Düşman – Muzaffer Arslan (1973)

“Dudaklarım hâlâ dudaklarının ateşi ile yanarken, beni gözünü bile kırpmadan başkalarının kollarına atmak zulüm değil de nedir?”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’deki Alman casuslarla mücadele eden bir Türk ajanın şarkıcı bir Alman kadınla iş birliğinin hikâyesi.

Muzaffer Arslan’ın yazdığı ve yönettiği bir film. Sinemamızda en azından o yıllarda pek örneği olmayan bir dönem filmi olmaya soyunan ama bir dönem filmi için gerekli koşulları pek de umursamayan bu Yeşilçam yapımı televizyonun Türkiye’nin hayatına süratle girmeye başladığı o tarihlerde, yapımcılığı da üstlenen Muzaffer Arslan’ın seyircinin ilgisini tekrar sinemaya çekme çabasının bir sonucu. Şöhretinin zirvesindeki Emel Sayın ile bir başka yıldızı, Kartal Tibet’i bir araya getiren film hiçbir inandırıcılığı ve elle tutulur yanı olmayan senaryo ile gidilebilecek bir yol olmadığını gösteren ve Arslan’ın birkaç sahnedeki mizanseni ile dikkat çeken bir çalışma. Emel Sayın’ın şarkıları, sinemamızın vasat rollerde harcanmış ismi Erden Alkan’ın performansı ve bir de nostalji arzusu için izlenebilir.

Yeşilçam filmlerinde o dönemde pek görülmeyen bir uyarı ile başlıyor film ve seyredeceğimiz olay ve kişilerin gerçekle ilgisi olmadığını söylüyor seyirciye. Belki de sansüre takılmamak için eklenen bu uyarının, filmin bir Türk ajanının Almanlara karşı verdiği mücadeleyi ve dolayısı ile resmî görevlileri anlatmasının bir sonucu olduğunu düşünebiliriz. Sinemanın asgarî gereklilikleri açısından bakıldığında ise, bu uyarıya pek de gerek yokmuş aslında; çünkü ne hikâyenin ne de karakterlerin gerçeklerle bir ilgisi olduğunu söylemek mümkün.

İlk sahne bir gece kulübünde geçiyor; aslında bir Sovyet ajanı olan (ajanın hangi ülke için çalıştığı söylenmiyor ama adından ve Almanlara karşı Türklerle ortak mücadele etmesinden onun SSCB için çalıştığı çıkarımını yapabiliriz) Natasha (Seyyal Taner) göbek dansına benzer bir dans icra etmektedir. Film 1940’larda geçmektedir ama kulüpteki seyirciler 1970’lerin kıyafetlerini giymektedirler. Bu sahneden berbat bir kesme ile bir yatak sahnesine geçiyoruz. Almanlar için çalışan bir kadın İngiliz ataşe ile yataktadır ve amacı adamın çantasındaki gizli bilgileri elde etmektir. Bu sırada dışarıda bir kadın, ajan Natasha karanlıkta bu eve doğru ilerlemektedir. Adam uyanır, yataktaki kadın onu vurur; diğer kadın eve girer, iki kadın silahlı çatışmaya girerler; Natasha kadını vurur ve gizli bilgilerin adamın çantasında değil, başındaki peruğun düşmesi ile ortaya çıkan bir yerde (!) olduğunu keşfeder ve bu bilgilerin fotoğrafını çekerek Türk ajana iletir. Bu ajan Kartal Tibet’in canlandırdığı Murat’tır ve Natasha’nın ifadesine göre hiçbir kadının unutamayacağı bir erkektir. Böylece magazin gazetelerimizin “Natasha Türk erkeklerine hayran oldu” manşetlerinin kökenlerinden birini de keşfetmiş oluruz. Tüm bu sahnelerin geçişlerindeki kaba kurgunun bir başka örneği ile tekrar gece kulübüne döneriz. Helga anne ve babası Alman olan ama Türkiye’de doğup büyümüş bir şarkıcıdır (“Helga Türk kültürüne hayran oldu” gibi manşetlerin kökeni de burada) ve bir Alman ajanı olan babası ile onu “vatana ihanet”le suçlayarak tartışmaktadır. Evet, Helga Almandır ama vatanı olarak Türkiye’yi görmektedir. Sonra Emel sahneye çıkar (hazırlanırken üzerinde olan mavi elbise sahnede siyah bir başka elbiseye dönüşür) ve Necip Celal imzalı ünlü tangoyu (“Sevdim Bir Genç Kadını” adı ile bilinen “Özleyiş”) seslendirmeye başlar.

