Tatarak – Andrzej Wajda (2009)

“Hayatta olduğun için, gençler ölüyorken yaşadığın için, sen de utanmıyor musun benim gibi?”

Yaşlanmakta olan ağır hasta bir kadının bir genç adam ile arkadaşlığının hikâyesi ve bu hikâyeyi filme çeken film ekibinin ve kadını oynayan aktristin hikâyesi.

Bu filmi çektiğinde 83 yaşında olan ve şu anda Lech Walesa üzerine bir film üzerinde çalışan Polonyalı usta sinemacı Andrzej Wajda’dan hüzün, melankoli ve kaybetme duygusunun el ele gittiği ve kimi özellikleri ile hayli kişisel, sadece yönetmeni için değil ama ondan daha fazlası ile baş oyuncusu Krystyna Janda için kişisel, bir film. Kişisel çünkü film Wajda ile pek çok filmde çalışmış olan ve 2008’de ölen usta görüntü yönetmeni Edward Klosinski’ye ithaf edilmiş ve Klosinski Krystyna Janda’nın da eşi. Senaryosu Jaroslaw Iwaszkiewicz’in aynı adlı kısa hikâyesinden, Macar yazar Sándor Márai’nin bir hikâyesinden ve Janda’nın eşinin hastalığını öğrenmesinden ölümüne kadar olan süreci kendi duyguları üzerinden anlattığı ve kendisinin yazdığı monologdan Wajda tarafından yazılmış filmin. Bunca kişisel olayın iç içe geçtiği bir yapım hikâyesi var filmin ve Wajda bir yandan yaşlı kadın ile genç erkek arasaındaki arkadaşlığı anlatan filmi getiriyor karşımıza, diğer yandan da bu filmi çeken ekibi ve baş kadın oyuncunun duygularını. Ortaya çıkan ise alçak gönüllü ama kesinlikle etkileyici bir film.

Geçmişteki trajik kayıpları ile (İkinci Dünya Savaşında iki oğlunu kaybetmiş) hâlâ baş etmeye çalışan kadının, yakalandığı ağır hastalık sırasında tanıştığı bir genç erkek ile yaşadığı kısa süreli ilişkiyi anlatan film içindeki film başta Janda’nın dokunaklı oyunu ve Pawel Sjazda’nın sevimli genç karakterini elle tutulur hale getiren oyunu olmak üzere, başarılı görüntüleri ama en çok da Wajda’nın bu hikâyeyi ve trajedisini içimizde hissetmemizi sağlayan kamera açıları, kimi yakın planları ve genel olarak mizansen anlayışı ile hayli dokunaklı. Kadının ve onun bir yandan kaybettiği oğullarının yerine koyduğu ama diğer yandan da duygusal bir yakınlık hissettiği genç erkeğin birlikte göründükleri tüm sahneler taşıdığı “genç” duygular ile filmin Berlin Festivalinde aldığı ve sinemada yeni perspektifler açan filmlere verilen Alfred Bauer ödülünü neden hak ettiğini gösteriyor bize. Wajda özellikle sazlıktaki trajik bölümde ustalığını konuşturuyor.

Janda’nın bir odada tek başına bazen yatakta oturarak, bazen ayakta durarak Klosinski’yi, aralarındaki aşkı, onu kaybetme sürecini ve özetle tüm duygularını paylaştığı monoloğu hem içeriği hem sinemasal anlatımı ile basit ve o denli içten; tam da bu nedenle çok etkileyici. Bir eleştirmenin çok yerinde tespiti ile Hopper’ın resimlerindeki gibi aydınlatılmış ve objelerin çerçeve içine o resimlerdeki gibi yerleştirildiği bu sahnelerde Janda bu denli kişisel bir hikâyeyi usta bir duygusallıkla geçiriyor seyirciye. Gerçek ve fantezinin, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği filmde temel odak noktası sevilen birinin kaybı. Hem çekilen filmdeki “kayıp” hem de filmi çekenlerin yaşadığı “kayıp” filmi depresif yapar gibi görünse de Wajda akıllıca bu depresyondan uzak durmayı başarıyor. Kadının evinde geçen ve kendisinden okumak için hafif bir kitap isteyen gence Wajda’nın sinemaya uyarladığı ve başyapıtlarından biri olan Jerzy Andrzejewski romanını (Popiół i Diament – Küller ve Elmaslar) verdiği sahneden birlikte nehir kenarında oturdukları sahneye, yönetmen bu depresyonu uzak tutan bir tarz ile aşk, geçmişe özlem ve huzur duygularını sergiliyor bize. Kadın ile adamın ilk karşılaştıkları sahnedeki sessiz bakışmalarından sazlıktaki trajediye, Wajda bu filmde hem alçak sesle konuştuğunda hem de sesinin tonunu yükselttiğinde nasıl usta olduğunu gösteriyor bir kez daha.

