The Rider – Chloé Zhao (2017)

“Biliyor musun, Lilly, Apollo yaralandı ve onu vurmak zorunda kaldık. At için en iyisi buydu. Koşamaz, oynayamaz, istediği şeyleri yapamazdı. Ben de Apollo gibi yaralandım ama ben insanım, yaşamak zorundayım. Burada benim gibi yaralanan bir hayvan olsaydı, hemen vurulurdu. Biliyor musun, Lilly, Tanrı’nın hepimize bir amaç verdiğine inanıyorum: At için çayırlarda koşmak, kovboy içinse ata binmek”

Geçirdiği tehlikeli bir kaza sonucu yarışlara katılamaz hâle gelen rodeocu bir genç adamın hikâyesi.

ABD’de yaşayan Çinli sinemacı Chloé Zhao’nun yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Zhao’nun ikinci uzun metrajlı filmi olan çalışma 2018’de İstanbul Festivali’nde FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Örgütü) ödülünü kazanmıştı. Oyuncuların hemen tamamının kendi isimlerini taşıyan karakterlerini canlandıran amatörler olduğu filmin başrolünde sadece soyadı farklı olan bir karakteri canlandıran Brady Jandreau tıpkı karakteri gibi, yarışırken geçirdiği bir kaza sonucu rodeoyu bırakmak zorunda kalmış ve burada adeta kendi hayatını getiriyor karşımıza sade ve etkileyici performansı ile. Zhao’nun hem bu oyuncular hem de hikâyesi ve mizanseni ile yakaladığı gerçekçilik duygusu, seyrettiğimiz hikâyenin kurgu ile belgesel arasındaki sınırı sık sık geçmesini ve dürüstlüğü ile etkileyici olmasını sağlamış. Edebiyattaki sağlam küçük hikâyelerin bir karşılığını üretmiş adeta Zhao ve ABD’nin geleneklerine sıkıca bağlı, muhafazakâr eyaleti Güney Dakota’da geçen bir kovboy hikâyesi anlatmış.

Rodeoculara ithaf edilen film çok sevdiği atını düşünde gören genç Brady’nin görüntüsü ile açılıyor. Başının yan tarafında, büyükçe bir yara nedeni ile atılan dikişi örten bir sargı bezi olan Brady ağrı kesiciler kullanmak zorunda kalmış ve hayatının anlamı demek olan rodeodan uzak düşmüştür. İyileşerek tekrar yarışlara dönme umudundadır ama başındaki metal plaka ve kazanın neden olduğu başka fiziksel problemler nedeni le ulaşılması zor bir hedeftir bu. Anne ölmüştür, baba kısıtlı gelirlerini barlarda ve kumarda harcamaktadır ve Brady on beş yaşındaki otistik kız kardeşi ile de ilgilenmek zorundadır. Chloé Zhao mükemmel bir arkadaş ve mükemmel bir abi olan bu genç adamın hikâyesini rodeo gibi maskülenliğin öne çıktığı bir dünyada erkeklerin kendisini ifade eden en önemli araçtan yoksun kalması gibi ilginç bir durum üzerinden anlatıyor. Yarattığı bu doğal durumun etkileyiciliğini daha da artırıyor Zhao ve baş karakteri Brady’i o maskülen dünyada rastlanması zor bir kırılganlık içinde gösteriyor; bu kırılganlık sadece geçirdiği kazadan değil, aynı zamanda onun doğasından da kaynaklanıyor. Yine bir rodeocu olan ve bir trafik kazası sonucu konuşma ve yürüme becerilerini yitiren ve özürlü bir duruma düşen arkadaşı Lane’e gösterdiği yakın ilgi ve gösterdiği yardım ve kız kardeşini korumak ve mutlu etmek için harcadığı çaba ile hayli ince duyguları olduğunu gösteren bir genç Brady. Zaman zaman yaşadığı kusma nöbeti ve sık sık kilitlenen eline rağmen, hayatta kalmanın tek yolu olarak gördüğü rodeoya dönmek için çaba harcamakta inat edecek kadar da kararlı ve güçlüdür.

