Sabrina – Billy Wilder (1954)

“Hayat bir limuzin gibi bence. Aynı arabanın içinde olsak da, herkesin yerini bilmesi gerekir. Bir ön koltuk, bir arka koltuk ve ikisinin arasında da bir cam var”

Babasının yanlarında şöför olarak çalıştığı zengin bir ailenin oğluna aşık olan genç kızın hikâyesi.

Billy Wilder’dan bir romantik komedi. Audrey Hepburn’ün kimbilir kaçıncı kez kendisinden yaşça hayli büyük bir erkeğe aşık olduğu film Samuel Taylor’ın tiyatro oyunundan Taylor, yönetmen Wilder ve ünlü senarist Ernest Lehman tarafından beyaz perdeye uyarlanmış. Hepburn’ün zarifliği, Wilder’ın anlatımının ve senaryonun su gibi akıp gitmesi ve hafif komedisi ile Amerikan sinemasının klasiklerinden biri olmayı başaran film zengin ile yoksul arasındaki aşkı elbette sınıfsal değinmelere hiç uğramadan, daha doğrusu sınıf farkını bir peri masalı sonu ile yok ederken sadece yumuşak esprilerin malzemesi yaparak işliyor konusunu.

Girişteki tanıtımın akıllıca özetlediği gibi “büyük bir malikânede yaşayan küçük bir kızın hikâyesi” seyrettiğimiz. Çocukluğundan beri karşılıksız bir aşk ile bağlandığı evin küçük oğluna olan bu duygularını unutması ve ait olduğu sınıfa uygun bir meslek edinmesi için aşçılık okuluna (ama Paris’e) gönderilen kızın oradan büyüyerek (Hepburn’ün saçlarının kısalarak dönmesi ile de vurgulanan bir büyüme bu) geri dönmesi ile gelişen olayların hikâyesi kendisini rahatça seyrettirenlerden. Zengin ailenin büyük oğlu kendisini iş hayatına adamış, hayatında kadınlara yer vermeyen (en azından duygusal anlamda) ve hırslı bir kişi. Küçük oğul ise tam tersine, gittiği üniversiteleri ve üç kez denediği evlilikleri yarıda bırakmış, aklı fikri kadınlarda ve eğlencede olan bir playboy. Film finalinde herkesin mutlu olduğu bir sona ulaşacak elbette; dolayısı ile önemli olan bu mutlu sona gidişin nasıl anlatıldığı. Bu alanda da aksayan bir durum yok. Audrey Hepburn’ün zarifliğini de emrine verdiği başarılı oyunu ve küçük komedisi ile eğlenceli bir film Billy Wilder’ın bu çalışması. Amerikan sinemasının Fransa ve özellikle Paris ile ilgili tüm klişelerini (aşçılık okulundaki Fransız hoca oldukça zorlama durmuş açıkçası, diğer aksamayan klişelerin yanında) kullanmaktan çekinmeyen senaryo zengin aile ile çalışanları arasındaki ilişkiler üzerinden aslında “yukarıdakiler ve aşağıdakiler” konusunda epey malzeme biriktiriyor ama sınıf incelemesi gibi bir derdi olmadığından bunları ham hali ile bırakıyor ve sınıflar arasındaki duvarın (veya filmdeki sembol üzerinden yola çıkarsak, limuzinde ön ve arka koltuğu ayıran camın) ancak iki sınıf arasındaki bir aşk ile aşılmasının makul olabileceğini iddia ediyor. Üstelik Hepburn’ün Paris’ten sadece büyümüş olarak değil aynı zamanda nerede ise sınıf atlamış olarak döndüğünü (başta eskiden ağaç üzerinden izlerken şimdi davetlisi olduğu zengin evindeki ilk partisindeki muhteşem kıyafeti olmak üzere tavır ve görünüş değişikliklerini düşünün) farkederseniz, aşkın taraflarının çok da farfklı sınıflara ait olmadığını görmeniz de mümkün olacak.

