandığı içeriği ile genel geçer normlara taviz vermesi ile dikkat çekse de Howe’un görüntülerinin de katkısı ile gerçekten etkileyici. Büyük bir kısmı kapalı mekanlarda geçen bu film yine Howe’un etkileyici kamera açıları ile seyirciye klostrofobik duygular geçirmeyi de başarması ile ilginç bir sinema eseri ama Howe’un ve yönetmenin doğru tercihleri filmin dış sahnelerine de kesinlikle bir çekicilik katmış görünüyor. Özetle bu küçük film görülmeyi hak eden ve eğer aksaklıkları göz ardı edilirse keyif alınacak bir eser.

(“Sevgilim Bir Katildi”)