Aju Teukbyeolhan Sonnim – Yoon-ki Lee (2006)

“Ben onu hayal ettikçe, görüntüsü eriyen kar gibi soluklaştı”

Ölmekte olan bir adama son anında teselli verebilmek için onun kayıp kızının yerine geçmesi istenen bir kadının hikâyesi.

Güney Kore sinemasından bağımsız havalı ve zaman zaman minimalist bir film. Hemen tamamı ölmekte olan bir adamın olduğu bir evde ve evin etrafında ve büyük bölümü aralıksız konuşmalarla geçen bu filmin kahramanlarını adamın akrabaları, komşuları ve Seul’de bulunmayan kayıp kızın yerine geçen kadın karakteri oluşturuyor.

Ölmekte olan bir insanın başındakilerin o gerilimli sıkıntısını büyük sözler etmeden gösteriyor film. Bu sıkıntılı bekleyişin içindekiler bir an çığlık çığlığa ağlarken, o an için ölüm gerçekleşmeyince seyretmekte oldukları dizilerine ve dedikodularına dönebiliyorlar. Bir yandan ölümün o her şeyi sorgulatan büyüklüğü, öte yandan önünde sonunda dönülecek olan sıradan hayatlarımızın kaçınılmaz gücü. Bu gergin bekleyiş elbette kimi üstü örtülü çatışmaları, tartışmaları da açığa çıkarıyor. Tüm bu karmaşadan uzak duran iki karakter var; kendisinden istenen rolü oynayan ve Hyo-ju Han tarafından incelikli ve sade bir şekilde canlandırılan kadın ve kayıp kızın eski sevgilisi. Filmin son bölümünde bu ikisi arasında Seul’e dönüş yolculuğu sırasında gerçekleşen diyaloglar ve yapılan itiraflar filmin en başarılı sahnelerinden birini oluşturuyor. Filmin bir de çok parlak bir kısa sahnesi var: Gecenin ilerleyen saatlerinde bekleyişin yorgunluğunu taşıyan karakterlerin tümünü tek ve kısa bir çekimle gösteren sessiz bölüm. Burada kimi uyur, kimi boşluğa bakar ve kimi de kim bilir hangi sorgulamaları içeren düşüncelere boğulmuşken kamera sabit bir şekilde sanki insanın o zavallı hallerini sergiliyor bize.

Bu bol konuşmalı filmin temel sıkıntısı kimi diyalogları, örneğin baş roldeki kadın ile eski sevgili arasında geçen Seul’e dönüş yolculuğundaki veya suyun başındaki konuşmaları, oldukça parlak iken, bazı bölümlerde sıradan konuşmaların sıkıcılığa dönüşmesine engel olamaması. Bir başka problem de hikâyenin derdinin ne olduğunu ortada bırakması ve sonlardaki itirafa giden sorgulama sürecini seyircinin kendisinin keşfetmesini beklemesi. Oysa bu itiraf anı filmin duygusal anlamında zirve noktası ve insanın içinde sakladığı ve paylaşamadığı için kendisine yük olan gerçekleri dile getirebilme özgürlüğünü özlediği anı abartmadan ve sakinlik içinde ve işte tam da bu nedenle etkileyici bir şekilde gösterebilmesi.

Seyircisinin hikâyesine eşlik etmesini zaman zaman zorlaştırsa ve sonu dışında biraz fazla vurgusuz bir senaryosu olsa da, hayatlarımızı sorgulamak üzerine kimi ilginç tespitleri de barındıran küçük ve zarif bir film.

(“Ad Lib Night” – “Bir Gece Birdenbire”)

The Good Heart – Dagur Kári (2009)

“Bar kadınlara göre bir yer değildir. Onların yeri kafe ve pastanelerdir. Barlar bizim alanımızdır”

Bir bar sahibinin ve ölümünden sonra barını çalıştırması için himayesine aldığı evsiz gencin hikâyesi.

