Üç Maymun – Nuri Bilge Ceylan (2008)

“Biraz önce avukatı da aradım, konuştum. Zaten şoförüm olduğun için şüphelenmezler diyor. En fazla altı ay, taş çatlasın bir sene. Çıktığında hiç olmazsa elinde toplu bir paran olur. Benim şu adaylık durumum olmasa, senden böyle bir şey istemezdim; biliyorsun. Ama şimdi seçim arifesinde bu kaza bir duyulursa, benim siyasî hayatım bu saat biter. Biliyorsun işte. Zaten fırsat kolluyor, ibneler. Maaşın da devam eder, senin oğlan her ay gelir alır. Toplu parayı da çıktığında elden nakit veririm sana. Olur mu? Bankayı falan bulaştırmayalım şimdi, ne olur ne olmaz. Tamam mı?”

Patronunun yaptığı trafik kazasını para karşılığında üstlenen bir şoförün ve ailesinin içine girdikleri tehlikeli oyun nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Senaryosunu Ebru Ceylan, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan’ın yazdığı, yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği bir Türkiye, Fransa ve İtalya ortak yapımı. Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film üç kişilik bir ailenin ayakta kalmak için içine girdiği oyun üzerinden bireysel ve toplumsal yozlaşmanın hikâyesini anlatıyor ve Gökhan Tiryaki’nin görüntüleri ile görsel açıdan büyülüyor seyirciyi. Ahlâk ve adalet duygusunu yitirmiş bir toplumun çarpıcı bir resmi anlatılan ve özellikle ailenin evindeki sahnelerdeki kıstırılmışlık duygusunu film etkileyici bir şekilde geçiriyor seyirciye. Yolunu kaybeden bir ülkenin profilini çıkaran ama bunu yaparken bireylerin değerlerini kaybetmelerinin arkasındakilere hiç değinmemeyi seçen hikâyesi ve zaman zaman “sanatsal” anların heyecanına gereğinden fazla kapılınmış görünen atmosferi ile eleştiriye açık olsa da, sinemamızın kuşkusuz en kayda değer eserlerinden biri bu.

2007 genel seçimlerinin arifesindeyiz. Karanlık bir orman yolunda araba kullanan ve gözlerini açık tutmakta çok zorlanan bir adamı izliyoruz. Ardından bir kaza olduğunu yerde yatan bir insan bedeninden ve adamın telaşından anlıyoruz. Kazanın faili politikaya atılan ve seçimde aday olan bir iş adamıdır ve gece yarısı buluştuğu şoförüne para karşılığında kendi suçunu üstlenmesini önerir. Aşçılık yapan bir kadınla evli, üniversite sınavlarına hazırlanan bir oğlu olan adam bu teklifi kabul eder ve ardından yaşananlar ailenin üç bireyi için de iş adamı için de beklenmedik sonuçlara neden olacaktır.

Nuri Bilge Ceylan politik uzantıları çok olan ve bu açıdan değerlendirilmeye de çok uygun olan bir hikâyeyi olabildiğince apolitik kalarak anlatıyor yine. Üstelik burada ana karakterlerden biri politik faaliyetleri olan birisi ama müthiş final karesinde ima ettiğinin aksine Ceylan sık sık sadece bu dört karaktere odaklanmış görünmekle yetiniyor ve sinemasının doğrudan politik olandan özenle uzak duran ve “hijyenik” olarak tanımlanabilecek çerçevesi içinde kalıyor çoğunlukla. Bu seçim, tek başına bir eleştiri konusu olmak zorunda değil mutlaka ama sadece bir sonucu (burada yozlaşmayı) güçlü bir şekilde göstermekle yetinerek bu sonuca giden yolla ilgili bir ipucu vermemenin birkaç farklı nedeni olabilir (Bu nedenin çoğunluk tarafından bilindiği ve kabul edildiği varsayımı; ne olduğunun belirsizliği, umursanmaması ya da değinilmekten çekinilmesi…) ki burada hangisinin geçerli olduğu tartışmalı bir parça. Tartışmalı çünkü başlangıç sahnelerinden birinde 2007 seçimlerinin AKP’nin zaferi ile bittiğini gösteriyor bize film ve bu sahne belki hikâyedeki politikacı / iş adamı karakterinin bir sonraki sahnedeki kızgınlığını anlatmak için kullanılıyor ama bir ülkenin geleceğini belirleyen bir gelişmenin kapsamını sadece bununla sınırlı tutmak ve üstelik o adamın hangi taraftan (iktidar, muhalefet?) olduğunu belirtmekten özenle uzak durmak üzerinde durulması gereken bir “tarafsızlık” göstergesi. Partisi kazanıp kendisi kazanamasa bile iktidar partisi üyesi bir iş adamının ranttan yararlanmaya devam edeceğini varsayabiliriz rahatlıkla ki bu da bize kolay olanın seçildiğini ve adamın muhalefetten olduğunu gösteriyor olsa gerek.

