Bab el Hadid – Youssef Chahine (1958)

“Sana bir şey diyeceğim, beni iyi dinle. Qinawi delidir. Madbouli’ye sor, o sana anlatır. Tatlı bir sözcükle dilediğini yaptırabilirsin ona, bir çocuk gibidir. Kötü bir sözcük ise çıldırtabilir onu. O zaman ne yapacağını bir Allah bilir”

Kahire tren istasyonunda gazete satan yoksul ve yalnız bir adamın bir kadına duyduğu saplantılı ve karşılıksız aşkının hikâyesi.

Hikâyesini Abdel Hai Adib’in, diyaloglarını Mohamed Abu Youssef’in yazdığı, yönetmenliğini Youssef Chahine’in yaptığı bir Mısır yapımı. 1958’de Berlin’de Altın Ayı için yarışan film 50’li yılların Mısır’ından sosyal boyutları da olan, popüler görünümü altında toplumsal meseleleri ihmal etmeyen ve hatta önemli bir parçası yapan bir hikâye anlatıyor. Saplantılı karakteri kendisi canlandıran Chahine, biraz fazla hızlı ilerliyor görünen (filmin uzunluğunun ortalamanın epey altında, 74 dakika olduğunu hatırlatalım) hikâyesini bir kara film havasında (özellikle ikinci yarıda) getirirken karşımıza, toplumsal meseleleri gündemine alması ve bunları işleyiş şekli ile İtalyan Yeni Gerçekçilik akımına da göz kırpıyor. Usta sinemacıdan ilgiyi kesinlikle hak eden ve toplumda cinsiyet odaklı baskıları güçlü bir biçimde sergileyen önemli bir çalışma bu.

Kahire İstasyonu’unu, orasının bir buluşma ve ayrılma noktası olarak önemini vurgulayan bir anlatıcı sesle başlıyor film. Hemen sonrasında bu sesin istasyon içinde gazete bayiliği yapan Madbouli’ye (Hassan el Baroudi) ait olduğunu anlıyoruz. “Gazetelerde okuduklarımızdan daha da tuhaf olaylar meydan gelir burada” diyor Madbouli ve sonra da bunların en tuhafı olduğunu düşündüğünü anlatmaya başlıyor. Ailesini terk edip, iş bulmak için Kahire’ye gelen pek çok gençten biri olan Qinawi’yi (Youssef Chahine) sefil bir durumda istasyonun içinde yerde yatarken bulur Madbouli. Topal olduğunu fark edince, zor durumdaki genç adama acır ve ona kendisi için istasyon içinde ve etrafında dolaşarak gazete satacağı bir iş verir. Adamın yaşadığı sefil yere gittiğinde gördükleri ise onun neden hep tuhaf ve öfkeli olduğunu anladığını düşünmesini sağlar: Duvarları mayolu kadınların fotoğrafları ile kaplıdır genç adamın ve tatmin edemediği cinsel arzularının da tutsağı gibidir. İstasyon içinde kaçak olarak soğuk içecek satan kadınlardan birine, Hanuma’ya (Hind Rustum) saplantılı bir şekilde âşık olur Qinawi ve onunla evlenmeyi kafasına koyar.

Film bir yandan cinsel saplantıları olan bir adamın kendi trajedisini ve neden olduğu diğer trajedileri anlatırken, diğer yandan istasyonu merkezine alan bir toplumsal hikâye getiriyor önümüze ve bu ikisini genelde de başarılı bir şekilde bir araya getiriyor. Qinawi karakteri dönemin işsiz ve zor durumdaki gençlerinin örneklerinden biri olurken, istasyon içindeki bazı olaylar da dönemin Mısır’ı hakkında seyirciyi aydınlatıyor. Hanuma ve onun gibi başka genç kadınların seyyar satıcılığı istasyon içinde dükkânı olan ve polisle de arası iyi olan patronun hiç hoşuna gitmez ve sürekli onları istasyonun dışına atmaya çalışır. Maluma’nın sevgilisi olan ve istasyonda yolcuların yüklerini taşıyarak hamallık yapan Abu Siri (Farid Shawqi) ise oradaki sömürü ve haraç düzenine karşı mücadele etmektedir ve bunun için de tüm hamalları yanına çekerek sendikalaşmalarını sağlamaya çalışmaktadır. 1952’de krallığın ABD’nin de içinde olduğu bir askerî darbe ile devrilmesi ve ardından general Nasır’ın ilk başkan olan general Muhammed Necib’i devirerek ve ABD’ye karşı milliyetçi ve sosyalist bir çizgi izleyerek başkan olduğu bir dönemde geçiyor hikâye. O zamanlar Chahine için bu tür bir hikâye anlatmayı kolaylaştırmış olsa gerek.

