Poupoupidou – Gérald Hustache-Mathieu (2011)

“Sizi tanımadan seven o kişiler, daha sonra sizi tanımadan nefret edecek olanlardır”

Best-seller suç romanları yazan bir adamın küçük bir kasabada işlenen ve maktulün Marilyn Monroe’nun ruhunu taşıdığına inanan bir kadın olduğu cinayeti araştırmasının hikâyesi.

Sinemanın gelmiş geçmiş en muhteşem kadınlarından birine, Marilyn Monroe’ya adanmış bir film. Fransız yönetmen Gérald Hustache-Mathieu biri kısa metrajlı olan dördüncü filminde tüm filmlerinde olduğu gibi baş rolü yine Sophie Quinton’a vermiş ve açılış ve kapanıştaki gizemli, yumuşak ve seksi kareler ile Monreo’ya hayranlık dolu bir selam göndermiş. Yaşadıkları ile Monroe’nun hayatını nerede ise birebir ama bu hayatın çok daha küçük ve yerel boyutları ile tekrarlayan kadının hikâyesi, kendisini seyrettiren ama bir süre sonra tekrara düşmeye başlayan ve gizem ve gerilimini yeterince sürükleyici kılamayan bir filme kaynaklık ediyor.

Monroe’nun hikâyesi herkesin malumu; bu durumda da film gizem iddiasına rağmen beklenmeyenleri çıkaramıyor karşımıza. JFK’nin ve Robert Kennedy’nin yerini belediye başkanı ve vali olan kardeşi, Joe DiMaggio’nun yerini yerel bir kayak şampiyonu ve Arthur Miller’ın yerini de bir kitap eleştirmeni alıyor filmde ve hikâye Monroe’nun gerçek hikâyesinin izini takip ederek akması beklenen mecrada akıp gidiyor. Evet, film bu açılardan yetersiz kalıyor ama gerçek ile kurgu arasındaki fark üzerine düşünmeye de sevkediyor seyircisini bir yandan. Jean-Paul Rouve’nin ince bir komediyi de barındıran güçlü oyunu ve Sophie Quinton’ın kırılganlık ve seksiliği birleştirdiği başarılı oyunu ile film kesinlikle başarılı bir çalışma. Qinton’ın karakterinin öldükten sonra da filmin parçası olmaya devam etmesi ve onun ağzından anlatılanlar ve kurulan cümleler senaryonun en başarılı yanlarından biri. Buna Rouve’un yazar karakterinin şaşkın, cesur ve meraklı ruh halinin yarattığı kimi küçük komedi anlarını da ekleyince ortaya şıklığı da ihmal etmeyen keyifli bir film çıkıyor. Şıklık bu filmin tanımlanmasında kesinlikle kullanılması gereken bir kelime. Monroe’nun ünlü kimi fotoğraflarından birinin çekim anının canlandırıldığı çıplak itfaiyeciler sahnesi veya peynir reklamının çekimi gibi anlar şık bir erotizmin örnekleri olarak gösterilebilir. Özellikle de yeşil çimenlerde uzanan Quinton’un görüntüsü klasik bir Monroe fotoğrafının tadını taşıması ile dikkat çekiyor.

Monroe’ya referans veren bir filmin elbette başka sinemasal referansları da olmalı. Filmin orijinal adının Monroe’nun “Some Like It Hot” filmindeki “I Wanna Be Loved By You” şarkısından esinlendiği açık. Ayrıca hikâye boyunca duyduğumuz Cecil B. DeMille gibi sinema adamlarının isimleri de filmi sinefillerin gözdesi kılmaya yetecek referanslar. Bir de Monroe’nun “The Misfits” filminden esinlenmiş pinpon sahnesini hatırlarsak sinefillere epey iş düştüğü açık bu filmde. “İşte hayat hikâyem: İyi bir adamla tanışabilmek için önce ölmem gerekti” gibi keyifli cümleler ile örülü ve yönemenin Juliette Sales ile birlikte yazdığı senaryo başta belirttiğim gibi malum bir hikâyeyi anlatmanın handikaplarını taşısa da genel olarak başarılı. Yine de yazarımızın seslere karşı aşırı duyarlılığı gibi bir özelliğin ve üzeri çok örtülü bir ima ile karşımıza getirilen yazar ile eşcinsel polis arasındaki yakınlaşma gibi tercihlerin filme ne kazandırdığının pek anlaşılamadığını da söylemek gerek.

