Beaufort – Joseph Cedar (2007)

“Burada bir adam öldü. Geldi, merhaba dedi ve öldü”

İsrail ordusunun 1982’de işgal ettiği Beaufort kalesindeki askerlerin 2000 yılında ve ordunun geri çekilmesinden hemen önce yaşadıklarının hikâyesi.

İsrail sineması ülkesini, savaşlarını ve bu savaşların kurbanları olan askerlerini sorgulamaya devam ediyor. Ebu Nidal örgütünün İsrailli bir elçiye suikast girişimine tepki olarak İsrail’in Güney Lübnan’ı işgali ile başlayan savaşın ve bu savaş sırasında ve sonrasında yaşanan travmaların askerler üzerindeki etkisi İsrailli yönetmenlerin ilgi alanı bir süredir. Bu filmden iki yıl sonra 2009’da çekilen Samuel Maoz’un başarılı çalışması “Lebanon” filminde olduğu gibi burada da hikâye savaşın sadece bir tarafına odaklanıyor ve iyi kötü veya doğru yanlış ayrımına girmeden savaş denen olgunun bireyleri içine düşürdüğü sefaletin resmini çiziyor. Ve “Lebanon” filminde tankın içinde geçen hikâyenin klostrofobisi kadar olmasada da bu filmde de kısıtlı ve çoğunlukla kapalı mekanlarda geçen hikâye yarattığı boğucu atmosfer aracılığı ile etkisini artırmayı başarıyor.

12. yüzyıldan kalan bir kalenin 1982 savaşı sırasında planlananın dışındaki gelişmeler sonucunda işgali ve daha sonra “İsrail ordusunun kahramanlığının” sembolüne dönüşmesi filmde konu alınan askerlerin hikâyesinin de başlangıcı. Uluslararası baskının sonucu olarak kaleyi boşaltacaklarını duymaya başlayan askerlerin bekleyiş hikâyesi özetle filmin anlattığı. Hiç görünmeyen düşmanın arada attığı bombalar, kollarında ölen asker arkadaşlarının yarattığı travmalar, anlamadıkları politik oyunların piyonları olduklarını düşünmenin yarattığı öfke ve beklemenin yarattığı bezginlik bu askerlerin içinde bulunduğu durumun özeti ve film tüm bu duyguları belki “Lebanon” filmi kadar etkileyici olmayan ama kesinlikle ilgiyi hak eden bir dil ile anlatıyor. Kalenin içinde inşa edilmiş koridorlar filmin güçlü görsel tasarımının baş göstergeleri. Kalın ve hantal görünümlü üniformaları içinde bu koridorlarda dolaşan askerlerin görüntüsü zaman zaman bir bilim kurgu havası yaratabilir seyredende. Evet, tıpkı bir bilim kurguda olduğu gibi gördüklerimizin bugüne, bildiğimiz ve anladığımız gerçeklere uymayan, farklı dünyalara ait olduklarını söylüyor bu görüntüler. İnsanlığın var oluşu ile başlayan ve hiç dinmeyen savaş fırtınasının bu derece normal karşılanır hale gelmiş olmasına rağmen, film bu genç askerlerin trajedisi üzerinden bunun normal olmasına direniyor adeta.

Filmin benzeri savaş filmi örnekleri ile kimi ortak noktaları ve bunun sonucu olarak onlarla paylaştığı klişeleri de var elbette ama bunlar pek de rahatsız etmeyecektir seyredeni. Örneğin portatif bir orgda çalınan duygusal bir veda şarkısına eşlik eden askerlerin görüntüleri çok tanıdık gelecektir ama eğer hikâyenin başından itibaren bu genç askerlerin yanında konumlandırabilmişseniz kendinizi, bu sahnede sizin de gözlerinizin ıslanması yüksek bir ihtimal. Senaryonun tercihleri de kendinizi bu karanlık ve izole ortamdaki askerlerin yanında hissetmenizi kolaylaştıracak yönde. Hem düşmanın filmde hiç görünmemesi hem de cephe gerisindekilerin, onları politik oyunlarının parçası yaparak askerlerin kaderleri üzerinde oynayan iktidar güçlerinin sesler dışında ortalıkta görünmemesi tüm ilginin bu askerlerde toplanmasını sağlıyor örneğin. Doğal oyunculukların da yardım ettiği bu durum filmin en güçlü yönlerinden biri. Başta askerlerin komutanı Liraz rolündeki Oshri Cohen olmak üzere tüm oyuncular filmin aktarmak istediği tüm duyguların seyirciye geçmesine yardımcı oluyor. Oshri Cohen bu hümanist ve liberal filmin kahramanını senaryonun başarısının da katkısı ile tüm boyutları ile getiriyor karşımıza.

