Popi – Arthur Hiller (1969)

“Bay Rodriguez, tek başınıza iki çocuk yetiştirdiğinizi biliyorum ve bunun zorluklarının da farkındayım ama size söylemem gerekiyor ki sanırım benim kız ve sizin oğlan kötü şeyler yapıyorlar”

İki küçük çocuğunu New York’ta yaşadıkları yoksul hayattan kurtarmak için ince bir plan hazırlayan Porto Riko’lu bir göçmen adamın hikâyesi.

Arthur Hiller’dan baş roldeki Alan Arkin’in kelimenin tam anlamı ile sürüklediği bir komedi. Özellikle New York’ta geçen ilk bölümü hayli dinamik, eğlenceli ve komik olan film Florida bölümünde hem temposunu yitirmeye başlıyor hem de Arkin’in oyunculuğunun dozu senaryonun düşen komedi seviyesinin açığını kapatmak için bir parça abartıya kayıyor. Belki de hikâyenin tam da vermek istediği mesaj vurgulanıyor böylece; kahramanlarımızın yaşadığı New York’un Latin mahallesi tüm kaosuna, tehlikelerine ve yoksulluğuna rağmen Florida’nin yapay zenginliğine tercih edilmeli.

Çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak için üç ayrı işte çalışan adamın bir yandan da onları yaşadıkları yerin tehlikelerinden korumak için aldığı önlemler ve verdiği mücadeleler filmin ilk yarısını renklendiren unsurlar ama filmin bu bölümlerini asıl parlatan adamın iki çocuğu ile karşılıklı sahneleri. Örneğin posta kutusunu kimin kırdığı sorusu ile başlayan “sorgulama ve itiraf ettirme” sahnesi Arkin’in dinamik oyununun, çocuk oyuncuların ona başarı ile ayak uydurmasının ve elbette diyalogların katkısı ile gülmeyi garantileyen anlara sahip. “Özgür Küba” cemiyetinin toplantısı veya kahramanımızın bozulan bir tesisatı onarmak için geldiği otelde yaşadıklarından özellikle ikincisi daha çarpıcı olabilecekken üzerinde yeterince çalışılmamış havası ile hedeflendiği kadar etkili olamıyorlar. Filmin dramın ağır bastığı ikinci yarısı ise hem hikâyenin inandırıcılığını bir parça yitirmesi hem de belki de dramı dengelemek için Arkin’in oyunculuğundaki komediyi artırması nedeni ile ilk yarının hayli altında kalıyor sinemasal açıdan. Öyle ki ilk yarının hayat dolu dinamizmi ikinci yarıda yerini Walt Disney’in bir zamanlar aileler için bolca çektiği televizyon filmlerinin sıradanlık dolu havasına bırakıyor. Kimi anları ile hayli parlak olan senaryonun bazı anlarda da hayli yüzeyselliğe kapılması ilginç; hemen tüm hastane sahnesi örneğin sanki yukarıda bahsettiğim sorgu sahnesini veya peşinde kendisini kovalayan onlarca çocuktan kaçan kahramanımızın sahnesini yazan kişiler tarafından değil de sıradan televizyon filmlerinin senaristleri tarafından yaratılmış gibi duruyor. Yönetmen New York bölümü sona ererken kamerayı klasik film sonlarında olduğu gibi yavaş yavaş uzaklaştırırken, takip eden Florida bölümünde farklı havada bir film seyrettireceğini de vurgulamış adeta.

Amerikan rüyasına yeterli olmasa da kimi dokundurmaları, Küba’yı komünizmden kurtarmaya yeminli “Özgür Küba” yanlılarının fanatizmi ile dalga geçebilmesi, Arkin’in özellikle ilk yarıdaki zaman zaman Peter Sellers’ı hatırlatan oyunculuğu ve yine ilk yarısındaki kaosu ile görülebilir bir film karşımızdaki. Senaryo ilginç karakterlerini daha derin işleyesebilseymiş, inandırıcılığını ve komedisini koruyup Walt Disney yüzeyselliklerine kapılmasaymış çok daha iyi olurmuş kuşkusuz.