Ceylan ilginç bir yöntem seçmiş filmde; pek çok olayın kendisini değil, o olaydan etkilenenlerin tepkisini gösteriyor film ve böylece bir yandan seyircinin merakı sürekli olarak uyandırılırken diğer yandan da film etkiden çok tepkiye ağırlık vererek (ve yukarıda anılan eleştiriye uygun davranarak) karakterlerin maruz kaldıklarına gösterdikleri reaksiyon üzerinden onları anlamamamızı sağlıyor ki bu reaksiyonlar -temel olarak kendini kurtarmak, savunmak ve direnmek- hep bir şekilde onları pasif eylemler içinde gösteriyor bize. Baştaki kaza sahnesinden patrondan avans istemeye sonlardaki cinayetten kadına yapılan teklife pek çok önemli olaya yaşanırken tanık yapmıyor bizi Ceylan ama yaşananların sonucunu izlemeye davet ediyor. Arada dozu kaçsa da ve her zaman gerekli tutarlılığa (annenin oğlunu ciddi bir biçimde hırpalanmış gördüğü sahne örneğin) sahip olmasa da sessizlik anlarını ve pasif bir mücadele içeren bakışları ustaca kullanan bir film için de doğru bir tercih bu ve yönetmenin kolay olana, “aksiyon”u göstermeye, saplanmadan ruh hallerine odaklanması filme önemli bir değer katıyor. “Artistik sessizlik” anları diyebiliriz hikâyedeki sessiz anlara ve evet, bir yandan filmin kendi değerine fazlası ile güvendiğini gösteriyor ama öte yandan oluşan sessiz kaosun ve karakterlerin içlerinde yaşadıkları karmaşanın da dışavurumu oluyorlar güçlü bir şekilde.

Renkli ama neredeyse siyah-beyaz bir film bu ve özellikle hikâyenin karanlık havasına çok uygun bir “karanlık görsellik”le seyirciyi hemen etkisi altına alıveriyor. Finaldeki müthiş fotoğraf ailenin üzerine çöken kara bulutların aslında sadece onların değil, tüm bir şehrin üzerinde asılı olduğunu gösteriyor örneğin. Ailenin yaşadığı dünyanın çıkışsızlığına ve örneğin oğlanın suça bulaşmak dışında bir alternatifinin olmamasına denk düşen bu görsellik Gökhan Tiryaki ve Ceylan adına çok büyük bir başarı. Karanlığını aydınlık sahnelerde bile korumayı başaran görsellik ve mizansen anlayışı Ceylan’ın Cannes’da aldığı yönetmenlik ödülünün de sonuna kadar hak edildiğinin bir göstergesi. İş adamı ve evin oğlu başta olmak üzere karakterlerini hep yakıcı bir sıcağın etkisi altında terlerken gösteren ve hem fiziksel hem ruhsal bir darlığın pençesindeki bireylerin hissettiği klostrofobiyi bize de geçiren filmde oyunculardan özellikle ikisi işlerini çok iyi yaparak Ceylan’a çok önemli bir destek sağlıyorlar. Anne rolündeki Hatice Aslan karakterini o denli iyi işliyor ki senaryonun da gerektirdiği gibi filmi kendisine ait kılıyor her ne kadar jenerikte ve afişte baba rolündeki Yavuz Bingöl’ün adı öncelikli olarak yazıyor olsa da. Eski yıllarda gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan türden haberlerde hikâyesini yüzeysel olarak okuyacağımız, bugün gündüz kuşağındaki reality programlarında bolca karşımıza çıkan kadınların bu ülkenin gerçeği olduğunu yüzümüze çarpıyor güçlü kelimesinin az kalacağı bir oyunculuk ile. Evin oğlunu oynayan Ahmet Rifat Sungar da yine güçlü bir havası olan ama asla abartıya kaçmayan performansı ile işini çok iyi yapıyor. İş adamı rolündeki Ercan Kesal işini aksamadan yaparken, filmin ilk yarısında çok az görünen Bingöl’ün performansı açıkçası üçünün de gerisinde kalıyor. Onun suskunlukları filmin en az doğal görünen sessizlik anları örneğin ve “yataktaki küçük çocuk” sahnesinde ağlaması epey bir zorlama içeriyor ve belki bu nedenle âni bir şekilde kesiliyor bu sahne.