Emel Sayın’ın hikâye boyunca “Yağmur Yağdı Kaç”, “Dinle Sevgili, Dinle”, “Çalma Kapımı” ve “Tanrım Beni Baştan Yarat” şarkılarını da seslendirdiği ve bunların pek çoğunu sonuna kadar dinlediğimiz filmde kullanılan diğer müziklerin tamamı yabancı eserlerden (ç)alınmış ve bolca, hoyratça kullanılmış. Kadınların “yola getirmek” için tokatlanması, bir kurbanın aynaya kendi kanı ile yazdığı yazının görsel bir malzeme olarak hiçbir yere bağlanmaması, Murat’ın aynı sahne içinde Helga’ya bazen sen bazen siz diye hitap etmesi, Helga’nın bilgi vermek için elini kolunu sallaya sallaya Türk emniyetine gitmesi veya casus Alman subay Hans’ın (Erden Alkan) evinde düzenlediği yemeğe şehirdeki tüm Alman casusları çağırması gibi saçmalıklar veya problemlerden bolca bulunan senaryoyu yazan Muzaffer Arslan’ın farklı bir hikâye yaratmak için yola çıkıp, bu kötü senaryoya ulaşması oldukça zarar vermiş filme. Hele bir “Helga’nın namusunu koruma” (ve filmin bakışına göre, Murat’ınkini de aslında) telaşı var ki hikâyenin, ne deseniz boş. Sanki Helga’yı bir başkasının yatağına sokan Murat’ın iradesi değilmiş gibi hikâyenin Murat’ın da namusunu umursaması tipik bir ikiyüzlülük ya da Türk milliyetçiliğini okşama örneği oluyor. Evet, Helga’ya bir seçim şansı varmış gibi davranıyor Murat (ve Muzaffer Arslan) ama onun yapması gerekenin ne olduğunu seyirci olarak biz de biliyoruz. Sonuçta Helga bir Almandır, önemli olan Türkiye’nin bekasıdır ve zaten Murat tüm kadınların taptığı bir Türk erkeğidir ve onu mutlu etmektir asıl olan. Oysa Helga’nın arada kalma durumu çok daha iyi, inandırıcı ve tarafsız bir bakışla işlenebilir ve hikâye bundan çok fazla yararlanabilirdi.

Muzaffer Arslan’ın buradaki yönetmenliği ise senaristliğinden daha iyi; üç farklı sahnede görüyoruz onun farklılık yaratma çabasının bu kez fazla aksamadığını. Hans’ın evindeki partide “şampanya bitecek” telaşı ve bunun neden olduğu gerilimi iyi anlatıyor yönetmen ama asıl olarak iki diğer sahnede (Helga’yı zehirleme ve Murat’ın Alman casusların arasından Helga’yı evin merdivenlerinden indirmeye çalışması) gösteriyor başarısını. Anılan bu son sahnenin kötü bir finalinin olmasına yapılabilecek tek yorum ise yazık olduğu. Romantizm, gerilim ve trajedinin birbiri ile uyumlu bir şekilde bir araya getirilemediği filmin bir diğer olumlu yanı ise Hans rolündeki Erdem Alkan’ın performansı. Emel Sayın ve Kartal Tibet’in aksamayan ama vasatı da geçemeyen performanslarının yanında nüansları olan tek performans onunki ve senaryonun önemli problemlerine rağmen karakterini canlı kılabiliyor diğerlerinin aksine.