Film toplumun kadına, kadın ve erkek ilişkilerine bakışını da konu almış kendisine. İstasyona gelen tüm kadınların erkeklerin bakışları ve sözlü tacizlerinin kurbanı olması, hikâye boyunca sık sık karşımıza çıkan genç bir kadının sevdiği adamla kaçak buluşması (dört yıllığına uzak bir yere gidecek olan sevgilisi ile doğru dürüst bir vedalaşma imkânı bulamıyorlar), istasyona dans ederek giren kadınlı erkekli grubun arkasından “cehennem” konuşmaları yapan dindarlar (Katolik bir ailede yetişen ama kendisinin herhangi bir dine inanmadığını söyleyen Chahine’in filmlerinde dinciler, özellikle de koyu müslümanlar sıklıkla eleştirinin konusu olmuştur) ve Qinawi’nin kendisine bakıp durduğunu söyleyen bir kadının kocası tarafından dövülmesi (adam karısına yüzündeki peçeyi açtığı için kızmayı da ihmal etmiyor) gibi çeşitli örnekleri var bunun filmde. Qinawi’nin istasyonda gördüğü her kadına açık bir cinsel arzu ile bakması ve büyük şehirde yaşamaya alışmış bir kadına sunduğu hayalin zavallılığı da (Evlenip köye yerleşmek, çocuk yapmak, toprağı ekip hayvan yetiştirmektir bu kısıtlı hayal ve öte yandan adamın kendisi muhtemelen bunu yapamadığı için köyünden kalkıp şehre gelmiştir) onun üzerinden, toplumsal yaşamdaki kısıtlanmışlık ve bastırılmışlıkla ilgili net bir fikir veriyor bize.

Gazetelere yansıyan korkunç bir kadın cinayeti, erkek arkadaşların ve kocaların kadınları sık sık şu ya da bu şekilde hırpalamaları (ve kadınların bunu kolay kabullenen hâlleri) ve Qinawi özelinde gibi görünse de, kuşkusuz çok daha genel bir sorunu işaret eden “ret edilen erkeğin şiddeti” Chahine’in filminin toplumdaki cinsiyetçilik üzerine olan söyleminin birkaç örneği sadece. Kadın hakları ve kırsal yörelerdeki ezilen kadınlar için toplanan kadınların görüntüsünü de aynı bağlamda değerlendirebiliriz. Tüm bu konuları derinlemesine ele almıyor film ama bir suç hikâyesinin içinde hem karakterleri hem onların davranışlarını anlamamızı sağlayacak şekilde kullanmayı biliyor.

Alevise Orfanelli’nin görüntüleri özellikle ikinci yarısında filme tam bir “kara film” havası veriyor. Siyah-beyaz görüntüler ve son yarım saatteki gölgelerin çekici bir hava kattığı görselliği hikâyenin içeriği ile hayli uyumlu ve filmin özellikle 1970’li yıllarda yeniden “keşfedilmesini” sağlayan önemli nedenlerden biri de bu olsa gerek. Chahine’in parlak performansı ile, kolayca karikatüre dönüşebilecek bir karakteri gerçek kıldığı, onun trajik ve tehlikeli yanlarını etkileyici bir şekilde yansıttığı filmin, kapanışını diğer karakterler ve onların yaşadıkları ile hiçbir ilgisi olmayan (bu nedenle de biraz ilgisiz gibi görünen) genç kızın olan bitenin farkında olmayan görüntüsü ile bitirmesi de hayli ilginç bir tercih. İlginç ama bir yandan da hayli doğru bir seçim; çünkü kızın yaşadığı da toplumsal baskıların bir başka örneği ve istasyonu ülkenin bir metaforu olarak düşünürsek, birbirinden habersiz pek çok insanın, boyutu ve içeriği değişiyor olsa da Mısır’ın içinde bulunduğu durum nedeni ile kendi trajedilerini yaşadığını gösteriyor bu seçim. İçerdiği sert (bugün için hayli yumuşak olsa da) sahneler nedeni ile halkın tepki göstermesi üzerine uzun süre bir şekilde yasaklı kalan bu filmde Hind Rustum’un seksi, oyunbaz ve acımasız olabilen karakterini renkli bir şekilde canlandırdığını söyleyelim son olarak ve uzun süre unutulmuş olarn bu Chahine eserini tüm sinema meraklılarına önerelim.