(“Sweet Rush” – “Sazlıkta”)

Les Neiges du Kilimandjaro – Robert Guédiguian (2011)

“Bazen bir kahramanla yaşamak yorucu olabiliyor”

İşten çıkarılıp zorunlu emekli olan bir adam ve karısının evlerini basan iki silahlı soyguncu tarafından soyulmaları ile gelişen olayların hikayesi.

Ermeni asıllı Fransız sinemacı Robert Guédiguian’ın son filmi yüreklere de seslenen sosyal dramlardan biri. Victor Hugo’nun “Les Pauvres Gens – Yoksul İnsanlar” adlı şiirinden esinlenen film, adını Hemingway’in kısa hikâyesinden veya ondan uyarlanan Henry King’in 1952 yapımı “The Snows of Kilimanjaro” filminden değil de özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda hayli ünlü olan Fransız şarkıcı Pascal Danel’in aynı isimli şarkısından almış. Her ne kadar hikâyenin baş kahramanı olan adam ve karısının Kilimanjaro dağının olduğu Afrika’ya bir gezi planı olsa da filme asıl damgasını vuran Hugo’nun şiiri ve Danel’in şarkısı oluyor. Tüm filmlerinde konularına sosyal duyarlılık ile eğilen yönetmen Guédiguian’ın bu çalışması da yoksulluk, eşitlik ve adalet kavramları üzerinde hafifçe gezinirken belki bir parça fazla idealist ama o denli de yürek ferahlatan bir hikâye anlatıyor bizlere. Bu alçak gönüllü film belki de hiçbir zaman var olmayan ideallerin ve o ideallerine değişen dünyaya rağmen sıkı sıkıya bağlı yaşayan ve bedelini de ödemeye hazır olan “kahramanların” hayatını getiriyor karşımıza.

Marsilya’da liman işçilerinin çevresinde geçen film, 50 yaşında emekli olmak zorunda kalsa da aldığı tazminatı ve önceden satın aldığı ev ve arabası ile rahat bir hayatı garanti olan adamın evini soyanlardan birinin kendisi ile birlikte işten çıkarılan bir genç olduğunu ve bu gencin kendisinin sahip olduğu hiçbir şeye sahip olmadığını öğrenmesi ile karşı karşıya kaldığı duygulardan söz ediyor. İdeallerinin sınanacağı bir durum bu; kendisini suçlayan gencin söylediği gibi çalışma saatlerini ve maaşları paylaşmak veya iş yerini yerle bir etmek yerine küçük burjuva rahatlığını mı seçmiştir? Sendikanın duvarlarında yazdığı gibi işçi sınıfından olmanın kavga etmek demek olduğunu unutmuş mudur örneğin? Hikâye Jean-Pierre Darroussin ve Ariane Ascaride’in sakin ama güçlü bir şekilde canlandırdıkları adam ve karısının seçecekleri yolu seyircinin merak etmesini sağlamayı başarıyor ki bu sakin ve zaman zaman olaysız film için gerçek bir kazanım. Günümüz sinemasında işçi sınıfı, sendika veya burjuva kelimelerini duymak için çok ama çok uğraşmanız gerekiyor ki Guédiguian’ı bu açıdan bile takdir etmek gerek. Üstelik yönetmenin kendi ifadesi ile günümüzde artık işçi sınıfı demeye çekiniyor insanlar ve bunun yerine yoksul kelimesini tercih ediyorlar; apolitik bir dünyanın doğal sonucu olsa gerek bu.