Beats – Brian Welsh (2019)

“Dışarıda birlikte geçireceğimiz son gecemiz bu”

Çıkarılan bir kanunla Britanya’da “Tekrar eden ritimlerden oluşan veya bu ritimlerin baskın geldiği müziklerin yüksek sesli olarak çalndığı izinsiz toplaşmaların” yasaklanmasına tepki olarak düzenlenen bir yasadışı partiye katılmak isteyen İskoçyalı iki gencin hikâyesi.

Kieran Hurley’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan, senaryosunu Hurley ve Brian Welsh’in yazdığı ve yönetmenliğini Welsh’in üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. John Major’ın başbakanlığındaki muhafazakâr hükümetin çıkardığı ve ülkedeki protestolara rağmen muhalefetteki İşçi Partisi’nin de çekimser kalmayı seçtiği yasa pek çok farklı alanda kısıtlamalar getirmekle birlikte, 20 veya daha fazla sayıda kişinin (İskoçya için 100 olarak belirlenmiş bu sınır) “rave“ adı verilen partilerde bir araya gelmesini yasaklaması filmin konusu. Tek kişilik ve monologlardan oluşan oyuna Hurley ve Welsh ikilisi sinemada yeni bir hayat verirken, ortaya özellikle o tarihlerde gençliğinin başında olanlar için hayli nostalji yaratacak bir sonuç koymuşlar. Genç iki başrol oyuncusunun (Spanner rolünde Lorn Macdonald ve Johnno rolünde Cristian Ortega) parlak performansları, son yarım saate damgasını vuran parti sahnesi ve gerçekçi yaklaşımı ile ilginç bir film bu. Hikâye tahmin edilenden farklı ilerlemese de ve aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak belki yeterince orijinal görünmese de samimiyeti ve yaratmayı başardığı gençlik havası ile bu sorunları unutturan, sevimliliği ile de dikkat çeken bir sinema yapıtı.

Annesi ve küçük kardeşi ile yaşayan, annesinin polis erkek arkadaşından pek hoşlanmadığı gibi mesleğinden de rahatsız olan, okul dışındaki zamanlarında bir markette çalışan genç bir adamdır Johnno ve “rave parti”lerin, elektronik müziğin ve sonsuza kadar tekrarlanıyor görünen ritmlerinin hayranıdır. Spanner ise serseri ve çeteci abisi ile birlikte yaşayan, okul hayatından çoktan kopan ve aynı zevkleri paylaştığı Johnno ile çok yakın arkadaş olan bir başka genç adamdır. Her ikisinin de sorunlu aileleri (ilkinde baba ortada yoktur, anne ve yeni erkek arkadaşın birlikteliği ise gencimizi rahatsız etmektedir; ikincisinin ise annesi de babası da yoktur ve kendisine epey eziyet eden abisi ile başı derttedir) olan bu iki genç adam Johnno’nun ailesinin taşınacak olması nedeni ile yakında ayrılacaklardır. Tam o sıralarda düzenlenecek olan bir parti bu iki genç için kendilerinden büyük gençlerin arasına karışma, çılgınca dans etme ve belki de son kez birlikte eğlenme fırsatıdır; Johnno’nun baştaki tereddüdüne rağmen iki genç bu fırsatı değerlendirmeye karar verirler. Kieran Hurley ve Brian Welsh bu hikâyeden başrol oyuncularından aldıkları sıkı destekle samimi bir gençlik filmi çıkarmışlar. Çok büyük bir kısmı siyah-beyaz olarak çekilen filmde müzik hikâye gereği elbette sık sık kendisini hissettiriyor ama asla hikâyenin önüne geçmiyor. Müziğe yaslanmama (ve en azından zaman zaman sadece ritimlerden, hatta tek bir ritimden oluşan bu müziği sömürmeme, bir başka ifade ile söylersek) tercihi çok doğru olmuş ve finale doğru seyrettiğimiz parti sahnesinin ruhu belki tam da bu nedenle bize de geçebiliyor. Aynı şekilde filmin açılış sahnesi, ikisi de kendi evlerinde olan Johnno ve Spanner’ın telefon üzerinden paylaştıkları müzikle çılgınca dans ettikleri sahne de hem karakterleri tanımamızı sağlıyor hem de çok sık tekrarlanmaması nedeni ile çekicilik kazanabilen müzik ve dans sahnelerinden biri olabiliyor.

