Revanche – Götz Spielmann (2008)

“Şimdi seni anlıyorum. Bu yüzden bu kadar soğuksun. Bu yüzden bu kadar acımazsın”

Ukraynalı hayat kadını kız arkadaşı ile birlikte bir soygun yaparak hayatını değiştirmek isteyen bir adamın ters giden soygundan sonra yaşadıklarının hikâyesi.

Avusturyalı yönetmenı Götz Spielmann’dan bir aşk, intikam ve adalet hikâyesi. Soygun anına kadar Haneke filmlerinin soluk bir kopyası gibi ilerleyen, asıl rotasını bulduktan sonra ise zenginleşen ve gerçek bir sinema keyfi yaşatan bir film. Açılış sahnesinde durgun bir göl görüntüsü ile başlıyor film, suya bir nesne düşüyor ve kısa bir an için, su tekrar eski görüntüsünü alana kadar süren kısa bir kaos yaşanıyor ve sonra tekrar eski haline dönüyor görüntü. Tıpkı hayatlarımızda olan bitenler gibi, tıpkı hikâyede yaşandığı gibi. Kapanış jeneriğine eşlik eden doğanın seslerinin söylediği gibi kısacası; doğa şu ya da bu şekilde dengesine ulaşıyor zamanla. Bir etki, bir tepki ve sonra sessizlik bir başka deyiş ile.

Hikâyesindeki onca olaya rağmen sakin bir film karşımızdaki. Martin Gschlacht’ın kamerasının yakaladığı ilginç görüntüler ama öncelikle geniş alanların çekimlerinde objelerin görüntüde aldıkları yerler ile hayli ilginç bir film bu. Klasik bir görüntü tercihinin aksine objeler görüntünün odağında yer almıyor kimi zaman ve bu da bilinçli bir soğukluk, uzaklık katıyor seyredilene. Bu tercihe yönetmenin kimi diyalogsuz ama oyuncuların vücut dillerinin, bakışlarının çok şey kattığı sahnelerini de ekleyince filmin farklılığı daha da belirgin hale geliyor. Belki hikâye çok “farklı” değil ve kimi zaman bir parça zorlama gibi de görünüyor ama özellikle soygundan sonra film karakterlerini incelikle ve zarif bir şekilde gözümüzün önünde soyuyor, derinleştiriyor ve onları seyredene hem uzak hem yakın tutmayı başarıyor.

Basit oyunculuklar ve diyaloglar ile kendisini güçlü kılmayı başaran filmin Viyana’da geçen sahneleri ile köyde geçen sahneleri arasında da derin bir kontrast var aslında. Şehirdeki sahnelerde kamera daha dar açılarda dolaşıyor ve karakterlerinin sıkışmışlığını ve genel olarak şehrin yozluğunu anlatırken, kırlık bölgede karakterlerin her biri kendi yolunu ve doğrusunu bulurken geniş açılı görüntüler bir açıklığı, nefes alabilmeyi ve ferahlığı simgeliyor adeta. Bu bağlamda kahramanımızın intikam için peşine düştüğü polisle göl kenarında yaptığı konuşma örneğin bir Amerikan filminde göreceklerinizin tersine çok büyük sözlerin edilmediği, kısa ama etkili diyalogları ile vurucu denebilecek bir etki yaratıyor seyredende.

Başta kahramanımızı canlandıran Johannes Krisch olmak üzere tüm oyuncular basit ama güçlü oyunları ile filmin seviyesini yükseltiyorlar ve filmin bir yandan soğuk ama doğal ve diğer yandan sıradan görünümünün altındaki derinliği artırıyorlar. Spielman bu oyunculukların da yardımı ile karakterlerini alıyor ve onları bir trajik olayın parçası yaparak kendi ahlâk anlayışlarının veya bir başka deyiş ile moral değerlerinin sonucu olan tepkileri ile baş başa bırakıyor bizi. Bu yol ile de senaryo seçimler ve bu seçimlerin sonuçları ile baş etmek üzerine seyredeni düşünmeye ve değerlendirmeye sürükleyen bir biçim alıyor.