(“Sevgili Babamız”)

Marti, După Crăciun – Radu Muntean (2010)

“Hayır, çocuğa boşanacağımızı birlikte söylemeyeceğiz. O kadınla birlikte yatmadık”

Noel arifesinde karısı ve aşık olduğu kadın arasında kalan bir adamın hikâyesi.

Romanya sinemasının yeni dalgasından önemli bir ismin, Radu Muntean’ın şimdilik son uzun metrajlı filmi. Tıpkı bir önceki filmi olan “Boogie” adlı çalışmasında olduğu gibi yönetmen yine sıradan görünen ve aslında öyle de olan bir konuyu yine sıradan karakterler ile ele alıyor ve hemen hepsi kesintisiz tek çekimle gerçekleştirilen sahnelerde ve kamerayı pek de hareket ettirmeden mükemmel diyaloglar ile hikâyesini anlatıyor. Buradaki mükemmelliğin kaynağı sadece diyalogların üzerinde titizlikle çalışılmış olması değil; Muntean’ın da yazımına katıldığı senaryodaki diyaloglar kendinizi sıradan insanların hayatını röntgenlerken ve onlara kulak misafiri olmuşken yakalandığınız izlenimine kaptıracağınız kadar gerçekçi. Sonuç tıpkı “Boogie” filminde olduğu gibi doğal, iç burkucu ve kesinlikle çok etkileyici.

Oyuncuların çekimden önce epey provasını yapmış göründüğü uzun çekimler bu sıradan melodrama çarpıcı (ve bu tür filmlere alışık olmayan seyirci için belki sıkıcı) bir hava katmış. Başroldeki üç oyuncu, adamı canlandıran ve Hagi’ye benzerliği ile dikkat çeken Mimi Brănescu, karısını canlandıran Mirela Oprişor ve sevgilisini canlandıran Maria Popistașu tam bir takım oyunu veriyor ve adeta bir oda tiyatrosu havasındaki filmde hikâye boyunca döktürüyorlar. Bu oyuncuların performansı için başarılı vb. kelimeler bir süre sonra anlamsız kalıyor çünkü seyrettiğinizin bir film değil, gizlice kameraya alınmış bir gerçek hayat görüntüsü olduğunu düşünmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Örneğin dişçide geçen ve tarafların ikisinin (adam ve sevgilisi olan dişçi) bildiği, diğerinin (adamın karısının) bilmediği bir durumun karakterlerin vücut diline ve konuşmalarına yansıdığı sahne doğallığı ile dört dörtlük. Adamın karısına itirafta bulunduğu sahne ise birdenbireliği ve yalınlığı ile nerede ise şok edici. Sinema tarihinin en basit ve en etkileyici itiraf sahnelerinden biri yönetmenin bize sunduğu. Minimalist bu film tam da bu basitliği ve gerçekçiliği nedeni ile karakterlerini tüm çıplaklığı ile getirebiliyor karşımıza. Açılıştaki adam ve sevgilisinin yataktaki sohbet sahnesinden bir sonraki sahneye, adam ve karısının Noel alışverişi sahnesine, geçiş herhangi bir süsleme olmadan, öylesine oluveriyor ve bu iki sahne bize hem karakterleri hem de hikâyenin o anda gelmiş olduğu noktayı etkileyici bir biçimde özetleyiveriyor. Tek bir cümlenin bile yapay durmadığı, benzer hayatları süren herkesin korkutucu bir tanışıklık duygusu ile seyredeceği bu sahneler, Muntean’ın filmini böylesine sıradan ve farklı kılabilen.