(“Cairo Station”)

Family Romance, LLC – Werner Herzog (2019)

“Biliyor musun, bazen merak ediyorum; acaba kendi ailem de başkaları tarafından kiralanmış olabilir mi? Ya onlar da sadece rollerini oynayan oyuncularsa?”

Çok küçükken babası tarafından terk edilen bir kıza baba rolü yapması için kiralanan bir adamın ve onun şirketinin verdiği benzer “aile saadeti” hizmetlerinin hikâyesi.

Werner Herzog’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Herzog’un şimdilik son kurgu filmi olan çalışma Japonya’da gerçekten verilmekte olan ilginç bir hizmeti konu alan ve bu hizmet üzerinden modern dünyada insanların yalnızlığını çarpıcı bir şekilde anlatan bir sinema yapıtı. Seyircide bir belgesel olduğu izlenimini yaratacak kadar gerçek bir hikâyesi ve sinema dili olan film insan doğası üzerine düşünmemizi sağlayan, 78 yaşındaki yönetmenin sinemadaki arayışlarını sürdürmesinin örneklerinden biri olan ve konusunun ilginçliğinin daha da sert kıldığı gerçekliği ile çok önemli bir yapıt ve özellikle de farklı bir film arayanların mutlaka görmesi gereken bir eser.

Filmin MUBI’deki gösteriminin öncesinde yönetmen yapıtı ile ilgili önemli bilgiler verirken, sonrasında da MUBI’nin yöneticilerinden Daniel Kasman’ın sorularını cevaplandırıyor ve çok daha değerli kılıyor seyir keyfini. Baştaki konuşmada şöyle diyor Herzog: “Filmin adına “LLC” (Limited kelimesinin İngilizce kısaltması) koydum çünkü saadet Japonya’da bir işe dönüştü. Tokyo’da Yuichi Ishii adında genç bir girişimci bir ajans kurdu ve düğünlere kiralık arkadaş ya da aile üyeleri yolluyor veya benim filmimdeki gibi babası ile hiç tanışmamış bir genç kız için baba rolüne girecek bir dublör kiralıyorlar… Her şeyin sahte olması, her şeyin oyuncular tarafından yapılması, her şeyin bir yalan olması, her şeyin bir gösteri olması ve yine de yaşatılan hislerin gerçekliğinin hâlâ mevcut oluşu… ve bu hisler o kadar yoğunlar ki.” Herzog konuyu kendisine getirenin filmin yapımcılığını da üstlenen Roc Morin olduğunu söylüyor ve tümü amatör olan oyunculara (Şirket sahibini ve küçük kız için baba kimliğine bürüneni canlandıran Yuichi Ishii bir bakıma kendisini oyunuyor) sadece birkaç cümlenin yazılı olduğu bir senaryonun verildiğini ve sahne kendilerine açıklandıktan sonra doğaçlama ile devam edildiğini belirtiyor. Sahnelerinin pek çoğunun tek çekimle gerçekleştirildiği ve Tokya’daki çekimler için çok küçük bir kamera kulanılması sayesinde yetkililerden izin almadan “gerilla” yönteminin tercih edildiği film ile daha saf bir sinemaya, sinemanın özüne döndüğünü düşünüyor Herzog.

Hikâye babasını hiç tanımayan on iki yaşındaki Mahiro’nun, ona duyduğu özlemi ve yalnızlığını gidermesi için kiralanan bir adam (Ishii Yuichi) ile ilk kez buluşması ile başlıyor. Adam kız için bir baba rolü üstlenecektir ve her ikisinin de gerçek olmadığını bildiği bir durumu yaşayacaklardır. Ishii Yuichi kiraz ağaçlarının çiçeklendiği bir parkta buluşur kız ile ve bir baba on yıldır uzak kaldığı çocuğu ile ilk kez buluştuğunda nasıl davranacaksa öyle davranır. Oynadıkları roller ile ilgili tek kelime edilmez, ilk karşılaşma anından itibaren yaşanacak bir “gerçekliğin” içine girer her ikisi de. Sahte ile gerçek olanın birbirine karıştığı, ya da daha doğru bir ifade ile, özlenenin gerçek olanla değil sahte olanla karşılandığı bir ilişki başlar aralarında. Buradaki rol oynama, sinema sanatı açısından bakarsak, bir kurgu filmde yapılandan çok da farklı değil aslında; seyrettiğimiz bir kurgu filmde gördüklerimizin gerçek olmadığını biliriz ama bu durum ondan etkilenmemize engel olmaz çoğunlukla; çünkü özlenen veya eksikliği hissedilen bir şeylere dokunur mutlaka, sevdiğimiz bir film. Bu ilk buluşma sahnesinin gerçekleştiği parkta “baba ve kızı” samuray gösterisi yapanları da seyrederler; sahte kılıçlarla bir samuray dövüşü ve bir harakiri canlandırılır bu gösteride. Bu da bir rol oynamadır tıpkı filmin hikâyesinin anlattığı gibi.

