Dim Sum Funeral – Anna Chi (2008)

“Affetmek dünyadaki en zor iş. Umarım yapmanın bir yolunu bulursun yoksa mutsuz bir insan olarak kalacaksın”

Ölen annelerinin cenazesi için bir araya gelen ve uzun süredir ilişkileri kopmuş Çin asıllı dört Amerikalı kardeşin yeniden aile olma çabalarının hikâyesi.

Aile temalı filmleri gösteren bir televizyon kanalında dönüp dönüp gösterilebilecek türden ve kahramanlarının Çin asıllı olmasına, film boyunca karşımıza çıkarılan geçmişte veya günümüzdeki tüm ihanet hikâyelerine veya kardeşlerden birinin lezbiyen ilişkisine rağmen bu yargıya rahatça varılabilecek bir film.

Yönetmen Anna Chi bu ikinci ve şimdilik son filminde kendi etnik kökenlerini taşıyan karakterlere odaklanarak bir aile hikâyesi anlatmaya çalışıyor. Birbirlerinden kopmuş kardeşlerin “yeniden tanışmalarının” hikâyesini anlatmaya soyunan ve film boyunca ortaya çıkan sırlar, yaşanan aydınlanmalar, alınan/verilen hayat dersleri ve işte açılan sandıktan çıkan gizli mektupların en iyi özetleyebileceği bir senaryosu var filmin. Bunlara pek de yüksek seviyelerde seyretmeyen (ki bunun da temel nedeni oyunculardan çok senaryonun kendisi aslında) oyunculukları ekleyince karşımıza sıradanlığın dışına nadiren çıkabilen bir film çıkıyor elbette. Bunca bağışlama, birbirini anlama, el ele verme hikâyeleri bir süre sonra seyirciyi mesaj yorgunluğuna uğratma potansiyeli taşıyor. Müziğinden hikâyesine tam bir Amerikan televizyon filmi havasını taşıyan çalışmada elle tutulur pek bir yan yok doğrusu. Problemler ve çözümleri fazlası ile kolay hikâyeler ile karşımıza geliyor ve lezbiyen çiftin etkisi ile aydınlanan genç budist rahibin hikâyesinde olduğu gibi film çok kolay yollardan ilerlemeyi tercih ediyor hikâyesi boyunca.

Karakterlerinin çokluğu ve her birinin birkaç sezona yayılacak bir tekevizyon dizisini rahatça doldurabilecek hikâyesinin doğal sonucu olarak filmde her şey gereğinden fazla hızlı ilerliyor düşüncesine kapılmamak mümkün değil. Trajik bir an insana ihmal ettiklerini hatırlatır temalı bu filmin karakterlerinin Çinli olmasının da birkaç yeterince komik olmayan an dışında hikâye için hiçbir önemi yokmuş gibi görünmesi de filmin fazlası ile ortalamalarda gezindiğinin bir diğer kanıtı olarak gösteriyor kendini.

(“Çin İşi Bir Cenaze”)

Separate Lies – Julian Fellowes (2005)

“Hiç kimsenin hayatı mükemmel değildir, öyle görünse bile. Görünenin altında sırlar ve mutsuzluklar yatar. Benim hayatım da bir istisna değildi”

Bir ölüm, bir yabancı ve parçalanan bir evliliğin hikâyesi.

Oyuncu ve senarist Julian Fellowes’un ilk yönetmenliği. İngiliz romancı ve senarist Nigel Balchin’in bir romanından sinemaya uyarlanan film temiz sinema dili ve oyunculukları ile dikkat çeken, gerilim ve dram öğelerini başarı ile kullanan ve ilgi çekmekte zorlanmayan ama özgünlükte ve sinemasal yaratıcılıkta geride kalan bir çalışma.

Buckinghamshire’ın nefis kırsalında geçen filmdeki görüntüler seyrederken insana yaşanacak ne yerler varmış dedirtecek derecede güzel ve bir parça fazla “temiz ve şık” havası olan filmin bu atmosferini de destekliyor. Zengin bir avukat ve karısı ile araya giren aristokrat kökenli playboy arasında geçen hikâyede filmdeki zenginliğe uygun olarak herhalde asıl kaybeden de ailenin hizmetçisi oluyor. Stanislas Syrewicz’in başarılı müzik çalışması da filmin şık ve zengin görüntüsüne katkıda bulunuyor. Tüm bu zenginlik içinde film polisiye bir olay üzerinden aşk, ilişkiler, ihtiras ve bağlılık üzerine dramatik bir hikâyeyi aktarıyor seyirciye ama bu alanlarda çok da derinlere inemiyor açıkçası. Örneğin kadının ayrıl(a)madığı sevgilisi ile arasındaki ilişkinin ne ateşi yansıyor seyirciye ne de hikâyede önemli bir yer tutan bu ilişkinin neden bu derece olayları belirleyici bir rolü olduğunu hissedebiliyorsunuz. Üstelik Rupert Everett’in bir parça fazla sakin görünen oyununa ciddi bir zıtlık teşkil eden Tom Wilkinson ve Emily Watson gibi iki büyük oyuncunun muhteşem kelimesi ile özetlenebilecek oyunculuklarına rağmen. Wilkinson klasik oyunculuk kalıpları içinde hareket ediyor ama bazen sadece canlı seyredilen bir tiyatro performansında görülebileceğini düşündüğüm bir gerçeklik ve etkileyicilik katıyor rolüne. Emily Watson ise Wilkinson’ın tersine oldukça modern ve bazı anlarda tuhaf ama oldukça çekici bir oyunculuk gösterisi sunuyor film boyunca.

