Bara No Sôretsu – Toshio Matsumoto (1969)

“Bir bireyin benliği mutlak hâline aralıksız ret ile ulaşır”

1960’ların Japonyası’nda travestilerin hikâyesi.

Toshio Matsumoto’nun yazdığı ve yönettiği bir Japon yapımı. Genellikle kısa filmler çeken Matsumoto’nun tüm sinema kariyerindeki toplam dört uzun metrajlı filminin ilki olan çalışma Fransız Yeni Dalga’sı ile benzerlikler taşıyan Japon Yeni Dalga’sının çarpıcı örneklerinden biri. Belgesel ve kurgu havasına birlikte sahip olan film “deneysel” bir sanat sineması örneği olarak nitelendirilebilecek ilginç bir çalışma. Sofokles’in “Kral Oedipus” adındaki tragedyasından esinlenerek oluşturulan hikâye döneminin filmlerinden çok farklı bir biçim ve içeriğe sahip, uçarı havasını üzerinden geçen elli yıl sonra bile koruyan önemli bir sinema eseri. Geleneksel Japon tiyatro türü olan “Noh”ta oyuncular karakterleri canlandırırken maskeleri kullanmaktan çok, maskenin kendisi olurlar; işte bu film de kullandıkları maskelere dönüşenleri anlatıyor bize.

Kendisi Fransız Yeni Dalga akımının örneklerinden ve özellikle de Jean-Luc Godard’ın çalışmalarından etkilenen Matsumoto’nun bu filmi de Kubrick’e “A Clockwork Orange – Otomatik Portakal” filmini yaratırken görsel tercihler açısından esin kaynağı olmuş. Bu çağrışımlara ve etkilenmelere bir sahnede birkaç karakterin Pier Paolo Pasolini’nin 1967 yapımı “Oedipus Rex” filminin afişinin önünde durmalarını da ekleyebiliriz. Ayrıca bir “film içinde film” havasında bir erotik (porno?) film çekimine de tanık oluyoruz ve Amerikan avant-garde sinemasının babası sayılan Jonas Mekas’ın adı da anılıyor sinemasal göndermelere ek olarak. 1960’ların Tokyo’sundan eşcinsel karakterler, eşcinsellerin uğrak yerleri olan gece kulüpleri ve “marjinal” hayatları sergileyen film hem içeriği ile hem biçimsel özellikleri ile çok farklı bir çalışma.

Hızlandırılmış görüntüler, durdurulan görüntüler, konuşma balonları, ekranda beliriveren yazılar, röportajlar, “şok edici” kareler, sessiz filmlerdeki gibi ara yazılar ve kronolojik olarak ilerlemeyen bir akış gibi unsurlarla görsel olarak çok farklı bir film bu. Fransız şair Charles Baudelaire’in “L’Héautontimorouménos” adlı şiirinden iki mısra ile açılıyor film: “Ben hem yarayım hem hançer, hem kurban hem cellat”. Gerçekten de sadece hikâyenin kahramanı Eddie değil, tüm travesti karakterler üzerinden hem kurban hem cellat olan bireyleri getiriyor karşımıza film. İçinde doğdukları bedenin içinde kurban olan bu karakterler, bu bedeni ret ederek (bir başka şekilde söylersek, yok ederek) kendi gerçek benliklerine erişmeye çalışıyorlar. Bunu anlatan film biçimsel oyunların ön plana çıktığı ve oldukça trajik bir sonu olsa da (sonuçta bir tragedyadan uyarlanan bir hikâye bu) bildiğimiz anlamda bir hikâye anlatmayı çok da dert etmeyen tercihlerle oluşturulmuş bir çalışma.

