John Wick – Chad Stahelski / David Leitch (2014)

“John senin peşinden gelecek! Hiçbir şey yapmayacaksın; çünkü hiçbir şey yapamazsın”

İşi bırakmış bir tetikçinin, eşinin ölümünden hemen sonra köpeğinin de öldürülmesi ve arabasının çalınması üzerine geri dönüşünün hikâyesi.

Derek Kolstad’ın senaryosundan Chad Stahelski’nin -jenerikte belirtilmese de, David Leitch ile birlikte- çektiği bir ABD yapımı. 2027 ve 2019’da çekilen iki filmin de eklendiği ve 2022’de bir dördüncüsünün de eklenmesi beklenen bir seriye dönüşen filmde hikâyeye adını veren kahramanı Keanu Reeves oynuyor ve kendisine çok uymuş görünen bir karakteri keyifli biçimde canlandırıyor. Oldukça sert sahneleri, onlarca ölümle sonuçlanan çatışma ve kavgaları, şiddetin hiç sakınılmadan gösterilmesi ile gösterişli ve hayli gürültülü bir film bu. Bir çizgi romandan uyarlanmasa da öyle bir hava taşıyan, karakterlerin daha çok klişe birer tip olarak göründükleri filmin hikâyesi sadece aksiyonseverleri (onların da hikâyeyi pek de umursamayanlarını) tatmin edebilecek bir düzeyde. Aksiyon düşkünü değilseniz, uzak durmanızda yarar olabilecek bu çalışma sinemanın sadece ve sadece vakit geçirmek olduğunu düşünenler için.

Filmin iki yönetmeninin de (Chad Stahelski ve David Leitch) sinemaya dublör olarak girmesi ve hatta Stahelski’nin Matrix serisinde Keanu Reeves’in dublörlüğünü üstlenmesinin de birer kanıtı olacağı gibi bir “dublör filmi” bu. Bu ifade ile, filmin dublörlerin öne çıktığı bir çalışma olmasını kastetmiyorum; evet, dublörlere epey iş düşmüş olsa gerek çekimlerde ama örneğin Keanu Reeves tehlikeli sahnelerin büyük bir çoğunluğunda kendisi üstlenmiş bu işi. “Dublör filmi” ifadesini bu nedenle daha çok, filmin “intikam için geri dönen eski tetikçi” hikâyesinin hayli boş ve içeriksiz olması yüzünden, asıl olarak aksiyonu ile seyirciyi yakaladığını anlatmak için kullanmak gerekiyor. Bir duvara çarparak duran aracın içinden çıkan yaralı bir adamın cep telefonundan bir kadınla olan sevgi dolu videosunu izlemesi ile başlayan hikâye uzun bir dönüşle bize o ana kadar olanları anlatıyor temel olarak. Adam, eşi kısa bir süre önce ölen John Wick’dir ve kendisi yıllardır tetikçi olarak hizmet ettiği Rus mafya örgütünden onunla tanıştıktan sonra yeni bir hayat kurmak üzere ayrılmıştır. Trajik kaybından hemen sonra, adam için önemli bir hatırası olan köpeği öldürülür ve arabası çalınır. John Wick bu suçu işleyenlerin peşine düşecek ve hikâye boyunca ortadan kaldıracağı onlarca kötü adamdan sonra intikamını alacaktır; almalıdır, çünkü çekilecek yeni John Wick filmleri vardır sırada bekleyen.