Tam bir “sınıf hikâyesi” olan ama bunu sınıf kavramına hiç değinmeden anlatan filmde “ölü küçük kardeş”in işlevini anlamak pek mümkün değil. Ailenin üç bireyi için de bir travmadır bu elbette ama seyrettiğimiz hikâyede yaşananlar üzerinde bunun ne gibi etkisi olabileceğini veya karakterlerin eylemlerini nasıl etkilediğini anlayamıyoruz. Dolayısı ile kapıdan bir siluet şeklinde odaya girdiği sahnede olduğu gibi etkileyici bir görselliğin aracı olmaktan ileriye geçemiyor bu ölü kardeş. Yaşadığı çevreyi göz önüne aldığımızda kadının kocasının dışında bir erkeği evine alması, polisin bir parça sert bir şekilde kapıya vurup cevap beklemesi ve ne eve zorla girmeyi ne de içeridekileri azarlamayı / aşağılamayı düşünmesi gibi bu ülkenin gerçeğine hiç uymayan davranışlar içeren hikâyede seçim sonuçlarını veren televizyon kanalı açıkken uyuya kalan kadının uyandığında hâla açık olan ve seçim sonucunu veren televizyonla ilgilenmemesi gibi sorunlar olduğunu da ekleyebiliriz.

Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilmiş bir Zeki Demirkubuz hikâyesi diyebiliriz film için ve herkesin kendisinden daha zayıf olanı kullanmayı gerekli ve doğru gördüğü bir toplumda dört bireyin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Bir başka ifade ile söylersek, hikâye ne kadar yerelse (Demirkubuz) filmin biçimsel yanı o denli Batılı (Ceylan). Ceylan’ın, bu derece başarılı ve güçlü bir sinemacının, politik olarak alıgılanabilecek her unsurdan ve olgudan uzak durması ise bizim adımıza bir şanssızlık olurken, onun adına da yanlış bir seçimi işaret ediyor ne yazık ki.

Us – Jordan Peele (2019)

“Tıpkı bize benziyorlar. Bizim gibi düşünüyorlar. Nerede olduğumuzu biliyorlar. Buradan hemen gitmek zorundayız. Ya biz onları ya onlar bizi öldürünceye kadar durmayacaklar”

Tatil için geldikleri deniz kıyısında kendilerine tıpatıp benzeyenlerle karşılaşan bir ailenin yaşadığı korkunç anların hikâyesi.

Jordan Peele’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. 2017’de çektiği “Get Out” (Kapan) adlı ilk filmi ile büyük beğeni toplayan Peele’ın yine korku türünde çektiği bu ikinci filmi de ilki gibi hem gişede hayli başarılı olmuş hem de eleştirmenlerden genel olarak beğeni almıştı. “Doppelgänger” (Avrupa mitolojisinde, yaşayan bir insanın kendisi ile tıpatıp aynı olan görüntüsü için kullanılan bir isim) kavramından yola çıkan film bolca göndermesi ve mesajı ile önemli olan ama bir yandan da bunların fazlalığı, sık sık tekrarı ve zaman zaman da kabalığı ile hayli zayıf yönleri de olan bir çalışma. Mizaha da göz kırpan ve özellikle babanın sitcom’lardan fazlası ile aşina olduğumuz “komik, çocuksu siyah baba” karakteri ile gerekliliği tartışılır komedi de yaratan filmin bol şiddet içerdiğini ve kusurlarına rağmen ilgi ile izlenebileceğini ama kesinlikle kalıcı bir iyi izlenim bırakamadığını da ekleyelim.

“ABD’nin altında millerce tünel vardır: Terk edilmiş metro sistemleri, kullanılmayan hizmet yolları ve metruk maden kuyuları. Çoğunun bilinen hiçbir gayesi yoktur” cümlesi ile 1986’da açılıyor film. Kızlarının doğum günü nedeni ile lunaparkta eğlenen bir aileyi görüyoruz. Anne tuvalete gittiği, babanın ise tokmakla oyun oynadığı bir sırada kız uzaklaşıyor ve “Vision Quest. Find Yourself” (Vision quest, eski şaman ve Amerikan yerli kültüründe özellikle de ergenlik çağına girmekte olan erkek çocuklarının hayatta takip etmeleri gereken yolu ve yaşam amaçlarını bulmaları için başvurdukları ritüele verilen isim) tabelası asılı bir çadıra giriyor kız ve orada kendisine tıpatıp benzeyen ikizi ile karşılaşıyor. Aynalarla dolu çadırda bunun kendi görüntüsünün yanısması olduğunu sanır önce ama öyle olmadığını hemen anlar. Sonra günümüze geçiyoruz. O kız büyümüş, evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştur. Küçük bir kızken yaşadığı korkunç tecrübenin olduğu bölgeye tatile gelmişlerdir her yıl olduğu gibi ve bir gece kapılarının önünde benzerlerini bulurlar. Michael Abels’in ilginç ve filmin de en önemli kozlarından biri olan müzik çalışmasının da katkısı ile iyi bir giriş yapıyor film ama daha sonra bu düzeyini koruyamıyor.