Özetle Haneke’nin de izinden giden ama onunla kıyaslandığında çok daha “normal” görünen bir film bu çalışma. Batılıların novella dediği türü, hikâye ile roman arasındaki bir yerlerde dran bir yazın türünü, hatırlatan bu film kesinlikle ilgiye değer. Ülkemiz için gayet sıradan olan bir durumun, bir polisin soygundan sonra kaçan bir arabaya ateş edip bir kişiyi öldürmesinin, nasıl bu filmdeki gibi bir psikolojik suç dramına kaynaklık edebildiği bizler için bir parça anlaşılmaz belki ama sonuçta ve neyse ki bu bir Avusturya filmi! Yoksa arabanın lastiklerine doğru ateşlenen bir silahtan çıkan kurşunun henüz vakıf olmadığımız hangi fizik kurallarına bağlı olarak filmdeki sonucu doğurduğunu anlatan bir resmi bilirkişi raporuna muhatap olurduk.

(“Rövanş”)

Tout est Parfait – Yves Christian Fournier (2008)

“Hayat zor, küçük salaklar. Ne sanmıştınız? Hayat düşündüğünüzden çok daha zor”

Dört okul arkadaşı intihar eden bir gencin yaşadıklarının hikâyesi.

Yves Christian Fournier’in bu ilk uzun metrajlı filmi birbirinden ayrılmayan beş arkadaştan dördünün intiharı sonucu hayatta kalan bireyin yaşadıklarını ama asıl olarak içine kapandığı kendi dünyasında olan bitenleri anlatıyor. Film hem Maxime Dumontier tarafından incelikle canlandırılan baş karakteri hem de yakınlarını kaybeden diğer karakterleri aracılığı ile bir trajedinin sonrasına odaklanıyor ve bunu yaparken de trajedinin büyüklüğüne karşın öfkeyi, yalnızlığı, korkuyu ve şaşkınlığı oldukça sessiz ve dokunaklı bir biçimde aktarıyor.

Sakin bir tempoda ilerleyen film baş karakterini hemen sürekli görüntüde tutarken zaman zaman geriye dönüşlerle olan bitene açıklık getirmeye çalışıyor. Bir sokak lambasından bir golf sopasına, bir şarkıdan bir duvar resmine çeşitli objeler üzerinden yapılan bu geri dönüşler zaman zaman rutinleşme eğilimi gösterse de filmin kimi incelikli sahnelerini oluşturuyor. Filmin bir eksiği de tam burada kendisini gösteriyor. Yavaş temposu ile kahramanının içinde bulunduğu durumdan çıkma çabasını, olan bitenle zihninde barışmasını ve bu arada zaman zaman kendi dünyasına kapanmasını bazı anlarında klasik sinema dilinden uzaklaşarak anlatırken ve bunun için sessizliklerden, bakışlardan yararlanırken kimi anlarında da klasik kalıplar içinde hareket ediyor. Ergenlik dönemindeki gençlerin sorunlarını anlatan pek çok çarpıcı var sinemada ve bu film işte bu klasik kalıplar içinde kaldığı anlardaki televizyon filmi havası ile kendisini diğer örneklerin önüne geçirecek bir yaratıcılığın eksikliğini taşıyor. Yaratıcılık demişken filmin örneğin sokak patencileri sahneleri ile Gus van Sant’ın “Paranoid Park” adlı filminde elde ettiği hissin çok gerisinde kaldığını söylemek gerek.

Senaryo hikâyenin sonunda açıklama bekleyenleri bu konuda hayal kırıklığına uğratabilir ama intiharlardan biri için nerede ise net bir açıklama getirip genel olarak anlatımı gerekçeleri aydınlatmaya değil olayların sonrasının üzerine kurması filme yardımcı olmuyor ve hikâyenin odağını iyi oturtamadığı hissinin doğmasına neden oluyor bu durum. Filme getirilebilecek bir başka eleştiri de belki asıl amacı kahramanının hayata tutunmasının sembolü olarak senaryoda yer alan aşk sahnelerinin bir süre sonra filmi asıl konusundan saptırması. Örneğin bir inşaat kamyonun arkasında, sadece ayakların göründüğü sahne veya kırlık bir alanda hayli uzak bir çekimle gösterilen sevişme sahnesi filmi yanlış bir atmosfere sokuyor ve ergenliğin kırılgan çağını yaşayan gencin filmini ergenliğin cinsel uyanışının hikâyesine dönüştürüyor bazı anlarda.

