Vincent Doit Mourir – Stéphan Castang (2023)

“Birisinin sana bakmasından da kaçınmalısın!”

Kendisi ile göz göze gelen farklı insanların âni saldırısına uğrayan sıradan bir adamın, hayatta kalabilmek için herkesten kaçmasının hikâyesi.

Senaryosunu Mathieu Naert, Stéphan Castang ve Dominique Baumard’ın yazdığı, yönetmenliğini Stéphan Castang’ın yaptığı bir Fransa ve Belçika ortak yapımı. Castang’ın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma kara komedi barındıran ilginç bir gerilim hikâyesi ve Eleştirmenlerin Haftası bölümünde gösterildiği Cannes’da dikkat çekmişti 2023’te. Başroldeki Karim Leklou’nun, sade performansı ile öykünün yoğun şiddet temasına çarpıcı bir zıtlık yakalayarak göz doldurduğu film, modern dünyada şiddetin bir “salgın”a dönüşmesini, ilgi çekici bir öykü ile anlatıyor. Yarattığı ve uzun süre koruduğu gerilim duygusunun karşılığını finalde veremiyor ve kara komediden gerilime yavaş yavaş ve başarılı bir geçiş yaptıktan sonra, öykü bir parça dağılıyor ama yine de Castang’ın bu çıkış filmi ilgiyi hak ediyor.

Öykünün kahramanı Vincent (Karim Leklou) bir reklam ajansında grafiker olarak çalışmaktadır. Bir gün iş yerinde bir stajyerin âni ve nedensiz bir saldırısına uğrar ve gerek bu saldırı gerekse bir başka gün yine ofiste gerçekleşen bir benzeri iş yerindeki strese yorulur. Ne var ki Vincent’e yönelik bu tuhaf şiddet eylemleri daha önce hiç görmediği insanlar tarafından da tekrarlanır ve nedenini anlayamadığı bu duruma karşı hayatta kalabilmek için genç adam kurtuluşu kaçmakta bulur. Onun bu kaçış girişimi gittikçe zorlaşırken, ülke genelinde de bir anlamsız şiddet/öfke salgını yavaş yavaş kendisini göstermektedir.

Boris Wilmot imzalı grafik çalışmasını içeren ilginç açılış jeneriği ve ona eşlik eden, John Kaced tarafından hazırlanan ve çekici bir gerilim duygusu barındıran müzikle başlıyor film. İlk şiddet sahnesi hemen açılışta çıkıyor karşımıza; kahramanımız ile göz göze geldikten kısa bir süre sonra bakışları müthiş bir öfke ile dolan genç bir stajyer âni ve şiddet dolu bir saldırıya geçiyor. Daha sonra iş yerinde ve sokakta gerçekleşen benzer nitelikli saldırılara Vincent gibi biz de anlam veremiyoruz uzun bir süre ama kahramanımızın araba radyosundaki haberler bu durumun sadece Vincent ile sınırlı olmadığını da göstermektedir. Bu ilk bölümler ve özellikle başlarda bir kara komedi havası sık sık çıkıyor karşımıza ve kahramanımızın kaçmaya başlaması ile birlikte yavaş yavaş artan gerilim duygusu ve gizem havası filme önemli bir çekicilik katıyor. Öykünün yavaş yavaş tür değiştirmesi oldukça ikna edici bir şekilde başarılmış ve yapıtın en değerli kozlarından biri oluyor. Ne var ki hikâyeye Margaux (Vimala Pons) karakterinin girmesi ile birlikte senaryo aksamaya ve yönünü bulmakta zorlanmaya başlıyor; daha önce iki farklı türü uyumlu bir biçimde ve inandırıcılığı hep koruyarak bir araya getiren öykü bu önemli başarısını sürdüremiyor.