İzlandalı yönetmen Dagur Kári’den önceki filmlerinin başarısının gölgesinde kalan bir çalışma. Çıkış yolu bulmaya çalışan gençlerin hikâyesini anlatmayı seven yönetmenin bu çalışmasında hikâye bu kez sadece gence değil ve hatta ondan da ağırlıklı olarak barın sahibi yaşlı adama odaklanıyor. Filme de adını veren gencin iyi yüreği ile yaşlı adamın hainliğe varan huysuzluğunun karşılıklı değişimini anlatmaya soyunan film bunu hedeflediği kadar etkili bir şekilde yapamıyor ne yazık ki.

Senaryonun temel sorunu hikâyedeki geçişleri yeterince iyi yapamaması ve olayların gelişimini havada bırakması zaman zaman. Yaşlı adamın neden özellikle bu genci seçtiği veya şiddetli tepki gösterdiği kadını daha sonra kolaylıkla benimsemesi gerekçeleri ile aktarılamayınca seyircinin filme ısınması da zor oluyor. Filmin sonlarındaki sert trajedi ise her ne kadar finaldeki yumuşak ve mutlu sonu hazırlasa da seyirciyi çok hazırlıksız yakalıyor ve bu durum bir çeşit aldatılmışlık hissi yaratıyor seyredende. Bu seçim filme gereksiz bir melodram/trajedi havası veriyor ki ne filmin öncesindeki sakin ve durağan anlatım ne de hikâyenin o ana kadarki gelişimi bu tercihi anlaşılır kılabiliyor.

Hemen tamamı ile New York’ta geçen filmde senaryo yaşlı adamın barı ile ilgili katı kurallarını, değişime gösterdiği direnci ve normal dünyaya uyumsuzluğunu vurgulamak adına olsa gerek pek çok tuhaf karaktere de yer veriyor hikâyesi boyunca. Örneğin berber ve terzi karakterleri sanki artık var olmayan ve hatta gerçeküstü bir dünyadan düşmüş gibiler. Bardaki tüm müşteriler de barın dışındaki dünya ile hiç uyum gösterememiş/gösteremeyecek karakterleri ile filmin bu tuhaf havasını artırıyorlar. Hasta yatağında yaptığı ve sevgisizliğinin ve huysuzluğunun dışavurumunun göstergesi olan konuşması ile yaşlı adamı ve sahip olduğu her şeyi rahatça paylaşabilen ve tam bir saf ve temiz yürek timsali olan genç adamı bir araya getirenin ne olduğu bir yana burada filmin en başarılı olduğu konu genç adamın herkes gibi olmaya başlaması ile ortaya çıkan hüznü gösterebilmesi. Hastalığı ciddi noktalara varan yaşlı adamın (pek de inandırıcı aktarılamayan bir biçimde) yumuşamaya başlamasına paralel olarak gencin sertleşmeye başlaması filme ihtiyacı olan çekiciliği veren en başarılı sahnelere kaynaklık ediyor.

Görüntüleri ile oldukça karanlık bir havası olan film finalde parlak Dominik güneşi ile aydınlık bir kapanış yapıyor ama bu aydınlık havanın gerçekleşmesi için “ödenen bedel” ağzınızda gereksiz bir acı ve sert tat bırakabilir. İki baş oyuncusunun uyumlu oyunu, atmosfere uygun müzikleri, yüreğini mutluluğa/sevgiye açmanın gerekliliği ve ince anlatımı ile yine de ilgi çekebilecek bir film bu. Dünyaya uyum sağlayamayan iki insandan birinin diğerine benzeyerek mutlu sona ulaştığı, diğerinin ise dünyanın iyi yüreklere tahammülü olmadığını gösteren sonu ile ilgiyi hak ediyor özetle.

(“Det Gode Hjerte” – “İyi Yürek”)

Tatt av Kvinnen – Petter Næss (2007)

“Gitsem iyi olacak galiba. O zaman beni özler”

Sessiz huzurunu kaçıracak şekilde hayatına giren bir kadına aşık olan bir genç adamın hikâyesi.

Norveç sinemasından bir romantik komedi. Film sinemanın bu popüler türünün çok çarpıcı olmasa da eğlendiren, keyif veren örneklerinden biri ama başlardaki orijinal görünen temasını bir kenara koyuyor bir süre sonra ve Trond Fausa Aurvaag tarafından çok başarılı bir şekilde canlandırılan sevimli ve şaşkın kahramanının macerasına bizi ortak etmekle yetiniyor.