Jôji Yuasa’nın imzasını taşıyan tedirgin bir müziğin eşlik ettiği bir sevişme sahnesi ile açılıyor film. Ellere, yüzlere ve sırta odaklanan yakın plan çekimlerle oluşturulan bu sahnede bir kadın ile bir erkeğin tutkulu sevişmelerine tanık oluyoruz. Bu sahnede değil ama kısa bir süre sonra cinsiyetlerin hiç de başta düşündüğümüz gibi olmadığını anlıyoruz. Duş alan çok güzel bir kadının görüntüsünü kamera göğüslere geldiğinde donduruyor film ve bir erkeğin göğüslerini görüyoruz bizi şaşırtan bir şekilde. Bu ilk “şok”tan sonra, film 1960’larda Tokyo’nun eşcinsel/travesti kültürüne dalıyor ve bir kıskançlık, hırs ve tutku hikâyesi anlatmaya başlıyor bize. Araya jeneriğin girdiği kısa sahneler, eşcinsel erkeklerle yapılan röportajlar, bir travestinin kendisine baktığı aynanın üzerinde “Benden güzeli var mı?” yazısının görünmesi gibi o ânı açıklayan ifadelerle film sıradan olmayan bir hikâyeyi sıradan olmayan bir şekilde anlatacağını sık sık gösteriyor bize. Bedenlerine -anlaşılabilir nedenlerle- odaklı bir hayat yaşayan travestilerin içinde bulundukları ortamları sadece eşcinsel kulüplerle sınırlı tutmuyor film ve deneysel film çeken bir sinemacı ve entelektüel karakterler üzerinden diğer “marjinal” ortamlara da sokuyor bizi. TV ekranından yansıyan protestocular, Amerikalıların ülkelerindeki üsleri kapatmalarını ve çıkıp gitmelerini isteyenler ve amaçlarını anlamadığımız sokaktaki protestocu tipler (ağızları maske ile kapalı bir şekilde, önlerinde bağlı bir kutu ile ve sağ elleri havada yürüyor bu tipler ve halk da ilgi ile bakıyor onlara) aracılığı ile ülkenin o yıllarından manzaralar da sergiliyor film, her ne kadar bunu ana konusu yapmasa da.

Kimi zaman hızlı bir kurguya başvuran ve hatta birkaç kez kankan dansı müziği eşliğinde hızlandırılmış görüntülerle bir gülümseme de yaratan film zaman zaman baş karakteri Eddie’nin geçmişinden görüntüler de sergiliyor ve bu görüntüler özellikle finaldeki trajik olayın da “açıklama”sı oluyor bir bakıma. Bedenler kadar yüzleri ve o yüzleri örten maskeleri de filmin kimlikler (görünen ve arkasındaki gerçek kimlikler) odağına uygun bir biçimde önemli bir anlatım aracı olarak kullanıyor Matsumoto. “O maskelerin arkasında, yalnızlığın ızdırabını yaşıyor yüzler” ifadesinin de göstergesi olduğu gibi bedenlerine sığamıyor olmalarının ve geçmiş travmalarının ızdırabını maskeleri ile örten (veya örtmek zorunda olan) insanları anlatan filmin birkaç sahnesi hayli sert gelebilir kimi seyircilere ama bu sertliğin bir bakıma “maskelerin arkasında yaşamak” zorunda olmanın sonucu olduğunu hatırlamakta yarar var.

2017 yılında hayatını kaybeden Matsumoto’nun hemen tümü ilk ve son filmlerinde oynayan ve kendilerine benzeyen (ve hatta belki de kendileri olan) karakterleri canlandıran oyunculardan sağlam ve dürüst bir performans almayı başardığı filmde Eddie karakteri’ni canlandıran ve sahne adı olarak Peter’i kullanan Shinnosuke Ikehata ile yapılan röportaj aracılığı ile gerçek ile kurgu olanı da karıştırıyor yönetmen özellikle. Özetle, kesinlikle çok ilginç bir film bu ve bunca yıldan sonra bile hâlâ taze bir görünüme sahip. Avrupa sinemasında alışık olduğumuz ama Japon sineması içinde çok farklı bir yerde duran bu deneysel çalışma herkese göre değil belki ama farklı olanın peşinde koşan sinemaseverlerin görmesi gereken bir film. Avant-garde, trajik, komik, hüzünlü, deneysel, çarpıcı, uçarı… tüm bu tanımlamaları aynı anda taşıyabilen çok fazla film yok sonuçta.