Ron Loshem’in romanından yazar ve yönetmenin birlikte oluşturduğu senaryo yukarıda da belirtilen kimi klişelerden kurtulamamış ve örneğin bir karakteri yakından tanımaya başlıyorsak başına bir şeylerin geleceğinin kesin olması gibi gereksiz tuzaklara da düşmüş olsa da bu karanlık, kimi zaman gereğinden fazla ağır ve güçlü film İsrail sinemasının yüz akı örneklerinden biri. Finale doğru kaleyi terk etmek için bekleyen askerlerin sıkıntılı, gergin ve belirsizliğin yarattığı korkulu anlarında olduğu gibi yönetmen Joseph Cedar pek çok başarılı sahneye imza atmayı başarmış. Görece hareketsizliği bastıran kimi güçlü diyaloglar, piyano ağırlıklı ve basit ama güçlü bir müzik ve savaşın anlamsız korkunçluğunu gösteren asker yüzleri bir askerin filmde söylediği şarkıda olduğu gibi “bir başına kalan ve yavaşça çözülen” insanların hikâyesini seyre değer kılan diğer unsurlar. Görülmeli.

(“Bofor”)

Lila, Lila – Alain Gsponer (2009)

“Yazmak yazmamaktan daha kolay”

Tesadüfen bir çekmecede bulduğu roman taslağı ile üne kavuşan bir garsonun hikâyesi.

Alman sinemasından bir romantik komedi. Benzeri Amerikalı örneklerini aratmayan, onlar gibi sonu başından belli, kahramanlarının sevimliliğine dayanan ve asla şaşırtmayan bir film. Alman sinemasının aralıksız film çeviriyor gibi görünen yetenekli yıldızı Daniel Brühl’ün başarılı oyunculuğu ile sürüklediği film edebiyat üzerine pek derin olmasa da kimi sözleri ile farklılaşıyor gibi görünebilir ama bu sözler de iz bırakacak içerikte değiller.

Bir eleştirmenin dediği gibi başkasının yaratıcılığını sahiplenen bir filmin kendisinin de pek yaratıcı olmaması bir ironi gerçekten. Baş oyuncuları Daniel Brühl ve Hannah Herzsprung ile yeterince sevimli, kimi komik anları yeterince komik ve başlattığı yalanların sonuçları ile baş edemeyen genç adamın yaşadıkları ile yeterince ilgi çekici ama film herhangi bir anında yeni bir şey söyleyemiyor. Filmin yaratıcılarının Brühl’ün varlığını yeterli gördüğü ve üzerinde yeterince çalışmadığı kimi sahneler, örneğin parti sahnesi, filmin daha ileri bir noktaya gitmesine engel olmuş görünüyor. Romanın gerçek yazarı olarak ortaya çıkan adam için filmin seyirciden sempati mi, acıma mı yoksa öfke mi beklediğini açık etmemesi ve özellikle adamın başına gelenlerin sertliği filmin romantik komedisinin seyirciye nüfuz etmesini bazı anlarda zorlaştırsa da bu anlarda da Brühl yetişiyor imdada ve sahneleri kurtarıyor.

Ukala edebiyat öğrencilerinden erkek ile kadının arasındaki aşkın başlama, gelişme ve sonuç akışına kadar senaryo alışılan standartları birbir karşımıza getiriyor ama sonuçta bir romantik komedi bu: Romantizmi de komedisi de alışılmış olmalı ki rahatlıkla içine girilebilsin ve bir yandan aşkın bir yandan komedinin keyfi sürülebilsin. Özetle bir “romantik komedi” ve türünün seyredilip unutulabilecek örneklerinden biri. Yine de konunun odağında bir kitabın yer almasının ve kapanış jeneriğinin kitap görüntüleri ile süslenmiş olmasının güzelliğini atlamayalım. Özellikle yazarın kalabalık bir kitle önünde kitabını okuduğu sahneler bizde çoktan unutulmuş olan bu geleneğin güzelliğini hatırlatıyor ki bazı anlarda filmi unutup sadece bu güzelliğe odaklanarak keyif alabilirsiniz filmden.

