Primer – Shane Carruth (2004)

“Tanrım, orada içeride her şey o kadar farklı ki. Ne kadar tek başına olduğunu hissediyorsun, anlıyor musun? Orası tamamen ayrı bir dünya ve sen o dünyanın çoğunu kaplıyorsun. Ve o ses… Orada, içerideyken ses çok farklı değil mi? Sanki şarkı söylemek gibi. Sanırım dışarıdayken işitmediğin bir ses bu”

Yerçekiminin etkisini düşürerek nesnelerin ağırlığını azaltmak için çalışan dört arkadaştan ikisinin yanlışlıkla yaptıkları bir buluşun sonuçları ile baş etme mücadelelerinin hikâyesi.

Shane Carruth’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Carruth’un ayrıca yapımcılığını, başrollerinden birini, kurgusunu ve müziklerini de üstlendiği film 2004’te Sundance’te büyük ödülü kazanan, sadece 7 bin dolarlık bir bütçe ile çekilen ve ülkesinde dahi yaygın bir gösterim şansı bulamasa da bugün sıkı hayranları tarafından kült olarak kabul edilen bir çalışma. Hemen hiç efektin kullanılmadığı, oyuncuların tamamının ilk ve çoğunun tek sinema tecrübelerini yaşadığı film konusunun karmaşıklığını seyirciyi düşünerek azaltmak için hiçbir çaba göstermemesi ile de dikkat (olumlu ve olumsuz anlamda) çeken bir sinema eseri. Üniversitede matematik okuyan ve yazılım geliştirme işinde çalışan Shane Carruth’un bu ikinci ve kendi ifadesine göre son filmi (2019’da The Hot Corn adındaki online dergiye yaptığı açıklamada sinema sektöründen bıktığını ve artık film çekmeyeceğini söylemiş sanatçı) olan çalışma “zekî olduğunu göstermek isteyen” hikâyelerden hoşlananlar için özellikle çekici olabilecek, sıradan bir sinema seyircisine çok şey vaat etmeyen ve kesinlikle ilginç bir sinema yapıtı.

Dört genç adamı bir evin garajında çalışırken göstererek başlıyor film. Tümü kravatlı olan ve tam zamanlı başka işleri olan bu beyaz yakalı adamların neyin üzerinde çalıştıklarını çok uzun bir süre anlamıyorsunuz. Kullandıkları teknik jargonun da gösterdiği gibi senaryoyu yazan Shane Carruth’un seyirciyi aydınlatmak gibi bir çabası yok bu konuda. Başlarda ilk kez duyduğumuz ve zaman zaman hikâye boyunca da karşımıza çıkan bant kaydındaki sesin açıklamalarının da seyrettiğimizi netleştirmek için değil, daha da gizemli kılmak için hazırlanmış gibi göründüğü filmin özellikle Christopher Nolan’ın örneklerini verdiği türden bir “karışık hikâyeli” içeriği olduğunu söylemek gerekiyor öncelikle. Bu tür filmlerin epy sıkı hayranları oluyor ve bunda filmin kendi değeri kadar, hikâyesi ile seyirciye meydan okumasının da payı olsa gerek. Örneğin Nolan’ın 2010 tarihli “Inception” (Başlangıç) adlı filmi “rüya içinde rüya içinde rüya…” yaklaşımı ile bu türün parlak örneklerinden birini vermiş ve gizemi ve karmaşıklığı ile aslında ne olduğunu anlama çabası harcamaktan hoşlananlar için keyifli bir seyir serüveni sunmuştu. Shane Carruth’un bu filmi de daha en baştan dört adamın ne üzerinde çalıştığını söylemeyerek, hatta bunu hiç önemsemeyerek bu yaklaşımı benimsiyor ve çok uzun bir süre ne peşinde olunanı ne de daha sonra keşfedileni anlayabiliyorsunuz. Hikâyeye bir gizem kattığı doğru bu tercihin ama öte yandan açıkçası bir burnu büyüklük işareti olduğu da söylenebilir rahatlıkla. Seyirciyi uzun süre boyunca, teknik bir jargona ve üstelik de parça parça dile getirilmiş bir şekilde maruz bırakmanın başka bir açıklaması yok çünkü. Doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor bu nedenle: Daha yalın bir içerik ve ticarî oyunlara hiç başvurmadan da ulaşılabilecek bir sadelikle anlatılabilecek bir hikâye yerine neye hizmet ettiği anlaşılmayan bir karmaşıklık ve “seyirciyi umursamayan” yaklaşıma başvurmanın nedeni ne?