Görüntü yönetmenliğini üstlenen Jonathan Sela kariyeri boyunca pek çok farklı sanatçı için video klip çekmiş ve burada da kliplerde rasgeldiğimiz reklam estetiğini, zaman zaman bir çizgi romanın karelerini hatırlatacak şekilde kullanmış. Sonuç elbette göz alıcı bir görsellik oluyor ve “dublör yönetmenler”imizin hızlı kamerası ve çekici koreografileri olan kavga sahneleri ile bu görsellik filmi yaratıcılarının hedeflediği noktaya taşıyor. Hiç kesilmiyor gibi görünen silah sesleri, doğal bir çekiciliği olduğu varsayılan ve burada Reeves’in performansı ile bu çekiciliği yakalayan “yaralı sert erkek” kahramanını bir savaşın ortasına atan film, onun bu savaştan sağ ve galip çıkmasını etkileyici bir görsellikle anlatıyor ve beklentisi sadece bu olanları da mutlu ediyor. Bu ilk hikâyesinde Wick’in geçmişindeki önemli olayların çoğunu göremiyoruz ama bu gerçekler gösteriliyor olsaydı da görsel başarının gizleyemeyeceği önemli bir gerçek var: John Wick bir tetikçi ve geçmişte bir mafya örgütüne çok önemli hizmetler vermiş; şimdi o örgüte “köpeği ve arabası” için karşı durması herhalde ancak hikâyeyi hiç umursamayanların değer vereceği bir iyiliğin göstergesi olabilir. Oysa hikâye kahramanımızın yanında duruyor ve bizden de aynısını bekliyor, o sayılamayacak kadar kötü adamı temizlerken. Rus mafya liderinin, oğlunu “Yaptığın şey yüzünden kızmadım, oğlum; yaptığın kişi yüzünden kızdım” sözleri ile azarlamasına neden olan Wick beş yıl önce aralarında yer aldıklarını birer birer yok ederken, film bir iyi ile kötü çatışmasını ima ediyor elbette ve Wick’i -hiç doğrudan dile getirmese de- iyinin tarafına yerleştiriyor: Eşi ve köpeği ile olan sahnelerin hikâyenin ender sevgi dolu sıcak anları olmasını başka türlü açıklayamayız sonuçta.

Derek Kolstad’ın senaryosu bir gerçekçilik endişesi taşımıyor hiçbir anında ve Hollywood’un yeni kötüsü olan Rus mafyasını seçiyor düşman olarak, kolaycılığa saparak. 5 yıl önce o âlemden çekilmiş olsa da herkesin yakından tanıdığı ve babasının bir numaralı tetikçisi olan John Wick’i tanımayan bir oğlanın olabileceğine ya da New York’un ortasında filmdeki gibi bir otel görebileceğimize inanmak mümkün değil kuşkusuz ve kahramanlar yakalanınca hemen öldürülmez (ki böylece intikamlarını alabilsinler) klişesi de rahatsız edici. Sonuçta mafya üyelerinden birinin oynadığı saçma video oyunu kadar gerçekçi ancak bu hikâye. Tyler Bates ve Joel J. Richard’ın hikâyenin sert atmosferine yakışan müziklerinin renk kattığı film Sophie Ellis-Bextor’ın “Murder on the Dancefloor” şarkısını hatırlatan “Massacre on the Dancefloor” sahnesi başta olmak üzere karşımıza peş peşe öldürülen insanları getirirken şu soruyu sordurmuyor da değil: “Cüneyt Arkın’ın Suçu Ne?”. Daha iyi çekilmiş olması dışında, Arkın’ın tek başına onlarcası ile baş edebilmesinin aynısı değil mi burada John Wick’in yaptıkları?

Evet, filmin zaman zaman çekici olabilen bir “B Filmi” havası var ama o türün alçak gönüllülük içinde yaratılan vurgusunu pahalı bir gösterişle tekrarlamaya çalışınca ve yine o türe özgü kendini ciddiye almama tutumunu tam tersi ile değiştirmeye kalkışınca, sonuç gösterişli bir yapaylık ve sahtelik duygusu oluyor doğal olarak. Sadece katıksız aksiyonseverler için!

And Then There Were None – René Clair (1945)

“Bilmek istediğim, biz kedi miyiz fare mi?”

Hafta sonunu geçirmek için tanımadıkları bir adam tarafından bir adaya davet edilen on kişinin birer birer öldürülmesinin hikâyesi.

Agatha Christie’nin bugüne kadar 100 milyondan fazla sattığı tahmin edilen “Ten Little Niggers” adlı 1939 tarihli romanından ve bu romandan kendisinin uyarladığı tiyatro oyunundan beyazperdeye aktarılan, senaryosunu Dudley Nichols’ın yazdığı ve yönetmenliğini Fransız sinemacı René Clair’in üstlendiği bir ABD yapımı. Clair’in ABD’de çektiği son film olan çalışma romanın orijinal sonunu değiştiren oyuna sadık kalarak Hollywood anlayışına uygun bir final benimsese de hikâyesinin çekiciliği, 1940’ların önemli isimlerinden oluşan kadrosu ve “Kim Yaptı?” temasının akıllıca kullanımı ile dikkati çeken gerilimli ve keyifli bir klasik.