Evet, rodeo bu dünyanın tek anlamlı gerçeğidir sanki. Sık sık rodeo videoları izlenir, hiçbir yarış kaçırılmaz, arkadaşlarla buluşulduğunda biranın eşlik ettiği sohbetin ana konusu da yine rodeodur ve en büyük korku bir gün rodeoyu bırakmak zorunda kalmak ve çiftçiliğe başlamaktır; çünkü biri ne kadar maskülen bir işse, diğeri o kadar evcil bir hayatın sembolüdür. Chloé Zhao özenle yazdığı senaryosunda gerçekçilikten ve dürüstlükten hiç kopmadan baş karakterini önemli bir sınavın içinde gösteriyor ve Güney Dakota’nın ıssız ve geniş düzlüklerinden, tüm o sessizliğin yarattığı boşluk duygusundan ve Nathan Halpern’in dokunaklı müziğinden de aldığı destekle oluşturduğu hüzünlü havadan etkileyici bir şekilde yararlanıyor. Hikâyenin temel sorusu olan “Brady ne yapacak?” böylece seyirciye de güçlü bir biçimde geçiyor ve duygusallığı hiç sömürmeden ilgi çekici bir sonuç elde etmeyi başarıyor yönetmen.

Zhao hikâyenin gerçekçiliğine hep sadık kalıyor ve uzun sahnelerden ve bu sahnelerde de doğaçlamanın doğallığını anımsatan atmosferinden hiç taviz vermiyor. Genç adamı yaşadığı yörenin sonsuz görünen gökyüzü ve dümdüz uzanır görünen coğrafyasının önünde görüntülüyor sık sık ve görüntü yönetmeni Joshua James Richards’ın çok değerli katkısı ile karakterinin yalnız ve sert dünyasını görselleştirerek somut hâle getiriyor. Brady’nin sessiz ve hüzünlü bir sertliği olan bakışlarını, o sınırsız görünen coğrafyada onun yalnızlığını ve “küçük”lüğünü böylece çok doğru bir görsellikle anlatan filmde genç adamı neredeyse filmin tüm karelerinde kullanmış Zhao ve onun arkadaşı Lane ile geçirdiği dakikaları veya vahşi atları evcilleştirmesini uzun uzun göstermiş bize. Böylece ona o denli yakın hissediyoruz ki kendimizi, Lane’e yaptığı bir ziyaretten dönüşte aracını yolda durdurup ağlamasına (Lane için, kendisi için, bırakmak zorunda kaldığı rodeo için, bir umutla sarıldığı vahşi at terbiyeciliğini de bırakmak zorunda kalacağı için ve hayatta dayanacak hiçbir şey olmadığı için) eşlik etmemek zor. Zhao, tutulduğu yerden kaçarkan bacağını iyileşmesi mümkün olmayacak şekilde yaralayan atın kaderi ile Brady’ninkini onun yapmak zorunda kalacağı seçimlerin bir metaforu gibi kullanıyor ve koşullar ne olursa olsun, insan olarak bir seçim yapma şansımızın olduğunu söylüyor.

Gerçek hayatta eşi olan Terri Dawn Pourier’in de kısa bir rolde yer aldığı filmin başrolünde (aslında o denli gerçek ki karakter, oynananı bir rol olarak adlandırrmak haksızlık olur) yer alan Brady Jandreau sade ve saf performansı ile çok güçlü bir sonuç elde ederken, oyunculuğun abartıdan uzak olduğu ölçüde etkileyiciliğinin arttığının da kanıtı oluyor. Jandreau senaryonun kendisini canlandırmasına imkân vermesinin de sağladığı doğallığı ile çarpıyor seyirciyi. Brady’nin gerçekten de bir vahşi atı terbiye ettiği sahnenin de bir örneği olduğu gibi, karakterle oyuncu arasındaki sınır tıpkı belgesel ile kurgu arasındaki gibi ortadan kalkıyor. Onun sayesinde film şiirsel ve sert bir sevgi ve tutku filmi olabiliyor tam da yönetmeninin amaçladığı gibi. Lane rolündeki Lane Scott’ın ve Brady’nin kardeşi Lilly’i canlandıran ve gerçek hayatta da kardeşi olan, asperger sendromlu kardeşi Lilly Jandreau’nun ona doğal performanslarla eşlik ettiği film açılışında ve kapanışında bir düşte genç adamı ve atını gösterirken, rodeonun hayatlarının tek düşü olduğu insanları anlattığını söylüyor bize. İşte o tek düşünü yitiren bir genç adamın hüznünü hem kalplere hem akla hitap ederek anlatan bu film, düşle gerçek arasında sıkışan bir adamın saf bir dürüstlüğü olan bir hikâyesi; küçük ve güçlü bir hikâye bu.

(“Binici”)

Borg McEnroe – Janus Metz (2017)

“Bir daha tek bir duygu kırıntısı dahi göstermeyeceksin. Kapalı bir kutu ol ve diğer her şeyi dışarıda bırak. Yokmuş gibi davran. Öfkeni, korkunu, paniğini vuruşlarından çıkar. Her bir forehand’inden, her bir backhand’inden, her bir vuruşundan”

İki usta tenisçi, İsveçli Björn Borg ve Amerikalı John McEnroe arasında oynanan 1980 Wimbledon finalinin hikâyesi.