Filmin üç önemli başarısı var: Bilim kurgu içeriğini çarpıcı bir gerçekçilikle anlatması, -eğer yeterince sabır gösterirseniz ulaşacağınız- felsefi bir içerikle zenginleşmiş bir sorgulamaya sahip olması ve iki baş karakterinin çelişkileri, çatışmaları ve hüzünleri. Açıkçası bunların tümünde kesin bir başarısı var filmin ve kahramanlarının icatları sonucu elde ettikleri güçle ne yapacaklarını bilememelerini, bu güce sahip olmaya hazır olmamalarını ve karşı karşıya kaldıkları soruları -karmaşıklığına rağmen- seyirciye geçirmeyi başarıyor Carruth ve özellikle de son bölümlerde, kimi aksayan yanlarına karşın etkilemeyi başarıyor seyircisini. Bir icatın bulunması ve geliştirilmesinde gerçek hayatta da olduğu gibi tesadüflerin payının hakkını veren film hikâyesini efektlere boğmadan anlattığı için, bizi gerçek bir olaya tanıklık ettiğimiz konusunda inandırmakta zorluk çekmiyor hiç ki bu tür filmler için önemli bir gereklilik bu. Çok büyük bir buluşu çok gerçek görünen bir süreçle anlatabilmesi önemli başarılarından biri yönetmenin.

Hikâyenin felsefî sorularını üzerinize boca etmeden sorabilmesi ve iki ana karakterinin bu sorular karşısındaki tutumlarını ve bu tutumların farklılığından ya da tereddütlü içeriklerinden doğan sonuçlarını seyirciye geçirebilmesi de önemli. Burada sürekli bu iki genç adamın yanında olduğunuz halde, hikâyenin karmaşıklığı ve kullanılan jargon nedeni ile filmin neredeyse sizi onlardan özellikle belli bir mesafede tutması gibi bir sorunu olduğunu ve bu nedenle bu başarının daha da dikkati çektiğini vurgulamak gerek. Hikâyesi ve bu hikâyeyi sinemalaştırmasındaki orijinallik açısından da takdiri hak ediyor Carruth ve çok kısıtlı bir bütçe ile bir bilim kurgu filminin nasıl çekilebileceği konusunda da ders veriyor.

İki adamın yaptıkları buluş bir gün gerçekten karşımıza çıkarsa neden olacağı soru ve sorunları dürüstlükle ortaya koyan filmde Carruth’un seçtiği “ipucu verilmeyen bulmaca” yaklaşımının bu kadar uzun süre sürdürülmesinin ve seyirciyi dışarıda tutan diyalog içeriklerinin (öyle ki filmi bilmediğiniz bir dilde ve alt yazısız seyretseniz de çok şey farketmeyebilir) gerekliliği tartışmaya kesinlikle açık bir konu ama yine de carruth’un önemli bir başarıyı yakaladığı açık. Sesini yükseltmeden ve gösterişli oyunlara başvurmadan da bir hikâye anlatılabileceğinin ve bunun için çok da bütçeye gerek olmadığının güncel bir kanıtı olan film görülmeyi hak eden bir eser. Sinemaseverlere düşen rol ise daha sonra sadece “Upstream Color” (Gizli Kimya) adındaki filmi çeken ve o zamandan bu yana sinema yönetmenliği yapmayan Carruth’un kararını değiştirip, tekrar sinemaya dönmesini beklemek ve umut etmek.

(“Kapsül”)

Leto – Kirill Serebrennikov (2018)

“Beyler, beni yanlış anlamayın, bu rock kulübünü yaratırken bir amacımız vardı: Rock müziğin kalitesiz, uyduruk barlar için yapılmadığını göstermek. Siz ne yapıyorsunuz? Rock müziği o taraflara çekiyorsunuz”

1980’li yılların başında Leningrad’daki rock müzisyenlerinin hikâyesi.