Çıkarılan kanuna karşı isyan etmek için düzenlenen partiye katılmayı kafalarına koyan iki gencin önünde iki büyük engel var: Polis ve Spanner’ın serseri abisi. Birbirine zıt iki uçta duran bu kişilerin, tek istekleri dans etmek ve eğlenmek olan gençlere engel olmakta buluşmaları hikâyeyi renklendirdiği gibi filmin mesajına da çok uygun. Sonuçta rave hayranlarının politize olmasını ve düzenle, onun kurallarını koyanlarla dertleri olduğunu söylemesini anlatıyor bir bakıma film. Partinin organizatörü olan DJ’in “Tek iyi sistem ses sistemidir” cümlesi kuşkusuz ki apolitik bir politikliği işaret ediyor ama yine de hikâyedeki olayların nedeni olan yasayı çıkartanlara karşı bir direniş bu sonuçta. Kieran Hurley bir röportajında rave’in aslında bu yasaklar nedeni ile ölmediğini, diğer “marjinal” pek çok şey ve örneğin rap müziğin şimdi başına geldiği sistemin (sermayenin, bir başka şekilde söylersek) egemenliği altına girmesinin onu yok ettiğini ve içinin boşaldığını söylüyor. Gerçekten de hikâyedeki partinin düzenlenme yönteminden gerçekleştirilmesine ve sonuçlanma şekline bakılırsa, sistemin bu “korsan” eylemi yaşatmaması çok beklenen bir eylem günümüz dünyasında.

Benjamin Kracun’un görüntüleri ve Robin Hill’in kurgususu filme yakışan bir genç ve taze hava veriyorlar kesinlikle. Ne var ki filmin odağındaki müziğin ritim odaklı havasının her zaman ve tutarlı bir şekilde yakalandığını söylemek zor. Evet, parti sahnesi kesinlikle çok başarılı ama hikâye ve kurgulanış şekli ile sık sık “ritmi kaçıran” film hikâyesindeki alışıldık yanların da daha çok göze batmasından kurtulamıyor. Johnno’nun “zoraki şoförlüğü” gibi sahnelerin vaat ettiği heyecanı ve gerilimi yaratamaması gibi problemler de filmin çekiciliğini düşürüyor açıkçası. Ne var ki bu problemlere rağmen Brian Welsh filmi görmeye değer kılıyor ve burada iki genç oyuncusundan da önemli bir destek alıyor. Spanner rolündeki Lorn Macdonald daha önce İskoçya’da geçen başka filmlerden de aşina olduğumuz sorunlu genci oldukça olgun ve dinamik bir performansla orijinal kılmayı başarıyor; Cristian Ortega annesinin ondan beklediği sorumlu hayat ile arkadaşına olan sevgisi ve eğlenme arzusunun arasında sıkışan karakterini hiç eksilmeyen, masum ama çılgınlığa hazır bakışları ile hayli eğlenceli ve sevimli bir şekilde yaratıyor. Sinemanın iki erkek arasında geçen ve eşcinsel olmayan en güzel yatak sahnelerinin birinde masum bir dostluğu etkileyici bir şekilde sergileyen film eğlenceli ve hüzünlü, gerçekçi ve gençliğin kendisi kadar hayalci, hem sevgi hem öfke dolu bir çalışma. İsyanın her türlüsünün güzel olduğunu hatırlamak ve gençliğin ritmini dinlemek için…

Buddies – Arthur J. Bressan Jr. (1985)

“Merkezde bana onun öleceğini ve mucize diye bir şey olmadığını, onu cesaretlendirmemi ama duygusal olarak yakınlaşmamam gerektiğini söylediler. Tarafsız durabilmeliymişim yoksa ona yardımcı olamazmışım. Şurası açık ki eğer Robert’in “ahbap”ı olacaksam, sadece onu ziyaret etmekten daha fazlasını yapmam gerekecek; onu dinlemeliyim”

Ölmekte olan AIDS hastası eşcinsel genç bir adamla hastanede ona destek olmak üzere gönüllü olan bir diğer eşcinsel gencin hikâyesi.

