Portrait de la Jeune Fille en Feu – Céline Sciamma (2019)

“Kızımın Milano’dan bir talibi var. Eğer bu kişi portreyi beğenirse Milano’ya gideceğiz. Kızım sizden önce bir sanatçıyı tüketti. Aslında size bir şey söylemem gerek: Poz vermeyi ret ediyor. Ressam onun yüzünü bir kez bile göremedi”

Ailesinin, taliplisine göndermek üzerine portresini yaptırmak istediği genç bir kadın ile bu iş için görevlendirilen kadın ressam arasındaki ilişkinin hikâyesi.

Céline Sciamma’nın yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Cannes’da senaryo ödülünü kazanan film yönetmenin kendisini bir parçası olarak gördüğü feminist hareketin sinemadaki en güncel ve önemli örneklerinden biri ve hikâye, karakterler ve temalar ile görselliğin çekici bir uyum yakaladığı bir çalışma. İlginç konusu ve hikâyenin buna ek olarak ve feminist bir bakış açısı ile oluşturulmuş temaları ve göndermeleri ile çok başarılı bir sinema yapıtı bu. Sciamma’nın sessizliğin içinde oluşturduğu çığlıklar ile dikkat çeken film sade ve vurucu finali ile de göz dolduran, tutkuyu belki gerektiği kadar güçlü biçimde somutlaştıramasa da, görülmeyi kesinlikle hak eden bir sinema eseri.

Film tamamı genç kızlardan oluşan bir gruba resim dersi veren ve bu ders sırasında modelliği de kendisi üstlenen bir kadın ressamın bir tablonun hikâyesini anlatması ile açılıyor. “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi” adını taşımaktadır tablo ve dolunayın ve onun aydınlattığı bulutların yer aldığı bir gece fonunda uzun elbisesinin etekleri alev almış bir genç kızı göstermektedir. Karanlık (hem ışık değeri hem ruh hâli olarak), gerilimli ve bir parça da gizemli bir resimdir bu ve on sekizinci yüzyıl sonlarında Fransa’da geçen bir “imkânsız aşk”ın ve o aşkın en unutulmaz gecelerinden birinin hatırasını taşımaktadır. Ressam bu tabloyu doğuran aşkın hikâyesini öğrencilerine tüm boyutları ile anlat(a)mamıştır muhtemelen ama Céline Sciamma bizi bu çarpıcı hikâyenin hiçbir boyutundan mahrum etmiyor ve içerikle görselliğin etkileyici bir buluşmasına tanıklık etmemizi sağlıyor.

Marianne (Noémie Merlant) adındaki ressamın zor bir görevi vardır: O günün aristokrat adetleri erkeğe kadını evlilik için kabul etmeden önce onun bir portresini görme ve ondan sonra karar verme hakkı tanımaktadır. Hikâyemizde erkek Milano’dadır; Breton’da olan kadın ise annesinin daha önceki denemesini boşa çıkarmış ve poz vermeyi ret ederek onu evliliğe götürebilecek yolu tıkamıştır. Annenin yeni planı, Marianne’ı yürüyüşlerinde eşlik etme kılıfı altında kızının yanına sokmak ve poz vermese bile, ressamın yeteneği sayesinde ona portresini çizdirebilmektir. Héloïse’ın (Adèle Haenel) ablası kısa bir süre önce intihar etmiştir, kendisi ise manastırda yaşamaktadır. Bu hikâye filme içerik açısından oldukça geniş olanaklar sağlamış ve Céline Sciamma da kesinlikle hakkını vermiş kendi hikâyesinin. Kuşkusuz tema açısından ilk öne çıkanlardan biri iki kadın arasındaki “yasak aşk”. Yaşanması ve kabullenilmesinin olanaksız olduğu bir dönemde bu aşkın kahramanı olan iki kadının kaçınılmaz akıbetini incelikle anlatıyor yönetmen (Céline Sciamma ile başrol oyuncularından Adèle Haenel arasında da çekimlerden önce sona eren bir ilişki yaşandığını hatırlatlım bu arada) ve uzun süreli tek çekimden oluşan final görüntülerinde aşkın ve tutkunun –tüm engellere rağmen- diri kalmasının hüznünü bize de geçiriyor. Burada filmin anılması gereken tek probleminin konusu olan tutku üzerinde durmak gerekiyor. İki oyuncunun da başarılı performanslarına rağmen, tutkunun seyirciye yeterince geçtiğini söylemek biraz zor; iki kadının mahrem anlarına bizi ortak etmemesi değil sorun (ki bu açıdan çok doğru bir tercih yapmış kesinlikle), bir şekilde tutku filmin tüm diğer unsurlarının aksine tam anlamı ile elle tutulur bir hâle gelememiş.