Natalya Naumenko’nun anılarından yola çıkan senaryosunu Lily Idov, Kirill Serebrennikov, Mikhail Idov ve Ivan Kapitonov’un yazdığı, yönetmenliğini Serebrennikov’un yaptığı bir Rusya – Fransa ortak yapımı. 1980’lerin ünlü Sovyet rock grubu Kino’nun kurulma hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film pek çok gerçek rock müzisyenini karşımıza getirmesi ve birkaç yıl sonra dağılacak olan Sovyetler Birliği’nde “marjinal” hayatları olan sanatçıları sergilemesi ile ilgi çeken bir çalışma. Her ikisi de çok genç yaşta hayatını kaybeden Viktor Robertovich Tsoi (1962 – 1990) ve Mikhail Vasilyevich Naumenko (1955 – 1991) adlı iki yetenekli sanatçıyı ve her ikisinin de âşık olduğu Natalia Naumenko’yu odağına alan film müziğin ve şarkı sözlerinin sıkı denetim altında olduğu bir ülkede isyanla ve özgürlükle özdeşleşen türden bir müziği yapanların yaşadıkları zorlukları anlatırken müzikal sahnelere başvuruyor, başta Kino şarkıları olmak üzere dönemin Sovyet rock müziğinden ve Batı’nın rock yıldızlarının eserlerinden bolca yararlanıyor ve özellikle müzikal sahnelerde animasyona da (videokliplerden tanık olduğumuz türden grafik bir animasyon bu) uğrayarak görsel ve işitsel olarak tatmin ediyor seyircisini. Anlatılan ilginç bir dönem kuşkusuz ama hikâyenin bu dönemin özelliğinden ne kadar yararlanabildiği (ya da yararlanmayı seçtiği) ve gerçek karakterlerini yaşadıkları dönemle ne kadar ilişkilendirebildiği ise tartışmalı.

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film Batı’da genellikle beğenilirken, ülkesinde özellikle müzikle ilgili olanların kimi eleştirilerine uğramış. Hikâyenin geçtiği dönemin müzisyenlerinden Boris Grebenshchikov senaryonun baştan aşağı yalan olduğunu söylerken, o dönemdeki müzisyenlerin yaşamlarının kesinlikle filmde anlatıldığı gibi olmadığını öne sürmüş. Kino adlı grubun kurucularından Alexei Rybin senaryoyu eleştirdiği gibi, kendi görüntülerinin filmde kullanılmasını da yasaklamış. Müzik yapımcısı Andrei Tropillo ise yönetmeni rock kültürüne yabancı olmakla ve onun hakkında hiçbir şey bilmemekle eleştirmiş. Bu eleştirilerin haklılık payı bir yana, filmin amaçladığına ulaştığı söylenebilir rahatlıkla ve bu amaç şöyle tarif edilebilir: Müzikler ve görsel çalışma ile seyirciyi etkilemek, bir müzikalin eğlencesinden marjinal yaşamların tedirgin ediciliğine uzanan geniş bir yelpazenin etkileyiciliğinden yararlanmak ve MTV neslinin kolayca ısınacağı ve özdeşleşeceği bir görsel dili yakalamak. Açıkçası bu amaçlarının tümünde başarılı bir sonuç karşımızdaki, bu başarı özellikle üç karakterin gerçek hikâyelerin hüznünü ve önemini bir parça düşürmüş olsa da.

Kimi sahneler dışında temel olarak siyah-beyaz çekmiş filmi Kirill Serebrennikov ve hikâyeyi bürokrasinin sıkı gözetimindeki edepli bir rock konserinden görüntüler ile açmış. Tüm konser boyunca yerlerinden kalkamayan, sadece ufak baş ve ayak hareketleri ile tempo tutabilen ve el çırpabilen genç rockseverler ciddi suratlı görevlilerin denetiminde izliyorlar sahnedeki grubu. Konser devletin resmi rock kulübünde gerçekleştirilmektedir ve ülkeyi toplam 18 yıl yöneten Leonid Brejnev’in iktidarının son günlerinde bu kulüpte çalınacak tüm şarkıların sözleri önceden denetimden geçmek zorundadır. Rejimin değerlerine uymayan sözler kulüp yöneticisi tarafından ancak “komik şarkılar” sınıfına sokularak geçirilebilmektedir sansürden. Hikâye boyunca dinlediğimiz tüm şarkıların sözleri ise Batılı gruplarınkinden pek de farklı değildir ve çoğunlukla bireysel hayatlara veya ikili ilişkilere değinerek rejimin beklentisinin çok ötesine düşmektedir.