Arthur J. Bressan Jr.’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. AIDS hakkındaki ilk film olarak bilinen çalışma, kendisi de iki yıl sonra, 1987’de hayatını kaybeden Arthur J. Bressan Jr.’ın son sinema yapıtı bu ve filmin iki başrol oyuncusundan biri olan ve Robert’i canlandıran Geoff Edholm da (diğeri David rolündeki David Schachter) tıpkı yönetmen gibi AIDS’ten 1989 yılında ölmüş. Onur Yürüyüşü üzerine belgeselleri de olan yönetmenin porno yönetmenliği geçmişi o filmlerin doğrudanlığını buraya da taşımış ve ortaya etkileyici ve yalın bir yapıt çıkmış. Sadece iki oyuncusu olan film iki eşcinsel adam arasında gelişen dostluğu, AIDS üzerinden dile getirilen eşcinsel hareketleri de katarak anlatıyor ve bir hak ve özgürlük mücadelesinin ve en az onlar kadar yaşama hakkının da savunucusu oluyor. Sinema dili bir parça ham görünebilir ve özellikle başlarda iki oyuncunun performansı biraz amatör bir havaya sahip ama konusunda sadece ilk olması ile açıklanamayacak bir çekiciliği ve önemi var bu filmin kesinlikle.

Robert ölmek üzere olan bir AIDS hastasıdır; muhafazakâr ailesi eşcinsel olduğunu açıkladığında onu ret etmiştir ve AIDS olduktan sonra da etrafında kadın komşusu dışında kimse kalmamıştır. Bahçıvanlık yapan genç adam eşcinsel hakları için aktivist olarak çalışmıştır ve hasta yatağında ölümün nefesini hissederken bile bu konudaki çabasını sürdümeye kararlıdır. Bir eşcinsel merkezi aracılığı ile gönüllü olarak ona son günlerinde destek olmak için yanına gelen David ise liberal bir ailede yetişmiş, eşcinselliği nedeni ile önemli bir problem yaşamamış bir gençtir ve aktivistlikten çok, daha entelektüel bir çaba içindedir eşcinsel haklar konusunda. Film bu iki genç adamın birer yabancı olarak başlayan ve zamanla, karşılıklı sorgulamalar da içeren bir sürecin ardından gelişen yakınlıklarını ve kaçınılmaz sona gidişlerini anlatıyor. Sadece 9 gün süren çekimler öncesinde Geoff Edholm ve David Schachter uzun süre birlikte vakit geçirmişler karakterlerini anlamak ve hikâyenin tüm yükünü üstlenerek, canlandırdıkları iki genç adam gibi yakınlaşmak için. Oyuncuların bu çabalarının karşılığını aldıkları performansları başta biraz amatör görünüyor kesinlikle ama öyle çarpıcı sahneleri var filmin ve bu sahnelerdeki performanslar öylesine dürüst ve doğrudan ki her ikisi de takdiri hak ediyorlar sonuna kadar.

