Womb – Benedek Fliegauf (2010)

“Korkuyorum anne. Senin kim olduğunu bilmiyorum. Benim kim olduğumu da. Kimsin sen? Ben kimim?”

Bir kazada ölen kocasının klonunu doğuran bir kadının ve “oğlunun” hikâyesi.

Macar yönetmen Benedek Fliegauf’dan İngiliz ve Fransız baş oyuncular ile İngilizce olarak ve Almanya’da çekilen bir Almanya, Fransa ve Macaristan ortak yapımı. Bu küresel çabanın sonucu son yılların netameli konusu insanların klonlanması ve bunun sonuçları üzerine bilim kurgusal öğeler de taşıyan ama dram yanı ağır basan bir film olmuş. Klonlamanın yaygın olduğu ama “normal” insanların klonları şu ya da bu ölçüde dışladığı bir yakın gelecek toplumunda geçen film kimi parlak öğelerine karşılık farklı konusunu yeterince iyi işleyememiş görünen ve görüntülerdeki ve atmosfer yaratmaktaki başarısını hikâyesinde aynı ölçüde tekrarlayamamış bir çalışma.

Filmin adının önce “Clone – Klon” sonradan “Womb – Rahim” olması aslında filmdeki kafa karışıklığının da bir göstergesi; hikâye klonun kendisine mi yoksa bu klonu doğuran ana rahmine mi, bir başka deyiş ile doğurulana ve onun yaşadıklarına mı yoksa doğuran ve bu doğuranın doğum sonrası yaşadıklarına mı odaklanacağını iyi belirleyememiş görünüyor. Kocasını doğuran kadın hikâyesi filmin geçtiği yakın gelecekte en azından bugüne göre daha normal karşılanıyor gibi görünüyor ve filmde annesini doğuran insanlar da yer alıyor örneğin. Ensest tanımını kökünden sarsan bir hikâye şüphesiz karşımızdaki ve bu rahatsız edici yanı ile bir yandan da bilimin karşımıza çıkardığı veya çıkarmak üzere olduğu bir sorunsal durumu da sergilemeye çalışıyor. Tam da burada şunu sorgulamak gerekiyor: Klonlamayı bugünün insanları olarak nasıl karşılamamızı bekliyor bu hikâye? Enseste kayan bir durum olmasaydı ve hikâyenin trajikliğine bu anlamda bir ilave daha gelmeseydi, klonlamayı film kendisi nasıl görüyor? Bu soruları cevapsız bırakan bir film bu ve cevap üretmek yerine bir durumu sergilediği söylenerek de bu cevapsızlık izah edilemez. İzah edilemez çünkü etik açıdan, bilimsel açıdan, toplumsal açıdan ve inançlı insanlar için inançlar açısından çok önemli bir konu bu. Klonlamaya karşı çıkan tek kişinin ölen adamın annesi olması da açıklanabilir bir durum değil açıkçası. Jonathan Glazer’ın 2004 tarihli “Birth” adlı filminin bu film ile kıyaslandığında hayli masum görüneceğini de ekleyelim son olarak.

Benedek Fliegauf tüm film boyunca görsel dili ile zaman zaman hayranlık uyandıracak başarılara erişiyor. Başta deniz kenarında geçen tüm sahneler olmak üzere her bir kamera açısı, çerçevenin içindeki nesnelerin yerleşimi ve hikâyeye hâkim olan grilik yönetmenin görsel yeteneklerinin açık birer kanıtı. Görüntülerin bu güzelliği her ne kadar bazı anlarda kıyısına kadar yaklaşsa da bir klip güzelliği değil ve sadece güzellikleri için değil asıl olarak filmin atmosferine katkıları için oradalar. Evet görsellliği bu denli başarılı olan filmin hikâyenin akışında da aksadığı hayli fazla sayıda nokta var. Örneğin kadın kahramanın on iki yıl sonra geri geldiğinde çocukluk aşkına hâlâ aynı kuvvetli sevgiyi hissediyor olması ve bunun karşılıklı olması çok da inandırıcı değil ve bunun nedeni de çocukluk aşkının onca yıl sonra nasıl bu denli canlı kalabildiği değil sadece. Bu aşkın anlatıldığı çocukluk bölümlerinin aşkı ve bu aşkın kalıcılığını kesinlikle yeterince güçlü hissettiremiyor olması asıl problem. Öyle olunca da filmin trajik yanını başlatan klonlama kararını da anlamak pek kolay olmuyor. Üstelik ölen kocanın klon hayvanlardan oluşturulmuş bir eğlence parkına sabotaj yapmayı planladığını düşününce, kadının sevgilisini klonlaması da pek anlaşılır olmuyor.