Herkesin saygı duyduğu müzisyen Mikhail Vasilyevich Naumenko (daha çok tanındığı adı ile Mayk Naumenko), eşi Natalia Naumenko ve onların çevresindeki müzisyenlerin arasına yeni katılan müzisyen Viktor Robertovich Tsoi’nin baş karakterleri olduğu hikâyede dönemin politik atmosferinin -bilinçli olarak- ıskalanması- ilginç ve tartışmaya açık bir seçim olmuş. Örneğin o sırada Afganistan’da devam eden savaş -üstelik müzisyenlerden birini doğrudan etkilediği halde- eğlenceli ama kısa bir sahnenin konusu olabilmiş sadece. Bu bir politik film değil ve kendisini öyle konumlandırmıyor ama radikal bir dönüşüme doğru ilerleyen bir ülkedeki genç neslin kendilerini doğrudan etkileyen ve etkileyecek durumlardan kopuk olarak gösterilmesi hikâyenin gücünü azaltıyor. Bunun yerine film müzisyenleri müzikleri ve kişisel yaşamları ile anlatmaya soyunuyor sadece ve anlattığının dönemin anlayışı ile uyumsuzluğunu genellikle rock kulübündeki denetim ve hayli eğlenceli bir tren yolculuğu sahnesi ile kısıtlı tutuyor. Bu sahnede Talking Heads’in “Psycho Killer” şarkısı kullanılmış ve sonunda sadece hayalî olduğunu anlasak da bir isyanın aracı olmuş bu müthiş şarkının sözleri. “Bu gördükleriniz yaşanmadı” tabelası kalkıyor sahnenin sonunda seyirciye ve bu numarayı birkaç kez daha kullanan yönetmen bir rock konseri sahnesinde de olduğu gibi aslında bir isyanın özlemini dile getiriyor belki de.

Batı rock kültürünün neredeyse tüm ikonlarının şarkıları, görüntüleri, albüm kapakları vs. ile karşımıza çıktığı film Sovyet müzisyenleri anlatsa da aslında, Batılı müzisyenlere yoğun bir şekilde yer vermesi nedeni ile ülkesinden bağımsız olarak rock’a adanmış bir hikâye gibi daha çok. Mayk’ın rock müziğin yıldızlarının albüm kapakları ve fotoğraflarını hikâyedeki karakterlerle değiştirerek ve “All The Young Dudes” adlı klasik şarkı eşliğinde hayal ettiği sahne örneğin, kesinlikle tüm bir rock tarihine yazılan bir şiir gibi. Ülkenin güncel politiğinden genellikle uzak durulması da destekliyor bu durumu ve böyle olunca da hikâye daha orijinal olma fırsatını da kaçırıyor çoğunlukla. Ne var ki bu sorun filmin eğlencesine ve verdiği keyfe çok zarar vermiyor ve sadece daha iyi olmasına engel olmakla kalıyor. Bir otobüstekilerin Iggy Pop’un “Passenger” şarkısını söylediği sahnenin keyfine veya burada animasyonun başarılı ve muzip bir şekilde kullanılmasına örneğin getirilebilecek bir eleştiri yok. Buradaki biçimsel tarzın MTV estetiğine göz kırptığı açık ama bu estetiği doğru bir şekilde kullandığını kabul etmek gerekiyor yönetmenin.

Müzikal sahnelerin kesinlikle keyif verdiği film (öyle ki film tamamen bir müziikal olsaydı ne olurdu diye düşünüyorsunuz) üzerine yeterince gitmediği hüzün ve melankoli duygusunu daha güçlü işleyebilseymiş, ortaya kesinlikle çok daha etkileyici bir sonuç çıkabilirmiş. Bunun yerine hafiflik ve uçarılığa ağırlık verilmiş ve sonuçta genç işi, eğlenceli ve zaman zaman tekrara düşer gibi olsa da seyircini elinde tumayı başaran bir hikâye çıkmış ortaya. Bu yazıda hep rock kelimesi kullanılsa da, sık sık punk’a ve diğer türlere de uzanan soundtrack ise Cannes’da aldığı ödülü kesinlikle hak etmiş ve tüm müzikseverler için kesinlikle bir müzik ziyafeti olmuş. Dozu yeterli olmasa da bu şiirsel müzikal kesinlikle ve özellikle de müzikseverlere önerilebilecek bir sinema eseri.