Çarpıcı bir görüntü ile açılıyor ve aynı görüntü ile kapanıyor film: Bir yazıcıdan aralıksız olarak basılan bir listenin görüntüsü bu ve AIDS’ten hayatını kaybeden Amerikan vatandaşlarının isimleri ve ölüm tarihleri yer alıyor bu listede. Ölenlerin birer sayıdan çok farklı anlamları olduğunu, her biri ile birlikte bir hayatın bittiğini anlatıyor bize bu görüntü ve yönetmenin filmi yapmasının temel nedenlerinden biri olan ve hastalıkla mücadele için merkezî ve yerel yönetimlerin gerekli çabayı göstermemesi ve kaynak ayırmamasının trajik sonucunu sert bir biçimde gösteriyor seyirciye. Dönemin başkanı muhafazakâr Reagan’dır ve o ve onun gibi düşünenler için AIDS “Tanrının eşcinsellere gönderdiği bir ceza”dır. Robert karakterinin etkileyici bir sahnede söylediği “Heteroseksüel senatörler kendileri veya sevdiklerinden biri AIDS olmadığı sürece para ayırmayacaklardır AIDS araştırmaları için” çünkü gittikçe artan sayıda ölümler onlara göre günahların doğal sonucudur. Arthur J. Bressan Jr.’ın senaryosu -kaçınılmaz bir biçimde- bir mesaj kaygısı taşıyor ama nerede ise hiç rahatsız etmiyor bu durum. Bunun temel nedeni de hikâyenin, yönetmeni ve oyuncuları ile birlikte, oldukça içeriden bir bakışla anlatılması ve bir belgesel yalınlığı ve sahiciliğine sahip olması. İki karakterin eylemleri, geçmişleri ve duyguları ile gerçek olduğunu her anında hissettiriyor bize film ve ilk bakışta “mesaj” gibi görünebilecek sözlerin de benzer iki insan arasında o yıllarda tam da bu içerikle dile getirilmiş olduğuna ikna ediyor. Senaristlik ve yönetmenliğinin yanında kurgu çalışmasını da yapan ve 44 yaşında ölen Arthur J. Bressan Jr.’ın bu son filmi ile “eçcinsel sinema”ya kalıcı bir iz bıraktığını rahatça söyleyebilmemizin temel nedeni de işte bu gerçeklik hissi oluyor.

Çok düşünmeden alınmış gönüllü olma kararından ilk hastane ziyaretinin ardından pişmanlık duyan David’in, son günlerinde tek başına kalan Robert’a yardımcı olma arzusunun -bekleneceği şekilde- ikisinin de yararlandığı bir sürece dönüşmesini finalde Beyaz Saray önündeki çarpıcı görüntü ile taçlandırarak anlatıyor film. Gerçek dostluğun sevilenin hayallerini gerçekleştirebilmek demek olduğunu da anlatan bu göz yaşartıcı görüntünün başka benzerleri de var hikâyede ama duygusallğı sömürmekten uzak duruyor özenle yönetmen. Üstelik tüm hikâyeyi sadece iki karakterle anlatmasına (Diğerlerinin ya sadece seslerini duyuyoruz, ya siluetlerini görüyoruz ya da flu olarak çıkıyorlar karşımıza. Sadece finalde, David kendisini dışarı attığında onu kalabalığın içinde gösterirken kamera, sokakta yürüyen diğer insanları da net bir şekilde görüyoruz ki bu tercih Beyaz Saray önündeki eylemin “sesini çıkarma ve duyurma” özelliğine uygun) ve bu nedenle karakterlerle özdeşleşmenin fazlası ile mümkün olmasına rağmen başarmış bu.

Tanrı’nın zalim olduğuna inananların ve onun üzerinden kendi zalimliklerini doğrulayanların karşısında duran bir film çekmiş Arthur J. Bressan Jr. Bugüne kadar 32 milyon kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilen bir hastalığın kurbanlarını ve zalimliklerini onunla mücadeleye destek vermeyerek gösterenleri hatırlamamızı sağlayan bu film içerdiği öfke, hüzün, sevgi, yalnızlık, arzu, yaşam tutkusu ve direniş iradesi ile görülmesi gereken bir yapıt. “Philadelphia”nın (Jonathan Demme – 1993) sekiz yıl sonra yapacağını, daha gerçek ve sert bir şekilde ve henüz toplum bu hikâyeleri seyretmeye hazır değilken yapma cesaretini gösteren film sadece 27 Bin Dolar ile (bugünkü değeri ile yaklaşık 66 Bin Dolar) dinlemeye değer bir hikâye anlatılabileceğini ve bunun dürüstlükten hiç ayrılmadan yapılabileceğinin de kanıtı.