Fliegauf’un birkaç kısa sahne dışında müziği kullanmaması ve dış seslerin de çok az işitilir olması seyircinin görüntünün kendisine odaklanmasına yardımcı oluyor ve yönetmen kimi sahnelerde, örneğin oyuncak dinozorun gömülmesi, bu görüntülerin etkileyiciliğini zirveye taşıyor. Sessiz ve hareketsiz kimi anlar bu tip bir anlatımdan rahatsız olmayan seyirciler için hayli çarpıcı özetle ama bu anlatım hikâyenin bu akışı için doğru bir tercih mi, orası tartışılır. Görüntülerin atmosferi yoğun duyguları ve bir tedirgin edici havayı destekliyor ama anlaşılan yönetmen eninde sonunda geleceği noktanın, doğurduğuna aşık olan/olacak kadının telaşında olduğu için bu görüntülerin hikâyenin doğru parçası olarak algılanması üzerinde düşünmeyi ihmal etmiş görünüyor. Yine de Péter Szatmári’nin görüntüleri karşısında bravo demek gerekiyor. Kadında Eva Green aksamıyor ama filmin asıl yıldızı hem adamı hem çocuğunu canlandıran Matt Smith. Babanın çocuksu yanını ve çocuğun daha küçükken kendisini hissettiren olgun yanını aynı ustalıkla canlandırıyor sanatçı. Babanın annesini oynayan ve benim özellikle “Another Year” filminde hayran olduğum Lesley Manville de kısa rolünde çarpıcı bir performans veriyor.

Hikayenin potansiyel olarak taşıdığı ahlâki içeriği ve bu içeriği ele almak için gerekli psikoseksüel bakışı yeterince taşıyamamasının ciddi bir zaafiyete neden olduğu filmin, benzer şekilde etiğin bu denli önemli olduğu bir konuda yeterince fikir beyan etmemiş olmaması da zayıf bir başka noktası. Kimi zaman soyuta kayan sinema dilinin konunun somut boyutlarını dile getirmeye çalıştığı anlarda aksadığını da söylemek gerek. Özetle yapılanın “ahlâk dışılığını” dile getirmeden sonuçları anlatmaya soyunmak doğru bir tercih olmamış film için.

(“Clone” – “Rahim”)

Hi, Mom! – Brian De Palma (1970)

“Hepinizin siyahların tecrübesinden geçmenizi istiyorum ve sizler siyah olmanın kaybetmek demek olduğunu biliyorsunuz”

Vietnam’dan dönen bir gencin evinin penceresinden gizlice çekimlerini yaptığı komşularının görüntülerini satmaya çalışması ile gelişen olayların hikâyesi.

Brian de Palma’nın 1968 tarihli “Greetings” filmindeki ve yine Robert de Niro’nun canlandırdığı Jon Rubin karakterinin 1970 tarihli macerası. Kara komedi türündeki film “anarşist” yapısı ile hayli farklı bir çalışma. Kahramanımızı önce porno film endüstrisinde, sonra tiyatrocu olarak ve son olarak da aslında terörist olan bir sigortacı rolünde izlerken, film aslında bildiğimiz anlamda bir hikâyeye ve bütünsel bir yaklaşıma sahip olmanın derdinde olmadan sadece karşımıza etkileyici kareler getirmenin telaşında gibi görünüyor zaman zaman.

Hızlı bir kurgu, hızlandırılmış gösterimler, ara yazı kullanımı ve kimi anlarda başvurduğu zumlar ile film hayli genç bir hava taşıyor ve üzerinden geçen kırk iki yıla rağmen de bu havasını yitirmemiş. Evet yitirmemiş ama filmin bu genç havası ile sinemasal olarak ne kadar değerli olduğu ciddi bir tartışma konusu olabilir. Baştaki ev kiralama sahnesinden, karşı apartmandaki komşu kadını yatağa atma ve olan biteni filme çekme oyununa kadar film kara mizahın üst noktalarına ulaşıyor kimi anlarında ama belki de bilinçli bir tercih ile tüm bunları sinemasal bir bütünlük içinde bir araya getirmeyince seyrettiğimizden bir sinema filmi tadını almamız da zorlaşıyor. Örneğin gerçek zamanlı olarak çekilen ve filmin kesinlikle en etkileyici bölümü olan “Be Black Baby” bölümü kahramanımızı bir siyah tiyatro ekibinin parçası olarak karşımıza getirirken off-off-broadway’in de ötesine geçen bir tiyatro oyununu sergiliyor bizlere. Beyaz seyircilerinin bir siyah olmanın ne demek olduğunu anlamalarını hedefleyen tiyatro ekibi bu “kurbanlarına” etmedik kötü muamele bırakmıyor. Tüm bu eziyet sahneleri ve oyunun sonunda liberal bakışlı seyircilerin entelektüel yorumları kesinlikle seyredeni çarpan bir etkiye sahip. Bu siyah tiyatro bölümünün kendinden önceki bölümle ve sonraki bölümle hikâye açısından hiçbir bağının olmaması veya böyle bir bağ yaratmanın üzerinde bile çalışılmaması da seyredilen bölümün kendi başına başarısı dışında kalıcı bir sinema keyfi yaratılmasına engel oluyor doğal olarak.