(“Funeral Parade of Roses”)

Nothing Sacred – William A. Wellman (1937)

“Burası New York: Dünya gökdelen şampiyonu; şık dolandırıcıların ve çokbilmişlerin sahte altın külçe sattığı şehir; ve yeryüzünde gömülü gerçeğin yapay bir gözden çok daha sahte çıktığı bir yer”

Radyum zehirlenmesinden ölmekte olduğu teşhisinin yanlış olduğunu öğrenen bir kadının, ölümünün haberini yapmak isteyen gazetecinin New York davetini kaçırmamak için hasta rolü yapması ile gelişen olayların hikâyesi.

James Street’in “Letter to the Editor” adlı kısa hikâyesinden yola çıkarak senaryosunu Ben Hecht’in yazdığı, William A. Wellman’ın yönettiği bir ABD yapımı. Hecht’in baş erkek karakteri yakın arkadaşı John Barry Barrymore’u düşünerek yazdığı ama yapımcı David O. Selznick’in alkol problemi nedeni ile bu oyuncuyu ret etmesi üzerine projeden çekildiği filmin senaryosuna Budd Schulberg, Dorothy Parker, Ring Lardner Jr., Moss Hart, Sidney Howard, Robert Carson ve George S. Kaufman da katkı sağlamışlar adları jenerikte geçmese de. Sinema tarihinin tamamen renkli çekilen ilk “screwball komedi”si (kadın karakterin öne çıktığı, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda popüler olan bir romantik komedi türü) olan film başrol oyuncusu Carole Lombard’ın çok eğlenceli performansı ile keyif verdiği bir çalışma. Senaryosu hayli parlak anların yanında zaman zaman sıradan anlar da barındıran çalışma özellikle ikinci yarısında, artan temposunun da katkısı ile eğlendirmeyi başarıyor seyircisini.

Dönemin iki yıldız oyuncusunun (Fredric March ve sadece 5 yıl sonra henüz 33 yaşındayken bir uçak kazasında hayatını kaybeden Carole Lombard) baş karakterleri canlandırdığı bu eski usul Hollywood komedisi Ben Hecht’in gazetelere epey sataşan ve onların sahte haberlerini alaya alan hikâyesi ile ilgi çekiyor öncelikle. Sahtelik içinde sahtelik barındıran hikâye bu yazının girişinde yer alan ve açılışta dile getirilen sözlerin de vurguladığı gibi bu sahteliğin merkezi New York’u da alıyor hedefleri arasına ve sansasyon peşinde koşan bir medyayı ve toplumu hedef tahtasına koyuyor eğlenceli içeriği ile. Filmde ana karakterlerden yardımcı karakterlere herkesin bir yalanın, aldatmanın ve sahteliğin peşinde koştuğu hikâye komedisini de bu içeriğinden ve Carole Lombard’ın performansından alıyor çoğunlukla. Kadının New York’u gezme fırsatını kaçırmamak için, kadının doktorununun eski bir intikam hikâyesi için, gazeteci olan adamın daha önce sahte bir sultanla ilgili haber nedeni ile yitirdiği pozisyonu tekrar elde etmek için, gazetenin patronunun tiraj için, Avrupa’dan gelen doktorların para için; kısacası herkesin kendisine özel bir nedenle bulaştığı bir sahteliğin toplum için ne kadar “normal ve gerekli” olduğunu da gösteriyor film ve seyircisini kimi zaman güçlü kimi zaman ortalama esprileri ile keyiflendiriyor.