The Juniper Tree – Nietzchka Keene (1990)

“Bir koca bulmak için büyü yapacağım. Sesimi duyacak ve bir daha beni asla bırakmayacak. Ayak izlerimi ceketine işleyeceğim ve sonsuza kadar beni takip edecek. Etrafında üç kez dönüp, kalbini kalbime bağlayacağım. Ama bunu kimse bilmemeli, kimseye söylememeliyiz. İşte o zaman yanmayız, diğerleri gibi olmayız çünkü kimse bizi tanımayacak”

Orta Çağ’da İzlanda’da annelerinin büyücülük nedeni ile yakılarak öldürülmesi üzerine evlerini terk etmek zorunda kalan iki kız kardeşten büyüğünün bir erkeği büyü ile kendisine bağlayarak kendisi ve kardeşi için bir aile kurma çabasının hikâyesi.

ABD’li sinemacı Nietzchka Keene’nin yazdığı ve yönettiği bir İzlanda yapımı. Grimm Kardeşler’in aynı adlı masalından uyarlanan film İzlandalı oyuncularla İzlanda’da ama İngilizce olarak çekilmiş ve henüz 52 yaşındayken hayatını kaybeden Keene’in ilk sinema filmi olmuş. Çekimler 1986’da gerçekleştirilse de, tamamlanması ve gösterime girebilmesi finansal sorunlar nedeni ile 1990’ı bulmuş bu ilginç filmin. Bugün daha çok İzlandalı sanatçı Björk’ün ilk sinema filmi olması ile ve yönetmeninin ikinci filminin çekimlerini bitiremeden hayatını kaybetmiş olması ile hatırlanan film, Grimm Kardeşler’in sert unsurlarla dolu masalından yola çıkarak, hikâyeyi kadın bakışı (ve kadınlara bakış) ile zenginleştiren içeriği ile ilginç bir çalışma. Björk dışındaki oyuncuların -belki İngilizce oynamalarının da sonucu olarak- diyalogları bir parça okur gibi seslendirdikleri filmde Randolph Sellars’ın başarılı siyah-beyaz görüntüleri ve Larry Lipkins’in Orta Çağ’ın ezgilerini hatırlatan müziği de hikâyeye önemli katkı sağlamışlar.

Girişte T. S. Eliot’ın 1930 tarihli “Ash Wednesday” adlı uzun şiirinden bir bölüme yer vermiş Nietzchka Keene: “Bir ardıcın altında şakıdı kemikler, dağılmış ve parıltılı / İyi ki dağıldık, pek hayrımız dokunmadı birbirimize / Gün serinliğinde bir ağaç altında, hayır duası ile kumların / Unutup kendilerini ve birbirlerini, birleştiler / Sessizliğinde çölün”. Eliot adını Hristiyanlıktaki kutsal günlerden birinden alarak koyduğu bu şiirinde inanç sahibi olmanın zorluklarından bahseder ve okuyucuyu da ruhsal farkındalığa çağırır. Keene’in filminde bu tür bir ruhsal bir çağrı yok ama “cadı”lık laneti üzerlerinde olan iki genç kadının, annelerinin bu suçlama ile yakılarak öldürülmesinden sonra yuva ve aile arayışları ve büyük kardeşin bunun için yaptıkları anlatılıyor. İncil’den okunan bir hikâye sahnesinde olduğu gibi doğrudan dinî içerikler çok az filmde ama kilise kurumunun dinsel inançlardan yola çıkarak ve din adına suçladığı ve cezalandırdığı cadıların (kadınların) inançları hikâyenin göbeğinde yer alıyor. Evin penceresinin çerçevesinin haç şeklinde görünecek şekilde sık sık görüntüye girdiğine de dikkat etmeli bu bağlamda.