Sabrina’nın ait olduğu sınıfı nerede ise ret eden kararlı ve arsız aşkını duyarlı ve hüzünlü bir şekilde aktaran Audrey Hepburn’ün oyunu filmin en büyük artılarından. Aşkını yaşarken, sorgularken, “La Vie en Rose” şarkısına eşlik ederken ve tüm zarifliği ile ayrı ayrı Humphrey Bogart ve William Holden ile dans ederken tek kelime ile muhteşem. Bogart ise filmin başta sekreterlere yeni plastik malzemeyi test ettirdiği sahne olmak üzere kimi esprili anlarının içinde yer alsa da genellikle yorgun bir görüntü veriyor. Hovarda küçük oğul rolündeki William Holden ise filmin romantik komedi havasına uygun bir sevimlilik ile üzerine düşeni yapıyor. Senaryonun kimi esprileri, başta pantolonun arka cebine koyulan şampanya kadehlerinin nereye varacağı olmak üzere, önceden sezilebilir olsa da gerek oyuncuların performansı gerekse kurgunun başarısı ile rahatsız etmiyor ve bu romantik komedinin komedisinin de yeterince eğlendirici olmasını sağlıyor.

Bu külkedisi masalını andıran film tıpkı masallar gibi eşitsizliklere veya bunların kaynaklarına değil naif yollarla bu eşitsizliklerin nasıl aşılabilir olduğuna odaklanan tipik ve klasik bir Amerikan komedisi. Zengin ailenin başı rolündeki Walter Hampden ve Sabrina’nın babası rolündeki John Wiiliams’ın başarılı yardımcı oyunculuklarının da ilgi çektiği film ilgiyi hak eden bir çalışma; sinema her zaman böyle sağlam romantik komediler yapamıyor çünkü.

Metroland – Philip Saville (1997)

“Korktuğun nedir Chris? Güzel karını ve bahçendeki çiçek tarhlarını kaybetmek mi?”

En iyi arkadaşı ile tekrar karşılaşınca gençliğindeki bohem hayatına duyduğu özlemi hatırlayan evli bir adamın hikâyesi.

İngiliz yazar Julian Barnes’ın aynı adlı romanından yapılan bir uyarlama. Gençliğin uçarılığı ile evliliğin monotonluğu arasında sıkışıp kalan adamın hikâyesini Adrian Hodges senaryolaştırırken, filmi çoğunlukla televizyon için çalışan Philip Saville yönetmiş. Evrensel ve tek bir cevabı, daha doğrusu aslında cevabı olmayan bir konuyu komedi yanını da ihmal etmeyerek ele alan film bunun da etkisi ile olsa gerek, bir parça fazla hafif bir havaya sahip. “Seksi” kelimesini hak eden film eğlendiren, doğal çözümsüzlüğü (finalin sadece bir kabullenme içerdiğini düşünürsek yarı-çözüm de denilebilir) ile hüzünlendiren ve seyri kolay bir çalışma özetle.

Daha sonra İngiltere’nin prestijli Man Booker ödülünü de kazanmış olan Julian Barnes’ın ilk romanı, baş kahramanı olan Chris’in Paris’teki bohem, hatta hedonistik gençlik günlerini anlattıktan sonra ikinci bölümünde bugüne gelir ve onun evliliğin kuralları içindeki sıkışmışlığını anlatır. Filmin ise bu iki farklı tarihte yaşananları paralel biçimde anlatma tercihi ile ne kadar doğru bir yola saptığı bir parça tartışmalı. İki ayrı dönemdeki hayatı daha rahat karşılaştırma imkânı sağlayan bu tercih, diğer taraftan bir parça kolaya kaçmışlık havası yaratıyor ve filmin atmosferindeki hafiflik dozunu artırıyor böylece. Senaryonun romandan bir diğer sapmasının ise Chris’in hayatına tekrar giren gençlik arkadaşı Toni ile ilişkili olan ve Chris’in finaldeki kararının daha doğru görünmesini sağlayan değişiklikler olduğu düşünülünce, filmin yaratıcılarının eserlerini geniş kitlelere daha kolay kabul ettirme telaşında oldukları anlaşılıyor.