1954 yılında Norman Taurog yönetiminde ve Dean Martin – Jerry Lewis ikilisi ile “Living It Up” adlı yeni bir versiyonu da çekilen filmin hikâyede kadının “hastalığının” nedeni olarak gösterilen radyum zehirlenmesine yaklaşımı üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. 1910’lu ve 20’li yıllarda (filmin 1937 yapımı olduğunu düşünürsek, oldukça yakın bir geçmişte) yaşanmış ve ölümlere yol açmış (daha açık bir ifade ile söylersek iş cinayetlerine neden olmuş) bir olayın komediye konu edilmesi problemli bir yaklaşım kuşkusuz. Dönemin “radyum modası”nın gereği olarak saat kadranlarını kendiliğinden parlayan radyum içerikli malzemelerle boyayan bu kadınların trajedisini doğrudan kullanıyor hikâye ve hatta saat fabrikasının olduğu kasabaya giden gazetecinin zehirlenen kadını aramaması için uyarılmasını da gösteriyor. Ne var ki Hecht’in senaryosu bu durumu -bir komedi kalıpları içinde de olsa- bir eleştiri konusundan çok, bir komedi kaynağı olarak kullanıyor tamamen. Kasabalıların gazeteciye kötü davranması da bu durumdan bağımsız bir yerel dil ve davranış şekli komedisine dönünüşüyor. Evet, eğlenceli bir komedi bu ama radyum kızlarınının trajedisinin üzerini de kaba bir şekilde örtüyor ne yazık ki.

Sahtelik vurgusunu sporun (eğer buna spor denebilirse) buna en yakın türü olan Amerikan güreşi ve Broadway’daki bir şov üzerinden de gerçekleştiren filmin bazı esprilerinin ve sahnelerinin zorlama olması veya hikâyeye uygunsuzluğu da dikkat çekiyor. Çocuğun cebinden çıkan sincap, hayli uzun tutulan bir Broadway şovu veya sondaki “Her yeri sel basmış” esprisinin örnek gösterilebileceği bu problemli yanlarına karşın kimi göndermeleri ve oyuncularının performansları ile durumu kurtarıyor film. Klasik bir Holywood oyuncusu olsa da modern tonlar taşıyan oyunculuğu ile Carol Lombard ve yardımcı rollerdeki Walter Connoly (gazete patronu), yer aldığı sahneye damgasını basan Maxie Rosenbloom (gazete çalışanı), Charles Winninger (kadının doktoru) ve Sig Ruman (Viyanalı doktor) komediyi zenginleştiren çalışmaları ile filme önemli birer katkı sağlamışlar kesinlikle. Dönemin ABD Başkanı Roosevelt’in balıkçılık merakı ve tutucuların komünizm korkusu gibi çeşitli olgulara göndermeleri de bulunan film, özet olarak klasik Hollywood’un -yeterince çok ve güçlü olmasa da- güldürmeyi ve eğlendirmeyi başaran komedilerinden biri.

(“Yalancılar Şahı”)

The Imitation Game – Morten Tyldum (2014)

“Alman şifreleri bir bulmaca, bir oyundur. Tıpkı diğer oyunlar gibi. Oyunlarda, bulmacalarda çok iyiyimdir. Bu da dünyanın en zor bulmacası”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman istihbaratının mesajlarındaki şifreleri çözen İngiliz matematikçi Alan Turing’in hikâyesi.