Agatha Christie’nin kitabı Birleşik Krallık’ta ilk basıldığında “Ten Little Niggers” adı kullanılmış ama “nigger” kelimesinin ABD’deki ırkçı çağrışımları nedeni ile orada “And Then There Were None” ismi tercih edilmiş ki bu isim romana kaynaklık eden tekerlemenin son cümlesi aslında. Kitabın daha sonraki baskılarında ise tekerlemedeki “nigger” kelimesinin yerine “indian” kelimesi kullanılmış ve böylece kitap “Ten Little Indians” adı ile anılır olmuş. Christie’nin dönemindeki -kuşkusuz bugün çok farklı örneklerle hâlâ hayatını sürdüren- kibirli ve normal kabul edilen beyaz bakış açısının bir örneği bu isimlendirme ve kitap bizde de “On Küçük Zenci” adı ile basıldı ve basılmaya da devam ediliyor.

Christie’nin çok popüler olan romanı sinemada ilk olan bu Clair uyarlamasından sonra dokuz defa daha hayat bulmuş beyazperdede. Bunun dışında, Christe’nin kendi çalışması olan tiyatro oyunu, radyo ve televizyon uyarlamaları olduğu gibi, hikâye çizgi romanlarda, video oyunlarında ve hatta bir kutu oyunu olarak da karşısına çıkmış meraklılarının. Romanın tüm zamanların en çok satan eserlerinden biri olmasında ve bunca farklı ortamda yorumlanıp, yeniden yaratılmasında elbette temel faktör Christie’nin ustalığı ve hayal gücü. On farklı karakterin hiç tanımadıkları birisi tarafından davet edildikleri ve tek bir ev dışında tamamen ıssız olan bir adada yaşadıkları iyi akıl edilmiş bir mekan ve içerik uyumu yaratıyor ve romanın son satırlarına kadar okuyucu ne olduğunu anlamaya ve gizemi çözmeye çalışıyor. Aslında romandaki olay örgüsünün, tıpkı kendi eseri için olduğu gibi tiyatroya ve sinemaya da uyarlanan bir başka romanınki (Gwen Bristow ve Bruce Manning’in 1930 tarihli “The Invisible Host” adlı eserleri) ile benzerliği var ama Christe’nin oradan “esinlenmiş” olduğuna veya bu eserleri okuduğu ya da gördüğüne dair herhangi bir bilgi bulunmuyor. 1946’da Locarno’da En İyi Film seçilen bu René Clair çalışması, romanın yazarının tiyatro oyunu için -süren İkinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu karanlık havayı yumuşatmak düşüncesi ile- seçtiği yumuşak sonu takip ediyor ve açıkçası bu finalden bir parça zarar görüyor ama yine de görülmesi gerekli bir klasik.

İlginç bir girişle açılıyor film ve yaklaşık 5 dakika boyunca hiç diyalog kullanılmıyor. Dalgalı bir denizde seyahat eden bir teknedeki sekiz yolcuyu ve bir kaptanı görüyoruz öncelikle. İki kadın yolcudan birinin rüzgâr tarafından hareketlendirilen eşarbının iki ayrı erkeğin yüzüne çarparak onları rahatsız etmesi, erkek yolculardan birinin piposundan çıkan dumanın bir kadın yolcunun keyfini kaçırması, uyurken başları düşen iki yolcunun birbirinden rahatsız olması ve kaptanın yediği sandviçin yolculardan birinin midesini bulandırması gibi ve sadece görsel olarak anlatılan unsurlarla bir huzursuzluk ve rahatsızlık havasını hemen girişte ustalıkla yaratıyor film ve hikâyenin sonuna kadar karakterlerin birbirinden kuşku duymasının da ilk adımını atıyor böylece. Mario Castelnuovo-Tedesco’nun vurgulu ve coşkulu gerilim müziğinin eşlik ettiği bu konuşmasız anlardan sonra sekiz konuğu ve onları karşılayan iki çalışanı görüyoruz. Daha önce ne birbirleri ile ne de davet sahipleri karşılaşmış olan karakterlerin, isimlerini söylerken kameraya dönmeleri hem tiyatroya bir gönderme hem de seyirciyi de o davete dahil ediyor. Evdeki uşağın kendisini işe alan ev sahibinden aldığı yazılı talimatla çaldığı plakta evdeki on kişinin her birinin geçmişinde doğrudan ya da dolaylı olarak bir cinayet suçu olduğunu öğreniyoruz ve sonra salondaki on adet küçük yerli biblosunun kırılması ve her birinin evde işlenecek bir cinayeti işaret etmesi ile hikâye başlıyor ve sürüyor.