Gerçek olaylardan esinlenen ve senaryosunu Ronnie Sandahl’in yazdığı, yönetmenliğini Janus Metz’in üstlendiği bir İsveç, Danimarka ve Finlandiya ortak yapımı. Sinemaya belgeseller ve kısa filmlerle giren Janus Metz’in ilk uzun metrajlı konulu filmi olan çalışma tenis tarihinin en önemli karşılaşmalarından birini ve bu karşılaşmanın tarafları olan iki büyük tenisçiyi kişilikleri ile birlikte anlatmaya soyunan bir yapıt. Özellikle bu önemli karşılaşmanın sonucunu bilmeyenler için (hatta belki bilenler için de) hayli heyecanla izlenecek bir içeriği olan film biri buz (Borg), diğeri ateş (McEnroe) olarak tanımlanan iki büyük sporcunun bu maç öncesindeki hayatları üzerinden yola çıkarak, onları başarılı kılanın ne olduğunu ve bu başarının arkasında nelerin yattığını getiriyor karşımıza. Ne var ki teknik başarısını içeriğine aynı düzeyde yansıtamıyor film ve sinema tarihinin önemli spor filmlerinden biri olmak yerine, popüler sinemanın tercihleri ile yetinmeyi tercih ediyor. İki sporcuyu oynayan Sverrir Gudnason ve Shia LaBeouf -özellikle ilkinde çok daha fazla bir şekilde- karakterlerine fiziksel bir benzerlik de yakalayarak, çok iyi işler çıkarmışlar ve filmin keyifle izlenmesine önemli bir katkı sağlamışlar.

ABD’li ünlü sporcu Andre Agassi’nin tenis üzerine sözleri ile açılıyor film: “Tenis, hayatın dilini kullanır. Avantaj, servis, hata, kırılma (break), aşk; tenisin tüm temel ögeleri hayatta da vardır çünkü her maç minyatür bir hayattır”. Janus Metz’in filmi bu sözlerden yola çıkarak, iki büyük tenisçinin hayatlarının ta kendisine dönüşen bu oyun üzerinden bize tenis tarihinin en müthiş maçlarından birini anlatıyor. Bir tarafta dört kez ve peş peşe kazandığı Wimbledon’ı 5. kez kazanarak tarihe geçmek isteyen Borg, diğer tarafta ise onun bu amacına ulaşmasını engelleyebilecek tek tenisçi olarak görünen ve ilk kez Wimbledon’ı kazanmanın peşinde olan McEnroe var bu maçta. İlki tam bir “buz adamdır” (İngilizce buzdağı anlamına gelen iceberg ve soyadından esinlenerek Ice-Borg lakabı takılmıştır bu İsveçli sporcuya): Turnuvalarda hep aynı otelin aynı odasında kalır, maçlarını sadece iki yılda bir seyretmesine izin verdiği ailesi maçlarda hep aynı kıyafeti giymek zorundadır, nabız atışının 50’yi geçmemesi için soğuk odada uyur, içine kapanıktır ve duyguları hiç yokmuş gibi davranır. İkincisi ise tam tersine ateşli, konuşkan, duygularını ve özellikle öfkesini anında dışa vuran, küfürbaz, maçlarda hakemlerle ve seyircilerle girdiği ağız dalaşları ile bilinen ve Borg’a hayran olan seyircilerin sık sık yuhaladığı bir isimdir; New York Times’ın McEnroe’yu “Amerikan değerlerinin Al Capone’dan sonraki en kötü temsilcisi” nitelemesini doğrularcasına pek de sevilen bir kişi değildir. Amerikalı tenisçi Arthur Ashe her iki sporcu için -filmdeki bir sahneye göre- şöyle konuşur: “McEnroe müthiş bir yetenek. Borg’la maç ise balyoza çarpmak gibi. Ancak Borg balyoz ise, McEnroe da küçük bir hançer. Yaralarının hiçbiri derin olmamasına rağmen küçük sıyrıklarla her yanın kana bulanır ve sonunda kan kaybından ölürsün”.