Vietnam sonrası temelinden sarsılmaya başlayan bir toplumda eski değerlerin anlamını yitirmesi ve yerine yeni değerlerin koyul(a)maması ve ırkçılıktan kapitalizme (örneğin kahramanımızın sigortacı rolünde olduğu ve karısı ile tipik bir küçük burjuva ailesinin akşamını geçirdiği sahne aile düzenine sıkı ve komik bir yumruk atıyor) toplumun temel sorunları bu serbest anlatımlı filmin temaları ama söylenmek istenenler bu kadar serbest bir dille anlatılınca filmin de sanki dikişleri tutmamış. Kendi başlarına en kötü anında bile idare eder durumda olan sahneler birbirine dikilmemiş de öylesine tutturulmuş gibi. Eric Kaz’ın sıkı r&b melodileri ile süslenen film özetle tam bir “kara” film. Komedisinden ağırlıklı olarak ele aldığı karakterlere ve müziğine kadar bir kara film bu. 70 başlarında seyirciye gerçek Amerika’ya göstererek sarsmayı hedefleyen film bunu başarıyor ama bu sarsma daha çok filmin dağınıklığından ve çelişkili bir ifade ile söylemek gerekirse denetlenememiş anarşizminden kaynaklanıyor.

(“Merhaba Anne”)

Empire of the Sun – Steven Spielberg (1987)

“Gökyüzünde büyük beyaz bir ışık gördüm. Sanki Tanrı fotoğraf çekiyordu.”

İkinci Dünya savaşı sırasında Japonların Şangay’ı işgali ile ailesinden ayrı düşen ve bir esir kampına götürülen bir İngiliz çocuğun hikâyesi.

İngiliz yazar J.G. Ballard’ın aynı adlı yarı otobiyografik romanından uyarlanan film ünlü yönetmen Steven Spielberg tarafından aktarılmış sinemaya. Spielberg’in popüler, ticari ve gösterişli sinemasına her açıdan uygun bir film karşımızdaki ama film bir olmamışlık havasından da kurtulamamış. 150 dakikayı aşan uzunluğu, binlerce figüranı, trajik hikâyesi, gözyaşları ve kahramanının bir çocuk olması ile Spielberg’in aradığı her şey var bu filmde. Kısacası gösterişe uygun bir konu elindeki ve buna bir de Hollywood’un ticari filmlerinin vazgeçilmez ismi John Williams’ın görkemli müziklerini ve Allen Daviau’nun başarılı görüntülerini ekleyince, Spielberg tüm malzemelere sahipmiş ama yine de yine kendisinin kimi popüler filmlerinden geride kalan bir film yapmış dememek mümkün değil.

Japonların işgaline kadar Çinli hizmetçileri ile görkemli evlerinde mutlu hayatlar süren İngiliz ve Amerikalı ailelerin işgal ile birdenbire değişen hayatlarını Spielberg başta işgal sahnesi ve binlerce figüranın etkileyici kullanımı ile hayli başarılı biçimde aktarıyor. Elbette Asya’nın bu doğu yakasında İngiliz ve Amerikalıların ne aradığını sorgulamaya yönelik bir söylemi yok filmin. Acımasız Japonların parçaladığı hayatları ve özellikle onlardan birini, bir İngiliz çocuğununkini, anlatmaktan başka derdi yok çünkü filmin. İşgalden hemen önce Şangaya sığınmaya çalışan binlerce Çinlinin arasından kıyafet balosuna giden Batılıların görüntüsü, evet oldukça etkileyici ama bu sahnede sanki Batılılara eleştiriden çok onların bir süre sonra yaşayacakları sıkıntıların etkisini artırmaya yönelik bir hazırlığın telaşı var Spielberg’in. Filmin seyirciyi hedeflediği kadar sarsamamasına da yol açıyor Tom Stoppard’ın senaryosu ve Spielberg’in tercihleri. Zeki, ukala ve şımarık olarak çizilen çocuğa Çinli bir hizmetçinin (elbette işgalden sonra) attığı tokat çocuğun o sırada içinde bulunduğu duruma rağmen hani nerede ise hiç rahatsız etmiyor örneğin.