Nedense ilk ölümden sonra karakterlerin pek de olandan etkilenmemiş göründüğü hikâyede ikinci, hatta üçüncü ölümle birlikte gerilim başlıyor asıl olarak. “Zehirli bardak intihar demek olabilirdi, fazla uyku ilacı kazara verilmiş olabilirdi; ama bu alet, üçüncü kurbanın sırtından aldığımı görmüştünüz, ancak tek bir anlama gelir: Cinayet” diyor karakterlerden biri üçüncü ölümden sonra. Tek tek gerçekleşen ölümler, tüm karakterlerin geçmişinde cinayetler olması, ölümlerin tekerlemede söylendiği şekli ile gerçekleşmesi ve suçlunun içlerinden biri olmasının neden olduğu kuşku filmi -tüm ölümlere rağmen- eğlenceli kılıyor. Herkesin herkesten kuşkulanması, bu kuşkuları paylaşabilmek için kuşkulandığı başkaları ile yandaş olmaya çalışması, cinayetlerin iki kişi baş başa kaldığında gerçekleşmesi yüzünden kimse ile yalnız kalmamaya özen gösterilmesi gibi unsurlar tatlı bir eğlencenin kaynağı olurken, iki kişinin katil olduğunu düşündükleri üçüncü hakkında konuşurken çoktan ölmüş olan o kişinin hareketsiz ayaklarının seyirciye gösterilmesi ve anahtar deliğinden herkesin birbirini gözlemesi gibi sahnelerle bu eğlence daha da artıyor.

Tek başınayken katilin kim olduğunu anlamaya çalışan birkaç farklı kişiyi göstererek katilin onlardan biri olmadığını nedense açık eden film daha dikkatli seyirci için de en az iki kez katilin kimliğini ima ediyor aslında. Finalinin -özellikle de romanı okumuş olanlar için- ağızda iyi bir tat bırakmaması bir yana, toplam on bir oyuncudan oluşan oyuncu kadrosunun (on davetli ve onların sekizini adaya getiren teknenin kaptanı) tümü rollerine eğlenceyi hiç ihmal etmeyen bir çekicilik katarken, özellikle Walter Huston (Doktor Armstrong), Barry Fitzgerald (Yargıç Quincannon) ve Louis Hayward (Philip Lombard) senaryonun karakterlerine tanıdğı imkânların da katkısı ile öne çıkıyorlar. Karanlık yönü ilerledikçe artan ama eğlenceli yanını da hiç bırakmayan film savaş yorgunu seyircilerin “mutlu bir son”u hak ettiği düşünülerek, yanlış bir şekilde sonlandırılsa da görülmeyi hak eden bir klasik.

(“Ten Little Niggers” – “Ten Little Indians” – “Müthiş Şüphe: On Küçük Zenci”)

Os Famosos e os Duendes da Morte – Esmir Filho (2009)

“Elimden gelse tam köprüden atladıkları anda fotoğraflarını çekerdim; yüzlerini görmek için, geri dönüşün olmadığı o noktanın neye benzediğini görmek için, son anda pişman olup olmadıklarını görmek için ya da geride kalanları düşünüp düşünmediklerini görmek için”

İçinde bulunduğu hayattan kaçmak için sanal dünyaya sığınan Bob Dylan hayranı on altı yaşındaki bir gencin internette fotoğraflarını gördüğü bir genç kız ve kasabasında ortaya çıkan bu kızın karizmatik erkek arkadaşı ile olan ilişkisinin hikâyesi.