(“Summer” – “Yaz”)

Mission: Impossible – Ghost Protocol – Brad Bird (2011)

“Ruslar bizi dinlemezler çünkü onlara göre Kremlin’i biz bombaladık. Küba Füze Krizi’nden bu yana ABD ile Rusya ilişkileri hiç bu kadar gerilmemişti ve suçlanan da, doğru ya da yanlış, biziz”

Kremlin’deki bir patlamadan sorumlu tutulan IMF ajanı Ethan Hunt ve arkadaşlarının kendilerini ve örgütlerini temize çıkarmaya ve neden olacağı bir nükleer savaşla dünyaya barış getirmeyi hedefleyen çılgın bir adamı durdurmaya çalışmalarının hikâyesi.

1966 ile 1973 arasında ABD’de yayınlanan ve bizde de hayli ilgi toplayan “Mission: Impossible” (Görevimiz Tehlike) adlı televizyon dizisinden uyarlanan altı filmden dördüncüsü. Tümünde başrol üstlenen Tom Cruise’in pek çok tehlikeli sahneyi dublörsüz oynadığı film şimdilik altı filmden oluşan seri içinde en yüksek ikinci gişe gelirine sahip olan bir çalışma ve bir aksiyon filmi olarak kendisinden bekleneni karşılıyor kesinlikle. Senaryosunu Josh Appelbaum ve André Nemec’in yazdığı ve yönetmenliğini Brad Bird’in üstlendiği film görkemli teknik becerileri ile aksiyon sahnelerinde göz dolduruyor, temposunu hep diri tutuyor ve -gerçekçiliğe takılmazsanız- hikâyesi ile de ilgi çekiyor. Sadece kendilerini temize çıkarmakla yetinmeyip, dünyayı da yok oluşun eşiğinden kurtaranların Amerikalılar olması, hikâyenin büyük kısmının geçtiği Rusya’nın güvenlik güçlerininse aciz ve yetersiz olarak gösterilmesinin başta olduğu pek çok problemi de var filmin ama aksiyonseverlerin çok da takılacağı sorunlar olmasa gerek bunlar.

Hikâye, pahalı ve görkemli pek çok aksiyon filminin ortak özelliği olan bir şekilde ülkeden ülkeye gezdiriyor karakterlerini ve seyircileri. Budapeşte’de başlayıp oradan önce Moskova’ya, daha sonra sırası ile Dubai, Mumbai ve son olarak da Seattle’a götürüyor bizi hikâye. Seattle hikâyeyi kapatan sakin bir sahnenin mekânı olurken, diğer şehirlerin tümünde her biri birbirinden etkileyici, teknik ustalıklarla süslenmiş ve tempolu sahneleri izliyoruz. Josh Appelbaum ve André Nemec’in senaryosu Ethan Hunt başta olmak üzere tüm IMF ajanlarının zekâ ve cesaret dolu, teknolojiden de bolca nasiplenen maceralarını seyirciyi etkileyecek biçimde karşımıza getirmeyi başarıyor ama -ve tahmin edileceği gibi- eninde sonunda bir Amerikan kahramanlığı övgüsünden ve bunu yaparken de diğerlerinin (burada Rusların) Amerikalılarla karşılaştırıldığında ortaya çıkan acizlik ve beceriksizliklerini iddia etmekten de geri kalmıyor. Senaryo IMF ajanları arasındaki diyaloglar üzerinden zaman zaman keyifli espriler de sunuyor bize ve “zor zamanlarda esprili olmaktan keyif alan kahraman”lardan örnekler getiriyor karşımıza. Bu senaryonun sorunlu yanı ise kendisini fazlası ile ciddiye alması ve böyle olunca da hikâyedeki gerçekçilik problemlerinin göze batması. Örneğin bir James Bond -özellikle serinin eski filmlerinde- yaptıkları ile dalgasını geçer ve imkânsız aksiyon sahnelerini eğlenceli ve kabul edilebilir kılar seyirci için. Burada ise espriler, yapılanın gerçekçiliğinin kahramanımız tarafından da pek kabul edilebilir bulunmadığını ve seyirciden de bunu beklemediğini söylemek için değil, sadece karakterlerin içinde bulundukları durumun zorluğu ile baş etmek için başvurdukları birer araç olarak kullanılıyorlar.