Çok başarılı bir soundtrack, makyajını yapan Quinton’un filme adını veren kelimeyi mırıldanarak geri planda çalan şarkıya eşlik ettiği sahnede olduğu gibi hayli parlak sinemasal anlar ve karlar altındaki bir kasabanın başarılı ve filme dış dünyadan soyutlanmış bir atmosfer katan görüntüleri ile film kesinlikle ilgiye değer özet olarak. Kapanış jeneriğine eşlik eden ve Quinton’ın seslendirdiği “Rewind” şarkısı gibi sürprizleri de olan film Monreo’nun gerçek hikâyesinin küçük bir versiyonu ile tüketim toplumunun bir insanı nasıl önce yukarılara taşıyabileceğini ve onu geri dönemeyeceği bir noktaya kadar dönüştürüp sonra da nasıl terkedebileceğine güzel bir örnek oluşturuyor. Gizemi eksik olan hikâyesi bir noktadan sonra aşikar olanın anlatılmasına dönüşse de ve keşke film bu engeli aşabilmiş olsaydı dedirtse de keyifli bir film karşımızdaki.

(“Nobody Else But You”)

Arlington Road – Mark Pellington (1999)

“Ben bir mesajcıyım, mesajcılardan sadece biri. Benim gibi milyonlarcası var, harekete geçmeye ve mesajımızı yaymaya hazır bekleyen… benim gibi milyonlarcası”

FBI ajanı eşini kötü yönetilen bir operasyonda kaybeden bir üniversite profesörünün terörist olduklarından şüphelendiği komşuları ile mücadelesinin hikâyesi.

ABD sinemasından komplo teorileri, terörizm ve ebeveynlik üzerine bir gerilim filmi. Mark Pellington’ın filmi kimi çekici yanları ile gizemli gerilimlerden hoşlananların kolaylıkla kült seviyesine çıkaracağı türden ama popüler bir mecrada hareket ettiğini unutmayan ve bu nedenle de özellikle ikinci yarısında zaman zaman rayından çıkan bir çalışma. Gerçek ile paranoya arasındaki kimi durumlarda hayli incelen çizginin hangi yanında durduğu da tartışmalı bir film karşımızdaki.

2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırılarından iki yıl önce gösterime giren film, Amerikalıların terörist saldırı paranoyasını destekleyecek ve üstelik beceriksiz devletin bu saldırıların arkasındaki gerçek güçleri ortaya çıkaramayan yapısını ve bu nedenle de gerçeğin korkutuculuğundan habersiz yaşayan bir toplumu resimleyerek bu paranoyayı daha da artıracak bir hikâyeye sahip. Kutsal devleti, kutsal aileyi yok etmeye niyetli ve bu yolda masumları katletmekten çekinmeyen terörist örgütün kim olduğu ve neyi hedeflediği konusunda hiçbir bilgi vermeyen senaryonun bu yönde bir derdi de yok zaten. Senaryo seyircisine korkmalarını, hissettikleri huzurun aldatıcı olduğunu ve filmdeki düşmanın masum görünümlü komşular olduğunu düşünürsek, herkese şüpheyle yaklaşmalarını öğütlüyor sürekli olarak. Özetle “komşunu seveceksin” değil “komşundan korkacaksın” diyen filmin özgür ve adil bir demokrasi içinde yaşadıklarını düşünenlerin bu demokrasiyi kaybetmek korkusu ile kesinlikle sevecekleri bir hikâyesi var.