Vincent’in karşı karşıya kaldığı tuhaf durumu anlamlandırabilmek için gittiği psikologun “Bence sana saldıran insanların ilgisini çekmeye çalışıyorsun” yorumu, filmin odağına aldığı “şiddet pandemisi” meselesi içinde ayrıca önem taşıyor kesinlikle. Stéphan Castang’ın çalışmasında doğrudan veya hatta dolaylı olarak bir politik içerik/bakış yok ama finalinin de doğruladığı gibi, psikologun aslında toplumsal olan bir sorunun kaynağı olarak bireysel olanı işaret eden yaklaşımı bir eleştiriyi içeriyor kuşkusuz. Batı’nın tüm o kişisel gelişim/kendini sorgulama gibi, toplumsal/ekonomik/politik düzenin doğasındaki sorunu hep geriye iten ve hatta çoğunlukla gizleyen bakışını ima ettiğini söyleyebiliriz öykünün burada. Vincent’in, kendisini içinde buluverdiği tuhaflığın çözümü için psikologa gitmek dışında hiçbir bir arayışa girmemesini veya Margaux’un takındığı cüretkar tutumu inandırıcı kılmakta zayıf kalan film, hikâyenin kahramanının hayatta kalabilmek için şiddete başvurmak zorunda kalması konusunda da seyirciyi ikilemde bırakıyor: türü kara olsa da bir mizah havasının içinde mi görmeli bunu, yoksa senaryonun bir eksiği olarak mı? Margaux’nun gidip gelen saldırganlığı da benzer nedenle öykünün gerilimini düşürüyor açık söylemek gerekirse.

Bizde son yıllarda gittikçe artan ve neredeyse bir pandemiye dönüşen bireysel ve örgütlü şiddetin de bir göstergesi olduğu gibi, bu sorun tüm dünyanın en önemli gündem maddelerinden biri günümüzde. Stéphan Castang’ın filminin de şiddetin nasıl kolayca yayılabilme potansiyelini taşıdığını anlatarak bir uyarı/hatırlatma niyetinde olduğunu söylemek mümkün. Başrolde Karim Leklou gibi “sıradan” görünüşlü bir oyuncuyu kullanmanın nedeni de, şiddete maruz kalmanın en sıradan insan için bile yüksek bir ihtimal olduğunu (hatta sıradan insanların da şiddetin failine dönüşebileceğini) dile getirmek olsa gerek. Leklou’nun, sade performansı ile, karakterinin içine düştüğü durum karşısında duyduğu şaşkınlığı ve gösterdiği “ilkel” tepkileri çok güçlü ve gerçekçi bir şekilde yansıtabilmesi bu saptamayı daha da etkileyici kılıyor.

Vincent kaçışı sırasında kendisine takma bir isim seçmesi gerektiğinde rafta duran bir plaktan alıyor bu adı; Fransızca söyleyen Hollandalı şarkıcı Dave’in 1975’te Fransa’da 1 numara olan “Vanina” şarkısının plağı bu. Orijinalini Del Shannon’ın 1961’de “Runaway” adı ile seslendirdiği ve ABD’de 1 numara olan parçanın sözleri, adının aksine (Türkçede firari, kaçak anlamına geliyor) öykümüz ile pek de ilgili değil ama finalde Vincent ile Margaux’un eylemlerine bir gönderme olarak görebiliriz bu seçimi yine de. Görev aldığı bir kısa filmden sonra, ilk kez bir uzun metrajlı filmde çalışan Méloé Poillevé’nin başarılı kurgusunu da mutlaka anmamız gereken çalışma, her ne kadar Covid-19 pandemisinden sonra çekilmiş ve bu nedenle ondan ilham aldığı düşünülebilecek olsa da, senarist Mathieu Naert öykü üzerindeki çalışmasını salgından önce yaptığını belirtmiş. Soruna çözüm olarak neden kimsenin aklına güneş gözlüğünün gelmediğini sorgulayacağınız film, kimi aksayan yanlarına rağmen keyifle ve merakla izlenebilecek, ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Vincent Must Die” – “Vincent Ölmeli”)

Hong Wending San Po Bai Lian Jiao – Lo Lieh (1980)

“Sana kadın kungfu’sunu öğretebilirim ama önce kadın işleri yapman gerekiyor; nakış işleme, çocuk bakımı… Ancak ellerin bir kadınınkiler kadar yumuşak olduğunda öğrenebilirsin bu kungfu’yu”

Evlenmek üzere olduğu kadını ve kardeşini öldürten Beyaz Nilüfer Klanı’nın liderinden intikamını almaya yemin eden genç bir Shaolin dövüşçüsünün hikâyesi.