Erkeklerin neredeyse hiç ortada olmadığı bu hikâye dört kadını odağına alıyor ve her birini hak ettikleri derinlikle getiriyor seyircinin önüne: İki âşık, Héloïse’ın annesi (Valeria Golino) ve hizmetçi Sophie (Luàna Bajrami). Soylu Héloïse ile ressam Marianne arasındaki ilişkinin ikisi arasında yaptığını, onlarla hizmetçinin dostluğu da yapıyor ve aralarındaki sınıf farklarını ve bu farkların ördüğü aşılmaz duvarları yerle bir ediyor sevgi ve dayanışma. Sophie’nin nakış işlediği, Marianne’ın içkileri hazırladığı ve Héloïse’ın yemek yaptığı, üç kadının da yüzleri bize dönük olacak şekilde uzun bir masanın aynı tarafında durduğu sahne sadece müthiş bir görsellik yaratmakla kalmıyor, sınıfların yıkılmasının da sembolü oluyor bir bakıma. Üç kadın arasındaki dostluk “erkeksiz bir dünyanın huzur dolu güzelliği” için bir olasılığı işaret ederken, erkeklerin onlara sıkıntı ve tehlike yaratmış olmak dışında hiçbir işlevi yok hikâyede. Bu erkeklerden biri Milano’da adeta katalogdan bir mal beğenir gibi gelin adayının portresini beklerken genç kadının asla mutlu olamayacağı bir hayatın sembolü oluyor, bir diğeri ise evlilik dışı bir hamileliğin sorumlusu. Film kadınların sadece kendi başlarına veya kendi hemcinsleri ile bir arada olduğu zamanlarda sahip olabildiği mutluluğun altını her zaman özenle çiziyor ve örneğin yöredeki tüm kadınların bir araya geldiği bir gece “toplantı”sında söylenen şarkı ile destekliyor bu bakışını. Adeta mistik bir tören havası taşıyan bu sahnede el çırpmalarla söylenen şarkının sözlerinin sadece “Non Possunt Fugere”den (“Kaçamazlar”) ibaret olmasını ise hikâyenin iki kahramanının akıbetlerine bir gönderme olarak düşünebiliriz.

Hikâye ressam ile modeli arasındaki duvarı da yıkıyor ve bu bağlamda sanat eserini sadece sanatçının değil, ama her ikisinin (sanat ve esin kaynağı) birden yarattığını öne sürüyor. Bir sahnede, modellik yapan Héloïse’ın ressam Marianne’e sorusu (“Sen beni gözlerken, benim kimi gözlediğimi düşünüyorsun?”) tam da bunu işaret ediyor ve yine onun ilk tabloyu beğenmediğinde söyledikleri ile de (“Resim bana benzemiyor ama seni de yansıtmıyor”, “Beni senin gördüğün gibi değil, herkesin gördüğü gibi çizdin”) yaratma sürecinin karşılıklı alışverişle yürütülebileceğini iddia ediyor film. Yeterince üzerinde durulmasa da kadın sanatçıların yüzyıllarca nasıl hep isimsiz kaldıklarını ve kendi eserlerini başkalarının (çoğunlukla eşlerin, bu filmde ise babanın) imzaları ile sunabildiklerini hatırlatan film böylece yaratmanın ve yaratıcıların gerçek süreçleri ve kimlikleri üzerine de düşünmemizi sağlıyor.