Üç başrol oyuncusu da mükemmel oynuyor ama Mimi Brănescu’nun bir adım öne çıktığını da söylemek gerek. Adamın filmin başından sonuna gittikçe artan tedirginliğinin ve mutsuzluğunun altını ince çizgiler ile çok iyi çiziyor ve adeta iki kadın oyuncunun mükemmel paslarını aynı güzellikte bir gole çeviren başarılı bir golcü gibi oynuyor. Senaryo tıpkı “Boogie” filminde olduğu gibi burada da adamın tarafında görünüyor. Bu tarafında olma durumu bir taraf tutmak anlamında değil; film onun durumunu odağına alıyor ve tüm sahnelerde ona yer vererek olan biteni onun gözlerinden aktarıyor adeta ve bunu yaparken de seyirciyi belli bir duyguya veya tepkiye yönlendirmiyor ve taraf tutmaya zorlamıyor. Gerçekçiliği ve melodramı ile, evet ikisinin aynı anda var olabilmesi mümkünmüş, seyredeni nefessiz bırakacak finali için de görülmesi gerekli bir film karşımızdaki. Muntean’ın bundan sonraki filmleri de bu havada mı olur ve eğer öyle olursa aynı etkileyiciliği taşır mı bilemiyorum ama sinemanın saf olabildiği bu nadir örneklere kişisel olarak hiçbir itirazım yok. Basit ve güzel bir film.

(“Tuesday After Christmas” – “Noel’den Sonraki Salı”)

Potiche – François Ozon (2010)

“Ne dedin? Bir fikrin mi var? Senden tek istediğim benim fikirlerimi paylaşman”

Fabrikatör kocası grev yapan işçiler tarafından rehin alınınca işin başına geçip dizginleri ele alan bir kadının hikâyesi.

Fransız yönetmen François Ozon’dan bir Catherine Deneuve güzellemesi. Ozon’un ciddi dramlar ile hafif komediler arasında gidip gelen kariyerinin komedi tarafında yer alan ve bir tiyatro oyunundan uyarlanan film Deneuve’ün şahsında kadınların bağımsızlık ve güç mücadelelerini anlatıyor ama oyuncunun tek başına her anlamda damgasını bastığı bir hikâye karşımızdaki. Senaryoyu yazarken oyuna başta politikanın devreye girdiği tüm final bölümü olmak üzere yeni öğeler katan Ozon 70’lerde geçen filmine dönemin havasını başarı ile vermiş ve başta şarkılar ve filmin görsel tasarımı olmak üzere 70’lerin atmosferini etkileyici biçimde taşımış perdeye.

Bizde “Kadın İsterse” adı ile gösterilen filmin orijinal adının (“Potiche”) tam bir Türkçe karşılığı yok. Kelime Uzakdoğu’nun dekoratif vazoları için kullanılıyor sözlük anlamı olarak ve mecazi olarak da kişisel tek fonksiyonu kendinden daha güçlü veya önde görünen birinin yanında süs vazosu olmaktan öteye geçmeyen insan anlamına geliyor. Zengin kocasının yanında başlangıçta tam da bu konumda bulunan kadının iradesi dışında üstlendiği sorumluluklar ile önce iş ve aile daha sonra da politikada kendini (ve aslında kadınların yeteneklerini) ispatlaması filmin ana teması. Ozon bu hikâyeyi açılış jeneriğinden başlayarak tam bir 70’ler resmi geçidi havasında anlatıyor. Jenerikte kullanılan yazı karakterlerinden renklere, bölünmüş perde tekniğinden mizansen anlayışına ve elbette şarkılarına film 70’lerin nostaljisini yapıyor sürekli olarak. Baccara’dan Sylvie Vartan’a, Catherine Ferry’den Johnny Hallyday’e dönemin ünlü şarkıcı ve gruplarının pop şarkıları eşliğinde anlatılan hikâye sinemasal olarak da sonuçta tam bir “pop film” ama sonlarda biraz etkisini yitirse de kesinlikle keyifli olanlarından. Bir Jean Ferrat şarkısı olan “C’est Beau La Vie” Catherine Deneuve tarafından seslendirilirken ve film bu şarkı ile veda ederken, hikâye içerdiği tüm o işçi mücadelesi, grevler, siyasi çekişmeler, ihanetler, aşklar ve kadınların mücadelesi ile hayatın güzelliği üzerine belki fazlası ile naif de olsa bir mesaj vermekten geri durmuyor. Bir komedi atmosferi içinde de olsa içinde grev, eşitlik gibi kelimeler geçen bir film seyretmek güzel elbette ve her ne kadar hikâye olası seçenekler olarak sadece vahşi kapitalizm ile vicdanlı kapitalizmi sunsa da bu böyle.