Senaryosunu Tien Huang’ın yazdığı, yönetmenliğini Lo Lieh’in yaptığı bir Hong Kong filmi. Chia-Liang Liu’nun 1977 tarihli “Hong Xi Guan” ve Ho Meng Hua’nın 1979 yapımı “Shao Lin Ying Xiong Bang” filmlerinin devamı (bazı açılardan da ikincisinin yeniden yapımı!) sayılabilecek bu çalışma, kungfu filmlerinden hoşlananların ilk saniyede başlayan ve neredeyse aralıksız süren dövüş sahnelerinin keyfini sürebileceği bir yapıt. Odağında -elbette- bir intikam olan öyküsünün vasatlığını ve hatta neredeyse önemsizliğini, bu tür filmlerde pek örneği olmayan farklı unsurlarla unutturan çalışmayı, hikâyenin öncesini anlatan iki filmi görmeyenler de rahatlıkla izleyebilirler.

Pek çok kungfu filmin yapımcısı olan Shaw Brothers şirketinin çektiği film daha ilk karesinde bizi bir dövüş sahnesinin içine sokuyor ve bu çarpışma açılış jeneriği yazıları ile paralel olarak devam ediyor. Dövüş sahnelerinin koreografisini Chia-Liang Liu’nun üstlendiği filmin başında, iki kardeşin birlikte kaplan-kırlangıç tekniğini kullanarak yaşlı bir adamla dövüştüğünü görüyoruz. İki genç adamın “Beyaz Kaş” diye hitap ettikleri bu adamla kapışması yanmış yıkılmış bir mekânda gerçekleşmektedir ve sonradan öğreneceğimiz üzere burası bir zamanlar Shaolin tapınağıdır. Önceki iki filmi görmeyenler için bu başlangıç bir parça havada kalıyor elbette; çünkü ne bu dövüşün sebebini ne de ortalığın bir yangın yeri hâlinde olmasının sebebini anlayabiliyoruz. Öykü boyunca duyduğumuz bazı konuşmalar da aynı nedenle soru işareti yaratıyorlar zaman zaman; ne var ki bir kungfu filmi seyretmek isteyen ve bundan daha fazlasını hedeflemeyen bir izleyici için tüm bunların herhangi bir problem yaratmayacağı da açık. Sonuç, öykünün gelişmeler açısından pek de önemsenmediği bir çalışma olmuş bu nedenle ama yine de senaryo farklı öğeler ve temalardan akıllıca yararlanarak, hikâyenin alışılmışlığını ve aksamasının olumsuz etkilerini unutturuyor çoğunlukla.

Öykünün işte bu farklı öğelerinden biri, kadın karakter(ler)in ve bir cinsiyet alanı olarak kadın olmanın kullanımı üzerinden çıkıyor karşımıza. Biri öykünün başında yaşamını yitiren iki kadın karakter de iyi birer dövüşçü olarak çiziliyorlar ve bunlardan biri öykünün kahramanı Hung Wen-Ting’i (Chia-Hui Liu) rakibi Beyaz Nilüfer’e karşı eğitiyor da üstelik. Daha önemli olansa, genç adamın tüm cesareti, becerisi ve kendini sıkı bir şekilde eğitmesine karşın, ikili mücadeleleri sırasında dokunmayı bile başaramadığı rakibini alt etme yolu: Hung Wen-Ting’in erkeksi gücü öne çıkaran dövüş stilinin karşısına “kadın kungfu’su”nun yumuşaklığını koyması filmin. Kahramanımızın bu stili öğrenmeye başlamadan önce nakış işlemek ve çocuk bakımı gibi süreçlerden geçmek zorunda olması ve dövüşürken “feminen” hareketler yapmasını, seyircide gülümsemelere yol açacak bir mizah unsuru (“Cinsiyet mi değiştirdin? Bu ne biçim kungfu!”) olarak da kullanıyor senaryo ama önemli olan filmin bu konudaki tercihinin kesinlikle cüretkâr olması. Kungfu filmlerin popülerliğinin doruğunda olduğu yıllardaki seyircisinin çok büyük bir kısmı erkekti ve bu seyircinin önemli bir kısmı da eril bir zihniyete sahipti kuşkusuz. Senaryo bu gerçeğin farkındaydı elbette ve kesinlikle başarılı bir şekilde onları hem eğlendiriyor bu seçimi ile hem de kadının erkekten farklılığının altını olumlu bir öğe olarak çiziyor. Filmin bir diğer çekici ve özgün yanı ise, “kaplan-kırlangıç” dövüş stilini ve geleneksel Çin tıbbı olan akupunkturu (ve iğnelerini!) dövüş sahnelerinin kritik parçaları yapması. Böylelikle film, diğer türlü çok tanıdık gelecek olan dövüş sahnelerine özgünlük katıyor ve öyküdeki bazı boşlukları da önemsememenizi sağlıyor. Kavga sahnelerinde genital bölgelere (özellikle erkeklerinkine) saldırıları veya bu bölgelerin bir silah olarak kullanımını da filmin farklılıkları arasına ekleyebiliriz.