Hikâye boyunca imalar olsa da finalin sürpriz ögesinin iyi kotarıldığını ve gerçeğin ne olduğunu keşfeden seyircide yeterli bir tatmin duygusunu yarattığını söyleyebiliriz. Ne var ki bu finale kadar film, sık sık gerçekçilik sorunları da yaşayarak, ama asıl olarak biçimsel açıdan fazlası ile “kaba” görünerek ve hikâyesini mesajlara boğarak kendisine zarar veriyor. Filmin temel problemi olduğundan (veya olması gerekenden) daha büyük görünmeye çalışması. Ülke boyunca uzanan insan zinciri örneğinde olduğu gibi, küçük bir hikâye ile daha etkileyici olabilecek bir içerik büyütülmüş zorlayarak ve ortaya ister istemez “kabalaşan” bir sonuç çıkmış. “Doppelgänger”lerin temsil ettikleri ve onlar üzerinden oldukça dolu bir hikâye anlatıyor bize ve anlattıkları da hayli önemli ama bunları bir kenara koyup, gösterilenin arkasına bakmayıp sadece gördükleriniz ile yetinirseniz, sonucun tatmin edici olmaması filmin sıkıntısının ne olduğunu çok iyi açıklıyor.

“Alice in Wonderland”den (Aynalar, beyaz tavşanlar, kırmızı tulumlar) Plato’ya (Mağara alegorisi), ABD’deki eşitsizlikten (gerçekler ile gölgelerin farklı yaşamları ve ilki her şeye gerçekten sahip olurken, ikincinin -hayli bir çarpıcı bir görsellikle gösterildiği gibi- bu sahipliği taklit etmekle yetinmek zorunda kalması) dinsel göndermelere (sık sık karşımıza çıkan İncil’deki 11:11 ayeti: “Onların başına kaçamayacakları bir felaket vereceğim. Ağlayıp yalvaracaklar ama onları dinlemeyeceğim”) ve Michael Jackson’dan (“Thriller” şarkının tişörtü ve klipte Jackson’ın canlandırdığı karakterin kimliğinin belirsizliği) Hollywood’un beyaz ve siyah karakter klişelerine (O klişenin ana ve yardımcı roller açısından tersine çevrilip, hayli yüzeysel olan beyaz aile karakterlerinin hiçbir mücadele vermeden yok edilmesi) pek çok referansla doldurmuş filmi Peele. Meraklıları için çekici olabilir tüm bunları yakalamak ve her farklı izleyişte yenilerini keşfetmek ama “Peki neden?” sorusunun cevabı sadece bu olmamalı. Örneğin ailenin küçük çocuğuna -günümüzde geçen bir filmde o çocuk için normal şartlarda bir anlamı olmayan bir şekilde ve herhalde tehlikenin sahilde olması nedeni ile- Jaws tişörtü giydirilmesi Peele’ın bu konuda aşırı doz kurbanı olduğunu çok iyi gösteriyor.

Elbette bir korku filminde mizah unsurlarına da başvurulabilir ama hikâyenin bu kadar tıka basa dolu olduğu filmde bir de özellikle baba karakteri üzerinden zaman zaman mizaha başvurmanın pek bir anlamı ve gereği yok. Siyah aileleri anlatan bir sitcom seyretmiş herhangi bir seyirciye çok tanıdık gelecektir bu eğlenceli ve çocuksu baba karakteri. Burada mizahın, korkunun şiddetinin düşmesine neden olduğunu ve hikâyenin sadece karakterlerin birbirlerine bir şeyler sapladıkları ve sert cisimlerle vurdukları bir kovalamacaya dönüşmesine yol açtığını kabul etmek gerekiyor. Annenin kocasına “Artık kararları sen vermiyorsun!” çıkışı ve savaşçılığı ile “feminizm”e selam göndermeyi de ihmal etmeyen filmde ailenin bireyleri arasındaki “Kim daha çok öldürdü” tartışmasını da gereksiz mizah anlarına örnek olarak verebiliriz rahatlıkla. “Bedenlerin klonlandığı ama ruhların tek kaldığı ve klonlar arasında paylaşıldığı”nı söyleyen film mesajlarını gereğinden çok fazla tutarak ve seyirciyi bir entelektüel okumaya zorlayarak önemli bir fırsatı harcamış. Anne rolündeki Lupita Nyong’o zor bir rolün altından ustalıkla kalkarak filmin belki de en önemli artısını oluştururken, filmin kendisi de bize sinemada sadelikten uzaklaşmanın tehlikelerini hatırlatıyor. Kusurlarına rağmen, ilgi ile izlenebilir ve kolaylıkla unutulabilir bir yapıt.