Andrew Hodges’ın 1992 tarihli “Alan Turing: The Enigma” adlı romanından uyarlanan ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Senaryosunu Graham Moore’un yazdığı filmin yönetmeni ise bir süredir ABD’de çalışan Norveçli Morten Tyldum. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman istihbaratının kullandığı şifrelerin çözülmesinde en büyük katkıyı sağlayan -ve kapanış jeneriğinde belirtildiğine göre tarihçilerin savaşın iki yıl erken bitmesini sağladığını ve 14 milyondan fazla insanın hayatını kurtardığını tahmin ettiği- Alan Turing’in hikâyesini temel olarak üç farklı zaman diliminde anlatıyor film: Üniversite öncesindeki okul yılları, savaşı sırasındaki şifreyi çözme yılları ve 1951’de evinin soyulması ile başlayan ve özel hayatındaki sırların ortaya çıktığı dönem. İki ana hikâye (Enigma’nın şifresini kırma ve Turing’in eşcinselliği nedeni ile yaşadıkları) üzerine kurulu olan film zaman zaman bunlardan birini diğerinin önüne geçirerek ilerliyor ama süresi her ikisinin de hakkını yeterince vermesine izin vermiyor gibi. Bir ünlünün trajik hayatını anlatan biyografi filmlerinin eli yüzü düzgün örneklerinden biri olan çalışma sinema dili açısından bir orijinallik içermiyor ve geniş kitlelerin rahatlıkla ve keyifle izleyeceği eserlerden biri olarak gösteriyor kendisini çoğunlukla. En iyi film dahil 8 dalda Oscar’a aday gösterilen ve uyarlama senaryo dalında bu ödülü kazanan film Oscar’a aday olan Benedict Cumberbatch’in parlak performansı ile de dikkat çekiyor.

1951 yılında başlıyor hikâye. Evine hırsız giren Alan Turing bir komiser tarafından sorgulanıyor karakolda. “Evinden bir şey çalındığını kabul etmeyen gizemli bir profesör. Bence Alan Turing bir şeyler saklıyor.” ifadesi ile dile getirilen şüphe matematikçinin özel hayatındaki sırrının ortaya dökülmesine kadar uzanacak ve para karşılığı bir erkekle seks yapması ve o tarihlerde eşcinselliğin suç olması nedeni ile cezaya çarptırılacaktır Turing. Bu ceza karşısında yapmak zorunda olduğu seçim ve ödediği bedel korkunç olacaktır matematikçinin. 2013’te Kraliçe Elizabeth tarafından özür de dilenerek onurlandırılsa da henüz 41 yaşındayken hayatını kaybetmiştir Turing ve 1895 ile 1967 arasında yaklaşık 49 bin eşcinsel erkeğin “ahlâksızlıklar”ı nedeni ile başına geldiği gibi cezalandırılmıştır cinsel yönelimi nedeni ile. Bir “kahraman” olmak da yetmemiştir onun bu trajik sondan kurtulmasına.

Film 1928 yılındaki okul dönemine ve 1951’deki soruşturma dönemine sık sık uğrasa da asıl olarak savaş sırasında yaşananları anlatıyor. Bunu yaparken de “Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” bilgilendirmesi ile gerçekleri bir parça değiştiriyor “sinemasal öncelikler” nedeni ile. Şifreyi çözen makinenin tüm bir ekibin ortak çabası ile tasarlanmış ve kurulmuş olmasına rağmen, bu işin sadece Turing’e mal edilmesi ya da hiç karşılaşmamış karakterlerin hikâye boyunca hep bir arada çalışırken gösterilmesi gibi pek çok örneği var bu gerçeklerle oynama işinin ama ticarî sinemada pek çok örneğini gördüğümüz ve göreceğimiz gibi “sıradan” bir uygulama bu kuşkusuz.