Bir diskoda Deneuve ile dans eden görüntüsü ile Gerard Depardieu’nün renk katan bir unsur olarak kaldığı filmin Deneuve dışındaki asıl yıldızları kocası rolündeki Fabrice Luchini ve onun sekreteri rolündeki Karin Viard. Yan karakterlerin nasıl güçlü ve filmi zenginleştiri unsurlar olabileceğinin ispatı her ikisi de. Deneuve ise kelimenin her anlamı ile tam bir yıldız bu filmde. Başlangıçtaki spor sahnesinden sondaki şarkı söyleyen politikacı sahnesine başta komedi olmak üzere tüm oyunculuk yeteneklerini keyif verici bir biçimde sergiliyor ve kendisinin de keyif aldığını göründüğü her karede hissettiriyor. Hikâyedeki komik anların çok güçlü olduğu söylenemez ve bu bağlamda filmin güldürmekten çok gülümseten bir havaya sahip olduğu rahatça ve doğru olarak öne sürülebilir ama belki de filme komediden çok bir eleştirmenin çok yerinde bir benzetmesi ile Catherine Deneuve’e (ve bence Ozon’un gözünden tüm kadınlara ve onların sahip olduğu özelliklere) düzülmüş bir aşk şiiri olarak yaklaşamak daha doğru olacaktır. Finalde kendisini destekleyen taraftarlarına seslenirken söylediği gibi kadınların anaç özellikleri belki de dünyayı kurtaracak olan. Diskoda naif bir şekilde dans eden Depardieu ve Deneuve görüntüsü, finaldeki Deneuve şarkısı ve mutfakta Michèle Torr’dan “Emmène Moi Danser Ce Soir” şarkısına eşlik eden bir Deneuve için, kısacası Deneuve için görülebilir ve görülmesi gerekli bir film. Kaldı ki kim onun “bu gece beni dansa götür” davetine karşı durabilir ki?

(“Trophy Wife” – “Kadın İsterse”)

Town without Pity – Gottfried Reinhardt (1961)

“Bana bir şeyler oldu. İçimde vahşi bir şey kıpırdadı ve kendimi kaybettim. Ne yalvarması umurumdaydı ne de ne yaptığım”

Almanya’daki bir Amerikan üssünden dört Amerikalı askerin bir Alman kıza tecavüz etmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Bütün yönetmenlik kariyeri boyunca babası ünlü Avusturyalı tiyatro adamı Max Reinhardt’ın sanatsal başarısının gölgesinde kalmaktan kurtulamamış, oysa mütevazi ölçüler içinde kalsa da sinemasal başarısı ile dikkat çeken bir isim filmin yönetmeni Gottfried Reinhardt. Alman yazar Gregor Dorfmeister’in “Das Urteil – Hüküm” adlı romanından uyarlanan film temel olarak filmin adının da belirttiği gibi bir kasabanın insafsızlığına/vicdansızlığına odaklanan bir mahkeme filmi havasında olsa da suçluların İkinci Dünya Savaşı’nda ülkeyi “kurtaran” Amerikalılar, kurbanın ise “kurtarılan” taraftan olması ile farklı okumalara da imkân veriyor. Hikâyenin eksik bıraktığı nokta ise yine filmin adının gösterdiği gibi, kasaba halkına konsantre olurken suçluları savunan Amerikalı askeri avukatın askerleri olası bir idam kararından kurtarmak için saptığı belki hukuksal olarak doğru ama etik açıdan yanlışlığı tartışılmaz yolun neden oldukları.