Sinir bozacak kadar “İngiliz” karakterli bir çocuğun dört yıl boyunca bir Japon esir kampında yaşaması trajik bir hikâye doğurur ama kahramanımız zaman zaman o kadar güçlü ve becerikli resmediliyor ki adeta “Evde Bir Başına” filminin farklı versiyonunu izliyor gibi oluyorsunuz. Ballard kampta geçirdiği günlerin, bir çocuğun gözü ile, o kadar da trajik olmadığını söylemiş bir röportajında ve örneğin kamptaki çocuklar ile yüzlerce oyun oynadıklarından söz etmiş. Belki roman/senaryo kampın bu resmini de ayrıca göstermeye çalışmış ama gördüğümüz yaşıtları ile değil büyükler ile takılan, becerikli bir İngiliz çocuk sadece. Senaryonun bir başka kusuru ise bir hikâye anlatır gibi görünmesi ki Spielberg’ten aksi beklenemez ama ortada pek de bir hikâyenin olmaması. Senaryo biraz daha törpülenip “Küçük Jimmy Esir Kampında” adında bir çocuk romanına/filmine dönüştürülebilirmiş gibi duruyor.

Christian Bale sinemadaki bu ilk filminde hemen her sahnede ve hatta her karede görünerek zorlu bir işin altına girmiş ama bu işin altından da başarı ile kalkmış görünüyor. Dört yıllık bir süreye yayılan hikâyede karakterinin yaş değişimini de rahatsız etmeyecek ölçüde canlandırmış görünüyor. Spielberg o zamanların çocuk oyuncusu olan Bale’i oldukça etkileyici biçimde kullanırken filmin görkemli görselliğinin de parçası yapmış onu zaman zaman. Örneğin uçaklara karşı fanatikçe bir sevgisi olan çocuğun esir kampında gördüğü Japon uçaklarına dokunması ve hatta sarılması, işgal sahnesinde çocuğun binlerce insandan oluşan bir kalabalığın içinde tek başına kaldığını fark etttiği anda yaşadığı korku veya çocuğun ailesini bulmak için döndüğü terk edilmiş evlerinde tek başına geçirdiği anların tümü yönetmenin görsel becerisini sonuna kadar kullandığı etkileyici anlar. Gerek bu görsel güç gerekse senaryodan oyunculuklara diğer kimi önemli öğeler açısından filmi kamp öncesi veya sonrası diye ikiye ayırmak da mümkün. İlk yarı nerede ise tam bir başarıyı ve keyifli bir sinema örneğini işaret ederken, ikinci yarı etkileyiciliği hayli düşük, anlatımı sarkmış ve gereksiz uzamış bir havaya sahip. Ballard’ın romanı bu kadar “yumuşak” değildi muhtemelen ve Spielberg çocuk kahramanının kendisine odaklanırken kampta yaşadıkları üzerinde düşünmeyi unutmuş görünüyor. Özetle görkemli ama sinemasal açıdan tatmin ediciliği düşük bir film.

(“Güneş İmparatorluğu”)

Universalove – Thomas Woschitz (2008)

“Lütfen, sizden ricam, hayatınızı benimle geçirir miydiniz?”

Dünyanın altı farklı şehrinden altı farklı aşk hikâyesi.

Avusturyalı yönetmen Thomas Woschitz’den aşkın küreselliği üzerine bir deneme. Bir başka deyiş ile coşkusu, hüznü, kuşkusu ve bazen de ulaşılmazlığı ile aşk üzerine altı küçük hikâye. Woschitz belki de kendi başına altı ayrı kısa film olması gereken çalışmaları bir uzun metrajlı filmde birleştirmiş görünüyor bu eserinde. Bu filminde çoğunlukla televizyon için çekilen film ve dizilerde görev almış ve pek tanınmayan oyuncular ile çalışan yönetmen bu şekilde tüm filmlerin teması olan aşkın sıradan insanlar arasındaki halini anlatmaya soyunmuş gibi. Açılış jeneriğinde film “bir Thomas Woschitz ve Naked Lunch” filmi olarak tanıtılıyor. Bunun da temel nedeni filmin müziklerini yapan grubun başarılı ve en az hikâyelerin kendisi kadar önemli müziğinin bu filmin önemli bir parçası olması ve senaryonun şarkılar ile birlikte yazılması.