Film bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde “Borg” adı ile gösterilmiş ve hikâyenin ağırlıklı olarak, McEnroe’nun çok önemli bir karakter olduğu bir Borg anlatımı olmasına da uygun bir seçim olmuş bu. Hikâyede onun sahneleri çok daha fazla ve film de temel olarak onun Wimbledon’ı beşinci kez kazanıp kazanamayacağı üzerine kurulu. Janus Metz bu hikâyeyi teknik başarısı yadsınamayacak bir şekilde anlatıyor ve özellikle final maçında rahatlıkla dört dörtlük denebilecek bir mizansen oluşturmayı başarıyor. İki oyuncunun hem bugününü hem geçmiş hayatlarından bazı bölümleri farklı zaman dilimleri arasında gidip gelerek anlatıyor ve senaryonun kurgusu sayesinde bu geliş gidişler seyircide en ufak bir rahatsızlık veya karışıklık yaratmıyor. İki ana karakterden Borg’un buzdağı görünümünü ve arkasındaki gerçekleri (“Ona buzdağı diyorlar ama o bir volkan. Biriktiriyor… ta ki patlayana kadar”) seyirciye daha iyi aktarabiliyor bu senaryo ve Sverrir Gudnason’un başarılı performansı ile genç adamın tüm yaşadıklarını siz de hissediyor ve Borg’un henüz 26 yaşındayken tenisi bırakmasına yol açan karakterini anlamanızı sağlıyor film başarılı bir şekilde. McEnroe’nun fazlası ile dışavurumcu karakterinin analizinde ne yazık ki o kadar derinlere inmiyor senaryo ama Shia LaBeouf’un çarpıcı peformansı o denli etkileyici ki bu çok da önemli bir problem oluşturmuyor.

Yönetmenin tenis maçlarında tam tepeden (saha ile 90 derecelik açı oluşturacak şekilde) yaptığı çekimlerin bir örneği olduğu gibi kamera açıları hep doğru ve sizi hikâyenin ve özellikle de final maçının içine sokuyor. Teknik oyunlara fazla girişmiyor yönetmen doğru bir şekilde ve hikâyenin ve final maçının doğal gücünden yararlanıyor filmin gücünü artırmak için. Burada şu soruyu sormak gerekiyor ama: Filmin ikinci yarısında doğal olarak final maçı önemli bir yer tutuyor ve öyle ki bunun yerine maçın kendisini gerçek görüntüleri ile izlemenin daha anlamlı gelmesi film için doğru bir puan mı? Bunun yanında senaryo (başarılı sporcuları anlatan pek çok filmde olduğu gibi) çok önemli bir tartışma alanını -bu alan üzerinde düşündürecek veriyi sağlasa da- ihmal ediyor: Spordaki çok başarılı isimlerin bu başarıya ulaşırken neleri feda ettikleri. Sanatta da görülen bu durumla ilgili soruyu daha ileri bir noktaya taşıyarak şunu da sormak gerekiyor: Performansı hep daha ileri taşımak uğruna -bilinçli veya bilinçsiz olarak- nelerden vazgeçebilir bir insan? Metz’in hikâyesinde -senaryo onu daha çok vurguladığı için- bu soruyu Borg üzerinden de şöyle sorabiliriz (film buna hiç değinmese de): 5 kez Wimbledon’ı, 6 kez Fransa Açık’ı kazanmak için ne “işkence”lere katlandı Borg ve sonunda 26 yaşındayken mental çöküş nedeni ile bıraktı tenisi? Buna karşılık filmin iki oyuncunun karakterlerinin farklılığı üzerinden ortaya koyduğu önemli bir durum var: Vatandaşı olan tenisçi Peter Fleming’in McEnroe’ya söylediği “Bir gün bir numara olacaksın ama kimse seni iyi hatırlamayacak. Kimse seni sevmiyor. Hiçbir çocuk büyüyünce McEnroe olmak istemeyecek” sözleri ile film başarının sevilmek için yeterli olmadığını, ihmal ettiği alana bir göndermede bulunarak belki de, hatırlatıyor seyirciye.