Hikâye Rusları bir düşman olarak konumlamıyor ama onları IMF ajanlarının (ve onların temsil ettiği ABD’nin) karşısında zayıf, dar görüşlü ve beceriksiz olarak gösteriyor. Açılıştaki cezaevinden kaçış sahnesinden bu sahnede tam bir Amerikan şarkısı olan Dean Martin’in “Ain’t That a Kick in the Head?”inin kullanılmasına, Ethan Hunt’ın talimatı almak için kullandığı ankesörlü telefonun kendi kendini yok edememesi üzerinden eskiliğine vurgu yapılmasından Kremlin’in içinde Rusların tüm güvenlik kontrollerini kolayca aşan Amerikan zekâsı ve teknolojisine sürekli olarak bu anlayışın örneklerini görüyoruz. Elbette yeni veya beklenmeyecek bir durum değil bu bir Amerikan filminden ve zaten serinin ve aksiyonların sevenlerinin hemen tamamının da böyle bir derdi olmasa gerek.

Filmin en çok konuşulan sahnelerinden biri olan gökdelenin yüzeyinde yürümekten hareket halindeki bir tarayıcıya retina okutma becerisine, Amerikan ajanlarının Rusya içinde rahatça cirit atabilmesinden “Sadece gerekli olacak malzemeleri alalım” talimatını alan ajanların yaşayacakları ile ilgili müthiş bir öngörürlükle bu malzemeleri tam bir kesinlikle doğru tahmin edebilmesine, tüm bir operasyonun iki kişinin daha önce hiç karşılaşmamış hatta fotoğraflarını bile görmemiş olması üzerine kurulmasından dehşetli ve göz gözü görmeyen bir kum fırtınasında araçların -elbette heyacanlı takip ve çarpışma sahnelerine olanak sağlamak için- trafikte ilerlemeye devam etmesine ve tam bir mükemmel ajan olan Ethan Hunt’ın gözlükleri kafasının üzerinde unutuvermesine (çünkü sonra çok gerekli olacak bu gözlükler) pek çok sahnesinde imkânsız olana başvuruyor film gerekli heyecanlı yaratmak için. Bu problemi bir yana koyarsanız tüm aksiyon sahneleri başarılı, çekici ve heyecan verici ve bu sahneler sayesinde kendisini hiç azalmayan bir ilgi ile izletmeyi beceriyor film. Tom Cruise ilerleyen yaşına rağmen hâlâ sağlam bir aksiyon oyuncusu olabildiğini gösteriyor ve aksiyon dışı sahnelerde idare eden performansının düzeyi ilgili bölümlerde yükseliyor.

Egoztik unsurları (Hint dansları, develer, kum fırtınası vs.) dozunda ve hikâyenin doğal parçası olacak şekilde kullanan filmde kötü adamın fikri (bir nükleer savaş başlatarak, sağ kalacaklarla yeni bir dünya yaratmak ve “yeniden başlamak”) ve bu fikrin sahibinin finaldeki “kaçınılmaz yüzleşme” dışında çok baskın olmaması hikâyenin gücünü azaltmış görünüyor ama açıkçası bu filmlerden beklenen temel olarak sadece heyecan ve adrenali harekete geçirmek. Sonuçta Brad Bird’in yönetmenliği bu beklentiyi kesinlikle karşılıyor ve ortaya aksiyon değeri açısından görülmeyi hak eden bir sonuç çıkıyor. Orijinal dizinin karakterleri ve Lalo Schfrin imzalı, artık bir kült olan müziği dışında bu dizinin dördüncü sezonundaki “The Falcon. Part 3” bölümünde kullanılan hologram projektör numarasını da tekrarlayarak hayli eğlenceli bir göndermede de bulunan bu film meraklılarının elbette kaçırmayacağı bir sinema yapıtı.