Küçül kasaba hayatının insanı zaman zaman cendereye alan boğuculuğunun bir örneği sergileniyor bu filmde. Kıskançlıktan nefrete, gururdan muhafazakârlığa uzanan farklı duygular ile hareket eden kasaba halkının davranışları ve mahkemedeki ifadeleri kurbanın trajik sonununun hazırlayıcısı gibi görünüyor ama hikâye bu duyguların ortalığa dökülmesini sağlayan temel faktörün avukatın hırslı savunması olduğunun yeterince altını çizmiyor. Müvekkillerini idamdan kurtarmaya çalışması anlaşılır ve vicdani açıdan elbette tartışılmayacak bir seçim ama hikâye burada en az kasabanın insafsızlığı kadar önemli olan temayı oldukça ihmal ediyor ve bu seçim de filmi etik açıdan hayli sorgulanır bir duruma getiriyor. Bu problemin yanısıra hikâyedeki karakterlerin (belki romandan da kaynaklanan bir şekilde) yeterince derinleştirilemediğini ve dolayısı ile farklı okumalara açık olan yapının arkasında sağlam durulamadığını da belirtmek gerek.
Kirk Douglas’ın avukat rolünde kimi sahnelerde hayli parlayan oyununa kurban rolündeki Christine Kaufmann’ın incelikli oyunu ile eşlik ettiği filmde Dimitri Tiomkin’in biraz fazla kullanılmış olsa da caz esintili orijinal müziği ve yine onun Oscar adayı olan “Town Without Pity” şarkısının Gene Pitney yorumu dikkat çekiyor. Çekiyor ama şarkının sözlerinin fazlası ile filmin mesajını vermesinin rahatsız ediciliği de ortada. Görsel bir sanat olan sinemada filmin başında şarkıyı tüm sözleri ile duymamız ve yaratıcılarının bu sanat eserinden nasıl bir ders çıkarmamız gerektiğini bize nerede ise dikte etmesi pek hoş değil elbette. Filmin karakterlerinden biri olan haber patlatma peşindeki Alman gazetecinin zaman zaman anlatıcı rolü üstlenmesi filmin aksayan yönlerinden bir diğeri. Bu anlatıcı Alman karakterlerin kendi aralarındaki Almanca konuşmalarını çevirmek gibi bir işlev bile üstleniyor bazen ki filmin genelinde zaten gereksiz olan ve hikayeye bir zenginlik katmayan anlatıcının bir de böyle bir rol üstlenmesi hayli garip duruyor. Neyse ki bu çevirmenlik birkaç sahne ile kısıtlı kalıyor ve altyazı okuma özürlü olan Amerikalı seyirciler için tercih edildiği açık olan bu yola rağmen filmin doğal olanı yaparak Almanların kendi aralarında Almanca konuşmasını sağlamasınını ayrıca takdir etmek gerekiyor.
Başarılı siyah beyaz görüntüler eşliğinde anlatılan hikâyenin aradan geçen elli bir yıldan sonra çok iyi yaşlandığı söylenemeyebilir belki ve bunda da temel neden olarak yukarıda vurgulamaya çalıştığım gibi avukat karakterinin etikliğini yeterince tartışmaya açmamasının ve ilave olarak karakterleri ve temasını yeterince derinleştirememiş olmasının payı var. Yine de medya eleştirisi içermesinden insanların zaman zaman nasıl duyarsız ve acımasız olabileceklerine uzanan hikâyesine, iyi oyunculuklardan görsel siyah beyaz başarısına ilgiyi hak den bir film bu. Filmde anlaşılabilir nedenlerle de olsa tek bir cümle ile geçiştirilen, bir süre önce yönetimi nedeni ile nefret objesi olan bir halkın (Alman halkı burada söz konusu olan) “kurtarıcısının” elinden zulme uğraması gibi zengin bir potansiyel daha iyi işlenebilmiş olsa ve kasabanın insafsızlığı kadar Amerikalı avukatın “vicdanlı sinsiliği” de dile getirilmiş olsa film çok başka yerlere ulaşırmış.

(“Stadt ohne Mitleid” – “İnsafsız Şehir”)