Tenisin “elit” işi olarak görüldüğü bizim gibi ülkelerde bu algıyı kırıp, bu spor dalını geniş kitlelerle buluşturacak türden spor filmlerinden biri bu. Sporun eninde sonunda bir dostluk gösterisi olması gerektiğini hatırlatan havaalanı sahnesi ve müthiş finalden sonra iki sporcunun çok iyi dost olmalarının da (öyle ki Borg McEnroe’nun sağdıcı olmuş düğününde) hatırlattığı gibi sporun birilerine karşı değil, kişinin kendisine karşı ve birileri ile birlikte yapıldığında değerli olduğunu anlatıyor hikâye ve onun gerçek hayattaki karşılığı. Filmde biri oyuncu (Björn Granath) ve diğeri senaryo danışmanı (Håkon Liu) olarak görev yapan ve her ikisi de çekimlerden sonra hayatını kaybeden iki İsveçli sinemacıya ithaf edilen ve çekimleri İsveç, Monako, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen çalışmanın zaman zaman “göstermekten çok açıklayan” bir tavır alması ise pek doğru olmamış. İki kahramanının karakterlerini diyaloglarla açıklama kolaylığına kapılıyor senaryo buna hiç ihtiyaç duymasa da. LaBeouf’un, hikâyede bir parça yardımcı karakter gibi görünse de, McEnroe’yu olağanüstü bir performansla ve kelimenin tam anlamı ile parlayarak canlandırdığı, Gudnason’un ise aynı parlamayı sessiz performansı ile yakaladığı film, her ikisi de “kazanmak zorunda olan” ve “kaybettiklerinde yıkılan” iki sporcunun çarpışmasını iyi bir hikâye anlatıcılığı ile karşımıza getiren, Danimarkalı Janus Metz’in uzun metraj kariyerine iyi bir başlangıç yapmasını sağlayan bir çalışma.

(“Borg vs. McEnroe”)

Malina – Werner Schroeter (1991)

“Sana göre güzellik önemsiz ama bence hayati bir önemi var ve ben onu gördüm. Hiç mutlu olmadım ama güzelliği gördüm ben”

Bir kadın yazarın, iki farklı erkekle olan ilişkisi üzerinden anlatılan ruhsal karmaşasının hikâyesi.

Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın 1971 tarihli aynı isimli romanından uyarlanan, senaryosunu Elfriede Jelinek’in yazdığı (Fransızca diyaloglar Fransız sinemacı Patricia Moraz’a ait), yönetmenliğini Werner Schroeter’in üstlendiği ve Almanya – Avusturya ortak yapımı olarak çekilen bir film. 1991’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film başroldeki Isabelle Huppert’in mükemmel bir oyunculuk gösterisi sunduğu, Bachmann’ın uyarlanması zor romanının sinema karşılığını ilginç bir şekilde üreten ve seyirciden “sabır” ve dikkat isteyen bir çalışma. Seyirci tarafındaki çabanın karşılığı ise kesinlikle farklı ve Huppert’in ruha işleyen performansı ile önemli bir çarpıcılık yakalayan bir filmi görme deneyimi oluyor.

Yaşadığı ruhsal karmaşa ve hayatındaki dağınıklık nedeni ile, üzerinde çalıştığı eseri bir türlü bitiremeyen kadın yazarı Bachmann’ın kendisinden (de) yola çıkarak yarattığını düşünmek mümkün. Bachmann da 1973’te 47 yaşında hayatını kaybettiğinde tamamlayamadığı eserler bırakmış arkasında. Çalışmaları özellikle feminist çevrelerde ilgi ile okunan yazarın kendisi ile filmin (ve elbette romanın) kahramanı olan yazar arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değil. Tutkulu ve aralıksız bir şekilde sigara içiyor hikâyenin kahramanı tıpkı Bachmann gibi (yazar sigaradan kaynaklanan bir yangın nedeni ile kaldırıldığı hastanede kaybetmiş hayatını ki bu olayın intihar olduğunu düşünenler de var), her ikisinin de babası Nazi geçmişlerine sahip ve tıpkı yazar gibi filmdeki karşılığı da kadınsal arzuları, beklentileri, erkeklerle -imkânsız- ilişkiler üzerine konuşuyor ve hayatı hep bunlarla örülüyor. Rainer Werner Fassbinder’in esin kaynakları arasında gösterdiği bir sinemacı olan Werner Schroeter bu kadın yazarın hikâyesini romana olabildiğince sadık kalarak ve Bachmann’ın hak ettiği bir düzeyde anlatıyor ve kayıtsız kalınamayacak bir sonuç koyuyor ortaya.