Elini baştan hayli açık eden film yine de sürpriz finali ile gerilim hikâyelerinden hoşlananların hayli hoşuna gidecek bir içeriğe sahip. Filmin çekiciliğinde oyuncularından özellikle ikisinin aslan payını aldığını belirtmek gerek. Tim Robbins kuşkulanılan komşu rolünde ve Joan Cusack onun karısı rolünde döktürüyorlar film boyunca. Asıl kahramanımız olan profesörü canlandıran Jeff Bridges ise sanki hikâyeye çok da inanmamış bir hava taşıyan performansı ile idare ediyor daha çok. Robbins ve Cusack’ın performansları dışında film yeterince başarılamamış olsa da takip sahneleri ile göz dolduruyor. Gerçi bu sahnelerde Bridges’ın kaldırımlarda son sürat gitmekten çekinmeyen arabası ile potansiyel olarak öldürebileceği masum insan sayısının patlamasına engel olmaya çalıştığı bombanın öldüreceklerinden daha az olduğu tartışmalı ama bu da bu tür filmlerin olmazsa olmaz ve sorgulanmaması gereken anlamsızlığı. Üstelik bombanın patlayacağı binanın ABD Başkanlarının bile görevden almaya çekindiği ve faşizan yönetimi ve düşünceleri ile bilinen J. Edgar Hoover’ın adını taşıyan bir bina olduğu düşünülürse, Bridges’ın başarısız olması yönündeki beklentinize engel olmak ta pek kolay değil açıkçası. Ayrıca açılış sahnesindeki ve açılış jeneriğindeki, “Halka” serisinden bir film seyredeceğiniz havasını yaratan çekimlerin hikâye ile bağlantısını anlamak da pek mümkün değil ve yaratıcılarının korku ile gerilimi karıştırdığı düşüncesine kapılıyor insan seyrederken.

FBI ve genel olarak devleti eleştirir görünen ama bunu bu kurumların misyonu veya hedefleri açısından değil, tam tersine doğru gördüğü bu misyon ve hedefler için yeterince sert ve başarılı olmamak açısından yapan filmin iyi anlatılmış ve şık bir mizansen anlayışı ile çekilmiş ama hikâyesi açısından tartışmalı bir eser olduğunu söylemek gerekiyor özet olarak. Hikâyeyi destekleyen başarılı Angelo Badalementi müziklerine de dikkat.

(“Arlington Yolu”)

Eylül Fırtınası – Atıf Yılmaz (2000)

“Çocuk! Çocuk! Çıkınca güneşe bak bizim için!”

12 Eylül darbesinin karanlık günlerinde annesi tutuklu ve babası kaçak olan bir çocuğun hikâyesi.

Sinemamızın ustalarından Atıf Yılmaz’ın sondan bir önceki filmi. Ülkenin üzerinde bıraktığı kalıcı politik, toplumsal ve ekonomik izleri her gün daha da belirgin olarak ortaya çıkan 12 Eylül darbesi üzerine sinemamızın henüz tam bir başyapıt ortaya koyamadığı açık. 90’larda yetersiz olsa da sayıları artmaya başlayan ama ancak 2000’li yıllarda yeterince olgunluğa erişmiş filmlerde sinemamız hem darbeyi hem de darbenin neden olduğu dönüşümü anlatmaya çalıştı. Yılmaz’ın 2000 yılında çektiği bu filmi Türk sinemasının kimi hastalıklarından muzdarip olan ama yine de saygıyı hak eden bir çalışma.