Senaryo tıkır tıkır işliyor filmde ama seyrettiğiniz örneğin BBC’de izlenebilecek ve her zaman asgari bir kalitesi garanti olan bir dramatik polisiyenin seviyesinin üzerine çıkamıyor ve bu anlamda sinemasal tadı da eksik kalıyor filmin. Kocanın kısa ve “kaçınılmaz” kaçamağı da filmde neden yer aldığı anlaşılmayan bir yan hikâye olarak senaryoyu zayıf düşürüyor. Yine de senaryonun yağmur altında eski aşkın anısı üzerinden iletişimlerini korumaya çalışan çiftin görüntüsü gibi belki bir parça klişe ama etkileyici görüntülere kaynaklık ettiğini ve özellikle diyaloglarının başarısı ile dikkat çektiğini de söylemek gerek.

Hayatının mükemmel olduğunu düşünen ve mükemmelliyetçi tavrı nedeni ile kocasını ne yapsa tatmin edemeyeceğini düşünen karısını kendisinden uzaklaştıran adamın hikayesi olarak da özetlenebilecek olan hikâye ilişkiler üzerine söylemek veya daha doğru bir deyiş ile düşündürtmek istedikleri ile “kim yaptı” türünden polisiyesinin öğeleri ile arasında yeterli dengeyi kuramamış ve bu bağlamda karakterlerinin ruhuna yeterince girememiş de görünüyor. Yine de kendisini mükemmellik ile sarmalanmış olarak görünen bir adamın kendisine kurmuş göründüğü kişisel imparatorluğunun birden elinin altından kayıvermesini anlatan hikâyenin sadece bu yanı ile bile yeterince dikkat çekici olduğu söylenebilir. Filme adını da veren yalanların sayısı arttıkça sahiplerini nasıl da sonu olmayan bir yola sokabileceğini de gösteren filmin polisiye yanını işlemekte biraz zayıf kaldığını da söylemek gerek. İki muhteşem oyuncusunun ikili sahneleri ile kimi kusurlarını bastırmayı başaran film yeterince derinliğe sahip olmasa da ilgiye değer ve sadece iki büyük oyuncusu için bile görülebilecek bir çalışma özetle.

(“Ayrı Hayatlar”)

The Train – John Frankenheimer (1964)

“İnci bir kolye bir maymun için ne kadar değerli ise, bu tablolar da senin için o kadar değerli”

1944 yılında, savaşı kaybetmek üzere olan Alman ordusundan bir albayın Paris’teki bir müzede yer alan ünlü ressamların tablolarını Berlin’e nakletme çabasına karşı direnen Fransız direnişçilerin hikâyesi.

Arthur Penn’in çekmeye başladığı ama filmin baş oyuncusu Burt Lancaster’in kendisini yetersiz bulması üzerine yerini alan John Frankenheimer’in yönetmenliğini üstlendiği filmi Penn tamamlasaydı nasıl bir eser çıkardı karşımıza bilmiyorum ama Frankenheimer Lancaster’in beklentilerine uygun bir sonuç elde etmiş; hızlı, gösterişli ve heyecanlı bir film karşımızdaki. Sinema tarihinin klasikleri arasında yerini alan ama gişede başarısız olan Luchino Viconti başyapıtı “Il Gattopardo” sonrası Lancaster kariyerinin ticari başarı yönünü öne çıkarmak istemiş anlaşılan.