Filmde gizemli erkek arkadaş Julian rolünde oynayan Ismael Caneppele’nin aynı adlı ve kısmen otobiyografik olan romanından uyarlanan senaryosunu Esmir Filho ve Caneppele’nin yazdığı, yönetmenliğini Filho’nun üstlendiği bir Brezilya ve Fransa ortak yapımı. Genç oyuncularının ilk sinema filmlerimde oynadığı yapıt bir hikâye anlatmaktan çok, genç kahramanının (karakterin adı hiç geçmiyor filmde, internet blog’undaki adı ise bir Bob Dylan klasiği olan 1965 tarihli “Mr. Tambourine Man”) bunalımını ve melankolisini görsel (ve işitsel) olarak seyirciye geçirmeyi hedefliyor. Yönetmen Filho bu ilk uzun metrajlı filminde oldukça serbest bir stil benimsemiş ve zaman zaman tekrar havası yaratsa da ilginç sahneler ile ortaya ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş. Klasik sinema dilinden ve hikâye anlatımından uzaklaş(a)mayanlar için zor ve durağan bir film olabilir ama farklı ve cesur bir çalışma bu.

Bob Dylan’ın kendisinden sonra başka sanatçılar tarafından da yorumlanan “Mr. Tambourine Man” şarkısının “anlam”ı müzisyenin diğer pek çok şarkısı için de olduğu gibi farklı yorumlara açık olmuş. Dylan’ın kendisi, şarkının sözlerinde Federico Fellini’nin “La Strada” (Sonsuz Sokaklar) filminin etkisi olduğunu söylerken, şarkıdaki Tambourine Man’in İsa’nın veya Fareli Köyün Kavalcısı’nın sembolü olduğunu öne sürenler de olmuş. Bu yorumların hepsi belli ölçüde doğru ya da yanlıştır muhtemelen ama hikâyemizin on altı yaşındaki genç kahramanı için, onun Dylan hayranlığının da uzantısı olarak blog’undaki kimliği olmuştur. Büyük şehirden uzak bir yerde yaşayan kahramanımızın babası ölmüştür ve annesi ile birlikte yaşamaktadır. Zamanının büyük bir kısmını bilgisayarının başında geçirmekte ve blog’unu takip edenlerle yazışmaktadır. Internette “Jingle Jangle” rumuzu ile sayfası olan bir genç kızın fotoğraflarını ve onun erkek arkadaşı ile çekilmiş videolarını seyretmek takıntısı haline gelmiştir. “Jingle Jangle” Dylan’ın “Mr. Tambourine Man” şarkısında geçen bir ifadedir (“Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me / In the jingle-jangle morning I’ll come following you”) ve oradaki anlamı ile kaygısız olarak çevrilebilir dilimize. Oysa genç adam hiç de kaygısız görünmemektedir ve aksine sinemanın en melankolik karakterlerinden biri olarak tanımlanabilir rahatlıkla. Blog’undaki yazılar melankolinin ağır izlerini taşırlar ve bir takipçisi ile yazışırken “Bazen kendimden iğreniyorum. Her şeye son vermek istiyorum” gibi cümleler kurar örneğin.

Film bize bu genç adamın derdinin ne olduğunu söylemiyor ve böyle bir çabası da yok. Yakın arkadaşı ile gece buluşarak yaptığı sohbetler ve sonsuz / anlamsız kahkahaların nedeni olan paylaşılan esrarlı sigaralar, annesinin iletişim çabalarına direnmeler ve ekran başında geçirilen saatler; tüm bunları melankolik bir düş havası içinde gösteriyor bize yönetmen Esmir Filho ve görüntü yönetmeni Mauro Pinheiro Jr. ve tedirgin melodili müzikleri hazırlayan Nelo Johann’ın güçlü katkıları ile bizi de bu düşün içine sokuyor. Bir açıklama olmaması filmin hem lehine hem aleyhine işlemiş gibi görünüyor. Sonuçta hayatta yaşadığımız her anın, her duygunun bir açıklaması yoktur ve olması da gerekmez; kaldı ki hikâyenin ana aktörü ergenlik çağındaki bir genç adam ve o çağ anlam arayışı, sunulan anlamların ret edilmesi ile zaten bir anlamsızlık dönemidir asıl olarak. Öte yandan, hikâyesizlikle birleştiğinde bu belirsizlik, film arada bir tekrarlara düşüyor gibi görünüyor ve özellikle düşsel sahneler bir noktadan sonra daha önce görmüşlük hissi yaratıyor seyircide.