Hikâyenin ve seçimlerin gerçekçiliğinden soyguncu gencin annesinin hayli abartılmış kötücüllüğüne ve adam ve karısının idealizmine kadar filmin eleştiriye açık pek çok yanı da var. Oldukça sakin ve olumlu bir havada giden filmde aniden karşılaşılan soygun örneğin, arzulandığı gibi bir şok duygusundan çok sanki aileye yapılan bir şakayı seyrediyorsunuz duygusunu yaratıyor başta ve sonra da anlamsız bir rahatsızlık yaratıyor sadece. Bunlara yönetmenin sinema dilinin kimi anlarda fazlası ile düz olduğunu da eklemek gerek. Evet tüm bunlar doğru ama sadece finaldeki sarılma ve uzlaşma sahnesi için bile görmeye değen bir film karşımızdaki. İnsana ve insanın içindeki iyiliğe inanan bir film çok sık rastlanan bir şey değil günümüz sinemasında ve iyi çizilmiş karakterleri ve bu karakterlerin yaşadığı mekanların başarılı kullanımı ile bu sıcak ve dürüst film hem karı koca karakterleri hem de Pierre Niney’in sevimli oyunu ile canlandırdığı garson karakteri ile insanlık için umut var diyor ve buna nerede ise inandırıyor da. Bu da az şey olmasa gerek.

(“The Snows of Kilimanjaro” – “Kilimanjaro’nun Karları”)

To Sir, with Love – James Clavell (1967)

“Bu sınıfa girmeye devam edeceksen, aklını kaçırmadan büyücülük yeteneklerini geliştirsen iyi edersin”

İşsiz bir siyah mühendisin 60’lı yıllarda Londra’nın doğu yakasında öğrencilerinin kötü şöhreti ile bilinen bir okuldaki öğretmenlik macerasının hikâyesi.

Guyanalı yazar E. R. Braithwaite’in siyah olmanın, özellikle de eğitimli bir siyah olmanın zorluklarını anlatan eserlerinden biri olan aynı adlı romanından uyarlanan film, popüler gençlik filmi havasında kotarılmış, kimi anlarında televizyondaki vasat gençlik dizilerinin karton karakterlerinden farklı olmayan kahramanlarının klişe diyalogları ile doldurulmuş ve nedenlere ve bu nedenleri yaratan sistemin kendisine dokunmadan pembe çözümler üreten bir çalışma ve tüm bunlara rağmen neden olacağı yoğun nostalji duygusu ve Sidney Poitier ve Lulu gibi iki ünlü isim ve elbette Lulu’nun seslendirdiği “To Sir With Love” şarkısı ile kendisini seyrettirmeyi başaran bir eser.

“Yoldan çıkmış” gençleri anlatan pek ve okulda geçen pek çok film oldu sinema dünyasında. Bu film ise ne Sidney Poitier’ın masanın diğer tarafındaki bir öğrenciyi canlandırdığı Richard Brooks’un 1955 tarihli filmi “Blackboard Jungle” gibi içeriği tartışmalı olsa da ustalıklı bir sinema diline sahip ne de Laurent Cantet’ın 2008 tarihli Fransız filmi “Entre Les Murs” kadar derin bir gerçekçilik duygusu taşıyor. Karşımızdaki bir “iyi öğretmen gelir ve gençlerin doğru yolu görmesini sağlar” filmi. Poitier dışındaki oyunculukların genelde vasat olduğu, hikâyenin hemen tüm karakterlerinin genel olarak yüzeysel çizildiği ve gereksiz uzatılmış dans sahnelerinden anlaşılmaz ölçüde (ya da filmin İngiltere dışında ve özellikle Birleşik Devletler’deki pazarlaması düşünülürse gayet anlaşılır bir şekilde) sık sık görüntüye gelen Londra’nın alamet-i farikası çift katlı kırmızı otobüslere kadar sinemasında özel bir yanı olmayan film yine de ayakta durmayı başarıyor. Bunun da iki temel nedeni var; biri muhteşem performansı ile Sidney Poitier, diğeri ise filmin adını taşıyan şarkısının da desteklediği bir nostalji duygusu.