(“Görevimiz Tehlike 4: Hayalet Protokol”)

Tomorrow – Joseph Anthony (1972)

“Neden tanıştığımızı bilmiyorum ya da seni neden tükenmişken bulduğumu. Ne kadar çok istesem de seni kurtaramadım. Bu çocuğu neden ailenin değil, benim yetiştirmemi istediğini bilmiyorum. Sonra ne yaptılar da onlara böyle sırtını döndün bilmiyorum. Ama önemli değil, ona bakacağıma söz verdim. Ve bakacağım, kendi çocuğum gibi”

Yalnız bir çiftçinin, evine sığınan ve kocası tarafından terk edilmiş bir hamile kadınla olan ilişkisinin hikâyesi.

Amerikalı yazar William Faulkner’ın 1940 tarihli ve aynı adı taşıyan hikâyesinden uyarlanan bir ABD yapımı. 3 kez aday gösterildiği Oscar’ı 2 kez kazanan (“To Kill a Mockingbird” (1962) ve “Tender Mercies” (1983)) Thorton Foote’un bu hikâyeye dayanarak yazdığı kendi tiyatro oyunundan yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmi yönetmenlik kariyeri toplam altı eserden oluşan Joseph Anthony taşımış beyazperdeye. Kısıtlı bir gösterim şansı bulan film başrollerdeki Robert Duvall ve Olga Bellin’in parlak performanslar sunduğu, Duvall’in kariyerindeki en iyi eserlerden biri olduğunu söylediği, sadeliği ve gerçekçiliği ile göz dolduran, ABD’nin güneyinin havasını ve karakterlerini tam bir dürüstlükle sergileyen ve iyi yürekli bir adamın sevme yeteneği ve kapasitesinin sınırsızlığını etkileyici bir şekilde anlatan bir çalışma.

Belki seyirciden ilgi görmemesinin de etkisi ile uzun süre boyunca unutulan bu film daha sonra özellikle Robert Duvall’ın hayranları sayesinde sinemaseverlerin gündemine tekrar girebilmiş. Açılış ve kapanış dışında uzun bir geri dönüşten oluşan hikâye temel olarak bir avukatın davayı kaybetmesine neden olan bir jüri üyesinin sırrını çözmek için yaptığı araştırmada öğrendiklerini anlatıyor. Bir adam kızı ile birlikte kaçan bir genç adamı tüfeği ile vurarak öldürmüştür. Genç adam da silahlıdır ve çevresinde ayyaşlığı, hırsızlığı ve kavgacılığı ile bilinmektedir, hatta birisini öldürdüğü yolunda söylentiler de vardır. Mahkemedeki herkes gibi jüri de katilin serbest bırakılması gerektiğini düşünmesine rağmen, tek bir jüri üyesi bunu onaylamayacağını söyler ve inadı ile davanın düşmesine neden olur.

Mississippi’de geçen ve çekimleri de orada gerçekleştirilen bu hikâye daha ilk diyaloglardaki ağır aksanlar ile ABD’nin güneyine ait bir hikâye olduğunu gösteriyor. Irwin Stahl imzalı, dozunda ve yerinde kullanılan orijinal müziklerin de desteklediği bu havanın bir diğer ve asıl güneyli unsuru ise Robert Duvall’in canlandırdığı Jackson Fentry karakteri. Oyuncunun Mississippi’deki Ozark Mountains bölgesinde yaptığı bir yürüyüş sırasında karşılaştığı, aksanından ve derin sesinden etkilendiği bir adamdan yola çıkarak fiziksel özelliklerini oluşturduğu bu karakter babası ile kendi çiftliğinde pamuk yetiştiren, kış boyunca ise bir bıçkıhanede bekçi olarak çalışacak iyi yürekli bir adamdır. Duvall’in özellikle ses tonunda yakaladığı farklılık, duygularını nerede ise hiç belli etmeyen yüzü ile birleştiğinde karşımıza çok ilginç bir portre çıkarıyor ve oyuncunun sakin ama güçlü performansı filme çok büyük bir değer katıyor. Set tasarımının ve kostüm çalışmasının da başarısı ile ortaya o denli gerçek görünen bir karakter çıkıyor ki nerede ise bir belgesel seyrettiğiniz havasına giriyorsunuz. Gerçekten de Duvall’in en güçlü performanslarından biri bu ve nerede ise hiç “oynamıyor”muş gibi görünürken bu düzeye ulaşabilmesi de onun yeteneğinin sağlam bir kanıtı. Olga Bellin ise bu tek sinema filminde -kendi bildiği gibi oynamakta diretmesi yüzünden yönetmen ile epey çatışmış olsa da- Duvall’in karşısında ezilmiyor ve onun aksine daha duygulu bir oyunculukla karakterini gerçek ve ilginç kılmayı başarıyor.