Açılıştaki sessiz ve hüzünlü huzuru ile pizzasını yiyen erkeğin görüntüsünü bölen “eve dalan ve aralıksız konuşan” kadın sahnesi oldukça orijinal bir yolda gidecekmiş havası veriyor filme ve, özgün ve huzurlu yalnızlığını ve kendine yarattığı korunaklı alanı bırakmaya niyeti olmayan bir adamın kadının istilası ile mücadelesi oldukça keyifli bir romantik komediye kaynaklık edebilirmiş diye düşünüyorsunuz. Filmin ve senaryoya kaynaklık eden romanın yaratıcıları ise istiladan sonra aşık olmayı hedefleyen ve olmayı başaran bir adamın oldukça sevimli ama benzerlerinden çok da farklı olmayan hikâyesini anlatmayı tercih edip baştaki bu orijinal temayı unutuyor.

Sezgileri ile hareket eden kadının adamı peşinden sürüklediği seyahat bölümünde özellikle Paris’teki bir galeride adamın resim satın almaya çalışması gibi keyifli ve esprili bölümler var ama koca bir evde yaşayan garip çift ile geçen sahnelerin olduğu bölüm olmasa da olurmuş gibi duruyor. Ultrasonda gerçeğin keşfi ve terk edilme sahnesi filmden akılda kalacak diğer başarılı bölümler. Zaman zaman stilize sahneler ve farklı kamera açıları ile filme dinamizm de katan yönetmen özetle aşkın halleri üzerine bir çalışma yapmış. Françoise Hardy’nin “Il N’y A Pas D’amour Heureux” ve Christel Alsos yorumu ile klasik “Love Hurts” şarkısına da yer verilen film ilk şarkının adının aksine ve bir romantik komediden bekleneceği gibi mutlu bir aşk ile bitiyor. Adamın hayatına dilediği gibi girip çıkan kadın ve onu özgür bırakıp bekleyeceğini söyleyen kadın karakterlerine yer veren filmin bu seçimleri ile kimi kadınları kızdırması da mümkün ama sauna ve havuzdaki erkek sohbetleri ve dayanışması ile hikâyenin sanki erkekler için anlatılıyor olduğu havası da düşünülünce bu seçimleri pek de yadırgamamak gerek. Hafif, eğlenceli ve baş oyuncusunun parlak performansı ile işte o hoş bir film dedikleri türden bir çalışma.

(“Gone with the Woman” – “Kadın Gibi Geçti”)

The Horse Soldiers – John Ford (1959)

“Kleopatra’nın Sezar’a gösterdiği kadar bile direniş görmedik”

Amerikan İç Savaşı sırasında Güneylilere ait bir ikmal merkezini yok etmekle görevli bir Kuzeyli birliğin hikâyesi.

“Stagecoach” ve “The Grapes of Wrath” gibi sinema tarihinin tartışılmaz klasiklerinin yönetmeni John Ford’dan fetiş oyuncusu John Wayne ile çektiği bir iç savaş filmi. Gerçek bir olayı anlatan ve Harold Sinclair’in romanından aktarılan film temelde bir kahramanlık hikâyesi ama albay rolündeki John Wayne ve doktor rolündeki William Holden arasındaki çekişmenin üzerinden anlatılan ama pek de üzerine gidilmeyen bir asker/sivil çatışması ve bir kahramanlığı anlatırken karşı tarafın anlaşılır bir şekilde çok da üzerine gitmemeye özen göstermemesi gibi özellikleri ile kimi farklılıkları da taşıyan ama sonuçta becerikli bir yönetmenin elinden çıktığını her hali ile belli eden ve keyifle seyredilebilir bir film.