Diğer tüm oyuncuların vasat veya idare eder sularda gezindiği filmde Poitier başka bir filmde oyunuyormuşçasına kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Öfkelendiği anlarda veya yıl sonu hediyesini alıp duygulandığı anda elle tutulur bir şekilde geçiriyor hissettiklerini seyircisine. Gençlerin dönüşümünün inandırıcılıktan uzaklığını unutturan da yine onun başarısı oluyor film boyunca. Öyle ki filmin sonunda karakterinin kararını anlaşılır ve beklenen kılan da yine onun bu güçlü oyunu. Özellikle 70’li yıllarda hayli ünlü olan İskoç şarkıcı Lulu’nun sizi nostaljiden titretecek olan ve yıl sonu partisinde söylediği “To Sir With Love” şarkısı başta olmak üzere 60’lı yılların saç modelleri ve kıyafetlerinden, çift katlı otobüslere ve partilerdeki danslara, film aradan geçen 44 yıla rağmen nostaljinin yarattığı bir ilgi ile de seyrettiriyor kendisini. Yoksa “dinle, anla, sev ve say” olarak özetlenebilecek bir yaklaşımla derin ve asıl başka sosyal, politik ve ekonomik sorunları ve nedenleri unutturan bir çözümü ile filmin bu açıdan çok ciddiye alınacak bir yanı yok.

Geçmişin sıcak filmlerinden biri karşımızdaki ve yönetmen James Clavell bu sıcaklığı akıllıca kullanmayı başarmış filmde. Melez arkadaşlarının annesinin cenazesine giden ve o dönemler için bir tabuyu yıkan beyaz gençlerin kendilerini orada görünce şaşıran Poitier’a sevgi dolu ve gülümseyen bakışlarını kameranın tek tek taradığı sahne örneğin, hani nerede ise Yeşilçam’ın Arzu Film ekolünden bir Ertem Eğilmez filminin sıcaklığını taşıyor. Müze gezisi ise başlı başına ilgi çekici ve fotoğraflarla ve müzikle karşımıza getirilen bu sahne kesinlikle eğlenceli ve genç bir havaya sahip. Sinemasal değeri, politik metin eksikliği vs. bir kenara bırakılıp seyredilmesi gereken bir film özetle karşımızdaki; Poitier için, Lulu için, şarkısı için ve idealist ve güzel insanların dünyayı değiştirebileceği umudunun tadını çıkarmak için. Bir de kuşkusuz, öğretmenin kutsallığını hatırlamak için.

(“Sevgili Öğretmenim”)

The Conversation – Francis Ford Coppola (1974)

“Seni takip etmiyorum, seni arıyorum. Arada büyük bir fark var”

Bir gözetleme ve dinleme uzmanının gizlice dinlediği bir konuşmadan bir cinayet işleneceğini düşünmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Çağdaş sinemanın ustalarından Francis Ford Coppola’dan iki “Godfather” filmi arasına sıkıştırılmış ve bu “Baba” filmleri ne kadar gösterişli ve dışavurumcu ise o kadar içe dönük ve minimalist bir film. Elbette bu minimalizm bir Avrupa filminde sıradan görünebilecek kadar aşırı dozda değil belki ama Hollywood sinemasının normlarına çok aykırı düştüğü de bir gerçek. Paranoyaya dönüşen kuşku, vicdan ve suçluluk duyguları üzerine harika bir el alıştırması bu film elbette Coppola’nın da başyapıtlarından biri. Baş roldeki Gene Hackman filmin hemen tüm yükünü omuzlarken bastırılmış duyguları olan bir karakteri gerçekçiliğin zirvesi olarak adlandırılabilecek bir oyun ile canlandırıyor ve filmin de en büyük artılarından biri oluyor.