Kadın kimliği ve kadın olmak üzerine önemli şeyler söylüyor olsa da ve içeriği ile etkilese de, “çocuk düşürme” sahnesinin hikâyeye katkısının tartışmalı olduğu filmde görüntü yönetmeni Claire Mathon ile birlikte çok başarılı bir iş çıkarmış yönetmen Sciamma. “Tablo gibi” sahneler oldukça çok sayıda filmde ama yukarıda anılan ve üç kadının masanın bir tarafında toplandığı sahnede olduğu gibi tüm bu görüntüler karakterler, ressamın insanlara ve etrafına bakışı ve hikâyenin içeriği ile çok uyumlu ve hiçbir doğal olmayan bir unsur yok bu bölümlerde. Gece toplantısında Héloïse’ın “alev alması” sahnesinde de o mistik havalı müzik (keşke canlı seslendirilmiş olsaydı), bakışmalar, tereddütler ve dile getiril(e)meyen arzuları parlak bir şekilde anlatıyor film ve kapanışta da yitirilen bir aşkı sessiz çığlıklar, gözyaşları, anıların neden olduğu coşku ve acı arasında gidip gelme ve çaresizliğin resmi ile anlatıyor yönetmen ve yürekleri burkuyor. Yönetmene burada getirilebilecek tek eleştiri, ressamın otoportresini çizebilmesi için Héloïse’ın aynayı vücudu üzerinde yerleştirdiği bölüm; buradaki sembolizm filmin geneline uymayan bir kabalık içeriyor.

Karakterler konuştuğunda bile sessiz bir havası olan film sanatın ancak sanatçı hissettiklerini özgürce ifade edebildiğinde yaratıcı olabileceğini söylüyor ve müziği (sadece yukarıda bahsi geçen gece sahnesinde değil, Marianne piyano çaldığında veya tüm finalde olduğu gibi) çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Final sahnesinin gücü o denli yüksek ki Vivaldi’nin “Dört Mevsim” adlı eserinin “Yaz” bölümünü her dinlediğinizde bu sahne hep gözünüzün önüne gelecektir artık. Başrollerdeki Adèle Haenel ve Noémie Merlant’nın kostümlü bir dönem filmin “ağırlığını” yok eden modern performansları ile parladığı ve bakışlar üzerine kurulu bir hikâyeyi doğallıklarını hep koruyarak anlattığı bu yapıt görülmesi gereken bir çalışma kesinlikle.

(“Portrait of a Lady on Fire” – “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”)

Will Penny – Tom Gries (1967)

“Ben aşk hakkında ne biliyorum ki? Aşk, belki hissettiklerime bu adı verebilirsin… hatta daha fazlasını. Daha önce hiç kimse hakkında böyle hissetmemiştim. Senin ve oğlanın benim olmanızı istiyorum, ama…”

Beraber çalıştığı diğer kovboylara göre yaşı hayli ilerlemiş olan bir kovboyun büyük bir çiftlikte bulduğu ve yabancıların çiftliğin topraklarında kalmasını engellemesi gerektiği işinin ilk gününde kendi kulübesine yerleşen bir kadın ve çocuğunu bulmasının hikâyesi.

Tom Gries’in yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Amerikan televizyonlarında 1960 yılında gösterilen “The Westerner” adlı televizyon dizisinin kendisinin yazdığı ve yönettiği “Line Camp” adlı bölümünden yola çıkmış Gries ve Charlton Heston’ın başrolünü oynadığı ilginç bir kovboy filmi çıkarmış ortaya. Heston’ın en sevdiği filmi olarak tanımladığı çalışma klasik bir kovboy filmi olmaktan uzak duran hikâyesi, şaşırtan sürpriz sonu (filmin gişede beklenen başarıyı sağlayamamasını bu sona bağlayanlar olmuş zamanında), Heston’ın performansı ve kadrosunun zenginliği ile dikkat çeken, senaryodaki kimi problemlere rağmen ilgiyi hak eden bir yapıt.