Alexandre Desplat’ın Oscar’a aday gösterilen müziği tüm klasik havası ile hikâyeye yakışır ve onu zenginleştirirken, bir yandan da seyredeceğimiz film ile ilgili de önemli bir veri sağlıyor bize: Klasik bir sinema dili ile anlatılmış; orijinalliğin değil, alışkın olunanın peşinde koşan ama bunu etkileyici bir şekilde yapmayı başaran ve o “büyük” hikâye anlatan filmlerden biri bu. Açıkçası bunların tümünü de karşılıyor seyrettiğimiz film. Ne var ki toplamda bakıldığında filmi güçlü ve önemli kılacak olan sinema değerinden çok, Turing’in her iki hikâyesinin trajik boyutu oluyor. Senaryo bu tür bir filmden beklenecek hiçbir unsuru atlamıyor ve örneğin ekip içi çatışmalardan (“Onu kovarsan, beni de kovarsın” sahnesi!) kahramanının trajedisinin altını çizmeye kadar hiçbir fırsatı kaçırmıyor hikâyesini ilginç kılabilmek için. Turing’in birkaç farklı sahnede koşu yaparken gösterilmesinin, onun aynı zamanda maratonda yarışmış olduğu hiç dile getirilmediği için havada kalması (ve seyirciyi bu sahnenin sembolik anlamı üzerine gereksiz bir yoruma yönlendirmesi) ve makineye tarihsel gerçeğin aksine Turing’in okul yıllarında âşık olduğu bir öğrencinin adının verilmesini örnek gösterebiliriz filmin bu yöndeki tercihlerine. Turing’in nişanlısı olan Joan karakteri üzerinden iki ana hikâyesine bir tema daha (kadın hakları ve kadının çalışma dünyasında karşılaştığı engeller ve ön yargılar) ekleyen film bir dönem filmi için düşük sayılabilecek bütçesine rağmen set tasarımları ve kostümlerdeki başarısı ile de dikkat çekiyor ve bir iki sahnede (uçakların havada çatıştığı sahne ve bir bombardıman sonrası gibi) efektler yeterli görünmese de film bu açıdan sınıfını geçiyor.

Başroldeki Benedict Cumberbatch’in oyunculuğu filmin en değerli unsuru kuşkusuz. Filmin göründüğü her bir karesini tam anlamı ile parlatıyor oyuncu ve özellikle de karakterinin tereddütlere ve heyecanlara kapıldığı ya da taşıdığı yükün altında ezildiği anlarda müthiş bir performans gösteriyor. Vücut dilinin ve mimiklerin yoğun ama en küçük bir zorlama içermeyen, müthiş bir doğallıkla kullanıldığı oyunculuk gösterilerinden birini sunuyor Cumberbatch ve ne denli önemli bir oyuncu olduğunu gösteriyor bir kez daha. Bilgisayarın keşfine giden yolun da tanığı olmamızı sağlayan film bilim tarihinin önemli isimlerinden biri olan Turing’in olağanüstü hikâyelerle dolu macerasını güvenli sulardan hemen hiç ayrılmadan (Turing’in eşcinselliğinin ele alınış şekli bunun en iyi örneği) anlatsa da büyük bir haksızlığa ve zulme uğramış bir ismin hikâyesini karşımıza getirmesi ile önemli ve ilgiyi hak eden bir eser.

(“Enigma”)

They Live – John Carpenter (1988)

“Seni aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudaklarının üzerinde. Ağızları acı ve lanetlerle dolu. Bu değişimde sefalet ve harap olmaktan başka bir şey yok. Onların gözlerinde Tanrı korkusundan eser yok. Liderlerimizin kalplerini ve beyinlerini kazandılar. Zengini ve güçlüyü yanlarına aldılar. Gerçeği görmememiz için bizi kör ettiler. İnsan ruhu baştan çıkarıldı. Neden açgözlülüğe tapınıyoruz? Çünkü görüş sınırlarımızın dışında bizi onlar besliyor. En yüksektekilere kadar, doğumdan ölüme kadar onlar bizim sahibimiz. Sahibimiz! Bize sahipler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar bizim efendilerimiz. Uyanın, onları hepsi yanınızda, etrafınızda!”

İnsan görünümüne bürünerek dünyayı kolonileştirmeye soyunan uzaylılarla savaşan bir adamın hikâyesi.