Biri 1963’te düşlediği hayatı aynen sürdüren diğeri o tarihte dalga geçtiği orta sınıf burjuva hayatını gönüllü veya gönülsüz benimsemiş olan iki arkadaşın hikâyesinde film kimin tarafında olduğunu çok açık ediyor ve arada göz yumulması gereken kaçamaklar veya “gece yarısı yalnız yapılan yürüyüşlerle” beslenmesi şartı ile ikinci hayata göz kırpıyor sürekli. Ebeveynler gibi olmakla onlar ne yapmışsa tam tersini yapmak arasında başka ve kalıcı bir seçim var mıdır bilinmez ama film zaten bu soruna bir başka çözüm üretmek gibi büyük dertlerin peşinde değil; kaçınılmaz olanı ve bu kaçınılmazlığın hüznünü işaret ediyor sadece karşımızdaki film. 1968’te havası özgürlük mücadelesi ile dolu Paris’te olmak ile 1970’lerin donuk hayatlı bir Londra banliyösünde yaşamak arasındaki tercih, tıpkı 68 kuşağının büyük kısmının sonradan düzenin en sıkı savunucularından biri olması gibi, “kaçınılmaz” olana doğru oluyor maalesef; daha doğrusu bunun kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor film. Kahramanımızın trende karşılaştığı ve çalışma hayatından o gün emekli olan adamın canlı örneği olduğu ve “ 42 yıldır aynı işyerinde çalışıyorum. İçmediğimi farketmemişler bile ve bana viski damıtıcı almışlar emeklilik hediyesi olarak” diyen adamın özetlediği bir hayat bu seçilmek zorunda kalınan. Zaman zaman Fransa ile İngiltere günleri arasında çok sık gidip gelen hikâye, bir ara Paris’te uzun süre kalıyor ve böyle olunca da başta da belirttiğim gibi kronolojik tercihlerini pek oturtamamış görünüyor. Bu geliş gidişler Fransız ve İngiliz kültürleri arasında belki yeni değil ama yeterince eğlenceli olan kimi saptamalara da imkân sağlıyor ama bunların filmin asıl konusu ile ne kadar bağlantılı olduğu tartışılır.

Başroldeki Christian Bale ve arkadaşı rolündeki Lee Ross genelde aksamıyorlar ve özellikle Bale zaman zaman dozunu ayarlayamamış olsa da “sevimli” halleri ile göz dolduruyor. Ross’un kendisine alışana kadar seyirciye rolünü üzerine oturtmakta sıkıntı yaşadığı duygusunu yaşatması mümkün. Bu iki ismin önüne geçen ise baş karakterimizin eşi rolündeki Emily Watson kesinlikle. Bir oyuncunun her oynadığı filme, rolünün büyüklüğü ne olursa olsun izini bırakabilmesi sadece doğal yeteneği ile açıklanabilir herhalde. Başarılı tema müziği Mark Knopfler tarafından hazırlanan filmde Elvis Costello’dan Dire Straits’e kimi ünlü isimlerin şarkıları da hikâyeye eşlik ediyor ama benim için filmin bu anlamdaki doruk noktası Françoise Hardy’nin “Tous les Garçons et les Filles” şarkısına rast gelmek oldu. Londra’nın geniş metro ağı ile ulaşılan şehrin kuzeybatısındaki banliyölere verilen bir isim olan “Metroland” bölgesinden kaçmak veya orada yerleşip kalmak arasındaki seçimleri odağına alan film yeterince eğlendirici, gereğinden fazla hafif ve görmeye değer bir film özet olarak.

Eleni – Peter Yates (1985)

“Yaptıklarım suç değildi. Savaşı kaybedince suç oldular”

Yunanistan iç savaşı sırasında öldürülen annesinin katillerinin izini bulmak için ABD’den Yunanistan’a gelen bir gazetecinin hikâyesi.

İngiliz yönetmen Peter Yates’in filmi gerçek olaylara dayanan ve Yunan asıllı ABD’li gazeteci Nicholas Gage tarafından yazılan aynı isimli romandan uyarlanmış. Yine Yates’in yönettiği “Breaking Away” adlı film ile Oscar kazanmış olan Steve Tesich tarafından tarafından yazılan senaryo romana oldukça sadık kalmış ve Gage’in kendi annesinin başına gelenleri anlatan hikâyeyi kendisini seyrettiren bir içerik ile karşımıza getirmeyi başarmış. Filmin (ve romanın) politik çağrışımları ise her ne kadar gerçeklere dayansa da kimi ciddi sıkıntılara sahip ve Yates’in yönetmenliği de bir “Bullitt” veya favorilerimden “The Dresser” filmlerindekinden uzak ve çoğunlukla sıradan bir havada seyrediyor.