(“Biz”)

Phase IV – Saul Bass (1974)

“Farklı türlerden sıradan karıncalar, karıncaların yapmayacağı şeyleri yapıyordu. Toplanıyor, iletişim kuruyorlardı. Karar alıyor ve uyguluyor gibi görünüyorlardı”

Arizona çöllerindeki karıncaların bölgede yaşayanları evlerini terk etmeye zorlayan tuhaf hareketlenmelerini araştıran iki bilim adamının hikâyesi.

Senaryosunu Mayo Simon’un yazdığı, Saul Bass’ın yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. Hikâye Arizona’da geçse de iç çekimleri İngiltere’de, dış sahneleri ise Kenya’da gerçekleştirilen film Bass’ın ilk ve tek uzun metrajlı sinema çalışması. Filmde süre ve çekicilik açısından önemli bir yer tutan sahneleri Ken Middleham’ın görüntülediği film başta finali olmak üzere, stüdyonun müdahaleleri nedeni ile yönetmenin hayal ettiği bir şekilde sinema seyircisinin karşısına çıkamamış ve çok ilgi görmemiş ama zamanla ve özellikle korku / gerilim filmlerinden hoşlananlar için kült statüsüne kavuşmuştu. Bass’ın görsel yeteneğinin tüm izlerini taşıyan ve bu bakımdan hayli çekici sahneleri olan film hikâye açısından aynı düzeyi yakalayamasa da, ilgiyi kesinlikle hak eden bir eser.

Yönetmenlik kariyeri biri belgesel türünde olmak üzere 6 kısa film ve tek bir uzun metrajlı filmden oluşan bir sinemacı Saul Bass. Filmlerin jenerikleri için yaptığı çalışmalar, grafik tasarımlar ve hazırladığı posterlerle hak edilmiş bir ün kazanan Bass’ın bu ilk ve son uzun metrajlı film yönetmenliği eksiklikleri olsa da hayli ilginç bir çalışma. Birinin sadece sesini duyduğumuz toplam 7 oyuncusu var filmin ve onların üçü de hayli kısa görünüyorlar hikâyede. Bu nedenle temel olarak üç oyuncu arasında ve araştırma için kurulan çadır biçimindeki küçük bir istasyon içinde geçiyor hikâye ama bu oyuncular dışında filmin -belki de asıl diyebileceğimiz- karakterleri binlerce karınca ve birkaç da karınca düşmanı böcek. Senaryoyu yazan Mayo Simon tiyatro oyunları da yazan bir isim ve tek bir mekânda kısıtlı sayıda karakter arasında geçen hikâyeler konusunda rahat çalıştığı da belli ama hikâye -belki filmin karşımıza çıkabilen versiyonu nedeni ile- yeterince güçlü bir etki yaratamıyor zaman zaman. Bunda filmin görsel başarısının öne geçmesinin de payı var kuşkusuz ama iki bilim adamının (özellikle de genç olanının) yeterince geliştirilmemiş olması ve üçüncü karakterin işlevsiz (ve belki de sadece finale hizmet etmek için yaratılmış olması) bırakılması asıl etken. Mayo Simon’un senaryosundan yola çıkarak bilim kurgu yazarı Barry N. Malzberg’in aynı isimli bir roman da yazdığı filmin yapımcı şirket tarafından kesilen orijinal finalinde Saul Bass’ın René Magritte ve Salvador Dali esintili bir görsellik yaratttığı söyleniyor ki bu da filmin sinema değeri açısından değerlendirildiğinde, görsellik üzerinde daha özenli durulduğunu gösteriyor.