Tamer Çıray’ın kendi başına hayli başarılı olan ama kimi anlarında gerek kullanım biçimi gerekse sahnelerin altını çizme telaşı ile aldığı biçim filmin kendisi için de çok uygun bir referans aslında. Film bir yandan yönetmenin ustası olduğu kasaba filmlerine dönüşün bir örneği olurken ve bu bağlamda Yılmaz’ın kimi başarılı sahnelere imza atmasına imkân verirken, diğer yandan kimi klişeleri ile rahatsız ediyor. Örneğin kasabanın çember sakallı namus bekçisinin ve askeri yönetimin disiplininin günlük hayattaki örneği olan öğretmenin hemen tüm sahneleri ve diyalogları tipik bir Yeşilçam filminden farklı değil. Diyalogların zaman zaman vasata kaymasının örneği sadece bu karakterlerin sahneleri ile de sınırlı değil üstelik. Eve baskın yapan polislerden birinin küçük çocuğa sarf ettiği ve Türk Devleti ile alay etme konulu cümleler örneğin, fazlası ile zorlama ve sakil duruyor. Bu klişelerden sıyrılamayan film insanları da fazlası ile iyi ve kötü olarak ikiye ayırıyor. Tüm karakterlerin bu derece siyah ve beyaz olarak zıt kutuplarda gösterilmesi de filme zarar veriyor elbette. Filmde Deniz Türkali’nin oynadığını duyunca kafanızda nasıl bir karakter canlanacaksa, senaryo tam da bu rolü biçiyor oyuncuya; güçlü ve serbest kadın. Senaryonun bir kısmı kaynaklandığı romandan, Habib Bektaş’ın Gölge Kokusu adlı romanı, gelen bu klişelerden kurtulamaması rahatsız ediyor seyredeni sonuç olarak.

Filmin başardıkları da var elbette. Atıf Yılmaz, küçük kasaba insanları üzerine olan hemen tüm filmlerinde olduğu gibi yine kimi anlarda hayli etkileyici olmayı başarıyor. Özellikle başta Kutay Özcan olmak üzere çocuk oyunculardan aldığı performans ile ortaya koyduğu sahnelerde ustalığını gösteriyor. Baş karakter olan küçük Metin’i canlandıran Özcan’ın sinemamız için nadir örneklerden birini teşkil edecek başarılı oyunu, yönetmenin çocuk karakteri üzerinden duygusal yanı güçlü ama bu yanı dozunda tutulmuş, keyifli ve sonuç olarak etkileyici sahneleri karşımıza getirmesine aracılık ediyor. Büyüklerin “sert” dünyasında hayatı anlamaya çabalayan bir “saf” karakterin hikâyesi tanımı açısından etki gücü yüksek elbette ama bir çocuk şarkısının bir protest şarkıya üstelik de korkulanın aksine rahatsız edici olmadan dönüşebilmesinin gösterdiği gibi filmi seyre değer kılan asıl unsur Yılmaz’ın sahip olduğu yılların tecrübesi olsa gerek. Tarık Akan’ın rolünün hakkını verdiği, Zara’nın ise karakterinin hapishane ve sonrasındaki kötü günlerinde etkili ama filmin ikinci yarısında kimi sahnelerde hayli aksayarak oynadığı film Yılmaz’ın en iyi çalışmalarından birisi değil şüphesiz. Yine de sert bir konuyu, kasaba mizahını eksik etmeden ama bu mizahı konunun sertliğine zarar vermeden kullanarak anlatabilme becerisini gösteren ve “Babam ve Oğlum” filminden daha önce politik sürgünlerin döndükleri Ege kasabalarında baba evlerindeki hikâyeleri aracılığı ile yaşam, idealler, sorumluluklar ve kabul etmek ile direnmek çelişkisi konuları üzerinde düşüncelere sevk eden film sinemamızın henüz az sayıda olan 12 Eylül filmleri arasındaki mütevazi yerini almayı başarıyor.

Escape from Alcatraz – Don Siegel (1979)

“Toplumun kurallarına uymazsan seni cezaevine yollarlar; cezaevinin kurallarına uymazsan seni bize yollarlar”

Alcatraz cezaevinden firar etmeyi planlayan mahkumların gerçek hikâyesi.