Televizyon kökenli Frankenheimer gerçek mekanlarda ve görsel efektlere başvurmadan çektiği filmde oldukça heyecanlı ve gerçekçi sahnelere imza atmış. Film boyunca hem tabloları taşıyan trenin hem de diğer tüm trenlerin çarpışmaktan havaya uçmaya kadar başına gelmeyen kalmıyor. Buna bir de dublör kullanmayan Lancaster’in tüm o tehlikeli aksiyon sahnelerindeki dinamizmini ekleyince filmin hedeflediği heyecan seviyesini yakaladığı rahatça söylenebilir. Bir ülkenin ve onurunun milli sembolü olmuş ve değerine paha biçilemez sanat eserlerinin karşısında bu eserlerin kaçırılmasına engel olmak için kaçınılmaz olarak feda edilecek insan hayatlarının olması hikâyeye kimi etik unsurlar da katıyor. Lancaster’in canlandırdığı istasyon şefinin baştaki ikircikli tutumunun da altını çizdiği bir durum bu ve hikâye boyunca senaryo onun baştaki tutumunun sonradan kahramanlığa dönüşmesinin arkasındaki güdünün ne olduğunu söylemiyor ve bu değişime neden olanın ne olduğu belirsiz kalıyor seyirci için. Bir yandan senaryonun eksiği olarak görülebilecek bu tercih bir yandan da filmin ideolojik veya ahlâki kimi kolay açıklamalardan da uzak durmasını sağlıyor ve yukarıda belirttiğim ve cevabı etik anlayışımıza göre değişebilecek soru için herhangi bir cevabı kabul etmeye zorlamıyor bizi.

Hikâyeyi iki adam, istasyon şefi ve Paul Scofield tarafından canlandırılan Alman albay, arasında geçen bir kişisel çatışmanın anlatımı olarak da görmek mümkün. İkili film boyunca bazen doğrudan bazen dolaylı olarak bir mücadelenin içindeler ve filmin başarılı son bölümünde hem karşılıklı son sözlerini söylüyorlar hem de mücadelenin sonucunu belirliyorlar. Bu son bölümde kamera Fransız direnişçilerin cesetlerinin görüntülerini adeta klasik tabloların tarzında görüntüye getirirken yol kenarındaki tahta kutular içindeki değerli tablolara da gönderme yapıyor ve filmin temel etik sorusunun da kapanışta bir kez daha altını çiziyor.

Filmin kimi teknik başarılarını da belirtmek gerekirse, öncelikle yönetmenin zaman zaman başvurduğu uzun çekimler akla geliyor. Örneğin Lancaster’in yaralı bacağı ile ağaçların arasında yürüdüğü, bayırdan yuvarlandığı ve rayların yanına yürüyüp gelmekte olan tren için demir yolunu tahrip ettiği sahne veya yine Lancaster’ın bombalanan istasyonda gözetleme kulesinden aşağıya kayıp koştuğu sahne yönetmenin başarı ile kullandığı uzun çekimlerin örnekleri. Trenlerin çarpışması, raydan çıkması veya tüm bombardıman sahneleri de benzer şekilde filmin teknik becerisinin kanıtları oluyor hikâye boyunca. Bu başarıların yanında filmin özellikle başlarda temposunu düşüren ve sanki aksiyon sahnelerine odaklanıldığı için üzerinde pek fazla düşünülmemiş görünen kimi gereksiz uzatılmış bölümleri, örneğin Lancaster’ın lokomotifi tamir ettiği sahne nerede ise gerçek zamanlı gösteriliyor seyirciye, ve bu bölümlerin filmin süresinin uzamasına neden olduğunu da belirtelim. Benzersiz Fransız oyuncu Jeanne Moreau tarafından canlandırılan otel sahibesi ile istasyon şefi arasındaki hafifçe değinilir gibi olan ama ne hikâyeye bir zenginlik katan ne de tüm olan bitenin yanında bir anlam ifade eden gereksiz romantizm de senaryonun aksayan bir yanı olarak dikkat çekiyor.

Maurice Jarre’ın canlı ve başarılı müziği ve Jean Tournier ve Walter Wottitz ikilisinin sağlam görüntü yönetmenliğinin de çok şey kattığı film treni Berlin’e götürmeyi nerede ise savaşı kaybetmekte olan Almanya’yı ayağa kaldırmak ile eş anlamlı gören Alman subayın kişiliğinde kimi patetik duyguları da harekete geçiren, keyifli ve sıkı bir aksiyon filmi ve bunun çoğunlukla doğal sonucu olarak karakterlerin analizi biraz yüzeysel olsa da bu durum filmin tadını çıkarmaya engel olmamalı.

(“Tren”)

Alting Bliver Godt Igen – Christoffer Boe (2010)

“Savaşlarını mahvetmeye çalıştığım için onlar da beni mahvetmeye çalışıyorlar”

Eline tesadüfen Danimarkalı askerlerin Irak’ta yaptıkları işkencelerin fotoğrafları geçen bir senaristin hikâyesi.