Ray Nelson’ın 1963 tarihli “Eight O’Clock in the Morning” adlı kısa hikâyesinden uyarlanan bir ABD yapımı. John Carpenter’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği çalışma zamanında belirli bir ilgi görse de, kült statüsüne sonradan ulaşan bir bilim kurgu ve korku filmi. Uzaylıların etkileyici tasarımları dışında pek efekt kullanmayan film türünün düzeyli örneklerinden biri ama gereksiz uzatılmış bir kavga sahnesi ve yine hiç gerekmediği halde sık sık bir aksiyon filmi olmaya soyunması ile bir klasik olacak noktaya da erişemiyor. Başroldeki Roddy Piper’ın (bizde “Amerikan Güreşi” adı ile bilinen tuhaf “spor”un önemli isimlerinden biri kendisi) filmin havasına uygun olsa da donuk bir performans sergilediği film hikâyesi ile Ronald Reagan dönemini ve kapitalizmi eleştirmesi ile dikkat çeken ve kusurlarına rağmen bir derdi olması ve bunu geniş kitlelere aktarabilmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Etrafında olan biten tuhaf olaylardan işkillenen bir adam araştırmaları sırasında bulduğu bir güneş gözlüğünü taktığında korkunç bir gerçeği keşfeder: Uzaylılar aramızda yaşamaktadır ve özellikle reklamlar üzerinden verdikleri bilinçaltı (subliminal) mesajlar aracılığı ile dünyamızı sömürgelerine dönüştürmüşlerdir. Ray Nelson’ın daha sonra Bill Wray ile birlikte bir çizgi romana da dönüştürdüğü hikâyesinin ana teması John G. Ballard’ın 1961 tarihli “The Subliminal Man” adlı kısa hikâyesi ile yakın benzerlikler taşıyor, insanların daha fazla tüketmesi, bir başka ifade ile söylersek sadece tüketici olarak konumlandırılmaları üzerinden. “İtaat et”, “Evlen ve çoğal”, “Tüket”, “Satın al”, “TV izle”, “Bağımsız düşünce yok”, “Boyun eğ” ve bir dolar banknotunun üzerinde yazan “Bu senin tanrın” gibi ifadeler veya trafik ışıklarından duyulan “Uyu, uyu, uyu” sesleri insanların bilinçaltına sızmakta ve onları sadece tüketen ve hiç düşünmeyen insanlara dönüştürmektedir. Kahramanımız dünyamızı bu şekilde ele geçiren ve kendi kolonileri olarak kullanan uzaylılara karşı savaşan bir grupla karşılaşır tesadüfen ve sonra da yanına aldığı bir başka adam ile birlikte onlara karşı savaşa girişir dünyayı kurtarmak için.

ABD’deki cumhuriyetçiler sonraları filmdeki uzaylıların dünya sermayesini eline geçirmiş olan yahudilerin sembolü olduğunu söylese de John Carpenter bunu şiddetle ret ediyor ve dünyayı bir koloniye çeviren uzaylılar üzerinden kapitalizm eleştirisi yaptığını söylüyor filminin. Sırtındaki uyku tulumu ve sırt çantası ile iş arayan ve iş bulma kurumunda -daha önce de aldığını anladığımız- “Sana göre iş yok şu anda” cevabı ile karşılaşan adamın durumu veya onun bir inşaat işçisi ile sohbetleri de Carpenter’ın söylemini destekliyor. Fabrikaların kapandığı, insanların işsiz olduğu bir dönemdeyiz ve insanların bir birey olarak değeri ve önemi ne kadar tüketebildiği ile ölçülüyor. Kahramanımız sıradan bir Amerikan vatandaşı, kendi işsizliğine karşın, “Amerika’ya inanıyorum. Kurallara uyuyorum” düşüncesine sahip ve bu iyimserliği ile ülkesi ve sistemi ile ilgili bir şikâyeti de bulunmuyor. Tanıştığı bir inşaat işçisinin düzenle ilgili şikâyetlerini ve “Altın kural: Altını olan kuralı koyar” sözlerini de gülümseme ile geçiştiriyor. Filmin bu sıradan vatansever Amerikalıyı hikâyenin kahramanı yapması doğru bir tercih çünkü bu tercih bir bakıma sıradan insanların gözünün açılmasının sembolü ve bir umudun da işareti oluyor. Uzaylıların dünyayı “kendi üçüncü dünyaları” olarak görmelerini de emperyalizme gönderme yapılan bir sistem eleştirisi olarak değerlendirmeliyiz kuşkusuz.