Kungfu sahnelerindeki karakterlerin havalandığı (yüksekten atladıkları veya yükseğe atladıkları, havada uçtukları veya zıpladıkları) anlarda görüntünün kısa süreliğine de olsa sık sık dondurularak estetik bir stilizasyona başvurulan filmin dövüş sahneleri meraklısını tatmin edecek kadar çok ve hayli uzun. Örneğin filmin ilk 20 dakikasının hemen hemen dörtte üçünde tekme, yumruk ve nara seslerinin eşlik ettiği dövüşleri izliyoruz sadece. Kungfu filmlerinin olmazsa olmazı intikam arzusununun da (“Bu utançla nasıl yaşarım! İntikamımı almalıyım!”) kaçınılmaz olarak yerini aldığı öykü, bu arzuyu yeni gerekçelerle sürekli besleyerek kendisininden bekleneni de karşılıyor. Benzer bir klişe olarak, yan karakterlerden biri üzerinden yaratılan küçük komedi anlarını da anmamız gereken yapıtın Eddie Wang imzalı müzikleri de eylemlerin ve duyguların altını çizmekten çekinmeyen içeriği ile dikkat çekiyor. Quentin Tarantino’nun da hayranları arasında olduğu çalışma, öyküsünden çok aksiyon sahneleri ve hemen tüm kungfu filmlerinde olduğu gibi, bu sahnelerdeki yaratıcılığı için keyifle izlenebilir.

(“Fists of the White Lotus” – “Clan of the White Lotus”)

Chameleon Street – Wendell B. Harris Jr. (1989)

“Demek istediğim, karşındaki insanın ihtiyacını sezip, o ihtiyacı giderecek şey oluyorsun”

Sürekli olarak parasızlıktan şikâyet eden bir adamın, bu sorunu çözmek için gazeteci, doktor, avukat ve Yale öğrencisi gibi farklı rollere girerek, kendini her defasında yeniden yaratıp bu sorunu çözmeye çalışmasının hikâyesi.

1990’da Sundance Festivali’nde Drama dalında birinciliği alan, gerçek bir karakter olan William Douglas Street Jr’ın yaşamından uyarlanan ve ABD yapımı olan filmin senaryosunu yazan Wendell Harris yönetmenliği de üstlenmiş. Harris bununla da yetinmemiş ve kurguyu da yaptığı gibi, başrolü de üstlenmiş bu ilk ve tek uzun metrajlı çalışmasında. Çok ilginç bir karakterden orijinal bir senaryo ile yola çıkan Harris’in tüm sinema yönetmenliğinin bu filmle ve öncesinde çektiği bir kısa filmle (1986 tarihli “Colette Vignette”) sınırlı kalmış olmasını hayretle karşılamanızı sağlayacak ilginç bir yapıt bu. Bir bukalemun gibi sürekli kılık değiştiren bir adamın hikâyesini konvansiyonel bir sinema dilinden uzak durararak anlatıyor film ve zaman zaman tekrara düşüp, dağılır gibi olsa da hep koruduğu mizah havasının da katkısı sayesinde kendisini ilgi ile izletiyor.

Filmin adı (“Chameleon Street”, Türkçesi ile “Bukalemun Sokağı”) öykünün kahramanının lakabı ve soyadı bir araya getirilerek oluşturulmuş. “Büyük Taklitçi” olarak da bilinen William Douglas Street Jr’ın hikâyesini 1978’den başlayarak anlatıyor film ve zaman zaman onu anlatıcı olarak da kullanıyor. Babasının hırsızlık alarmı şirketinde çalışan Street Jr hep para sıkıntısı çekmektedir ve gerek boşandığı eşi, gerekse sevgilisi ile ilişkisinde de hep olumsuz bir rolü vardır parasızlığın. İçinde bulunduğu durumu “3D” (Divorce, Debt ve Depression; Türkçesi ile söylersek 3B: Boşanma, Borç ve Bunalım) olarak ifade eden Street Jr, başarısız başka girişimlerden (becerilemeyen bir şantaj girişimi de vardır denedikleri arasında) sonra ilk taklitçilik denemesini, ünlü bir kadın basketbol oyuncusu ile röportaj yaparak gerçekleştirir. Time dergisi muhabiri rolüne girdiği bu denemenin amacı röportajı bu dergiye satmaktır ama gönderdiği teklif mektubundaki yazım hatası oyununu ortaya çıkarır. Ne var ki yaptığı işin cazibesi ve keşfettiği yetkinliği, onun bu oyunu farklı rollerle sürdürmesinin de yolunu açar. Wendell Harris öykünün kahramanının bu birbirinden farklı rollerde yaşadıklarını ve yaşattıklarını, temposu nadiren düşen, mizaha sık sık başvuran, iyi yazılmış diyaloglar ve ayrıksı bir sinema dili ile anlatıyor bize.