1949’da komünistlerin yenilgisi ile sona eren ve yüz elli binden fazla insanın hayatını kaybettiği Yunan iç savaşı sırasında yaşanan dramlardan biri bu film ile karşımıza gelen. Kocası ABD’de çalışmakta olan, ailesi ise monarşiden yana olan Eleni adlı kadının komünistlerin zalimliğinden beş çocuğunu kurtarma çabasını anlatıyor hikâye. Yaklaşık 30 bin çocuğun ailelerinin rızası dışında komünist ülkelere götürülmesi gibi trajedilerin de yaşandığı bir iç savaş bu. Komünistler bu zorunlu göndermeyi çocukları savaşın tehlikelerinden ve yiyecek kıtlığından korumak amacı ile alınan bir tedbir olarak açıklıyorlar ama bunun hayli “politik” bir gerekçe olduğu açık. Filmin bu trajediyi biraz yüzeysel de olsa anlatmasını takdir etmek gerek elbette ama senaryonun savaş sırasında yaşan dramların sadece komünistlerin neden olduklarına odaklanması ve çocuklara yapılanların yanında yargısız infazları vs. de altını çizerek ön planda tutması, buna karşılık savaşın diğer tarafına hemen hiç göz atmaması ciddi bir eksiklik; bir başka deyiş ile aslında ciddi bir taraf tutma söz konusu burada. Hikâyenin tekil bir olayı ele almasının sonucu olarak görülebilir ortaya çıkan resim ama bu filmi seyredip komünistlerden nefret etmemek veya monarşi için üzülmemek elde değil filmin bu hali ile. ABD’nin gelmiş geçmiş en sağcı başkanlarından Ronald Reagan’ın filmi beğenmiş olması ve nasıl bir ilişki kurduğunu anlamak pek mümkün değil ama Sovyetler Birliği ile silah yarışını sona erdirmek için kendisine ilham verdiğini vurgulaması aslında filmin politik tutumunu özetlemek için yeterli bir referans. Hikâyenin bu komünist düşmanlığı gazetecinin araştırması sırasında gittiği Çekoslavakya’daki bürokrasinin eleştirisine kadar uzanıyor ve mesaisi biter bitmez paltosunu giyen memur üzerinden komünist düzenin insanları duyarsız veya tembel yaptığı mesajını da alıyoruz.

Hikâye paralel bir şekilde iç savaş sırasında yaşananları ve bu sırada dokuz yaşında olan çocuğun yıllar sonra bir gazeteci olarak döndüğü ana vatanında annesinin ölümüne neden olanları bulup yüzleşme ve intikamını alma düşüncesi ile gelişen olayları anlatıyor. Gazeteciyi canlandıran John Malkovich sinemadaki ilk rollerinden birinde pek göz doldurmazken filmin asıl yükü annesi Eleni’yi canlandıran Kate Nelligan’ın üzerinde. Malkovich bir epik, bir trajedi havası verilmek istenen ama pek de başarılamayan filmde bu trajediye hayli mesafeli yaklaşmış ve soğuk bir görüntü vermiş. Nelligan ise tam tersine bu trajediyi oyunculuğuna dozu nerede ise kaçmış bir şekilde yansıtmış ve o klasik Yunan trajedi karakterlerinden biri olmaya soyunmuş. Yan rollerden birinde oynayan Linda Hunt ise oyunculuk açısından filmin öne çıkan ismi olmuş görünüyor.

Yunanistan’da geçse de hemen tüm oyuncuları İngiliz veya Amerikalı olan ve elbette tüm karakterlerin İngilizce konuştuğu filme komünistlerin kendilerini kralın ordusuna karşı saklamış bir kadına rahatça ihanet etmeleri ve sonunda da düşman ile işbirliği yaptığı gerekçesi ile sirki andıran bir mahkemeden sonra öldürmeleri gibi sürekli savaşın tek tarafına vurma kaygılarını bir kenara koyarak bakmayı deneseniz bile sinemasal gücünde de bir yetersizlik göreceksiniz. Yates bugün hayli eskimiş görünen kamera açıları, zumlar vs. ile pek de çekici bir iş ortaya koyamamış ne yazık ki. İç savaş sırasında geçenlerin anlatıldığı bölümler daha gösterişli, günümüzde geçen sahneler ise bir parça soluk kalmışlar gibi ve hikâye iki farklı tarihte yaşananlar arasında gidip gelirken iki farklı sinema dili nedeni ile maruz kaldığınız atmosfer değişikliği yoruyor seyirciyi. Açıkçası filmin ya sadece geri dönüşleri ya da sadece günümüzde geçenleri anlatmak gibi radikal bir tercihi olsaymış çok daha iyi olurmuş gibi görünüyor.