Kızının düğününe kocası gelemeyeceği için onun yerine geçecek birini arayan kadın, bir falcıya (kâhine) yalnız gitmemek için yanında arkadaşı rolünü üstlenecek birini arayan bir başka kadın ve yıllar önce piyangoda büyük ikramiyeyi kazanan bir diğerinin o mutluluk ânını tekrar yaşama isteği gibi farklı arayışların da karşımıza çıktığı film hemen tüm sahnelerinde oldukça saf bir sinema ile seyircinin yüreğine dokunmayı başarıyor ve insanın yalnızlığı üzerine çok şey söylüyor. Küçük kız ile babasının parkta fotoğraflarını çeken adamın pandomim gösterisi (etkileyici bir süprizi var bu sahnenin), kızın “babası”na “Bana da sarılır mısın?” dediği an, bir tsunami alanına ölen / kaybedilen yakınlarla görüşmek için birisinin koyduğu telefon veya piyango talihlisi kadının kazanma mutluluğunu yeniden yaşadığı sahne gibi pek çok çarpıcı bölümü var filmin. Günümüzün sosyal medya fenomenlerine bir gönderme olarak paparazziler ile çarşıya çıkan, ünlü olmak isteyen kadın bölümünün de dikkat çektiği filmdeki robotlu otel sahnesi de hayli ilginç. Filmin ardından yaptığı konuşmada Herzog’un da değindiği üzere robotları kendi kiralama işinde kullanıp kullanamayacağını düşünür Yuichi Ishii; etrafımızda eksik olanı tamamlama hizmeti veren bir adam için doğru bir düşüncedir bu ve günümüzde teknolojinin geldiği nokta ve robotların hastaneler ve huzurevlerinde yalnız olanlara arkadaş olarak kullanılma denemeleri de desteklemektedir onun bu girişimini.

Kamera kullanımının belgesel gerçekçiliğini sağladığı ve Herzog’un kamerayı kendisi kullanarak ve görüntü yönetmenliğini de üstlenerek karakterlerin ve hikâyenin parçası olduğunu söylediği filme Ernst Reijseger imzalı müzik ince, dokunaklı ve alçak gönüllü havası ile önemli bir katkı sağlamış. “Müşterilerin hayatlarını iyileştirmek için bir illüzyon yaratan” adamın girdiği ilişkilerin hikâyesi bu filmin durduğu yer açısından gerçek ile sahtenin (belgesel ile kurgunun) arasındaki duvarı yıkıyor bir bakıma bu tercihler sayesinde. Kurulan ilişkiler tehlikelidir ve dikkatle yönetilmelidir; Yuichi Ishii’nin dediği gibi “Bu işte sevmeye ve sevilmeye izin yoktur” ve gittikçe kendisine bağlanan kızın annesine söylediği gibi (“Böyle devam edemeyiz; sence de ben ölsem, daha iyi olmaz mı? Bu sefer bir ölü kiralaman gerekecek”) hizmet bir yerde sona ermek durumundadır.

Filmin ardından Daniel Kasman ile yaptığı online söyleşide”Gerçek nedir, yalan nedir”in insan varoluşunun en önemli sorusu olduğunu söyleyen ve “Kendimize hayatımızın ne kadarı rol” diye sormamızı öneren Herzog bir de ilginç bir anekdotu paylaşıyor: Japon TV kanallarından biri Yuichi Ishii’nin “Aile Saadeti” hizmeti ile hazırladığı bir program için görüşmek üzere müşterilerinden birinin ismini istemiş kendisinden. Ishii ise onları kendi çalışanlarından birine yollamış ve gerçek ortaya çıkınca da şöyle demiş: “Gerçek bir müşteri ile görüşseydiniz, yalnızlığından utanır ve size gerçeğin ancak yarısını söylerdi. Benim sizi gönderdiğim kişi ise bu işi 200 defa yapan biri ve onunla gerçeğin daha fazlasına erişebilirsiniz”. Varoluşsal yalnızlığın artacağını öngören, başta cep telefonu olmak üzere, artan iletişim araçlarının ve imkânlarının iletişimi çoğaltırken varoluşsal yalnızlığı da artıracağını öne süren Herzog çok doğru ve etkileyici bir kapanış yazmış film için. Yuichi Ishii kendi evinin kapısına gelir ama içeri girmeye cesaret edemez; çünkü gerçeklik konusunda kuşkuları vardır artık.