Aşkın gizemi ve hissettirdikleri üzrine hikâyeler karşımıza gelenler ama bu altı ayrı hikâyeyi kabaca mutlu ve mutsuz sonları ile ikiye bölmek de mümkün. Altı farklı şehirde geçiyor hikâyelerimiz: Belgrad’daki hikayede sevdiğinin ilgisizliğinden yakınan bir kadın ve kocası, Marsilya’daki hikâyede Arap asıllı ve yasadışı işlere bulaşmış, başı dertte olan bir adamla Fransız sevgilisi arasındaki aşk, Tokyo’daki hikâyede onarılması için kendisine getirilen bir bilgisayardaki video görüntülerine aşık olduğu kadının peşine düşen yalnız bir Japon, Brooklyn’deki hikâyede kız arkadaşının kendisini aldattığından şüphelenen bir taksi şöförü, Rio’daki hikâyede hayranı olduğu bir pembe dizi aktörü ile tesadüfler sonucu tanışan bir kadın ve Lüksemburg’daki hikâyede genç bir erkeğe aşık olan orta yaşlı ve evli bir erkek geliyor karşımıza. Bu hikâyelerin kimi mutlu kimi mutsuz sonları ile gelirken karşımıza, yönetmen Worschitz tümünde serbest stil diyebileceğimiz bir sinema dili ile ve kimi anlarında soyut bir anlatımla aktarmaya çalışmış hikâyelerini. Örneğin Marsilya hikâyesinde zamanın donması veya Lüksemburg hikâyesinde kahramanımızın anıları, tereddütleri ve sıkışıp kalmışlığı bu anlatım tarzının izlerini taşıyorlar ve hayli de etkileyici oluyorlar. Naked Lunch’ın çoğunlukla melankolik tonlar etrafında dönen müziği sıkı müzikseverlerin yakından tanıdığı İzlandalı grup Sigur Ros’u çağrıştırıyor ve hikâye(ler) boyunca müziğin kullanımı çoğunlukla başarılı iken bazı anlarda filmin görsel öğeleri müziğe yeterince hizmet etmiyor gibi görünüyor. Evet görsel öğelerin müziğe desteğinden bahsediyorum çünkü filmin yaratıcısı olarak senaryoyu da yazan yönetmeni kadar Naked Lunch grubunu da kabul etmek gerekiyor.

Dijital olarak çekilen ve özellikle gece sahnelerinde filmin atmosferine hayli uygun bir hava yaratan yüksek grenleri ile bu film yönetmenin el kamerası kullanımı ile de dikkat çekiyor. Altı farklı hikâyesini seksen küsur dakikada anlatan film başlarda sık sık bir hikâyeden diğerine geçişleri ile karakterlerine ısınmamızı ve ne olup bittiğini anlamamızı zorlaştırıyor ve ancak bu altı farklı hikâyenin karakterlerine ısındıkça filme de ısınmaya başlıyorsunuz. Sabırsız seyircileri uzaklaştırabilecek bir tercih bu ve filme de bir parça zarar vermiş. Hikâyelerin içine girdikten sonra oyuncuların başarısı da dikkat çekmeye başlıyor. Öyle büyük oyunculuklar veya gösterişli sözler yok filmde ve işte belki tam da bu nedenle karakterlerinin “sıradanlığına” nüfuz etmeyi başaran oyuncular takdiri hak ediyor. Kalabalık kadronun içinde Belgrad hikâyesindeki Anica Dobra, Lüksemburg bölümündeki Dan Burkarth ve Tokyo hikâyesindeki Kyoichi Komoto öne çıkan isimler olmuşlar. Hikâyelerde öne çıkan bölümler ise hüznü ile Lüksemburg ve trajedisi ile Tokyo bölümleri olmuş.

Belki çok önemli veya sinemasal değeri çok yüksek bir film değil karşımızdaki ama aşk üzerine, aşkın neden olduğu kırılganlıklar üzerine başarılı bir müziğin de destek verdiği farklı bir el alıştırması olarak ilgiye değer. Gece sokaklarda kararsızlık ve korku içinde ama yine de coşkusu ile dolaştırır sizi aşk diyor bu film veya bir büyük şehrin ürkütücü bir kalabalığının ortasında bir anın peşinde koşturur.

(“Evrenselaşk”)