Dört ayrı kilidi olan bir apartman dairesinde yaşayan, kendisinden bahsedilmesinden hiç hoşlanmayan, çalışma arkadaşlarına karşı bile ketum olan ve gizli dinleme işi sektörünün en bilinen isimlerinden biri olan adamın herkesin her ortamda gizlice dinlenebileceğine olan inancı ve bunu kanıtlamış olması paranoyasının da kaynağı aslında. Herkesi gözetleyen ve dinleyen bir adamın kendisinin de gözetlenebileceğini ve dinlenebileceğini bilmesinden kaynaklanan bir paranoya onunki. Muhteşem final sahnesi ve kahramanımızın bu sahnedeki ruh hali aslında hikâyedeki bu paranoyanın da çok başarılı bir özeti. Film boyunca harikalar yaratan Hackman’ın finaldeki performansı ise görülmeye seza. Bir Hollywood filminde dinamizmi, abartısı ve gösterişi ile mesajın kafanıza sokulacağı bu sahnede Coppola filme yakışanı yapıyor ve neden “The Conversation” filminin hâlâ sinemanın gözde eserlerinden biri olduğunu gösteriyor. Son karelerde tıpkı bugün dünyanın her yerinde bizi sürekli gözlem altında tutan kameralar gibi Coppola’nın kamerası da yavaşça bir sağa bir sola hareket ediyor ve kahramanımızın kıstırılmışlığını vurguluyor. Minimalizm ve sakinlik bu sahnede de filmin neden kalıcı olduğunun göstergelerinden biri oluyor.

Hemen tüm film boyunca ve yağmurun yağıp yağmamasından bağımsız olarak üzerinden çıkarmadığı plastik/şeffaf yağmurluk bir yandan kahramanımızın takıntılı yönünü gösterirken diğer yandan şeffaflığı ile de günümüz dünyasında bireyin mahrem alanı kalmadığını veya kalamayacağını söylüyor. Filmin 1974’te çekildiği düşünülürse dinleme için kullanılan teknolojinin bugün ilkel görünmesi anlaşılır bir durum ama hikâyedeki mahremiyetin sıfırlandığı vurgusu bugün çok daha geçerli kuşkusuz. Paranoyanın gerçek olduğu bu filmde, hikâye paranoyanın yanısıra ve en az onun kadar vurgulayarak vicdan ve suçluluk üzerine de bir şeyler söylüyor. Yaptığı işin bireysel duyguların karıştırılmaması gereken bir iş olduğunu vurgulayan adamın bu öğüdünü kendisinin tutamamasından kaynaklanan sürprizli gelişmelerin çekici kıldığı filmde adamın bu temel prensibi bu kez ihmal etmesinin gerisinde birkaç neden var; geçmişteki bir olaydan kaynaklanan derin vicdan azabı, yaşam şeklinin neden olduğu yalnızlığın doğurduğu yorgunluk ve belki de dinlediği genç çiftin konuşmalarının içeriği.

Parti sahnesinden otel odasındaki gittikçe artan paranoyanın pençesinde kıvranan adam sahnesine ve elbette tüm finali ile Hackman’a ait olan film, görülmesi gerektiği kadar dinlenmesi de gereken bir eser. Hackman’ın ses kayıtları üzerinde saatlerce çalışarak konuşmaları netleştirmeye çalıştığı sahne ses kurgusunun başarısı ile dikkat çekerken, orada sadece seslerin değil dinlenen/gözlenen insanların ruhlarının da didik didik edildiği hissine kapılıyorsunuz. Film için saksafon çalmayı öğrenen Hackman’ın dinlediği caz plaklarına uygun bir seçim ile filmin müzikleri de solo piyano eserleri ve bu David Shire imzalı müzikler hikâyenin gittikçe artan geriliminin de besleyicisi oluyorlar film boyunca. 70’ler Amerikan sinemasının paranoya ve komplo teorileri örnekleri arasında müstesna bir yere sahip olan “The Conversation” Cannes festivalinden aldığı Altın Palmiye ile de Hollywood sinemasına değil Avrupa sinemasına yakın durduğunu gösteriyor. Aynı konuyu Holywood dışa dönük ve bol efektli bir şova dönüştürecekken Coppola’nın buradan bu denli içe dönük ve etkili bir hikâye çıkarmayı başarması takdiri hak ediyor.

Hackman’a eşlik eden kısa rolündeki Robert Duvall ve genç bir Harrison Ford’un yanısıra John Cazale ve tek sahnesinde çarpıcı bir oyun veren Teri Garr gibi isimlerin de katkıda bulunduğu film, hem Coppola’nın hem 70’ler sinemasının kalburüstü çalışmalarından biri. Filmdeki dinleme teknolojisi eskimiş olabilir ama sinema dili ile hâlâ genç ve taze bir film karşımızdaki. Dinleme ve gözetleme tekonolojileri fuarındaki sahne için bile görmeye değer bir klasik.

(“Konuşma”)