Basit ama basit olduğu kadar çarpıcı bir açılış sahnesi olan film özellikle seçilmiş görünen parlak ışığı ile karakterinin (veya bu karakterin aslında tüm o yaş gençlerinin sembolü olduğu düşünülürse tüm genç karakterlerinin) dünyasının “anormalliğini” vurguluyor ve özellikle geniş alanların görsel kullanımı ile ve boş bir inşaat alanı veya inşaat makineleri gibi mekan ve objeleri de hikayenin parçası yapmayı başarması ile dikkat çekiyor. Kahramanımızın okuldaki psikloğu ve özellikle ailesi ile olan ilişkileri ise senaryonun fazlası ile bilindik sularda gezinen zayıf anları. Özetle belki çok güçlü bir sinema dili olmayan ama çocuk/genç intiharı gibi zor bir konuyu ustalıkla ele almayı başaran bir film karşımızdaki. Kayıpların, özellikle de bu tür genç kayıpların korkunçluğu üzerine ilgiye değer bir film.

(“Everything is Fine” – “Her Şey Yolunda”)

Recreator‎ – Gregory Orr (2011)

“Doğumda ayrılmış tek yumurta ikizleri gibiyiz; o iyi genleri aldı, bana kötüleri kaldı”

Bir adaya kampa gelen üç gencin kendi klonları ile karşılaşmalarının hikâyesi.

Ucuz ama bu ucuzluğu ne kendisini kült kılacak özellikler ne de hikâyesini sağlam kılacak unsurlar ile örülü olunca vasatı aşamayan bir film. İlk sinema filminde Gregory Orr kendi senaryosundan yola çıkmış ve tanınmamış genç oyuncuları ile bir korku ve bilim kurgu karışımı denemesine girişmiş ama hikâyenin temel noktasının ilginçliğine rağmen ortaya pek de çekici olmayan bir film çıkmış.

Oldukça vasat oyunculukların kol gezdiği filmin başarısızlığında bu oyunculukların yanısıra kaçırılan iki büyük fırsatın da rolü var. Öncelikle “gerçek” insanların klonları ile karşılaşması ve giriştikleri mücadele akıllı ve derinlikli bir senaryoya kaynaklık edebilecek çekici bir konu. Filmimiz ise bu değerli fırsatı nerede ise komedi olmanın hemen kenarından dönen bir anlatım tarzı ile açıkça harcamış. Yoksa kişinin “diğer kendisi” ile zekâ yarışına girmesi ve bu diğer kendisinin onunla aynı geçmişe ve onun tüm hafızasına sahip olması kuşkusuz ilginç bir konu ve iyi bir senaryo bu temayı birey olmak, bireyselliğin tanımı veye kişinin kendisine bir başkası gözü ile bakabilmesi gibi alanlara taşıyabilirmiş ama maalesef filmin hikâyesi tüm bunlara değinir gibi yapıp üzerine gitmeyi denemiyor bile. İkinci fırsat ise bir yanlış tercihin veya tercihsizliğin kurbanı olmuş. Tüm kampa giden ve başlarına elbette bir şeyler gelecek gençler gibi klişelerine rağmen film amaçladığı gerilime ulaşabilirmiş ama “tava, raket ve yangın söndürücü” sahnesinde olduğu gibi gülmenin talep edildiğini düşündüğünüz ama gülmenizin de yakışık almayacağını hissedip rahatsız olduğunuz sahneler filmin yaratıcısı (yapımcı, yönetmen ve senaristi olduğunu düşünürseniz tek yaratıcısı nerede ise) Orr’un filmini nasıl konumlandıracağına karar veremediğini gösteriyor.

Çok ciddiye alınmadan, hikâyesinin ilginç çıkış noktasının hatırına seyredilebilecek ve ne olursa olsun bir korku filmi olsun diyenler için. Üstelik elini gereksiz bir şekilde açık etse de sürpriz bir finali var.

(“Klonlar”)

Taht Alqasf‎ – Philippe Aractingi (2007)

“Yaşamak, sadece yaşamak! Çok fazla şey mi istiyoruz?”

2006’daki Lübnan savaşını sona erdiren ateşkesin hemen ardından oğlunu ve kız kardeşini bulmak için Lübnan’a dönen bir kadının hikâyesi.