Marş ritimleri taşıyan ve film boyunca farklı enstrümental yorumları ile sık sık kendini gösteren “I Left My Love” şarkısı ve görkemli süvari görüntüleri ile açılan film doktorun entelektüel ve hümanist kişiliği ile albayın savaşçı kahraman kişiliğinin zıtlığından doğan çatışmayı sık sık karşımıza getiriyor. Senaryo burada taraf tutmuyor ve her ikisinin de katkısını kutsuyor bir şekilde ama taraflardan biri John Wayne olunca onun daha baskın bir yere sahip olması da anlaşılır bir durum oluyor. Kaldı ki filmin temelde bir kahramanlık hikâyesi olduğu da unutulmamalı. Wayne kararlı ve cesur liderliği ile yüzlerce askeri tehlikeli bir görev için bir yerden bir yere götürürken tam da kendisine yakışır bir Amerikan liderliği/girişimciliği örneği sergiliyor. Burada temel çatışma doktorun hipokrat yeminini kastettiği askerlik yemininden önceki yemini. Film bu iki karakteri öne çıkarırken savaştan sonra politikaya atılmanın hesaplarını yapan bir başka askeri eleştiri ve alay konusu yapıyor oldukça naif bir içerik ile olsa da. Düzenin tanımını değişmez bir veri olarak kabul edip onu değiştirmeyi değil küçük problemlerini çözmeyi hedefleyen tipik Amerikan yaklaşımının bir örneği bu. Özetle bu karakter çatışmalarında yönetmen doktorun değil askerin yanında durduğunu sezdiriyor bir şekilde.

Hayli sakil ve zorlama görünen aşk hikâyesinin kahramanı Güneyli kadın karakteri de dahil olmak üzere kadınların ya hiç görünmediği ya da işte bu kadında olduğu gibi çoğunlukla pasif rollerde olduğu film tahmin edilebileceği gibi kadına en elle tutulur anlarını erkeğe aşık olma ve ona dayanma sürecinde yaşatıyor. Öyle ki on dakika önce silahlı çatışmanın ortasında ayakta duran kadın daha sonra duyduğu ilk silah sesinde kendisini Joh Wayne’in kollarına atabiliyor. Senaryonun bir başka aksak yanı da ilk yarısında Kuzeylilerin yanında durmayı ve Güneylileri daha “altta” ve çoğunlukla tuhaf karakterler aracılığı ile göstermeyi seçerken ikinci yarısında bir dengeli yaklaşıma kayması. Sonuçta bir iç savaşın tarafları olan insanlar arasında katı bir taraftarlık göstermemek anlaşılır bir durum ama yine de bu seçim kimi zorlama sahnelere neden oluyor filmde. Bir ara görünüp daha sonra kendilerinden hiç bahsedilmeyen Güneyli çocuk askerlere de sanki sadece poposuna şaplak vurulan çocuk sahnesini çekebilmek için filmde yer verilmiş gibi görünüyor. Bu trajik öğenin filmin en komik anlarından birine vesile olması da eleştiri konusu olması gereken bir durum.

Film, evet tam anlamı bir erkek filmi. Güneyli kadının John Wayne’e aşık oluncaya kadarki abartılı ve tuhaf karakteri, onun ancak bir erkeğe aşık olarak yola gelmesi, huysuzluğunun uyumlu ve itaatkâr bir profile dönüşmesi ve tüm bunların çok iyi bir özeti olan askerlerin kadınının ıslanan iç çamaşırlarını kurutma sahnesi filmin erkekler için ve erkekler tarafından çekildiğini söylüyor sürekli olarak. Güneyli kadının Kuzeyli komutanlara günümüz sinemasında örneğin bir Farrelly Kardeşler filminde görülebilecek türden bir sahnede but mu göğüs mü tercih ettiklerini sorması ve o andaki kamera açısı hem 1959’a göre oldukça cüretkâr hem de filmin “erkekliğinin” bir başka örneği oluyor.

Wayne’in hep aynı olan oyununu sergilediği, Holden’ın ise idare ettiği film John Ford sinemasının en başarılı örneklerinden değil belki ama rayların sökülmesi gibi kimi çok etkileyici sahneleri, hikâye anlatmayı bilen bir yönetmenin elinden çıkmışlığını her an hissettiren mizanseni ve klasik sinemanın günümüzde zaman zaman mumla aranan bazı özelliklerini başarı ile kullandığı için görülmesi gerekli bir film; elbette bırakın politik doğrucu bir yaklaşımı, politik ve sosyal açıdan tutarlı ve doğru bir yaklaşımı da unutarak.

(“Kahraman Süvariler”)