Kapanış jeneriğinde Don Cherry’nin sesinden dinlediğimiz “The Lonely Rider” şarkısından da anlayacağımız gibi yalnız bir kovboydur Will Penny. Ailesi yoktur, okuma yazma bilmemektedir ve hepsi kendisinden yaşça küçük olan tüm kovboy arkadaşları gibi nerede iş bulursa orada çalışmaktadır. Hikâye başladığında onu büyük bir sürüyü götürme işini bitirmiş ve yaşı nedeni ile kendisi ile dalga geçen kovboylarla birlikte görüyoruz. Bulduğu yeni işi genç bir kovboyun ricası ile ona devreder ve kendisi de tüm kışı bir çiftliğin geniş topraklarında yabancıların yerleşmesini engellemesi gereken bir işte bulur. Ne var ki daha ilk gün, soğuk ve karlı kışı tek başına geçireceğini düşündüğü kulübede bir kadın ve oğlunu bulur ve asıl hikâye başlar. Usta görüntü yönetmeni Lucien Ballard’ın ve “The Lonely Rider” şarkısını da besteleyen müzisyen David Raskin’in işlerini çok iyi yapmış göründüğü film sürpriz sonu ile kolaycılığa düşmeden anlatıyor hikâyesini ve çatışma sahneleri, bol bol silah sesi ve western’lerin klasik kötü adamlarını içerse de, sonunun da vurguladığı gibi bir dram olmayı öne çıkarıyor ve farklılaşıyor bu şekilde. Tom Gries çok inandığı senaryosunu -yönetmenliği kendisine vermeleri koşulu ile- kabul ettirebilmek için stüdyo stüdyo dolaşmış söylendiğine göre ve pek ilgi görmeyen, küçük bütçeli dört sinema filminden sonra nihayet gönlüne göre çalışabileceği koşullarda bir yönetmenlik imkânına bu film ile kavuşmuş.

Gries’in hikâyesi çekici, senaryosu ise çeşitli inandırıcılık problemleri nedeni ile zaman zaman aksıyor. Örneğin kahramanımızın bir geyik meselesinde çıkan çatışmada içlerinden birini öldürdüğü için peşine düşen çete üyeleri fazlası ile tanıdık ve abartılı çizilmişler ve bu nedenle intikam hikâyesi (“Bir insanın kanını döken insanın kanı da dökülecektir”) yeterince güçlü bir etki yaratamıyor seyirci üzerinde. Kimi gereksiz mizah anları (sert viski sahnesi veya daha da olumsuz bir örnek olarak, ölmekte olduğu düşünülen adamın şaklabanlıkları, bu adamı doktora götürmek için arkadaşlarının pek de acele etmemeleri), ikna edici olmayan bir “bırakalım, uzun süre acı çekerek ölsün” sahnesi ve ellerinde iki değerli rehine olan kötü adamların nedense bu durumu değerlendirmeyi düşünmemesi gibi pek çok sıkıntılı yanı var senaryonun. Ne var ki filmin olumlu yönleri bu -bazıları pek de önemsiz olmayan- sorunların önüne geçerek hikâyeyi seyre değer kılıyor.

Öncelikle tüm bir final bölümü ve hikâyenin kahramanının burada verdiği karar Hollywood’un seyircisini alıştırdığı ve şartlandırdığı içeriklerden çok farklı ve bu cesareti için takdiri hak ediyor Gries. Olması gerekenle mümkün olanın çatıştığı bu final çok doğru ve gerçekçi. Üstelik bu finale giderken bir kovboy filminde görebileceğiniz en iyi “aile sahnelerinden birini yaratmış Tom Gries ve böylece finalin de vurucu bir etkiye sahip olmasını mümkün kılmış. Anne ve çocuğun birlikte söylediği bir Noel şarkısı, çocuğun anneye verdiği bir iyi geceler öpücüğü ve ardından koşarak adama sarılması ve sonra kadın ve erkeğin birlikte “yayık vurmaları” değme dramlarda görülmeyecek güzellikte bir sahne. Gries işte bu ve benzeri sahnelerle hikâyesini klasik bir western’den uzaklaştırıyor ve yaşlanan kovboyların belirsiz akıbetleri üzerine seyircinin de düşünmesini sağlayan bir filme imza atıyor.