Lübnanlı yönetmen Philippe Aractingi’nin ülkesinin hiç değişmeyecek gibi görünen kaderine oğlunu arayan bir kadın ve para karşılığında onu ülkenin tehlikeli gölgesine götürmeyi kabul eden bir taksi şöförü üzerinden baktığı filmi duyarlı, dürüst ve çarpıcı bir çalışma. İki baş oyuncusundan şöförü canlandıran Georges Khabbaz’ın ilk, kadını canlandıran Nada Abou Farhat’ın ikinci sinema filmi bu ve yine ikinci filmlerinde rol alan iki yan karakterin dışında tüm roller amatör ve çoğunlukla gerçek hayattaki karşılıklarını oynayan amatörler tarafından canlandırılmış. Zaman zaman gerçek görüntüler ile de ülkenin savaş sonrasındaki halini gösteren film hemen her zaman bir savaş ortamında yaşayan bir ülkede çekilmenin “doğal avantajını” kullanmış ve tüm hikâye boyunca yönetmen oyuncularını gerçek mekânlara ve anlattığı hikâyenin gerçek karşılığının ortasına salıvermiş görünüyor. Ortaya çıkan sonuç ise elbette yürek burkan bir doğal hikâye oluyor.

Savaş içinde yaşamayı artık içselleştirmiş insanların, iki çocuğunu kurtarabilmek için diğerlerini geride bırakmak zorunda kalan kadınların ve dehşet ve ölüm ile büyümeye alışmış çocukların olduğu bir dünyayı anlatmaya soyunan film bunu yaparken “felaketin sömürüsünden” çoğunlukla uzak durmayı başarıyor ve örneğin Georges Khabbaz’ın sıcak, doğal ve rahatsız etmeyen bir amatörlük ile canlandırdığı şöför karakterini küçük hesaplar peşinde koşan ve kendi derdine düşmüş bir adam olarak resmederek klasik fedakâr kahramandan uzak durmayı başarıyor. Kendisinin de içinde derin acılar olan adamı tüm hikâye boyunca kimi zaman komedinin, kimi zaman ise anlamsız ve gereksiz seks sahnesinde olduğu gibi devam eden hayatın göstergesi olarak kullanıyor yönetmen ve bu yolla da filmi kolayca düşebileceği çocuğunu arayan anne klişelerinden çoğunlukla uzak tutmayı başarıyor. Hem Khabbaz hem de olağanüstü bir zarafet ve güçlü oyunculuk ile rolünün hakkını veren Nada Abou Farhat yönetmenin bu konudaki en büyük desteği oluyor film boyunca.

Hayli başarılı bir müzik eşliğinde anlatılan hikâye Ortadoğu’nun artık çözülemeyecek kadar karışmış bir problem yumağının odağındaki ülkenin defalarca yaşadığı trajedisinin nedenleri veya çözümlerinin peşinde değil. Birincisi bir filme sığmayacak kadar karışık ve uzun, ikincisi ise imkânsız görünen bu öğelerin yerine film kamerayı ülkenin “sıradan anlarından birine” çevirmiş ve neyi nasıl anlatırsa anlatsın birilerinin tepkisini çekmemenin imkânsız olduğu bir dünyada mümkün olduğunca taraflardan uzak kalmayı başarmış. Kadının sonucu baştan belli olan ve kendisinin de içten içe hissettiği arayışını anlatan film sinemanın kimi unutulmaz örneklerinin yer aldığı yol filmi kategorisinin içine sokulabilir rahatça. Burada da bir arayış, bir sürekli yolda olma duygusu ve elbette değişen/dönüşen karakterler var. Gerçek görüntüler kadar yönetmenin bilinçli tercihi ile pek çok sahne de filmin belgesel havasını destekliyor. Toplu mezarlıklar, kadın ve çocukların sığındığı okul binalarındaki görüntüler ve tüm bu kaosun yaratıcısı olan Batılı ülkelerin gazetecileri arasında dolaşan kadının kimi zaman el kamerası ile çekilmiş görüntüleri bu gerçekçi havayı daha da elle tutulur hale getiriyor.

Özellikle ikinci yarısında film ritmini biraz şaşırıyor ve yukarıda bahsettiğim anlamsız seks sahnesi hikâyeye zarar veriyor ama trajedinin içinde de iki birey arasında ve üstelik onları dönüştürebilecek bir yakınlaşmanın umudunu yaratarak ilgiyi hak eden film dünyanın bu en sorunlu coğrafyasından gelen yönetmenin sonraki çalışmaları için de beklenti yaratıyor. Görülmeli.

(“Sous les Bombes” – “Under the Bombs” – “Bombalar Altında”)