Karıncaları hareketlendirenin ne olduğunu açıklamıyor film; gökyüzünde bir takım kozmik değişiklikler, güneş tutulmasını andıran görüntüler görüyoruz ama bunların ötesinde başka bir şey olup olmadığını anlamıyoruz. Tarzı açısından kesinlikle Saul Bass’e yakışan görsellikte bu giriş ve onu destekleyen Brian Gascoigne imzalı müzik oldukça etkileyici. Ses çalışmasının çok kritik bir öneme sahip olduğu hikâye bu açıdan da kesinlikle çok başarılı. Karıncaların çıkardığı seslerle ardından yaptıkları hareketlerin eşlenerek “dillerinin anlaşılması”nın onlarla iletişim kurmanın yolu olarak kullanıldığı hikâyede gerilim ve korkunun temel araçlarından biri oluyor ses çalışması ve Gascoigne müziği de bir film müziğinin olması gerektiği şekilde asıl olarak atmosferin yaratılmasına katkı sağlıyor. İlk 7 dakikasında sadece karıncaları gördüğümüz filmde “hayal edilen sesler”le gerçek sesler iyi bir biçimde kaynaştırılmış ve ortaya görsel düzeye yakışan bir işitsel atmosfer çıkmış. Doğayı görüntülediği çalışmalardaki başarısı ile bilinen fotoğrafçı ve kameraman Ken Middleham’ın yakın plan karınca ve diğer böcek çekimlerinin üst düzeyi de önemli bir katkı sağlamış. Görsellikteki gerçekçilik karınca sürüsünün bir örümceği veya bir fareyi yok ettiği bölümlerde veya iki karınca ile bir peygamberdevesi arasındaki mücadele sahnesinde olduğu gibi bir doğa belgeseli seyrettiğimiz havasını yaratıyor ve bu da filme oldukça önemli bir katkı sağlıyor.

Nigel Davenport’un karıncalardaki gizemli değişikliği çözmeye saplantılı bir ilgi duyan Hubbs karakteri ile Michael Murphy’nin oynadığı genç bilim adamı Lesko karakteri arasındaki kişilik farkları ve karıncaların gittikçe artan güçleri ve yarattıkları tehlike ile mücadele konusundaki görüş farklılıkları büyük bir kısmı tek mekanda geçen bir hikâye için iyi bir çatışma potansiyeli yaratmış ve zaman zaman da bunu iyi değerlendirmiş Saul Bass ama senaryonun ona yeterince hareket edecek alan yaratmaması ve çatışmaya daha derin ve etkileyici bir içerik kazandıramaması nedeni ile bu potansiyel yeterince değerlendirilememiş.

Birey değil bir bütün oluşturan hücrelere dönüşen, birey olarak savunmasız ama toplu olarak çok kuvvetli ve akıllı bir güç olan karıncaların sırrını keşfetmenin ve onları durdurmanın peşine düşen iki bilim adamının ve yanlarına sığınmak zorunda kalan bir genç kadının bu hikâyesinde Nigel Davenport ve Michael Murphy işlerini yaparlarken, trajik hayatı henüz otuz dokuz yaşındayken sona eren Lynne Frederick senaryonun onu sadece masum ve saf bir kadın olarak çizmekle yetinmesi yüzünden (ilk sahnesinde at üzerinde -sanki bir erotik filmdeymiş gibi- erkeklere selam verdiği sahnenin tuhaflığı!) hikâyede önemli bir işlev üstlenememiş. Bert I. Gordon üç yıl sonra H. G. Wells’in hikâyesinden “Empire of the Ants” (Dev Karıncalar İmparatorluğu) adında bir başka “karıncaların tehlikesi” filmi çekmişti ama Bass’ın bu filminin düzeyinin epey altında kalmıştı. Dolayısı ile tehlikenin karıncalardan kaynaklandığı bir korku ve / veya gerilim filmi izlemek için çok daha doğru bir seçim Bass’ın bu çalışması. Yeterince tatmin edici değil ama B tipi filmlerin havasını daha ciddi bir boyuta taşıyan, açık bıraktığı ucu ile seyircisinde sorular yaratan ve Bass’ın görsel yeteneğinin iyi bir örneği olan bu filmi izlemekte yarar var.

The Counterfeit Traitor – George Seaton (1962)

“Vicdanın her zaman iyi eğitilmiş bir köpek gibiydi. Bir köşeye çekilip sessizce oturmasını söylediğinde, bunu yapardı. Seni tanıdığım günden beri artık o kadar uysal değil. Senin vicdanının izin vermediğini yapmam için bağırıp duruyor bana”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan petrol ithal ettiği için Amerikalılar tarafından kara listeye alınınca, onlar için Nazilere karşı casusluk yapmayı kabul eden İsveçli bir petrol tüccarının hikâyesi.