ABD’nin kötü şöhretli ve kaçmanın imkânsız göründüğü ünlü cezaevinden zekâ dolu bir plan ile firar etmeye çalışan dört mahkumun bu hikâyesi J. Campbell Bruce’un kitabından uyarlanmış sinemaya. Alcatraz’dan son firar denemelerinden biri olan bu maceranın sonucu bilinmiyor. Ne devletin uzun süren araştırmalarından sonra vardığı firarilerin boğulduğu varsayımını ne de mahkumların kaçmayı başardığını destekleyen bir kanıt bulunabilmiş bugüne kadar. Don Siegel’in filmi Clint Eastwood’un lideri olduğu bu firar teşebbüsünün hikâyesini tam da hak ettiği bir biçimde aktarıyor; cezaevinin koşullarını göstermeyi ihmal etmeden ama odağı oraya kaydırmadan film, planın oluşumunu ve gerçekleştirilmesini titiz, sakin ve detaycı bir biçimde getiriyor karşımıza.

Patrick McGoohan’ın rahatsız edici bir gerçekçilik duygusu yaratan oyunu ile canlandırdığı cezaevi müdürünün katı kuralları ve uygulamaları ile mahkumların insanlıklarından çıkarıldığı bir ortamda geçen film, Clint Eastwood’un her zamanki “cool” (veya bir başka göz ile bakıldığında “donuk”) oyunu ile canlandırdığı Morris karakterinin üstün zekâsı ile oluşturduğu planının tüm detaylarını klasik sinemanın kalıpları içinde ve sabırla sergilerken seyircinin ilgisini sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Planın zekiliği bir yana film aslında gerek cezaevi koşullarını göstermekte gerekse karakter incelemesi açısından çok da yeni şeyler söylemiyor. Hatta filmin diğer hemen tüm karakterlerin geçmişini şu ya da bu şekilde anlatırken, baş kahramanının geçmişi ile ilgili hemen hiçbir şey söylememek gibi bir garipliği de var. Bu bir şey söylememe tercihi anlaşılabilir ve doğru ama bu tercih yan karakterler için kullanılmayınca film bir eksiklik duygusu yaratmıyor da değil. Finalin de biraz ani geldiğini ve yarım kalmışlık duygusuna neden olduğunu söylemek gerek. Klasik bir dille anlatılan filmin finalinde kameranın en azından seyirciye o belirsizlik duygusunun tedirginliğini geçirmesi beklenirdi ama film hemen birden bitiveriyor adeta.

Senaryo zaman zaman Hollywood kalıpları içinde hareket edip hikâyeye çok da katkısı olmayan duygusal sahnelere alan açıyor ama neyse ki bunları bir kenara bırakıp ihtiyacı olan ve filmi de çekici kılan sertliğe geri dönüyor. Ağırlıklı olarak kapalı mekanlarda geçen film mekanların doğal klostrofobisini de genellikle başarı ile kullanıyor. Diyalogların Patrick McGoohan’ın ağzından duyulan kimi cümleler dışında çok başarılı olduğu söylenemez ama hikâyenin buna çok da ihtiyacı yok gibi görünüyor. Siegel filmini kaçış planının üzerine oturtmuş ve kimi gereksiz trükler dışında, örneğin gardiyan adını söylediğinde çakan şimşeğin Morris’in yüzünü aydınlatması veya hücrenin karanlığı ile muhteşem San Francisco gökyüzü görüntülerinin zıtlığını yan yana koyması, mizansen ve kurgu anlayışı ile üzerine düşeni yapmış görünüyor. Filmin iyi anlatılmış, heyecan ve gerilimi doğru bir dozda tutulmuş, alçak tonda anlatımı ile Hollywood’un kötü alışkanlıklarından çoğunlukla uzak durmuş ve sonuç olarak başarılmış bir çalışma olduğunu söylemek mümkün özet olarak.

(“Alkatraz’dan Kaçış”)