Charlton Heston senaryonun kendisine aynı hikâye içinde farklı nüanslarla oynayabileceği bir alan yaratmasını çok iyi değerlendirmiş ve sağlam bir performans sergilemiş. Özellikle finalde çok etkileyici oynayan Heston’a sağlam bir kadro eşlik ediyor. Sonradan “6 Milyon Dolarlık Adam” dizisi ile büyük bir üne kavuşacak olan Lee Majors, 49 yaşında hayatını kaybeden ve zarif bir oyunculuk sunan Joan Hackett, Donald Pleasence, Slim Pickens, Bruce Dern ve Ben Johson’ın aralarında bulunduğu oyuncular ve yönetmenin kendi oğlu olan küçük oyuncu Jon Gries filme kişisel katkılarını sağlıyorlar ve bir kovboyun evcilleş(eme)me hikâyesini seyre değer kılıyorlar. Tüm sadeliği ile bir aşkı gerçekçi kılabilen, Ballard’ın kamerası ile yine gerçekçi bir sertlikle karşımıza getirilen doğa görüntülerine sahip olan ve yapay kovboy karakterlerinin yerine o dönemde gerçekten de yaşadıklarına sizi ikna edebilecek karakterleri olan (keşke kötü adamlar bu denli kaba çizilmeselerdi) bu film sinemanın hatırlanması gereken “kovboy yalnızlığı” hikâyelerinden biri.

(“Dostum Silahımdır”)

Les Nuits de la Pleine Lune – Éric Rohmer (1984)

“Birini kalpten sevebilmek için onu arada bir uzaktan sevebilmeliyim”

Bir yandan bir erkekle mutlu bir beraberliği olan, diğer yandan da bekâr hayatının özgürlüklerinden vazgeçmek istemediği için ayrı bir ev tutan bir genç kadının hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Venedik’te performansı ile ödül kazanan ve film gösterime girdikten birkaç ay sonra uyuşturucudan hayatını kaybeden Pascale Ogier’in keyif veren oyunculuğu ile çok önemli bir katkı sağladığı film Rohmer’in “Comedies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) başlığı altında topladığı altı eserden dördüncüsü ve sinemacının kendisine ait olduğu söylenen bir “atasözü”nden (“İki kadını olan ruhunu, iki evi olan aklını kaybeder”) yola çıkarak 1980’lerin Paris’inde genç bir kadının aşk, mutluluk ve özgürlük arayışını anlatıyor. Sakinliği, yalınlığı, eğlenceli karakterleri ve alçak gönüllülüğü ile tam bir Rohmer filmi bu ve sinemacının dürüst ve doğal bir çekiciliği olan karakterler yaratma yeteneğinin de keyifli bir kanıtı.

1975 tarihli “Night Moves” filminde Gene Hackman’ın canlandırdığı özel dedektif Harry Moseby bir sahnede şöyle bir cümle kurar: “Bir keresinde bir Rohmer filmi gördüm, boyanın kurumasını seyretmek gibi bir şeydi”. Alan Sharp’ın kaleminden çıkan bu cümlenin yer aldığı filmin yönetmeni Arthur Penn’in Rohmer hayranı olduğunu ve bu sözlerin de Rohmer’e sataşmaktan çok, Moseby karakterinin kişiliğini anlatmak için kurulmuş olduğunu belirtelim. Evet, özellikle de ticarî Hollywood filmlerine düşkün olanlar, hikâyelerden sadece ve hep dramatik ve hatta trajik gelişmeler içermesini bekleyenler için boyanın kurumasını seyretmek kadar sıkıcı olabilir Rohmer filmleri. Oysa filmografisinin pek çok örneğinde olduğu gibi, Fransız sinemacı bu çalışmasında da yine hayatın içinden çekip çıkarmış gibi göründüğü karakterleri tüm güçlü ve zayıf yönleri, arzuları ve korkuları, çelişkileri ve hedefleri ile getiriyor önümüze ve onların hayatına bizi ortak ediyor. Bu hikâyenin üç ana karakteri Louise (Pascale Ogier), Remi (Tchéky Karyo) ve Octave (Fabrice Luchini) tüm çıplaklıkları ile keyifli bir hikâyenin kahramanları olurken, kamera bizi hep Louise’nin yanında tutuyor. Kasım ayında başlayıp Şubat ayında biten hikâyenin genç bir kadın olan ana kahramanı banliyöde sevgilisi ile yaşarken, Paris’te de bir ev hazırlar kendisine. Böylece birbirlerine sevgi duyan ve iyi anlaşıyor görünen kadın ile erkeğin hayatı farklı şekillerde yaşama isteklerine de bir cevap ürettiğini düşünür kadın. Louise özgürlüğün ve aşkın peşindedir, her gece dışarı çıkıp eğlenmek istemektedir; Remi ise banliyödeki sakin hayatı tercih ettiğinden, kadının her gece eve geç gelmesinden şikâyet etmektedir. Octave ise Paris’te yaşayan, evli bir erkektir ve dünya görüşü Louise’inkine yakın olsa da ona beslediği tutkuya karşılık alamamaktadır. Filme kaynak olan atasözü her ne kadar iki kadından bahsetse de iki (belki daha fazla) erkek söz konusu hikâyede ama bu sözü birebir almamak ve daha çok bir yola çıkış noktası olarak görmek gerekiyor.