Çalışmalarının çoğunda olduğu gibi Carpenter’ın burada da müziklerine -Alan Howarth ile birlikte- imza attığı film güçlü, cesur ve esprili bir kahraman getiriyor karşımıza ama adamın bu aksiyon kahramanlığının kökeni ile ilgili bir bilgi vermiyor film. Sıradan bir adam dünyayı kurtarırken mi bu savaşın cesur bir kahramanına dönüşüyor yoksa geçmişinde bu cesaretini destekleyecek bir unsur var mıydı? Öylesine değinilen “geçmişteki baba travması” ise durumu karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Film kahramanımızın parmağındaki evlilik yüzüğünü de açıklamıyor çünkü ortada bu yüzüğü destekleyecek bir gerekçe de yok (o sıralarda evli olan oyuncu Roddy Piper’ın çekimler sırasında yüzüğünü çıkarmayı ret etmesi neden olmuş bu duruma ama bu, filmin bir açıklama bulmayı hiç dert etmemesini izah edemiyor elbette).

Fimin bugün -nedense- bir kült olan dövüş sahnesi en dikkat çeken anlarından biri ama beş dakikayı aşan bu sahnenin sinema veya an azından hikâye açısından bir değeri olduğunu söylemek pek olası değil. Roddy Piper ve uzaylılara karşı savaşında partneri olan Keith David’in bayağı ciddi ciddi dövüştükleri bu sahne başta çok kısa düşünülmüş olsa da Piper’ın ısrarı ve Carpenter’ın da sonucu çok beğenmesi üzerine bu denli uzun tutulmuş ve bugün kimileri için epery eğlenceli olmuş. Kavganın bu kadar uzun sürmesinin nedeni olarak gösterilen, kahramanımızın arkadaşına “gözlüğü bir kez olsun takması ve gerçeği görmesi” çağrısının neden karşılık bulmadığını ise hiç de ikna edici bir biçimde yanıtlamıyor senaryo. Dünyayı kolonileştiren uzaylılar ve onlara para ve güç uğruna katılan gönüllü dünyalıları anlatarak “emperyalistlere ve onların gönüllü hüzmetkârları”na göndermede bulunan filmin gerçekçiliği göz ardı ettiği bir diğer sahne ise sonlara doğru karşımıza çıkan “yer altındaki tur” sahnesi. Hayli zorlama görünen bu “açıklama” sahnesinin yerine sinema havasını taşıyan bir başka çözüm bulmalıymış John Carpenter.

Filmin özellikle ikinci yarısında 1980’lerin tipik aksiyon filmlerini hatırlatan bir havaya bürünmesi doğru bir seçim olmamış ve hikâyenin içeriğine de zarar vermiş açıkçası. Oyunculukların vasat bir düzeyde kalması filmin dikkat çeken bir diğer problemi. O ünlü beş dakikalık kavga sahnesi için belki iki baş oyuncu (Piper ve Ketih) doğru seçim olmuşlar ama aksiyon sahneleri dışında pek de başarılı değiller ne yazık ki. Göndermeleri ile televizyonun uyuşturucu ve reklâmcılığın manipülatif doğasını gündemine alan bu film kusurlarına rağmen ve bugün bir kült olmasından bağımsız olarak, görülmesi gerekli ilginç bir çalışma yine de.

(“Yaşıyorlar”)