Ishii’nin kendisi üzerinden düşünürsek, “canlandırmanın canlandırması” ifadesi ile tanımlayabileceğimiz filmin yönetmeni Herzog, Kasman ile konuşmasında çok okumayı ve uzun yürüyüşleri (yürüyerek seyahat etmeyi) öneriyor ve okumayı film izlemenin önüne geçiriyor. Ishii’nin sadeliği ve gerçekliği ile göz dolduran performanının önemli kozlarından biri olduğu bu Herzog çalışması ise bize filmlerin de -doğru filmler olduğu sürece- okumak kadar önemli olabileceğini hatırlatıyor. Farklı ve çarpıcı bir modern sinema örneği.

Hush – Mike Flanagan (2016)

“İstediğim zaman içeri girebilirim. İstediğim zaman işini bitirebilirim. Ama yapmayacağım. Zamanını bekleyeceğim. Ölmeyi dilediğinde, işte o zaman içeri gireceğim. Beni anlıyor musun? Beni anlıyorsan, başını salla. Şimdi biraz eğlenebiliriz. Keyfini çıkar”

Yeni romanını yazmak için orman içindeki bir eve kapanan sağır ve dilsiz bir yazarın maskeli bir katilin saldırısına uğramasının hikâyesi.

Senaryosunu Mike Flanagan ve Kate Siegel’in birlikte yazdıkları, yönetmenliğini Flanagan’ın üstlendiği ABD yapımı bir korku filmi. 2016 yılında iki korku filmi daha (“Ouija: Origin of Evil” ve “Before I Wake”) çeken Flanagan’ın bu çalışması bir kadının, karşısında pek çok dezavantaja sahip olduğu ve tam bir sadist olan bir adama karşı mücadelesini zaman zaman hayli sertleşen bir hikâye ile anlatırken, adamın dışında dolaştığı evinde mahsur kalan yazarın akıbeti konusunda seyircide merak uyandırmayı da başarıyor. Buna karşılık klişelerden kurtulamamış olması, ciddi bir potansiyel olan sesi (daha doğrusu sessizliği) cesur davranmaması nedeni ile gerektiği kadar kullanamaması, zaman zaman kabalaşan sertliği ve gösterdiklerinin daha sonraki sahnelerde bir anlamı olacağının altını fazlası ile kalın bir şekilde çizmesi gibi hayli önemli problemleri var ve bu nedenle sıradan bir sinema eseri olmaktan kurtulamıyor.

Başarılı ilk romanından sonra ikinci romanı için orman içindeki evine kapanan, 13 yaşında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu duyma yetkinliğini kaybeden bir yazar Maddie. Uzun bir süre önce erkek arkadaşından ayrılmıştır, yakın bir evde yaşayan evli çift romanı ile boğuştuğu günlerde görüştüğü tek arkadaşlarıdır ve dış dünya ile iletişimi cep telefonu ve bilgisayarı aracılığı ile kurar sadece. Bir de çok sevimli bir kedisi vardır bu sağır ve dilsiz kadının. Mike Flanagan, eşi de olan Kate Siegel ile birlikte yazdığı senaryoda önce sessiz, daha doğrusu diyalogsuz çekmeyi düşünmüş filmi ama hemen vazgeçmiş bu fikrinden. Açıkçası eğer bu düşünce hayata geçseydi, sonuç ne olurdu diye düşünmemek elde değil; değil, çünkü yapılan tercihin karşımıza çıkardığı sonuç önemli bir olgu olan ses açısından pek parlak değil. Açılış sahnesinde kadını mutfağında yemek yaparken görüyoruz ve Flanagan bu eylem sırasında çıkan sesleri (soğan doğrama sırasında çıkan sesler gibi) özellikle yükseltiyor. Hoş bir numara bu ama daha sonra birkaç sahnede -doğal olarak- kadının duyamaması kullanılsa da, hikâye sese ve sessizliğe dayalı cesur bir dili hiç kullanmamayı tercih ederek önemli bir fırsatı kaçırıyor. Sonuç da, kadının adam karşısındaki zayıflıklarından biri daha olmaktan öteye geçemiyor.