Açılış sahnesinde Street Jr’ı bir arkadaşı ile bir aracın içinde görüyoruz. Bu sahnedekilerin iyi bir örneği olacağı gibi, filmdeki diyaloglar adeta Tarantino’nun kaleminden çıkmış bir havaya sahipler. Ham, sert, esprili, gerilimli ve kendi başlarına ayrı bir çekicilik kaynağı olabilen bu konuşmalar filmin önemli kozlarından biri. Tarantino çağrışımının en iyi örneklerinden biri olarak, “fuck” sözcüğünün farklı anlamlarda nasıl kullanılabileceğinin örneklerini izlediğimiz sahneyi gösterebiliriz. Öykünün başından sonuna William Douglas Street Jr’ın hemen tüm konuşmaları bu tarz repliklerle dolu ve film bu sayede sık sık gülümsetiyor seyircisini. Bu karakterin sözlerini daha da eğlenceli kılansa, Wendell Harris’in altı çizili olmaktan çekinmeyen oyunculuğu olmuş. Karakterin anlatıcı sesini de duyduğumuz sahnelerde daha da keyifli bir içerik ve biçime ulaşıyor bu sahneler ve kesinlikle çekici kılıyorlar filmi.

2016’da kimlik ve çek sahteciliğinden üç yıl ceza aldığında, geride kalan 46 yılda toplam 17 suçtan ceza almış ve altı kez tutuklanmıştı William Douglas Street Jr. Filmde gördüklerimizin dışında, aralarında askerî akademi mezunu ve savunma ihaleleri alan bir iş adamının kimliğini çalmanın da olduğu farklı sahtekârlık oyunları da olan bu ilginç karakterin, Chicago’daki bir hastanede Harvard mezunu bir doktor rolü oynayarak 36 kez histerektomi (rahmin tamamen alınması) ameliyatı yaptığı da söyleniyor. Bu sayı gerçek midir bilinmiyor ama en az bir kez gerçekten yapmış bu operasyonu ve filmde bunlardan birini de uzun uzun ve hem eğlenceli hem de rahatsız edici bir sahnede görme imkânı buluyoruz. Cezaevi psikiyatristi ile görüşmesinde, “İnsanlara istediklerini veriyorum. Birisi ile tanıştıktan iki dakika sonra, kim olmamı istediğini anlıyorum. Kişiliğimi duygusal olarak, karşımdaki kişinin duygusal yapısına göre ayarlıyorum” diyerek, bu yazının açılışında da yer alan ve bir başka psikiyatristin kendisine söylediklerini tekrarlayan bu karakterin yaşamının ve giriştiği oyunların cazibesini seyri keyif veren pek çok sahnede kullanıyor film ve ameliyat sahnesinden maskeli kostüm bölümüne (özellikle de Fransız değişim öğrencisi taklidine dikkat!) epey eğlence sunuyor seyircisine.

Detroit İnsan Hakları Komitesi’nde sahte avukat olarak çalışmaya başlaması gibi bazı bölümlerin, sanki öncesindeki bazı sahneler kesilmiş gibi birdenbire başlaması veya kahramanımızın kızı ile oynadığı bıçaklı oyun ve ameliyat gibi dozunun gerekliliği tartışılır rahatsız edicilikleri olan sahneleri gibi problemleri var filmin. Bunlardan daha önemlisi ise senaryonun zaman zaman bir maceralar dizisi görünümü yaratan bir içeriğinin olması ve bu da doğal olarak bu da bir bütünsellik sıkıntısı yaratıyor. Son jenerikte öyküdeki hemen tüm karakterlerin “Akrep ve Kurbağa” adlı fablı dönüşümlü olarak anlatmasının ve son cümlenin de (“Çünkü huyum bu”) öykünün kahramanından gelmesinin, eğlenceli ve doğru bir kapanış sağladığı filmi çekmeye Detroit News gazetesinde okuduğu haberden sonra karar veren ve senaryo üzerinde birkaç yıl çalışan, bu arada öykünün kahramanı ile de birden fazla kez görüşen Harris Sundance Festivali’nde aldığı büyük ödüle rağmen, yapıtının gösterim haklarını satamamış ve bu nedenle de çok kısıtlı sayıda seyirciye ulaşabilmiş film. İşin ilginç yanı, Warner Bros’un filmin kendisine ilgi göstermezken, yeniden çekim hakkını satın alması ama bu projenin de sonradan rafa kaldırılması.