Üç ana karakteri var filmin: Yazar (filmde ismi verilmiyor ve jenerikte de sadece “Die Frau” (Kadın) olarak geçiyor adı ve bu bağlamda belki de filmin genel olarak kadınları anlattığının da göstergesi oluyor), yazarla aynı evde yaşayan ve onu sürekli olarak kötü durumlardan kurtaran kararlı ve “cool” bir karakter olan Malina (genellikle kadınlara verilen bir isme sahip olsa da bir erkek bu) ve yazarın tanıştığı ve birden âşık olduğu Macar Ivan. Viyana’da geçen hikâyede, sırası ile Isabelle Huppert, Mathieu Carrière ve Can Togay canlandırıyor bu karakterleri ve üçlü bir ilişkiyi sergiliyorlar bize. Yazar ile Malina arasındaki ilişki ve Malina’nın kimliği ve hatta varlığı hep belirsiz bırakılıyor hikâye boyunca. Onun kadını hep koruyan, yönlendiren, eleştiren ve hatta akıl veren konumu romanın ve filmin onu erkeklerin bir sembolü olarak görmesi olarak yorumlanabilir. Ivan ise yazarın tutkulu bir şekilde bağlandığı ama onun tutkusuna aynı düzeyde karşılık ver(e)meyen bir erkek ve bu anlamda kadınlarla erkekler arasındaki farkın somutlaşmasını sağlayan bir karakter olarak görülebilir. Kadının bir türlü bitiremediği eseri, masasının üzerinde yığılı duran ve sık sık yere fırlattığı kağıtlar, o masanın çekmecesine atıp durduğu ve hiç postalanmayan mektuplar ve Ivan ile sokakta ilk karşılaşmasında ona “İyleştir beni” diye seslenmesi gibi unsurlar üzerinden yazarın (kadının) kırılganlığı, gittikçe hızlanan çöküşü ve çaresizliğini güçlü bir biçimde anlatıyor film ve iki erkek ile olan her temasında bu anlatımı daha da etkileyici kılmayı başarıyor.

Werner Schroeter açılış sahnesinden başlayarak farklı bir film izleyeceğimizi ve seyircinin olan biteni kolaylıkla takip edebileceği bir hikâye sunmayacağını çok net bir şekilde dile getiriyor. Düşlerin (ve kâbusların) gerçeklerle, hayal edilenlerin gerçekten olan bitenle iç içe geçtiği bir anlatımı var filmin. O nedenle özellikle ilk yarısında seyirciden ciddi bir dikkat istiyor film ve bu dikkati (ve sabrı) gösterenleri -taşları yerine oturtan seyircileri- hayli kıymetli bir ikinci yarı ile ödüllendiriyor. “Ateş”ler içindeki finali ile hayli etkileyici bir kapanış yapan film belirsizliği ve dengesizliği ile yazarın hissettiklerine çok uygun bir havaya sahip ve seyirciyi özellikle sorularla baş başa bırakıyor zaman zaman. Birkaç kez karşımıza gelen “keman çalan genç adam”, sokaktakilere son anda çarpmayan arabalar, sokakta koşuşturanlar veya “suya dalacakmış gibi yapan ama dalmayan yüzücüler” gibi görsel unsurları özellikle bir durumun / düşüncenin sembolü olarak görerek anlamaya çalışmak yerine, yazarın yaratıcılığının onun bunalımı ile birleşmesi ile ortaya çıkan yarı gerçek yarı hayaller olarak yorumlamak gerekiyor. Bu bağlamda aynanın kullanımı da öne çıkıyor. Malina’nın kendisini hayli tuhaf bir zamanda elindeki küçük aynaya bakmakla eleştirmesi üzerine “Ayna var olmamı sağlıyor” cevabını veriyor kadın. Yansımaları ve görüntünün çoğalmasını da kullanıyor, sinemasında biçimsellik hep öne çıkan Schroeter ve bir bakıma kadının parçalanmışlığını vurguluyor. Ne var ki bu biçimsellik filmin “feminist” havasını zedelemiyor hiç ve kadının kendisinin bir prenses olduğu masalı hayal ettiği sahnede olduğu gibi içeriğinin bu yanını hep koruyor hikâye. Bu masaldaki “biri onu sevmezse hep yalnız kalacak olan kadın” söylemi, yazarın Ivan’ın çocuklarının doğum gününde uğradığı pasta saldırısı, yumurtayı hiçbir zaman doğru ayarda pişirememesi, inşaat işçilerinin yanında bacağından aşağı sızan kan ve gösterilebilecek başka pek çok örnekle film kadın olmak üzerine bir hikâyesi olduğunu ve kadının varlığını ve adını arayışını anlattığını hatırlatmayı hiç ihmal etmiyor.