Flanagan’ın sığındığı bir diğer kolaylık ise bazı eylemleri, objeleri vs. görsel olarak abartılı bir şekilde vurgulayarak (gözümüze sokarak bir başka ifade ile) bu unsurların ileride tekrar karşımıza çıkacağını ve bu nedenle gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleme ısrarı. Örneğin komşu kadının ziyarete gelirken cep telefonunu arka cebine sokması o sahne için o derece anlamsız bir şekilde vurgulanıyor ki yönetmenin bize “Bak bu telefonla ilgili bir şey olacak ileride” diye bağırdığını duyar gibi oluyorsunuz. Fırında yanan yemekten çıkan dumanın çalıştırdığı alarmı da bir başka örneği olarak verebileceğimiz bu tercih pek ince bir düşüncenin ürünü değil. Daha da yanlış bir örnek ise kadının içindeki “yazar sesleri”nin kullanımı: Bu sesi bir kaçma senaryosunun muhtemel sonucunu göstermek için kullanıyor film ama “sürprizi kaçan” bu yöntemi sonradan bir başka sahnedeki ona yakın senaryoda da kullanınca istenen etkiyi yaratamıyor seyirci üzerinde.

Hikâye doğal olarak gerilimini yazarın hayatını kurtarıp kurtaramayacağı, kurtulacaksa da tüm dezavantajlarına rağmen bunu nasıl başaracağından alıyor. Bu açıdan aksamayan senaryo kadının adama karşı olan dezavantajlarından birini (duyamamasını) akıllıca da kullanıyor bir sahnede. Filmin, seyircinin olan bitenlerin sesini duymasını tercih etmesi ise bizi yazarın bakış açısından çok, cinayetlerinin nedeni hiç açıklanmayan katilinkine yaklaştırıyor; daha doğrusu görsel olarak film kadının yanındayken, işitsel olarak adamın yanında buluyoruz kendimizi. Bu durum ise, bir farklılık yaratmakla birlikte, filmin kendisinin “kahramanla özdeşleşme” hedefine de hiç uygun değil. Sadist olduğu kadar akıllı görünmeyen (en azından kadın kadar akıllı değil) adamın anlamsız niteliğinin vurgulandığı kötücüllüğü ve bazı sert ve kanlı sahneler de seyirciyi rahatlatmıyor açıkçası.

Biri sadece bilgisayar ekranında görünen toplam beş oyuncusu olan filmin 2019’da Hindistan’da iki ayrı versiyonu çekilmiş: Her ikisini de Chakri Toleti’nin yönettiği ve farklı oyuncuların rol aldığı filmlerin biri “Kolaiyuthir Kaalam”, diğeri ise “Khamoshi”; iki filmin hikâyesine oldukça fazla sayıda karakter eklenmiş orijinal yapımda olmayan ve ilki Tamilce, diğeri Hintçe çekilmiş. Bu orijinal yapım ise önemli problemlerine rağmen; James Kniest’in başarılı görüntüleri, sık sık Mike Flanagan ile çalışan The Newton Brothers ikilisinin (Andy Grush ve Taylor Newton Stewart) hikâyeye yakışan gerilimli müzikleri ve iki başrol oyuncusunun (Kate Siegel ve John Gallagher Jr.) üzerlerine düşeni fazlası ile (fazlası ile çünkü hikâye türün kendi içinde bile çok da inandırıcı değil) yapmaları ile, izlenebilir bir çalışma. Türün katıksız meraklıları ise keyifle izleyeceklerdir kuşkusuz.

Searching for Bobby Fischer – Steven Zaillian (1993)

“Sence satranç nedir? Asıl olarak eğlenmek için oynayanlara göre satranç sadece bir oyundur. Satranca hayatını adayanlar onun bir bilim olduğunu iddia ederler. Bunların hiçbiri değildir satranç. Bobby Fischer daha önce kimsenin yapmadığını yaptı, satrancın derinine indi ve sanatı buldu orada. Tüm hayatımı onun gibi oynamak için harcadım, buradakilerin çoğu da öyle. Ama biz sadece taklitçiyiz, başarılı birer taklitçi. Onun halefi bu gece burada değildi. O senin evinde odasında uyuyor. Oğlun, Fischer gibi yaratıcı. Onun gibi, içeride olanı görüyor”