Alexander Klein’ın aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu ve yönetmenliğini George Seaton’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Gerçek bir karakter olan ABD doğumlu İsveç vatandaşı Eric Erickson’un hayatını anlatan ve kurgudan çok, bir biyografi olan kitaptan yola çıkan Seaton sinema açısından bakıldığında iyi bir hikâye çıkarmış ama ilginç ve gizemli bir adam olan Erickson için kitapta ve dolayısı ile filmde anlatılanların bir kısmı aslında pek de yaşanmamış ki filme asıl heyecan katanlar da onlar. Dış sahnelerinin çekimleri İsveç, Danimarka ve Almanya’da olayların gerçekten yaşandığı (ya da yaşandığının iddia edildiği) yerlerde gerçekleştirilen filmden başrollerdeki William Holden ve Lilli Palmer’ın klasik oyunculuğun izlerini taşıyan sağlam performansları, hikâyeye iyi bir şekilde dağıtılmış gerilim anları ve Seaton’ın klasik sinema dili ortaya seyri keyifli bir eğlencelik çıkarmış.

İsveç göçmenlerin çocuğu olarak 1890’da ABD’de doğan ve o ülkenin vatanadaşı olan Erickson 1924’te İsveç’e göç etmiş ve 1930’ların ortalarında İsveç vatandaşı olmuş. 2. Dünya Savaşı sırasında tarafsız konumunu koruyan ve savaş boyunca Almanya ile petrol ve demir alım satımı başta olmak üzere ticarî ilişkileri sürdüren İsveç bu arada Alman işgali altında bulunan Norveç ve Danimarka’dan gelen mültecilerin ülkelerinin bağımsızlığa kavuşması için verecekleri savaşa eğitim desteği sağlarken, bir yandan istihbarat bilgilerini de paylaşmış onlarla. Savaşın son iki yılında ise topraklarının müttefikler tarafından kullanılmasına da izin veren İsveç’in tarafsız konumu elbette çok dikkat gerektiren bir statü yaratmış ülke için. Hikâye boyunca zaman zaman anlatıcı rolü de üstlenen Erickson’un ifadesine göre, “Lizbon, İstanbul ve diğer tarafsız şehirler gibi, Stockholm de ziyaretçi kisvesi altında gizlenen insanlarla doluydu. Dünyanın dört bir yanından geliyor ve düzinelerce farklı dilde gevezelik ediyorlardı. Bazıları İsveç bilyalı rulmanlarını ve Bofors’un ürettiği silahları almaya gelmişti. Diğerleriyse, sevkiyatların yerine ulaşmasını engellemek için ellerinden geleni yapan casuslardı”. Casusların cirit atması için çok uygun bir ortamı tarif ediyor film burada bize ve George Seaton’ın filmi de bir klasik Hollywood yapıtı olarak bu ortamı keyifli bir şekilde değerlendiriyor.

Gerçek yaşı konusunda yalan söyleyen Erickson 1. Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunda istihbarat subayı olarak çalıştığını da iddia etmiş ama bunun da gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını biyografisini yazanlar ortaya çıkarmış. Bu gizemli adam hakkında uydurulanların bir kısmı ise Klein’in kitabından ve ondan yola çıkarak çekilen George Seaton filminde çıkmış ortaya ilk kez. Örneğin hayli etkileyici “cezaevi avlusunda infaz”dan bir mezarlıkta Gestapo subayını alt etmeye ve Almanya’dan kaçarken yaşananların hemen tamamına kadar pek çok olayın gerçekle hiçbir ilgisi yok. Benzer şekilde, Lilli Palmer’ın canlandırdığı Marianne Möllendorf karakterinin akıbeti de filmde gösterilenden çok farklı olmuş. Sinema filmlerinin gerçek karakterleri ve olayları sinemanın “gerçekler”i nedeni ile değiştirdiği çok sıklıkla görülen bir durum, özellikle de Hollywood’da. Burada ise gerçeklerden uzaklaşma sadece filmden değil, hatta asıl olarak karakterin gerçek hayattaki yalanlarından ve onun “biyografi”sinden kaynaklanıyor ilginç bir şekilde. Sonuçta bu durum aslında bir yandan da Erickson karakterinin ilginçliğini hatırlatıyor bize ki bu da filmi önemli kılan bir unsur.