Kusurlarına karşın başta Malkovich’in yetersiz oyununa rağmen annenin katili ile yüzleşme sahnesi olmak üzere kimi etkileyici anları da olan filmin savaşın, özellikle de bir iç savaşın dün dost olanı bugün nasıl düşmana dönüştürebileceğini göstermesi ile de ilginç olduğunu belirtmek gerek. Eleni karakterinin bir kadın olarak tek başına hem savaşın getirdiklerine hem de toplumun kadını hep boyun eğmeye zorlayan geleneklerine karşı verdiği savaşı ile filmin feminist bir ton taşıdığını da söyleyelim.

Dünyayı Kurtaran Adam – Çetin İnanç (1982)

“Bu gözyaşı ölümlü insanın tek mutluluğu, sevgisi, umudu, bağlılığı, inancı. Çünkü kötüler gözyaşını bilmez, gözyaşından sonra nelerin geleceğini de bilmez”

Bir gezegene düşen iki Türk’ün dünyayı ele geçirmek isteyen büyücü ile mücadelelerinin hikâyesi.

Tartışmasız bir şekilde Türk sinemasının en kült filmi. O kadar kötü ki eğleneceksiniz ifadesini bile aşan derecede tuhaf ve kaotik bir film. 1970’lerde televizyonun toplumun hayatına girmesi ile ilk ciddi zorluk ile karşılaşan, 12 Eylül darbesi ile birlikte 1970’lerdeki tüm yaratıcılığına ket vurulan ve virüs gibi yayılan videonun yok oluşa doğru sürüklediği, kurtuluşu arabesk filmlerde arayan Türkiye sinemasında Cüneyt Arkın bir çıkış yolu olarak bu senaryoyu yazmış ve ortaya işte “bu” çıkmış. Arsızca, görüntülerden müziğe pek çok eserden “esinlenen” film tuhaflığı ile soluğunuzu kesebilir; ancak bu nefessiz kalma durumunu sağ atlatırsanız, işte o zaman sıkı bir eğlence ile buluşabilirsiniz.

Yönetmen Çetin İnanç 1982 yılında tam sekiz film birden çekmiş ama elbette bugün eğer hatırlanan bir tane varsa, o da işte bu film. İlki 1977’de çekilen “Star Wars – Yıldız Savaşları” filminin popülerliğinden yararlanmak için üretilen bu proje telif hakkı gibi “anlamsız” kavramları bir kenara koyarak yaratıcılarının akıllarına gelen her türlü eserden yararlandığı bir kolaj niteliğinde ama bu kolajı oluşturan parçalara bir anlam kazandırma, onlarla yeni ve farklı bir bütün yaratma derdi yok elbette ortada. Afişinde filmin hikâyesi ile ilgisiz bir şekilde “Galactica” kelimesini kullanan film “Star Wars” filminden aşırılan kısa sahnelerinin yanında müziklerini de deyim yerinde ise tam bir çorba mantığı ile ne bulmuşsa bir araya getirmek mantığı ile oluşturmuş; Bach’ın Toccata’sından aralarında “Flash Gordon”, “Moonraker” ve “Planet of the Apes” adlı filmlerin de bulunduğu pek çok sinema eserinin müzikleri birer birer sahnelere yamanmış. Senaryo ise esinlenmekten çok uzaylı canavarlarla savaşan iki Türk’ün filmi temasından yola çıkarak ve bu temayı herhangi bir zenginleştirme sürecinden geçirmeden tüm çağrışımlarına birer sahne yaratmak yöntemi ile geliştirilmiş görünüyor.