Opera yönetmenliği de yapmış olan Schroeter’in film için seçtiği müzikler de ilginç. İtalyan klasik müzik bestecisi Giacomo Manzoni’nin gerilim ve hatta korku ögeleri ile beslenmiş bir melodrama uygun müzikleri filme tedirginlik katarken, uzun bir bölümde bir arya (Carl Maria von Weber’in Oberon adlı operasından “Ocean, Thou Mighty Monster” adlı arya) etkileyici bir sahnenin bir parçası oluyor örneğin. Yönetmen, henüz 42 yaşındayken intihar ederek hayatına son veren Fransız yapımcı Jean Eustache’a ithaf ettiği filminde Isabelle Huppert’ten de olağanüstü bir destek alıyor. Hemen her karesinde var filmin oyuncu ve “ateşler içindeki bir kadın”ı tek kelime ile mükemmel bir biçimde oynuyor. Bachmann romanını yazarken bu karakteri nasıl hayal etmiştir bilinmez ama adeta bir başkasını bırakın oynatmayı, düşünmeyi bile imkânsız kılan bir şekilde karakterinin ruhuna bürünüveriyor Huppert ve büyülüyor kesinlikle. Mathieu Carrière ve Can Togay da (Siyasî nedenlerle Macaristan’a sığınan TKP’li anne ve babanın oğlu olarak orada dünyaya gelmiş bu Türk asıllı oyuncu) sade ve güçlü oyunculukları ile ona iyi bir destek sunuyor ve adeta gole çevireceği paslar atıyorlar kendisine.

Bachmann bir röportajda “Faşizm bir erkek ile bir kadın arasındaki ilişkideki ilk şeydir” demiş ve bu filme kaynak olan romanında iki farklı erkeğin (ve “baba”yı da düşünürsek, üç) farklı şekillerde kadına uyguladığı şiddetin sonucunu ya da en azından bu şiddetin hızlandırdığı sürecin sonucunu anlatmış. Bu karanlık ve başlarda bir parça karışık bu film ise kendine özgü bir çalışma ve öncelikle has sinemaseverler için. Romanda olduğu gibi Malina’nın “Bu bir cinayetti” sözü ile biten ve kadının “Ben var mıyım?” sorusunu sorduğu film Bachmann’ın ölümü ile yarıda kalan ve “Ölmenin Yolları” adını taşıyan otobiyografik üçlemesinin hayata geçebilen tek romanına sinema perdesinde hayat vermesi ile de önemli olan zor ama ilgiyi hak eden bir yapıt.

Geu-hu – Sang-soo Hong (2017)

“Evin yolunu temelli unuttun herhalde. Neden peki? Korkuyor musun? İkiniz çok güzel iş çevirdiniz, oyuncu falan olsanıza. Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmüyorsun. Seks bağımlısı pislik! İkiyüzlü! Beni kandırabileceğinizi mi sandınız? Pis şeytanlar!”

Eski asistanı ile ilişkisi olan evli bir yayınevi sahibinin sevgilisinin yeni asistanı olduğunu zanneden eşinin verdiği tepki ile gelişen olayların hikâyesi.

Sang-soo Hong’un yazdığı ve yönettiği bir Güney Kore yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın 2017’de yılın en iyi beşinci filmi seçtiği yapıt Hong’un filmlerine aşina olanların, sadece 4 ana karakterden oluşan kadrosu ve “basit” hikâyesi ile hemen ısınacağı, insan karakteri üzerine hafif bir komedi de barındıran anlatımı ile o küçük ve önemli sinema eserlerinden biri. Uzun planlar ve yine uzun sahneler, zaman zaman doğaçlama havası barındıran diyaloglar ve başta yayınevi sahibi Bongwan’ı canlandıran Hae-hyo Kwon olmak üzere tüm kadronun doğal ve sade performansları ile ilgi çekici bir film bu ve yönetmenin tüm o sadeliğin içinde klasiklerin eski usul sade kamera hareketleri ile yarattığı farklılık da önemli. Özetle, küçük ve önemli yapıtlardan biri Hong’un 2017 tarihli filmi.