William Holden’ın canlandırdığı Erickson karakteri zaman zaman bir anlatıcı olarak olayların öncesini ve kendi hislerini açıklıyor bize. Her zaman çok da gerekli görünmüyor bu açıklamalar ama yine de içerikleri ve seyirciyi ana karakterin ruh hâline yaklaştırmaları sayesinde çok da işlevsiz değiller. Amerikalıların Almanya ile ticaret yaptığı için kara listeye aldığı ve savaş bitince bu listeden çıkarılma sözü karşılığında kendileri için casusluk yapmasını istediği bir iş adamı Erickson. Kendisinden beklenen, serbestçe girip çıkabildiği Almanya’da gözünü ve kulağını açık tutması ve edindiği bilgileri Amerikalılar ile paylaşmasıdır ama elbette işler o kadar kolay olmayacak ve iş adamı kendisini düşündüğünden çok daha büyük tehlikelerin içinde bulacaktır. Özetle kendisine yapılan bir şantajla girmiştir bu casusluk işine ve hikâyede daha sonra yaşanan gelişmeler onun bu işe gönüllü olarak devam etmesini sağlasa da bir mutlak kahraman resmi çizilmemesi film adına olumlu bir puan. Hugh Griffith’in keyifli bir performansla oynadığı, ABD adına çalışan İngiliz adamın soğuk duyarsızlığının -finalde yaptığı jest ile bu olumsuzluk azaltılsa da- sık sık vurgulanması da filme değer katıyor. Erickson’un, durumdan habersiz olan eşinin kendisinin rol gereği Nazi sempatizanı olmasına verdiği tepkiyi “En azından kimin bana güvenmiş olduğunu anladım” cümlesi ile yargılaması ise sadece adamın bencilliği değilmiş ve film de aynı bakış açısına sahipmiş gibi göründüğünden, bu olumlu ögelerin karşısında duruyor ne yazık ki. Onca farklı milletten insanın kendi aralarında bile İngilizce konuştuğu (Çünkü ortalama bir Amerikan seyircisi alt yazı okuyamaz!) filmde en iyi arkadaşı olan Yahudi adamı herkesin içinde aşağılayarak kendisinden uzaklaştıran Erickson’un “Başkalarının sizden nefret etmesi talihsizliktir. Kendinizden nefret etmeniz ise katlanılması mümkün olmayan bir durumdur” ifadesi ise filmin üzerine yeterince gitmeyip aksiyon ile yetinmeyi tercih ettiği bir ikilemi işaret ediyor.

Bir iş adamı olarak sahip olduğu ayrıcalıkları kaybetmemek için casusluğu kabul eden adamla vicdanını kaybetmemek için aynı işe soyunan kadın arasındaki romantizm bu tür filmlerde genelde pek görülmediği kadar sağlam işlenmiş. Bunda senaryonun kadını neredeyse ana karakter kadar önemsemiş olmasının ve Lilli Palmer’ın da sağlam bir performansla onu inançlarının yönlendirdiği bir karakter olarak gerçek kılabilmesinin payı var asıl olarak. Verilen istihbarat ile bombalanan Alman rafinerisinin aynı zamanda 120 çocuğun da ölümüne yol açmış olması Erickson’un “Ama daha fazlasını da kurtardın” yaklaşımı ile kolayca affedilebilecek bir trajedi değildir onun için. Birinin baştan zoraki girdiği ama acımasız bir infaza tanık olduktan sonra isteyerek yaptığı işi, baştan istekli olan ama ölen çocukları gördükten sonra terk etmeye karar veren iki karakterin çatışmasını etkileyici bir dille sergileyen film bu ve benzer yanları ile sıradan bir aksiyon olmanın ötesine geçmeyi başarıyor kolayca.

Her ne kadar gerçek olmasa da ve gerçekleri bu denli çarpıtması rahatsız edici olsa da hayli iyi çekilen cezaevi infazı sahnesi ile göz dolduran film arada Almanların ampuldeki farklılığın anlaşılacağını akıl edememesi ya da Erickson’un mezarlıkta James Bond becerileri sergilemesi gibi inandırıcı olmayan bölümlere de sahip. İçinde değerli nesneler olan parayı elinden kapan küçük Nazi muhbirinin peşinde koşan kahramanımızın yaşadıkları gibi çekici bölümleri olan ve üç farklı Avrupa ülkesinde geçmesine rağmen turistik görüntülerden özenle uzak duran filmde William Holden’ın da sade oyununun hakkını verelim ve karakterinin son bir kez Berlin’e gideyim cümlesinin klişe tanıdıklığının rahatsız etmemesinin bir örneği olduğu gibi, sağladığı inandırıcılıkla hikâyeye renk kattığını ekleyelim son olarak.

(“Sahte Casus”)