Hiç yalnız kalmadığını, bir erkekle ilişkisi bitmeden hep başka bir erkekle olduğunu ama artık biraz yalnızlık ve özgürlük istediğini söylüyor Louise Octave’a. Paris’teki ev bunun önemli bir aracıdır ama Louise amacına erişebilecek midir? Rohmer bu soru üzerinden ilerliyor ve uzun sahnelerde ve ikili konuşmalarla karakterlerinin ama özellikle de Louise’in arayışını hafif bir hüzün de içeren keyifle anlatıyor. Konuşmalar aşk, evlilik, ilişkiler, yaşlanmak, özgürlük gibi konular üzerinden tam da bir Fransız filminden beklenecek bir içerikle ilerlerken insanın tutarsızlıklarını ana teması yapıyor ve istemek ama bu istek için gerekli fedakârlıklarda bulunamamak ifadesi ile tanımlayabileceğimiz çelişkiyi seyirciye kendisinde de benzerlerini keşfettirecek şekilde geçiriyor. Evet, konuşmalı bir film bu ama diyaloglar öylesine doğal ki ve karakterlerini öyle bir dürüstlükle anlatıyor ki eğlenerek ve düşünerek, ve kesinlikle ilgi ile dinliyorsunuz söylenenleri. Elbette sadece sözler değil, filmin çekiciliğinin kaynağı. Bir parti sahnesi var ki belki bugün üzerinden geçen 36 yıl sonra hâlâ taze ve öenmli görünmesini sağlayan en önemli yanlarından biri hikâyenin. Partideki dans bölümü bu ve 1980’lerin müzikleri eşliğinde Louise’in de aralarında olduğu kalabalık bir grubu hiç konuşmadan dans ederken izliyoruz. Bu sahnede vücut dilleri, bakışmalar ve dans hareketleri hikâyenin odağı olan arayışı, karakterleri komik duruma da düşüren zayıflıkları Rohmer’in ustası olduğu bir sakin mizah havası ile yaratıyor.

Film sık sık -yine diğer Rohmer filmlerinde olduğu gibi- şu hissi yaratıyor: Sanki Rohmer sahneyi kurmuş, karakterlere (oyunculara) temel fikirleri vermiş ve onlar kendileri için yaratılan dünyada yaşarken Rohmer de hiç müdahale etmeden onları görüntülemiş bizim için. Üç ana oyuncunun başarılı oyunculukları kuşkusuz bu hissi değerli ve gerçek kılan çok önemli bir öge. Senaryodan dolayı ilki diğer ikisinden bir parça geride kalsa da Tchéky Karyo, Pascale Ogier ve Fabrice Luchini dört dörtlük bir sade performansla filme önemli bir keyif katıyorlar. Uzun konuşmalar içeren ve yönetmenin de teknik oyunlara hiç başvurmadan anlatmayı tercih ettiği sahnelerde seveceğiniz ve / veya sevmeyeceğiniz ama kesinlikle anlayacağınız ve sempati duyacağınız karakterler yaratmak kolay bir iş değil ama üç oyuncu da kesinlikle başarıyorlar bunu. Luchini’nin kattığı özel eğlence anlarının (“Erkeğini aldat, tamam ama ondan kötü erkeklerle değil. Benimle aldat mesela”) yanında, kuşkusuz Pascale Ogier’e ayrıca değinmek gerekiyor: 26 yaşına girmesine bir gün kala aşırı dozdan hayatını yitiren genç sanatçı bir oyuncunun kendisini tamamen rahat bırakarak nasıl mükemmel bir sonuç elde edebileceğinin ve seyirciyi macerasının her ânının parçası yapabileceğinin kanıtı oluyor.