Satrançta çok yetenekli ve gelecek vaat eden bir çocuğun en iyi olmak ve kazanmak beklentileri nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Satranç oyuncusu Joshua Waitzkin’in yaşadıklarını anlatan ve babası Fred Waitzkin tarafından yazılan aynı isimli kitaptan Steven Zaillian tarafından uyarlanan bir ABD yapımı. Yedi yaşındaki bir çocuğun kendi kendine öğrendiği satrançtaki yeteneğinin sonuçlarını sadece onun değil tüm ABD’nin bu oyundaki kahramanı olan Bobby Fischer ile ilişkilendirerek anlatan film Zaillian’ın ilk yönetmenlik çalışması. Bugüne kadar sadece üç sinema filmi çeken Zaillian gerçek bir karakterin bu hikâyesini Amerikan sinemasından beklenecek şekilde akıcı ve çekici bir şekilde anlatıyor ve tüm oyuncuların ama özellikle de küçük oyuncu Max Pomeranc ile satranç hocası rolündeki Ben Kingsley’in performansları sayesinde yakaladığı gerçekçilik duygusu ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor. Hikâyenin özellikle ikinci yarıda Hollywoodvari akışlara başvurması ve deha olmanın çocuklar üzerindeki etkilerini daha derin ve etkileyici bir şekilde aktarabilme fırsatını kaçırması ise filmin pek de önemsiz olmayan zayıf yanları.

Hikâyenin kahramanı Josh’un anlatıcı sesinin eşlik ettiği Bobby Fischer’in gerçek görüntüleri ile başlıyor film. 1972’de SSCB’den Boris Spassky’i yenerek dünya satranç şampiyonu olan Fischer’in Soğuk Savaş döneminde elde ettiği bu başarı ABD için güçlü bir propaganda vesilesi olmuş ve ülkenin kahramanı olmuştu bu yetenekli oyuncu. Öye ki gidip gitmeyeceğini kimsenin bilemediği bir unvan maçı için Kissinger devreye girip, oyuncuyu aramış ikna etmek üzere. Tuhaf davranışları sadece satranç dünyasındaki eylemlerine değil, kişisel hayatına da damga vuran oyuncunun garipliği dehası ile ne kadar ilişkilidir bilinmez ama bu oyuna tutku derecesinde bağlı, ünlü veya ünsüz pek çok ismin eksantriklikleri ile bilindikleri de bir gerçek. Zaillian’ın bu filmde yedi yaşındaki hâlini anlattığı Josh Waitzkin’in hikâyesinde Fischer ile bağlantı kurması biri olumlu biri olumsuz iki sonuca yol açmış görünüyor: Yetenekli her çocuk ve genç satranç oyuncusunun “Yeni Fischer” umudunu canlandırdığı ABD için bu figürün kullanılması hikâyeye bir çekicilik katıyor kesinlikle ve tarihî referans olarak da doğru bir kullanım bu. Buna karşılık, hangi alanda olursa olsun bir çocuğun üstün yeteneklere sahip olmasının onun ve ailesinin üzerinde yaratacağı baskı ve ikilemler (başarılı ve en iyi olmak hırsı ile kendini tüketme noktasına gelecek kadar çalışmak veya bireyin çocukluğunu kişisel gelişimine hassasiyet gösterilerek yaşamasını mümkün kılmak) hikâyenin ana odak noktası olması gerekirken, senaryo -üstelik zaman zaman tam tersi bir yönde hareket ederek- bu fırsatı yeterince değerlendiremiyor. Evet; aile içi çatışma, baba ile çocuğun ilişkisi gibi unsurlarla bu önemli alanı ihmal etmiyor ama sonlara doğru ve tarihe de geçen final maçının heyecanına -bir Hollywood filminden bekleneceği üzere- fazlası ile kendisini kaptırıyor film örneğin.

Açılışta Washington Meydan Parkı’nda üzerlerine bahis oynanan satranç oyuncularını görüyoruz. Bizdeki satranç jargonunda “Yıldırım Satranç” denen bir türde (oyunculara genellikle en fazla 5 dakika süre veriliyor tüm maç için ve bu yüzden çok hızlı oynamak zorundalar) oynayan oyuncuların içinde tuhaf tipler var ve para bahis konusu ama bir yandan da tümünün bu oyununun büyüsüne kapıldığı, oyuna sevgi ile bağlandıkları açık. Birden bastıran yağmurun altında aynı arzu ve hırs ile oynamaya devam ediyorlar çünkü. Aralarında İran asıllı Kamran Shirazi’nin de olduğu ünlü satranç oyuncularının kendilerini oynadığı -filmin başka bölümlerinde de olduğu gibi- bu sahne filmin satrancı sevdirmek ve popüleştirmek misyonunu da keyifli bir şekilde yeterine getirmesini sağlıyor.