Mauro Pinheiro Jr.’ın kamerası görüntüleri flulaştırıyor, deforme ediyor ve gerçek ile düşün birbirine karışmasını sağlıyor sık sık. Genç adamın ruh hâline girebilmemizi sağlıyor bu seçim ve onun hissettiği boşluğun bizi de yakalamasını sağlıyor böylece. “Hiçbir şey yapmamaktan yorgun” olduğunu söyleyen, ziyaretine gittiği büyükannesinin “Rüyamda yatağının önünden geçiyordum ve sen ağlıyordun” dediği gencin içinde yaşadıklarını çok iyi anlatan birkaç sahne var filmde: Bunlardan birinde kasabanın festivalinde annesi ile dans ediyor çocuk; isteksiz başlanan ama annenin coşkusuna eşlik edilen, sarılma ve karşılıklı ağlama ile sonlanan bir dans bu. Bir diğerinde ise oğlan kendisini Jingle Jangle ve Julian ile birlikte hayal ediyor ve bir üçlü romantizmin parçası oluyor. Son bir örnek olarak, onun hikâye boyunca nadiren tanık olduğumuz bir şekilde yüzünde bir gülümseme yaratan trafo sahnesini göstermek mümkün. Hikâyenin içine yerleşmiş görünen ölüm temasını ise (ölen baba, köprüden atlayarak intihar eden kadın ve bu ölümleri kabullen(e)meme) sık sık görüntüye gelen köprü ile birlikte düşünebiliriz. Finalde Mr. Tambourine Man’i köprüde yürürken gösteriyor kamera ve belki de bir başka dünyaya geçişin aracı olan ama bu şekilde kullanıldığını hiç görmediğimiz bu köprü böylece belki de bir umudun da sembolü oluyor.

Internet üzerinde kahramanımız ile sohbet eden kişinin rumuzu E.F. (yönetmenin kendi ad ve soyadının ilk harfleri bunlar) ve kapanış jeneriğinde de oyuncular listelenirken en sonda EF’yi “oynayan” kişi olarak yönetmenin adına yer verilmiş. Küçük bir oyun bu kuşkusuz ve filmin gerçekle düşün birbirine karıştığı yapısını hatırlatıyor. En az düşsel olan sahnelerin bile önemli bir kısmında ya karanlığı ya da sisi tercih eden ve başarılı kurgusu (Caroline Leone) ile de dikkat çeken (bir istisna olarak, düşsel bir sahneden gerçek bir sahneye (çocuğu okulda sınıfında gördüğümüz ilk sahne) geçiş fazlası ile âni ve kaba, yarıda kesilen şarkı ve birden değişen görsellik filmin genel havasına aykırı) filmin hatırlattığı bir gerçeği de dile getirmekte yarar var: Küçük yerlerde yaşayanların, özellikle gençlerin internetin onlara sunduğu sonsuz olanakların kışkırttığı gitme arzusu karşısında hissettikleri ve “Hiçbir şey olmayan” bir yerden sonsuz çeşitliliği olan bir yere gitmek ya da gidememek ikilemleri. Hayatının henüz ilk dönemlerinde olan bir bireyin (Dylan’ın da Mr. Tambourine Man’i henüz 24 yaşındayken yazdığını; filmin yönetmen, senarist ve oyuncularının da çekimler sırasında genç yaşlarında olduğunu hatırlayalım) bu hikâyesi her anında yolunu tam bulabilmiş görünen bir film getiremese de karşımıza, ilginç bir yapıt kesinlikle.