“İki evinizin olması zor; birindeyken diğerini özlüyorsunuz. Eskiden böyle değildi, tam tersiydi” diyor Louise bir cafe’de karşılaştığı bir ressama. Bir hayal kırıklığı var bu sözlerde; iki evin peşinde koşarken, eldeki asıl evi de yitirmenin sonucu bu hayal kırıklığı. Rohmer işte bu sonuca giden yolu; sade, zarif ve ikna edici bir doğallıkla anlatıyor ve hiçbir ahlak dersi vermeye soyunmadan insanı getiriyor karşımıza. Özgürlük sahte bir cennet midir sorusunu sorduran film 1980’lerin sosyal hayatını da hatırlatan, dokunaklı ve eğlenceli olmayı aynı anda başarabilen bir sinema eseri. Dolunayların arzuları tetikleyip tetiklemediğini ise tamamen seyircinin kendisine bırakan bu Rohmer filmi görülmeli.

(“Full Moon in Paris” – “Dolunay Geceleri”)

Iron Man – Jon Favreau (2008)

“Genç askerlerimizin onları korumak için ürettiğimiz silahlar yüzünden öldüğünü gördüm ve hiçbir sorumluluk kabul etmeyen bir sistemin parçası olduğumu fark ettim.”

Kaçırılarak tutsal alınan zengin ve popüler bir silah üreticisinin kurtulduktan sonra tasarladığı bir zırh ve silah karışımı araç ile kötülere karşı mücadele etmesinin hikâyesi.

Stan Lee, Don Heck, Larry Lieber ve Jack Kirby’nin Marvel Comics için 1963’te yarattığı süper kahraman Demir Adam’ın bu sinema macerasının senaryosunu Mark Fergus, Hawk Ostby, Art Marcum ve Matt Holloway yazmış, yönetmenliği Jon Favreau üstlenmiş. Başroldeki Robert Downey Jr. Demir Adam’ın yanında başka süper kahramanların da yer aldığı filmlerin yanında, karakterinin tek başına yer aldığı iki filmde daha canlandırmış bu süper kahramanı: 2010 tarihli “Iron Man 2” ve 2013 tarihli “Iron Man 3”. Çizgi roman uyarlamalarının ve aksiyonların hayranları için kesinlikle ilgi çekici ve eğlenceli ama bu türlere düşkün değilseniz, başta “metal sesi”nin neden oldukları olmak üzere gürültüsünden rahatsız olabileceğiniz bir çalışma bu. Downey’in parlak performansı, Oscar’a aday olan görsel efektleri ve ses kurgusu ve eğlenceli olabilen aksiyonu ile, görülebilecek bir sinema yapıtı.

Hikâye Afganistan’a, orada görev yapan Amerikan ordusuna yeni geliştirdiği bir silahı tanıtmak üzere giden, tam bir dâhi olan, popüler, çekici ve gizemli silah üreticisi Tony Stark’ın esir alınması ile başlıyor. Afganistan’daki teröristler (pek çok farklı ülkeden insanlar vardır bu terörist grubun içinde) içinde bulunduğu konvoya saldırarak Stark’ı tutsak eder ve onu tanıttığı yeni müthiş silahı onlar için üeetmeye zorlar. Çenesi düşük, esprili, popüler ve kadınlarla arası da çok iyi olan Stark’ın kendisine saldıranların firmasının ürettiği silahları kullandığını fark etmesi ile gözlerinin açılmasını ve bunun sonucunda yaşananları anlatıyor temel olarak hikâye; bir başka ifade ile söylersek, bir süper kahramanın doğuşunu. Stan Lee, Demir Adam karakterini Soğuk Savaş döneminin kahramanlarından biri ve komünizme karşı da savaşan bir Amerikalı karakter olarak düşünmüş ve başlangıç maceralarında onu Vietnamlılarla savaştırırken, sonradan pişmanlık duymuş bu kararından. Bu filmde ise kötü adamlar Afganistan’daki teröristler olarak belirlenmiş ve herhalde El-Kaide varmış aklında senaristlerin. Stan Lee bir pişmanlık göstermiş ama filmin senaristlerinden Afganistan’ın, teröristlerin cirit attığı bu ülkenin kaderinde özellikle ABD’nin şeytanî rolünden hiç bahsetmeden bir hikâye anlatmalarından dolayı böyle bir davranış göstermelerini beklemek pek gerçekçi olmaz herhalde. Ülkenin içinde bulunduğu duruma düşmesinde ABD’nin komünizme karşı mücadele etmek için, sonradan terörist dediklerini silahlandırmasının payından hiç söz etmeden, o teröristlere karşı Amerikalı bir kahraman hikâyesi anlatmak pek dürüst olmasa gerek.