Siyahların kimlik sorununu da gündemine alan ve bunu farklı kimliklere bürünen ve anti-kahraman olarak tanımlayabileceğimiz bir karakter üzerinden yapan film, Steven Spielberg’in benzer bir öykü anlatan ve yine gerçek bir karakterden esinlenen “Catch Me If You Can” (2002, Sıkıysa Yakala) filminin popüler sinema anlayışından çok farklı ve daha özgün bir sinema diline sahip. Zamanında hak ettiği ilgiyi göremese de, bugün farklı eleştirmenlerce hakkı teslim edilen yapıt, Spielberg’in ticariliğinden uzak durması ile de önemli ama onun çekiciliğini başka unsurlarla yeterince tekrarlayamamış görünen bir çalışma. Restoranda geçen güçlü sahnenin bir örneği olduğu şekilde, ırkçılığa karşı tutum da takınan ve yine bu sahnede elle tutulur hâle gelen bir öfke de barındıran yapıt yönetmeninin başka film çek(e)memesine üzülmenize neden olacak ilginç bir çalışma.

Ren Zhe Wu Di – Cheh Chang (1982)

“Beş Element Oluşumu’nda altın, odun, su, ateş ve toprak elementleri vardır”

Ninjaların, şefini ve tüm öğrencilerini öldürdüğü bir kung fu okulunun hayatta kalan tek öğrencisinin intikam hikâyesi.

Senaryosunu Cheh Chang ve Kuang Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chang’ın yaptığı bir Hong Kong filmi. 1958 – 2011 arasında faaliyet gösteren ve Hong Kong’tan çıkan pek çok dövüş sanatı filminin yapımcısı olan Shaw Brothers Studio’nun parlak dönemlerinin sonlarında çekilen film bu türün biçim ve içerik kalıplarının başarı ile kullanıldığı örneklerden biri: onur, bağlılık, gelenekler, ihanet, hoca ve öğrenci ilişkisi ve elbette intikam temalarını içeren ve “mekanik” bir şekilde akan bir öykü ve koreografileri ile göz dolduran ve aralıksız süren dövüş sahneleri. Klasik bir kötü ve iyi çatışmasını, akıllıca düşünülmüş ve tasarlanmış silah ve pusu çeşitleri ile anlatan film, bu tür yapıtlardan hoşlananların keyifle izleyeceği; atılan yumruk ve tekmelerin ve birbirine vuran objelerin ve dövüşenlerin naraları ile, bekleneceği gibi hayli “gürültülü” ve kanın bol bol döküldüğü bir çalışma.

Öykü rekabet halindeki iki dövüş okulunun mücadelesini anlatarak başlıyor. Taraflardan biri bir Japon Ninjitsu ustasını kullanarak diğerini tuzağa düşürür ve gafil avlanan okulun hayatta kalan tek üyesi, Ninjaların tekniklerini öğrenerek intikam almanın peşine düşer. Bu kısa öykünün, meraklıların başını, gelişmelerini ve sonunu kolayca tahmin edebileceği bir içeriği olduğu açık ve senaryo da türün hemen tüm örnekleri gibi bunun farkında elbette. Bu nedenle tam da ve sadece bekleneni vermekten çekinmiyor film ve çekiciliğini hem bu aşinalığın verdiği “rahat seyir keyfi”nden hem de bu tanıdık öykünün tatmin edici dövüş sahnelerinden alıyor. Evet, kesinlikle hayli mekanik bir senaryo var karşımızda ve ortalama bir seyirci bir sahneyi izlerken hemen ardından gelecek olanı kolayca tahmin edebilir; bir başka ifade ile söylersek, otomatik bir makine nasıl sadece ayarlandığı şekilde çalışır ve bunun dışına çıkmazsa, ve bu bağlamda sınırları belirlenmiş bir mekanik yaşamı varsa, bu öykü tam da böyle akıyor.