Muhtemelen sinema tarihinde bir anlatıcıdan duyduğumuz ve duyacağımız en uzun monolog ile başlayan film daha ilk anında sizi ele geçiriyor tuhaflığı ile. Bu tanıtım sadece uzun olmakla yetinmiyor, bu uzunluğunun da etkisi ile bir süre sonra söylenenleri anlamamaya başlıyorsunuz. Evet Türkçe konuşuluyor ama peş peşe gelen iki cümlenin birbiri ile hiç bağı olmadığını ve duyduklarınızın adeta birisinin farklı zamanlarda bir kenara aldığı notları rastgele okudukları olduğunu farkediyorsunuz. Bu girişten sonra işte, nefessiz bırakacak görüntüler art arda gelmeye başlıyor karşınıza; bacaklarına bağladığı koca kayalarla koşarak antreman yapan kahramanlarımız, peri bacalarından yaratılmaya çalışılan yabancı gezegen havası, tüm o karton dekorlar, kurabiye canavarlarını hatırlatan uzaylı yaratıklar ve çıkardıkları tuhaf sesler, yürürken sürüklenen bir teneke kutu sesi veren robotlar, gariplikleri ile en avangart sanatçının hayal etmesi imkânsız diyaloglar ve daha niceleri bu filmi kesinlikle farklı kılıyor.

Uzay gemileri olan ama beyinleri olmayan uzaylılar ile savaşan iki Türk rolündeki Cüneyt Arkın ve Aytekin Akkaya herhalde sinema tarihindeki en kötü oyunculukların verildiği filmde oradan oraya koşarak, atlayarak filmi götürüyorlar. Yönetmen Çetin İnanç belki de yüzlerce kez Cüneyt Arkın’ı havada taklalar atarken gösteriyor ama bu tercihin yanlış olmadığını göreceksiniz filmi seyredince; çünkü geri kalan tüm diğer sahnelerde oyuncu yakın plan çekimlerde anlamsız diyalogları duygusuz bir ifade ile seslendiriyor sadece. Yine de Arkın’ı aksiyon performansı için takdir etmek gerekiyor; o kadar çok atlayıp zıplıyor ki seyrederken siz yoruluyorsunuz. Filmin vasatın hayli altındaki oyunculuklarının seviyesini asıl düşüren isimler ise iki kadın oyuncu Füsun Uçar ve Necla Fide. Senaryonun gazabına da uğrayan bu isimlerin ilkinden masum, ikincisinden ise günahkâr bir erotizm istenmiş ve onlar da bunu vermeye çalışmışlar ama ortaya çıkan garip gülümsemeler ve göz süzmeler olmuş sadece.

Aslında film yönetmen Çetin İnanç’a ve senarist Cüneyt Arkın’a ait olduğu kadar ve hatta belki de daha fazla kurguyu yapan Necdet Tok’a ait. Onca anlamsız görüntüyü bir bütüne dönüştürmek bayağı sıkı bir beyin ve yürek ister açıkçası! Bilinen en basit anlamında bir hikâye gelişiminin, karakterlerin olmadığı ve sinema tarihindeki bir başka rekorun sahibi olacak şekilde bir kadın ve erkeğin onlarca sahnede saniyeler boyunca sürekli bakışmaları ile dikkat çeken film, dünya kültür tarihini de hallaç pamuğu gibi atmaktan çekinmiyor. Atlı uzaylılar ile savaşan Cüneyt “Malkoçoğlu” Arkın’dan onun karate ile alt ettiği Çinli kıyafeti içindeki adama, Hacı Bektaş-ı Veli üzerinden değinilen İslamiyet’ten fresklerle karşımıza gelen Hristiyan kültürüne film anlaşılan Cüneyt Arkın’ın o yaşa kadar maruz kaldığı (okuduğu, duyduğu, gördüğü vs.) ne varsa tümünü içine attığı bir koca kazandan elde edilmiş.

2006’da Kartal Tibet tarafından berbat bir devamı çekilen film, işte bu devam filminin başaramadığını başarıyor aslında; film tüm bu tuhaflığı sürekli ve tutarlı bir ciddiyet ile ele aldığı için bugün bir kült olmuş durumda. Devam filmi (“Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu”) ise bir komedi olmaya çalışan ve bunu denerken de ilkinin o garip ciddiyetini yitirdiği için saçmalayan bir eser olabilmişti sadece. Özetle bu kült film ancak görünce var olabileceğinize inanacağınız türden bir film olmayı da aşan ve görünce bile inanamayacağınız bir çalışma. Tuhaf, kaotik ve eğlenceli.