Hayli sert bir içerikle dinden yeniden doğuşa pek çok temayı içeren ve yamyamlık unsuru da olduğunu söyleyebileceğimiz masal temelde -masalların favori kötü karakterlerinden biri olan ve herhalde bu masalları yazanların / yaratanların annelerinin kaybetme korkusunun uzantısı olan- bir üvey anne zulmünü anlatır. Keene ise yola çıkarken bu klişeyi neredeyse tamamen ret ediyor ve kendini bir ailenin (ve erkeğin) güvenli kollarında hissetmek isteyen, üvey oğlu ile elinden geldiğince iletişim kurmaya çalışan bir kadına dönüştürüyor onu. Çocuk yeni ölen annesinin yerini almaya çalışan kadını şiddetle ret ediyor; baba ise özellikle yalnız olduklarında kadının etkisi altında kalırken, çocuğun da olduğu ortamlarda ona sert davranıyor. Hikâye kadını kötü bir üvey anne olarak değil, kendi “uğursuz güçler”i ile baş etmeye çalışırken, diğer yandan da yeni ailesini kaybetmemeye çalışan biri olarak gösteriyor çoğunlukla. Keene kadını “cadı” (ya da en azından büyücülük yetenekleri olan biri olarak) çizerek aslında bir risk alıyor ve kadınların cadılığı klişesini destekliyor gibi görünüyor ama iki kız kardeşin içinde bulundukları trajediye (“Gördüğüm şeyleri görmemek elimde değil”) tarafsız bir gözle yaklaşarak “gerçekçi” bir tutum benimsiyor. Björk’ün canlandırdığı küçük kız kardeşin -ablasında bulunmayan- güçlerle boğuşması bu yaklaşımın net bir örneği.

Keene ses ve görüntü kullanımı açısından ilginç tercihlerde bulunmuş: Oyuncuların sözlerini görüntünün üzerine yerleştiriyor ve onları İzlanda’nın eşssiz siyah beyaz ıssızlığı üzerinde konuşturuyor sanki. Bu tercih bir masal dinlediğimiz havasını yaratıyor zaman zaman ve açıkçası filme de hayli yakışıyor. Buna karşılık diğer sahnelerde (oyuncuların görüntüleri ile seslerinin birlikte yer aldığı sahnelerde) Björk dışındaki oyuncuların diyaloglarını okur gibi seslendirmeleri ilginç ve tartışmalı bir tercih açıkçası çünkü duygulardan soyutluyor sözleri bu yaklaşım. İzlanda’da çekilen bir Alman masalında İzlandalı oyuncularla çalışmanın ama filmi İngilizce çekmenin de etkisi olabilir belki bunda ama sanki yönetmenin seçimi özellikle bu yönde olmuş gibi görünüyor. Randolph Sellars’ın etkileyici kamera çalışması -neyse ki- bu soyutlamayı unutturuyor ve filmin fantezi atmosferini destekleyen ve İzlanda’nın bu masal havasına çok yakışan eşsiz doğasını akıllıca kullanan içeriği ile seyirciyi hikâyenin içine çekiveriyor.

Hep hikâyelerin, masalların anlatıldığı bir film çekmiş yönetmenliğin ve senaristliğin yanında kurguyu da üstlenen Keene. Karakterlerin her biri bir hikâye anlatıyor diğerlerine ve filmin masalsı atmosferini sürekli, canlı tutuyor böylece film. Bu hava içinde, çocuğun kendisine meydan okunması sonucu oluşan eylemi gibi etkileyici anlara sahip olan filmde Keene’in dili oldukça yalın. Belki bütçenin alçak gönüllü bir düzeyde olmasının da sonucu olarak sahneleri oldukça “düz” ve sade tutmuş yönetmen ve biri doğaüstü yetenekleri ile ne yapacağını bilemeyen, diğeri ise bu yeteneklerini, onlar gibi olanlara ön yargılı davranıp cezalandıranların egemen olduğu dünyada sadece kendisi ve kardeşi için yaşayacak güvenli bir aile yaratmaya çalışan iki kadının yaşadıklarını izlemeye değer kılmış. Bu iki karakterin başına gelenler (kendilerinden korkanların onları cezalandırması ve baskı altına alması) üzerinden feminist bir okumaya da açık olan film doğallıkla mistizmin iç içe geçtiği önemli bir çalışma ve sinemada hikâye ile mekanın uyumunun da çarpıcı örneklerinden biri.