Hikâyenin sıkıntısı yukarıda anlatılan ile sınırlı değil: Gözü açılan ve silah üretimini bırakmaya karar veren adamın tasarladığı zırh-silah karışımı kıyafetin de bir silah olduğunu düşününce bu karar tuhaf görünüyor elbette. Bunun yerine -onun bakışı ile düşünürsek- sadece ürettiği silahların “kötü adamlar”ın eline nasıl geçtiğine odaklanması daha doğru olmaz mıydı? Hikâye buna elbette hiç değinmediği gibi, Amerikan devletinin olan bitenlerle en ufak bir ilgisini de kurmuyor ve kötülüğü de hırslı bir adamla sınırlıyor. Böylece “mükemmel” sisteme dokunmadan, sadece o sistemin içindeki bir çıbanın temizlenmesi yetiyor ve düzen sürmeye devam ediyor. Herhalde sponsor olan pek çok markanın hikâyenin içine gömülmesinin sırıttığı filmde Vanity Fair muhabiri ile olan diyalogda Stark’ın söyledikleri (silahların barış için gerekli olması vs.) eleştiri gibi görünse de hikâye tam da o sözlerin arkasında duruyor aslında. Bu sahnede açık bir tacizin bir yatak macerasına dönüşmesindeki ucuzluk ise ayrı ve güçlü bir eleştiriyi hak ediyor. Hikâyenin inandırıcılıktan uzak pek çok yönünü ise sonuçta bir çizgi roman uyarlaması ile karşı karşıya olduğumuzu düşünerek rahatlıkla unutabiliriz.

Kendisini esir alanlardan kaçan Stark’ı Amerikan ordusunun helikopetleri bulduğunda çalınan müzikle bir görkem ve kahramanlık havası yaratan film, Stark’ın Amerikan çıkarları uğruna kim bilir hangi ülkedeki hangi insanları bombalamış ve bombalayacak savaş pilotlarını kurtarırken aldığı riski de alkışlamamızı bekliyor elbette. Hikâye -bekleneceği gibi- çok da önemli değil, bunu yerine efektlerle ve Robert Downey’in içini çok iyi doldurduğu karakterinin çekiciliği ile seyirciyi yakalamaya soyunuyor bu Favreau filmi ve açıkçası bunu başarıyor da. Karakterinin mekanik ve elektronik özellikleri (ya da yetenekleri) sınırsız denebilecek boyutta ve film tam bir efekt bombası ile anlatıyor çocuksu hikâyesini ve meraklılarını etkilemeyi de başarıyor elbette. Senaryo kendisine yardımcı olmasa da Gwyneth Paltrow 1940’ların hem masumiyeti hem dişiliği ön planda olan karakterlerinden yola çıkarak yarattığı oyunculuğu ile karakterini ve kendisini sadece bir görsel malzeme olmaktan kurtarıyor. Kötü adam rolündeki Jeff Bridges de işini iyi yaparken, elbette asıl olarak Robert Downey Jr. parlıyor hikâye boyunca. Bir süper kahramanı hem heyecanlı hem eğlenceli kılmayı başarıyor oyuncu ve eğlenceli diyalogların da yardımı ile karakterini elle tutulur bir gerçekçiliğe kavuşturuyor.

Özetle söylemek gerekirse, demiri aksiyon meraklıları için ışıldayan, diğerleri içinse süratle paslanan bir film bu ve bunu bilerek görülmesi gereken bir çalışma.

(“Demir Adam”)