Jackson Fentry’nin kendisine kalması için gösterilen ve bıçkıhanenin çok perişan bir durumdaki kazan dairesi olan yeri içine girilebilecek bir hâle getirmesi onun karakteri için ilk gösterge olur ve evin hemen dışında baygın durumda bulduğu hamile kadına gösterdiği ilgi ve yakınlık bu göstergeyi daha ileri bir boyuta taşır. Yönetmen, Thorton Foote’un kendi oyunundan uyarladığı senaryoyu perdeye taşırken özel bir sinemasallaştırma gayreti içinde olmamış ama çıkan sonuç bunun bilinçli ve doğru bir tercih olduğunu gösteriyor. Büyük bir kısmı “ev”in içinde ve iki karakter arasındaki konuşmalarla geçen filmde iki başrol oyuncusunun önemli katkısı ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor film ve bir tiyatro havasını hemen hiç almıyorsunuz. Fentry’nin kadına gösterdiği ve bir beklenti içermeyen desteği, saygısı ve sevgisi (“Neden burada kalmıyorsun bebeğin doğumuna kadar? İkimize de yetecek yemeğim var. Burası sıcak ve kuru”) finalde anlatıcı olan avukatın sesi ile sözlere dökülürken, adamın sevme kapasitesi gerçekten de göz yaşartacak bir düzeyde. Giydiği gömlek zaman ilerledikçe artık lime lime olurken ve yanındaki zaten güçsüz olan kadının fiziksel durumu kötüleşirken, o inatla hayata tutunuyor ve kadına da yaşam arzusunu sağlamaya ve verdiği sözü tutmaya çalışıyor. Joseph Anthony hikâyeyi gerçekliğine hiç zarar vermeyecek şekilde görüntüye dökerken, “adamın elini tuttuğu kadının yüzünü aydınlatan ışık” ve açılış sahnesi dışında müdahalede bulunmamış gibi görünüyor tanık olduğu ve bizi de tanık ettiği hayatlara. Sonlarda üç farklı nesilden erkeğin kurduğu keyifli hayat sahnelerinde ve bu hayatın yıkılmasında temposu yükselen ve dili farklılaşan sinema anlayışı ile de hoş bir zıtlık yaratıyor yönetmen.

Mahkeme sahnelerinin 1854’te inşa edilen ve bugün hâla ayakta duran tarihî bir binada çekildiği filmde bıçkıhane gerçe bir mekân ve filmde kullanılan pek çok eşya da Mississippi’deki bir müzeden getirtilmiş. Duvall ve Bellin dışındaki oyuncuların hemen tümünün bu film ile ilk ve tek performanslarını sunan ve o yörede yaşayan amatör oyuncular olması da bu bağımsız siyah-beyaz filmi doğal ve değerli kılıyor. Koşulsuz ve sürekli sevebilen bir adamın hikâyesini anlatan filmde yönetmenle birlikte dönemin yoksulluğunu vurgulayacak şekilde filmi siyah-beyaz çekmeye karar veren Alan Green’in görüntüleri esinlendiği Walker Evans fotoğraflarının başarısını sinemada tekrarlayan bir gerçekçi güzelliğe sahip. Evans’ın “Büyük Bunalım” dönemindeki yoksulluğu tüm çıplaklığı ve etkileyiciliği yakalayarak ölümsüzleştirdiği binlerce insandan ikisini anlattığını söyleyebileceğimiz bu film Faulkner’ın eserlerinde yarattığı insanları hayata oldukları gibi geçiren, alçak gönüllü ve değerli bir sinema yapıtı.