Filmleri 4 kez Altın Palmiye için yarışan, 4 kez de “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen (ve 2010’da “Hahaha” ile bu bölümün ödülünü kazanan) Sang-soo Hong Cannes’ın gedikli isimlerinden biri. Onun küçük hikâyelerinin Cannes’da hep ilgi görmesinin temel nedenlerinden biri hikâyelerinin sahiciliği olsa gerek. Adam, karısı, eski asistanı olan sevgilisi ve yeni asistanı arasında dönen bu hikâye de benzer bir sahiciliğe sahip. Hong dört karakteri adeta dünyadan tamamen soyutlayan bir mizansen ile bizi onların hayatlarının içine bırakıyor. Sadece sesini duyduğumuz taksi şoförü ve son sahnede kısa bir süreliğine karşımıza gelen motosikletli servis elemanı dışında iç veya dış, gece veya gündüz tüm sahnelerde karakterler kendilerinden başka kimsenin olmadığı boş caddelerde, bir evde, bir restoranda veya bir iş yerinde (filmin tüm mekânları da bunlarla kısıtlı) karşı karşıya geliyor ve konuşuyorlar. Bu seçim kendinizi oldukça özel (kişisel anlamında) bir ortamda hissetmenize yol açarkan, sizi de bu dört insanın yaşadıklarının ve hissettiklerinin parçası yapıyor. Oldukça konuşmalı bir hikâye bu: Büyük bir kısmında Bongwan’ın mutlaka olduğu sahnelerde karakterler suçlama, sorgulama (ilişkiyi, hayatın anlamını, inanmayı vs.), aşk, şüphe gibi temalar üzerine konuşuyor ve davranışlarda bulunuyorlar. Sang-soo Hong’un sade ve karakterlerin doğalarını akıllıca ortaya koyan diyalogları -oyuncuların da katkısı ile- bu sahneleri kesinlikle çekici ve -hikâye ilerledikçe- eğlenceli de kılıyor.

Özellikle 1940 ve 50’li yılların filmlerinden tanıdık gelecek bir kamera kullanımı var filmin. Siyah-beyaz tercihi ile birlikte böylece filme nostaljik bir hava sağlamış yönetmen ve eski dönemlerin yavaş ve “kaba” zumları ile yukarıda bahsedilen konuşma sahnelerine bir canlılık katmış. Pek çok sahne tek çekimle gerçekleştirilmiş ve kamera rastgele görünen bir şekilde karakterlerin birinden diğerine kayarken, kritik anlarda onlardan birine zum yapıyor. Konuşmaların büyük bir kısmı adamın ilişkisi ve bunun sonuçları üzerine kurulu ama onunla yeni asistanı arasındaki ve kadının “Neden yaşıyorsunuz” sorusu ile başlayanda olduğu gibi inanmak, gerçeklik, hayatın anlamı gibi konulara kayanı da var hikâyede. Tüm bunlarla birlikte hikâyenin, üç kadınla da ilgisi olması nedeni ile odağına aldığı karakter olarak görebileceğimiz Bongwan’ın bir erkek olarak davranışları ve bu davranışlarının altındaki çocuksu bencilliğinin öne çıktığını söylemek gerekiyor. Aldatan, yalan söyleyen, sahip olduğu hiçbir şeyden vazgeçmek istemeyen ve kendini kurtarmak için başkalarını tehlikeye atmaktan (en azından yalanının kurbanı yapmaktan) çekinmeyen adamın tavırları ve kararları etkiliyor diğerlerini ve hikâyenin gidişini. Artık yetişkin olduğunun farkına varmayan ve sadece arzuları, korkuları ve bencilliği ile hareket eden adam hikâyenin eğlencesini de yaratırken, Sang-soo Hong’un doğal karakterler yaratmaktaki başarısının da bir başka örneği oluyor.

Yönetmenin kendi eseri olan ve hikâyenin kritik anlarında duyduğumuz, klasik havalı synthesizer melodisi bir trajedi seyrettiğimizi ima ediyor ama yanıltıcı gibi görünse de aslında çok doğru bir seçim bu melodi. Ağlamalar, öfkeler, endişelerle dolu bu hikâyenin kırılma anlarında kulağımıza gelen müzik atmosferin algılanmasına güçlü bir şekilde yardımcı oluyor. Müziğin kurulmasına ve bize aktarılmasına katkı sağladığı atmosferi ile bu hikâye bir soap operanın çok kısa bir versiyonu gibi görülebilir ve hatta yönetmenin özel hayatı ile de ilişkilendirilebilir (Sang-soo Hong evlilik dışı ilişkisinin ortaya çıkması üzerine 2016 sonunda boşanmak için mahkemeye başvurmuş). Evet basit bir hikâye bu ama tıpkı Éric Rohmer filmlerinde olduğu gibi birkaç karakter üzerinden insan doğası ve -iyi ve kötü anlamlarda- acizlikleri üzerine düşünmeye çağırıyor bizi ve bunu yaparken hep koruduğu sahiciliği ile göz dolduruyor. İhanet veya yanlış anlamalar gibi daha önceki filmlerinde de ele aldığı temalar üzerinden ilerlemeye devam eden Hong özellikle erkek egosu üzerine ilgiyi hak eden bir yapıt koyuyor ortaya. Mizah dozunun düşük olması çekiciliğini bir parça azaltmış gibi görünse de çalışkan yönetmenin bu minimalist olarak tanımlayabileceğimiz filmi kesinlikle görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“The Day After” – “Ertesi Gün”)