Usta görüntü yönetmeni Conrad L. Hall’un Oscar’a aday gösterilen kamera çalışması gerçekten özenli ve bu tür bir hikâyede pek görülmeyen bir derinliğe sahip. Tüm satranç karşılaşmalarında oyuncuların ve oyunun dinamizmini gerilim yaratacak bir şekilde yakalanırken, yakın plan yüz çekimleri de dozunda kullanılarak satrancın büyüsü ve çocuk ile etrafındakilerin yaşadıkları seyirciye etkileyici bir şekilde geçiriliyor. Yıldırım oyunlarda kameranın hareketi ile, oyuncuların her hamlelerinden sonra bastıkları satranç saatinden çıkan sesin birlikteliği adeta bir gerilim filmi atmosferi yaratıyor ve yapıtın seyir değerini yükseltiyor.

Bir oyunu verdiği keyif için oynamakla kazanmak için oynamak arasındaki fark ya da bu ikisi arasındaki dengenin önemi -yeterince derin bir şekilde üzerine gitmese de- açısından ilgiyi hak eden bir film çekmiş Zaillian. Kaybetme korkusunun (“Belki de en iyi olmamak daha iyidir. O zaman kaybettiğinde bir sorun olmaz”) keyfin önüne geçmesinin tehlikeleri üzerine düşünmenizi sağlamayı başarıyor film ve James Horner’ın dramatizasyonu iyi (ama zaman zaman dozu kaçmış) müziğinin eşliğinde ustaca anlatılmış bir hikâye getiriyor bize. Kazanmak için rakipleri küçümsemenin ve onlardan nefret etmenin başarıyı getirdiği (çünkü rakipler de öyle yapmaktadır ve Fischer de küçümsemiştir hep rakiplerini) bir oyunu “kurallarına göre oynamak” zorunda kalmanın yaratacağı duygular ve her bir bireyin bu durumda benimseyeceği duruş birbirinden farklı olsa gerek ve film de onlardan birinin hikâyesini anlatıyor.

Çocuğun satrancı nasıl öğrendiğini, ailesi olduğu için bizim için de nedense bir sır olarak bırakan filmde iki oyuncu öne çıkıyor. Çocuk dehayı oynayan Max Pomeranc (film çekildiği sırada kendi yaş grubunda ABD’de satrançta ilk 100 içinde yer alıyormuş küçük oyuncu) oyunu bilmenin de sağladığı avantajla gerek satranç masasında gerek diğer sahnelerde hayl başarılı bir oyunculuk sunuyor. Ona satranç hocalığı yapan, oyunun bir tutkunu olan ve kazanma odaklı Pandolfini’yi (gerçek bir karakter bu da) oynayan Ben Kingsley her zamanki sağlam performansı ile bu oyun ve oyuncularla ilgili psikolojiyi anlamamızı sağlıyor.

16 yaşında uluslararası usta ünvanını kazanan ve hayatı filmin konusu olan Joshua Waitzkin 1999’da ve henüz 23 yaşındayken, satrancı profesyonel olarak turnuvalarda oynamayı bırakmış. Kararını, “… sürekli kazanma ihtiyacının bu sanatı daha derin öğrenmenin yerine geçmesinin” sevgisini yok etmesine ve bu yüzden satranca yabancılaşmasına bağlayan Waitzkin’in durumu, başarı için hayatın keyif veren yanlarından ne kadar taviz verilebileceği, başarılı olmakla (ya da sadece başarılı olarak mutlu olabilmekle) mutlu olmak (ya da “sıradan” şeylerle mutlu olabilmek) arasındaki seçimin ne olması gerektiği konularında düşündürebiliyor seyirciyi. Bu bağlamda Josh’un iki hocası; profesyonel, disiplinli ve kazanma odaklı Pandolfini ile parktaki oyunculardan biri olan ve oyundan keyif alan Vinnie arasındaki farkı iyi kullanıyor film. Bunu yaparken de Zaillian’ın akıp giden yönetmenlik anlayışından aldığı destekle iyi bir keyiflik oluyor. Özellikle sporda ve sanatta çok üst düzeyde yetenekleri olan tüm çocukları hatırlatan film (yağmur altındaki sahnede baba ile çocuk arasındaki diyalog hayli etkileyici) Hollywood sinemasının ilgiyi hak eden örneklerinden biri.

(“Innocent Moves” – “Masum Hamleler”)