Zaman zaman ani ve sert zum hareketine başvurulan filmin dövüş sahnelerinin koreografisi bir dans tiyatrosu örneğini çağrıştırıyor ve oyuncular da zaman zaman adeta poz vererek canlandırıyorlar rollerini. Bol mimikli oyunculuklar herhangi bir yapaylık hissi yaratmıyor; aksine hafif mizah anlarının doğmasını sağladığı gibi, oyuncuların asıl performans alanları olan fiziksel gösterileri de eğlenceli bir şekilde destekliyor. Öykünün çok önemli bir kısmını oluşturan kung fu / ninjitsu sahneleri kuşkusuz filmin asıl çekiciliğini oluşturuyor ve kimi hayli sert ve kanlı olan ölüm sahnelerini izlemeyi de kolaylaştırıyor bir bakıma. Tüm oyuncuların fiziksel becerilerini sonuna kadar sergilediği ve kurgunun da yardımı ile zaman zaman parmak ısırtan akrobatik hareketler sergilediği bu sahnelerde kullanılan silah çeşitleri ve kombinasyonları, özellikle de tuzak çeşitleri oldukça yaratıcı tasarımların ve düşüncelerin eseri. Benzer şekilde, bu tuzaklardan kurtulmak için başvurulan yöntemler de aynı yaratıcılığın parlak örneklerini oluşturuyor ve film hiç tekrara düşmeden, her defasında şaşırtıyor ve eğlendiriyor seyircisini.

Öyküde doğrudan bir milliyetçilik yok ama kötü karakterlerden en önemlisinin Japon olması ve onunla işbirliği yapan, dolayısı ile ihanet içinde olan Çinlilerin de hainliklerinin bedelini ödemesini atlamamak gerek. Kaldı ki temel olarak Ninjalar hep sinsi ve bir kahramana yakışmayacak şekilde pusu kuruyorlar rakiplerine (“Kahramanlar pusu kurmaz!”) ve bu nedenle, güçlü ve cesur olsalar da mert değiller kesinlikle. Ne var ki film onların hakkını onur konusunda veriyor ve kaybedince harakiri yaparkan gösteriyor onları. İyi kötü ayrımını tarafların kıyafetleri üzerinden de yapıyor film ve iyileri masumiyetin beyazı, kötüleri ise karanlığın siyahı içinde gösteriyor her zaman. Senaryonun tek kadın karakterinin kullanımı da eril bakış açısı ile çizilmiş görünüyor. Gözyaşlarını ve bedenini kullanan bir hain bu karakter ve ihanetinin bedelini de ödemek zorunda kalıyor, tam da bu tür filmlerden bekleneceği şekilde. Cheh Chang’ın filmlerinde kadınların genellikle kahramana zarar veren ve bazen de ölümüne neden olan bir profille çizildiğini de hatırlatmakta yarar var.

İlginç bir seçimi de olmuş filmin: bazen karakterlerin, silah olarak kullanılan objelerin (“şapka içindeki oklar”) veya kullanılan dövüş tekniklerinin (“ters takla”) isimleri beliriyor görüntünün üzerinde. Bu isimlerin bir kısmının zaten gördüğümüz bir şeyi ifade ediyor olması ve bu yüzden de seyirciye herhangi bir ek bilgi sunmuyor olması bu tercihin gerekliliğini sorgulatıyor doğal olarak. Hong Kong dövüş sanatı filmlerinin olmazsa olmazı yavaşlatılmış görüntülerle oyuncuların beden hareketlerinin, sert sahnelerin ve dökülen kanın altını estetik biçimde çizen film, bire karşı beş, altı kişinin dövüştüğü sahnelerin inandırıcılığını ise iyi düşünülmüş koreografiler ile sağlamış görünüyor. Görüntü yönetmeni Wen-Yun Huang’ın parlak renklerle zenginleştirilmiş görüntü çalışmasının da dikkat çektiği filmin, benzer filmlerin ortalamasından daha sert ve kanlı sahneler içermesi, öyküsünün bazen dozu kaçmış mekanikliği ve inandırıcılık gibi problemleri olsa da, meraklılarını tatmin edecek bir çalışma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

(“Super Ninjas” – “Chinese Super Ninjas”)