(“The Famous and the Dead”)

Mary Poppins – Robert Stevenson (1964)

“Park mı? Mary Poppins öyle şeyler yapmaz. Başka dadılar çocukları parka götürür. Mary Poppins’le hayalini bile kurmadığınız yerlere gidersiniz. Siz daha ne olduğunu bile anlamadan en tuhaf şeyler olmaya başlar”

Sihirli yetenekleri olan bir dadının müzik ve renkli maceralar aracılığı ile iki küçük çocuğun hayatını farklılaştırmasının hikâyesi.

P. L. Travers’ın çocuklar için yazdığı Mary Poppins dizisinden yola çıkılarak çekilen, senaryosunu Bill Walsh ve Don DaGradi’nin yazdığı, yönetmenliğini Robert Stevenson’ın üstlendiği bir ABD yapımı. İlk sinema filminde Julie Andrews’a Oscar kazandıran film aralarında En İyi Film ve En İyi Yönetmen’in de olduğu toplam 13 dalda aynı ödüle aday gösterilmiş ve bu adaylıkların beşini ödüle dönüştürmeyi başarmıştı. Amerikan sinemasının aile klasiklerinden biri olan çalışma; müzikleri ve şarkıları, başarılı oyuncuları, renkli ve eğlenceli atmosferleri ile bugün de keyifle seyredilebilir. Buna karşılık, filmin belli bir hikâyesinin olmadığını, daha doğrusu bu hikâyenin müzik, dans ve eğlencenin içinde kaybolup gittiğini de söylemek gerekiyor. Anlaşılan filmin eğlencesinin yeterli olacağı düşünülmüş ve aldığı Oscar ödülleri ve gişedeki başarı göz önüne alınırsa, bu düşüncenin sahiplerini de haklı çıkarmış bu çalışma.

P. L. Travers’ın çocuk klasiği olarak kabul edilen Mary Poppins dizisi 1934 ile 1988 arasında yayımlanan toplam 8 kitaptan oluşuyor ve 2018 yılında da sinemada hayat bulmuş (Rob Marshall’ın yönettiği “Mary Poppins Returns”) bu kitapların ana karakteri. Ayrıca müzikal, televizyon ve radyo uyarlamalarında da çocukların ve ailelerin karşısına çıkmış Mary Poppins. Richard M. Sherman ve Robert B. Sherman’ın müzikleri ve şarkılarının zenginleştirdiği bu müzikal fantezi bu ilginç dadıyı iki çocuğun hayatına katıyor ve kadının hem onlara hem de seyirci olarak bize yaşattığı eğlenceli anları sergiliyor. Jane (Karen Dotrice) ve Michael (Matthew Garber) adında iki çocuğun babaları George (David Tomlinson) bir bankada yönetici olarak çalışmakta ve “gelenek, disiplin ve kurallar”a düşkünlüğünü aile hayatına da yansıtmaktadır. Anne (Glynis Johns) ise zamanının önemli bir kısmını kadınlara oy hakkı verilmesi için protesto eylemlerinde geçirmekte ve çocuklarla ilgilenmeyi dadılarına bırakmış görünmektedir. Son dadıları tıpkı öncekiler gibi (son 4 ayda 6 dadı değişikliği olmuştur) çocuklarla baş edemediği için işi bırakınca, yeni bir dadı ilanı verilir ama gelen dadı babanın hazırladığı ilana değil, çocuklarınkine cevap veren ve onlarla tanıştığı andan itibaren de sihir maharetlerini ortaya koyan Mary Poppins olur. Hikâyenin devamı bir Walt Disney filmi olarak tahmin edileceği gibi ilerler; 1910’da Londra’da geçen hikâyede Poppins daha önce başka çocuklara yaptığı gibi Banks ailesinin çocuklarının da daha mutlu bir yuvaya kavuşmasını sağlayacaktır elbette.