(“My Words My Lies – My Love”)

La Mujer del Anarquista – Marie Noelle / Peter Sehr (2008)

“Alçak sesle şarkı söyleriz sevgi için / Yüksek sesle de özgürlük için”

İspanya İç savaşı sonrasında ayrı düşen bir “anarşist” ile karısının hikâyesi.

İki yönetmenin (Marie Noelle ve Peter Sehr) birlikte çektikleri ve iç savaş fonunda bir aşk mı yoksa aşk fonunda bir iç savaş filmi mi olacağına karar verememiş görünen bir çalışma. Madrid’in henüz faşist diktatör Franco’nun kuvvetlerinin eline geçmediği günlerde başlayıp yenilgi sonrasında sürgün günlerindeki mücadele ile devam eden film çoğunlukla bir televizyon filmi havasında ve kısa sahneler ile anlatılan, gösterdiği tüm çabaya rağmen ne yenik devrimcilerin hüznünü ne de büyük bir aşkın hikâyesini yeterince etkili aktarabilen bir çalışma.

Zaman zaman gösterilen kimi gerçek görüntülerine rağmen film ne bu yöntemi kullanan başarılı benzerlerinin aksine bir gerçeklik havasını yeterince taşıyabiliyor ne de güçlü bir sinema dili ile anlatılmış bir kurgu filmi olmayı başarabiliyor. Devrimcilerin tarafından anlatılmış bir hikâye olmasına rağmen onların yargısız infaz sahnesindeki gibi kötülüklerini de sergilemeye çalışan film bu arada ihanetler, çarpışmalar ve kayıplar (hem maddi hem manevi kayıplar) üzerinden bir savaş hikâyesi de anlatmaya soyunmuş ama ortaya çıkan yeterince orijinal olmayan ve hatta kimi anlarında klişe karakterler üzerinden ilerleyen bir eser olmaktan kurtulamamış. Filmin başarısızlığının temel nedenlerinden biri olan hikâyenin zayıflığını gösteren bu tercihler, örneğin kızın babasının başka bir kadın ile ilişkisinin olduğunu düşünmesine neden olan yanlış anlamalar, filme epey zarar vermiş. Yönetmenlerin zayıf anlatımı da filmin yetersizliğinin ikinci nedeni olarak kendini gösteriyor ve örneğin savaşı seyredenlerin gözünde bir anda geri plana iten kimi erotik sahnelerdeki tercihler yönetmenlerden sinemasal beklentilerinizin düşmesine neden oluyor.

İdare eden ama dikkati çekici yanları olmayan oyunculuklar, aralarında sadece yedi yaş farkı olan oyuncuların anne ile kızını canlandırması gibi gariplikler ve Yeşilçam sahnelerini aratmayan kendini yatağa atıp ağlamaları ile film vasat olmaktan ileriye çıkamıyor doğal olarak. Mağlup devrimcinin hüznü veya büyük bir aşkın peşinde iseniz başka örnekleri denemekte yarar var.

(“The Anarchist’s Wife” – “Anarşistin Karısı”)

Asbe Du-Pa – Samira Makhmalbaf (2008)

“Atımın sadece iki ayağı var. Yoksa yarışı o kazanırdı”

Zengin bir adamın bacakları mayında kopan çocuğunu taşıması için kiraladığı bir çocuğun hikâyesi.

İranlı sinemacı Samira Makhmalbaf’ın insanın insana yapabilecekleri üzerine sert bir film. Afganistan’da geçen film özellikle mekanları açısından bakıldığında zamanı belirsiz bir çağda yaşanan bir hikâyeyi, seyredeni olumsuz ve kötücül havası ile yorabilecek ve hatta tepki doğurabilecek bir tarz ile anlatıyor. Nitekim Toronto Film Festivalindeki dünya prömiyerinde seyircinin olumsuz reaksiyonları ile karşılaşan filmin yönetmeni de senaryoyu ilk okuduğunda filmi yapmaya hiç sıcak bakmadığını söylemiş ve sonuçta ortaya çıkan eser gerçekten de seyredeni ikircikli bir durumda bırakacak bir çalışma olarak görünüyor.