Cannes’da Altın Kamera ödülü kazanan ilk sinema filmi “Reconstruction” ile büyük beğeni toplayan, benzer temalı diğer filmlerinde ilk filmindeki tarzını sürdürse de ilk filmin başarısının gerisine düşen Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe’dan yine gerçek ve hayalin iç içe geçtiği bir film. Yönetmenin bu filmde de kendisini gösteren temel sıkıntısı “Reconstruction” adlı ilk çalışmasında çok iyi işleyen, “Allegro” adındaki ikinci filminde nispeten başarılı olan formülü sürekli tekrarlıyor olması. Geçmiş, hayaller ve saplantılar ile örülü bir hayat süren erkek karakter formülü bu filmde yönetmene çok da yaramamış görünüyor ama yönetmenin ilk önce bu filmini görecekler için yeterince orijinallik var filmde.

Senaryo paralel olarak iki hikâyeyi anlatıyor; Irak’a tercüman olarak giden ve oradan işkence fotoğrafları ile dönen Arap asıllı bir Danimarkalı ve arabası ile ona çarpınca fotoğrafların olduğu çanta kendisinde kalan, yazmakta olduğu ve bitiremediği senaryonun stresi içindeki adamın hikâyeleri paralel kurgu ile anlatılırken film bir şekilde yeterince çarpıcı olamamış ama kağıt üzerinde parlak bir fikir olarak görünen sonu ile seyircisini şaşırtmayı deniyor. Senaristin yazmakta olduğu senaryonun savaş hakkında olması, bir türlü ilerlemeyen senaryonun yarattığı stresin yazarda neden olduğu saplantı ve film boyunca sık sık başvurulan “tilt-shift” yöntemi tüm gördüklerimizin (veya en azından gördüklerimizin bir kısmının) yazarın hayal ürünü olduğu düşüncesini doğuruyor ama bunu kesin bir sonuca da bağlamıyor hikâye. Gerek görüntünün bir kısmını flu bir hale getirerek flu alanlar arasında kalan net alan içindeki objelere minyatür etkisi veren tilt-shift yönteminin kullanımı gerekse zaman zaman görüntüye gelen ve çevrilecek filmin setlerinin maketi havasını taşıyan nesneler ve elbette yazarın karısı ile ilgili olarak sonda ortaya çıkan gerçek olan bitenin “yazarın hayali” olduğunu güçlü bir biçimde destekliyor aslında ama bir şekilde film gerçekliğin de tamamen elini bırakmıyor hikâye boyunca. Daha doğrusu bırakmadığını düşünüyor ama daha açılış jeneriğinden başlayarak bizi bir adamın hayalleri ile baş başa bırakacağını yüksek sesle söyleyerek kendi elini zayıflatıyor.

Evlat edinmek için gittikleri Doğu Avrupa ülkesinde sorun çıkacağını düşünen karısını her şeyin yolunda gideceği konusunda rahatlatmaya çalışan senarist ile Irak’a giderken geride bıraktığı kız arkadaşına yine her şeyin yolunda gideceğini söyleyen gencin sözleri hikâyede doğrulanmıyor ve film etrafımızı saran kötülükler karşısında acizliğimizin altını çiziyor. Bu acizliğimizin ve ne kadar kötü bir dünyada yaşadığımızın temel göstergesi ise elbette filmde birkaç kez görüntüye gelen işkence fotoğrafları. Kuzey Avrupa’nın bu uygar refah ülkesinin askerlerinin evlerinden binlerce kiliometre uzaktaki topraklarda işlediği insanlık suçunun görüntüleri filmin iki erkek kahramanının ifade ettiğinin aksine hiç de her şeyin yolunda gitmeyeceğini söylüyor altını çizerek ve erkek karakterlerin boş çıkan inançlarının değil kadın karakterlerin endişelerinin yanında yer tutuyor.

Tüm oyuncu kadrosunun parlak performanslar sergilediği filmde bugünlerde “Melancholia” filmindeki parlak başarısı ile dikkatleri yine üzerinde toplayan görüntü yönetmeni Manuel Alberto Claro da gerek kullandığı teknikler gerekse ışık tercihleri ve özellikle filmin kimi “parlak” anları ile takdiri hak ediyor. Gerçek ile hayal arasında seyircisini yeterince doğru konumlandıramayan, sonradan peşini bıraktığı gerilim atmosferini sürükleyici kılamayan film bir “Reconstruction” değil ama oyunculukları, hayali bir hikâyenin parçası olarak karşımıza gelse de savaşın acımasızlığını göstermesi ve kimi stilize anlarındaki başarısı ile ilgiye değer bir çalışma. Askere giden adamın veda sahnesi ve hemen bu sahneden geçiş yapılan işkence sahneleri bile tek başına filmi seyretmeyi anlamlı ve gerekli kılıyor.

(“Everything will be Fine” – “Her Şey Güzel Olacak”)