Hikâye Londra’da geçse de çekimler California’daki Walt Disney stüdyolarında gerçekleştirilmiş ve çeşitli sahnelerde Londra tabloları kullanılmış. Oscar kazanan görsel efektlerin -bugünün gözü ile basit görünse de kesinlikle hem eğlenceli hem dikkat çekici olmayı başarıyorlar- katkısı ile oldukça hareketli ve renkli bir film çekmiş Robert Stevenson. Animasyon karakterler ile oyuncuların doğal bir biçimde bir araya getirilebilmiş olmasının da katkısı ile ve Mary Poppins’in sihir yeteneklerine uygun bir şekilde sınırsız bir fantazya üretilebilmiş filmde. Tüm dans ve şarkı sahneleri kendi başlarına ele alındığında mizansenleri ile göz dolduruyor ve seyirciyi sıkı bir eğlenceye davet ediyorlar. Julie Andrews’ın bu konulardaki yetenekleri hemen bir yıl sonra çekeceği “The Sound of Music” (Neşeli Günler) filminde de kanıtlayacağı gibi çok açık ve film de ondan bolca yararlanıyor. Hareketli ve slow tüm şarkılar doğru bir şekilde sahnelenmişler ve sağladıkları eğlenceye kayıtsız kalmak -eğer bir müzikal düşmanı değilseniz- hayli zor. Kısacası bu açılardan bakıldığında filmin tam bir başarıyı sağladığı rahatlıkla söylenebilir. Her ne kadar kendisi bu rolü çok daha iyi oynayabilecek başka oyuncular olduğunu ileri sürmüşse de, iki ayrı rolde (Bert ve yaşlı bankacı Dawes) yer alan Dick Van Dyke ve baba rolündeki David Tomlinson’ın da Andrews’a keyifle eşlik etmeleri ile ortaya keyifli bir sonuç çıkmış.

Filmin hikâyesi bir parça zayıf kalmış açıkçası ve çeşitli sorunlar içeriyor. Romanlarda sayısı beş olan çocukların burada ikiye indirilmesi ve onların da 6 dadıyı kaçıracak kadar “canavar” olmalarının seyirciye yansıtılamaması baştan bir zarar veriyor hikâyeye zaten. Bundan daha önemli olanı ise film danslarla, fantezilerle, çocukların sevimlikleri ve şarkılarla o kadar çok vakit geçiriyor ki ortada bir hikâye olduğunu unutmanız mümkün. Kitaplardaki birden fazla karakterin bir araya getirilmesi ile yaratılan Bert karakteri ile Mary Poppins’in ikili sahneleri fazlası ile uzun ve hikâyeye hiçbir katkı sağlamıyorlar. Tam bir İngiliz kolonistini ve kibrini (“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” günlerini) hatırlatan Amiral Bloom karakteri ise -top atışı sahnelerinde neden olduğu karmaşa ve eğlence dışında- hikâyeye yamanmış gibi duruyor çoğunlukla. Havada yüzen masada içilen çay sahnesi ve oradaki Albert Amca karakteri de aynı havayı yaratıyor; eğlenceliler ama hikâyeye bir bütünlük katamıyorlar. Burada baba ve anne karakterleri ile ilgili problemleri de hatırlatmak gerekiyor. Babanın çalıştığı bankanın sahip ve yöneticilerinin para hırsını sıkı bir alay konusu yapıyor film ama finali ile bu eleştirisini toptan yok ediyor. Kadın ise “asıl görev”i olan annelikten çok aktivistlikle uğraşıyor olması üzerinden bir mizah konusu oluyor çoğunlukla.

Sihir, macera, kahkaha, sevgi, şarkı ve danslarla dolu günlerin hikâyesini anlatan film bu açıdan bir çocuğun hayal edebileceği en güzel çocukluklardan birini getiriyor karşımıza. Karakteri yaratan P. L. Travers’ın bu uyarlamadan ilk gördüğünde pek mutlu olmadığı ve romanının kahramanının karanlığının ve gizeminin yok edilmesine çok üzüldüğü söylenir ki çok da haksız değil bu saptamasında. Ne var ki sonuçta bu bir Walt Disney filmi ve aksi yanlış bir beklenti olurdu. Film tam da hedeflendiği gibi eğlendiriyor, büyülüyor ve mutlu ediyor ve bu açıdan bakılınca da kesinlikle başarılı bir klasik ve her yaştan “çocuk”lar keyifle seyredebilir.

(“Gökten İnen Melek”)