İktidar mücadelesinin veya daha doğru bir deyiş ile güçlünün zayıf üzerinde kurduğu ezici bir totaliter iktidarın metaforu olarak görülebilecek hikâyenin bu denli sert görüntüler ile anlatılmasının ne derece doğru olduğu film boyunca sık sık aklına takılacaktır seyredenin. Arada sırada karşımıza çıkan birkaç sahne dışında film umudu tamamı ile yok ediyor ve para karşılığı verilen bir hizmet olarak başlayan işin “at” rolü üstlenen çocuğun kişiliğini tamamen yitirdiği, insanlığından uzaklaştığı ve bir ata dönüştüğü bir sonuca varması ile hikâye sona erdiğinde kendinizi oldukça kötü hissediyorsunuz. Son dönem İran sinemasının sıradanlığın içindeki şiirselliği yakaladığı, sergilediği ve hatta dönüştürdüğü örneklerinden çok farklı bir yerde duruyor bu film. Oysa mekanlar açılış anından itibaren zararsız ve başarılı bir egzotizme kaynaklık edebilecek güzellikte ama hikâye bilinçli bir tercih ile gerçekleri yumuşatmıyor, aksine sertleştiriyor ve nerede ise son dönem tiyatro dünyasının moda akımı olan “in ya face” tarzında bir atmosfer ile seyircinin yüzüne çarpıyor görüntüleri. Zor koşullar altında yaşayan/yaşatılan bir insanın hayatta kalabilmek için katlanabileceği aşağılamanın, şiddetin ve sömürünün sınırsızlığı elbette daha yumuşak bir dil ile anlatılabilirdi ama filmin yaratıcıları bunu değil aksini tercih etmişler diye özetlenebilir filmin yaklaşımı.

Yönetmenin ifadesi ile film ezen ile ezilen arasındaki ilişkinin üç safhasını (tarafların birbirini tarttıkları ve ezenin devrim sonucu iktidarını yitirme ve ezilenin işkence ve mahkumiyet korkusunu yaşadıkları birinci dönem, ezen ve ezilenin birbirine benzemeye başladıkları ikinci dönem ve sado-maşozist bir ilişkiye girilen üçüncü dönem) anlatan film hayli etkileyici sahnelere de sahip. Örneğin iki çocuğun (binicinin ve atının) gerçek atlıların ve binicilerin içinde koşuşturduğu sahnenin kurgusundan veya filmin çarpıcı bir açılışa sahip olmasına kaynaklık eden sahnede onlarca çocuğun yerin altından yüzeye tüneller aracılığı ile ve adeta böcekler gibi çıktığı anlardan etkilenmemek mümkün değil. İki baş oyuncusundan özellikle ezilen rolündeki Ziya Mirza Mohamad’in filmin sertliğini daha da artıran başarılı oyunculuğunun da dikkat çektiği filmin umudu bunca imkânsız gösteren tercihi bir yana bırakılırsa filmin bir başka eleştiriye açık tercihi de sık sık tekrarlanan sahneleri ile filmin süresinin görece uzunluğu. Görece çünkü film 100 dakikalık süresi ile ortalama bir süreye sahip ama hikâye tüm o sembolleri, allegorileri ve metaforları ile orta metrajlı bir film kapsamında da anlatılabilirmiş açıkçası.

Evet sertliği, karamsarlığı ve umutsuzluğu ile yorması kesin olan ve kişisel olarak sertlik dozunun kaçırıldığını düşündüğüm bir çalışma karşımızdaki ama film bilinçli olarak tam da bunu amaçlamış. Bu tercihin gerekliliği ve doğruluğu tartışılabilir ve tartışılmalı ama içinde yaşadığımız dünya da bu derece sert değil mi? Özellikle de yukarıda bahsettiğim ezen ve ezilen arasındaki ilişkinin ilk iki aşamasını çoktan ve üstelik gönüllü olarak geride bırakmış bir ülkede yaşayanlar için sert ifadesi anlaşılmaz bile olabilir; onlar için olması gerekendir yaşananlar.

(“Two-Legged Horse” – “İki Bacaklı At”)