The President’s Analyst – Theodore J. Flicker (1967)

“Mantık bizim tarafımızda: Bu, birbirine zıt iki ideoloji veya farklı ekonomik sistemler arasındaki bir dünyayı ele geçirme mücadelesi değil. Her geçen gün senin ülken daha sosyalist olurken, benimki daha kapitalist oluyor. Çok yakında ortada bir yerde buluşacağız ve birlikte çalışmaya başlayacağız. Hayır, sevgili doktorcuğum; iltica edeceksiniz çünkü yaşamak istiyorsunuz”

ABD başkanının psikiyatristliğine getirilen bir doktorun işin stresinden bunalmasının ve başkandan dinlediği sırlar nedeni ile peşine düşen yabancı ülkelerin istihbarat servislerinden kaçmasının hikâyesi.

Theodore J. Flicker’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Bilim kurgu öğeleri de barındıran bu “politik taşlama” gişede pek başarılı olamamışsa da hem kimi ilginç özellikleri nedeni ile o dönemde eleştirmenlerden genellikle olumlu değerlendirmeler almış hem de daha sonra 1960’ların kayda değer çalışmalarından biri olarak sinema tarihinde bir yer bulmuştu kendisine. Başroldeki James Coburn’ün aksiyon ve komediye yakışan oyunu ile dikkat çektiği film çekildiği dönemin gündemindeki farklı pek çok konuya el atmasından da kaynaklanan bir dağınıklığa sahip ama bir yandan filmin serbest havasına yakışıyor da bu dağınıklık. 1960’ların havasını yoğun biçimde taşıyan çalışma kimi zaman epey eğlendiren, her anında yeterince güçlü görünmeyen ama dinamik anlatımı ve hızlı ilerleyen hikâyesi ile hiç sıkmayan bir sinema eseri.

James Coburn 1966’da “Our Man Flint” ve 1967’de “In Like Flint” adını taşıyan filmlerde James Bond’dan esinlenen Derek Flint adında bir karakteri canlandırmıştı. Burada da yine komedi ve aksiyonu bir araya getiren Coburn’un bu önceki iki filmi bizde de epey ilgi görmüştü seyirciden. İşte bu ilgi nedeni ile, “The President’s Analyst” Türkiye’de gösterime girerken dağıtımcılar filme oldukça ilgisiz ve hatta arsız bir şekilde “Flint Dönüyor” adını vermişler; oysa Flint karakteri ile hiçbir ilgisi yok bu filmin ve bir ajan olan Flint’in akisne psikiyatrist olan başka bir karakterin hikâyesini anlatıyor bu çalışma. Bu tuhaflık bir yana, Coburn o iki filmdeki performansını buraya da taşımış ve casusluk filmleri ve bilim kurgu ile dalgasını geçen ama bir yandan da hükümetlere ve ideolojilere (özellikle de kapitalizme) sert eleştiriler getiren bu filmin baş sürükleyici öğesi olmayı başarmış.

Lalo Schifrin’in caz esinitili ve sesini oldukça çok ve sık duyuran müziğinin eşlik ettiği hikâyenin açılış sahnesi filmin hem biçimsel açıdan hem de içerik olarak ne anlatacağını bize çok iyi özetliyor. Oldukça uzaktaki bir gökdelenin tepesindeki Amerikan bayrağına zum yapmış olan kamera daha sonra hızlı bir şekilde uzaklaşıyor bayraktan ve New York caddelerinde işlenen bir cinayetin canlı tanığı yapıyor bizi. Bu sahnede kameranın konumu bir “gözetleme” aracı olarak tanımlıyor onu ve o kameranın gözünden olan biteni izleyen seyirciyi. Ardından kahramanımızı önce bir psikiyatristin koltuğunda uzanırken, daha sonra ise rolünü değiştirip onun koltuğuna uzanmış hastalarına terapi yaparken görüyoruz. Siyah hastasının çocukluğunda yaşadığı bir aşağılanmayı (zenci kelimesi ile kendisine yapılan hakaretin neden olduğu travmayı ve bunun sonucu olarak içinde biriken nefretin az önce tanığı olduğumuz cinayete kadar uzanan izi ile birlikte) paylaştığı terapi sahnesindeki mizah filmin tonunu söylerken bize, aynı zamanda karakterimizin hikâye boyunca yaşayacaklarının da özeti oluyor bir bakıma.

Psikiyatristin ülkesinin ve dünyanın dertlerinden bunalan başkanın, etrafından olmayan birisi ile konuşma ve içini dökme ihtiyacını giderecek bir doktor arayışının sonucu olarak sınavdan geçirildiğini anlıyoruz hikâye ilerleyince ve başta mutluluk ve gururla karşıladığı yeni iş teklifinin başına ne işler açacağına da tanık olmaya başlıyoruz keyifle. Filmin başında FBR ve CEA adlı iki kuruma onayları ve iş birlikleri için teşekkür ediyor yapımcılar; hemen anlaşılacağı gibi FBI ve CIA’e gönderme olarak seçilmiş bu isimler. Aslında her iki kurumun adı filmin çekimleri sırasında gerçek halleri ile kullanılmış ama daha sonra yapımcı şirkete gelen baskı üzerine isimler değiştirilmiş ve hatta diyaloglarda geçen FBI ve CIA ifadeleri de dublajda değiştirilmek zorunda kalınmış. Bu iki kurumla ama özellikle de FBI ile sıkı bir şekilde dalgasını geçiyor film ki o tarihte bu kurumun başında J. Edgar Hoover’ın, nerede ise başkan kadar güçlü birinin, olduğu düşünülürse bu eleştiri takdiri hak ediyor. FBR (yani FBI) başkanının adı olarak tpkı Hoover gibi bir elektrikli süpürge markasının seçilmesinden bu karakterin sert, soğuk, vahşi ve acımasız bir şekilde çizilmesine kadar uzanan eleştiriler bunlar ve filmin kimi mizahının da kaynağı oluyorlar.

Hareketli bir kameradan çıkan ve beşi görüntü yönetmenliği ve biri de görsel efektler dalında olmak üzere altı kez Oscar’a aday olan (ama hiç kazanamayan) William A. Fraker’a ait olan görüntü çalışması sık sık zumlara başvururken bu hareketlilik mizahın da kaynaklarından biri oluyor James Coburn’ün uygun performansının da katkısı ile. Acil çağrılar için psikiyatristimizi göreve çağıran kırmızı ışık, FBR ve CEA arasındaki çekişme, yabancı istihbaratın kahramanımızı ele geçirme çabaları ve özellikle her birinin bir diğerini sıra ile yok ettiği sahne ve kahramanımızın can korkusu nedeni ile oluşan paranoyası gibi unsurlarla mizahını tüm hikâyeye yaymaya çalışan filmde sadece FBI ve CIA değil eleştirinin kapsamına giren. Telefon şirketi üzerinden dünyayı yöneten dev şirketlere, ABD’deki silah sahibi olma alışkanlığına, liberallere ve muhafazakârlara ve gizli dinleme kültürüne pek çok konu hikâye boyunca ve çoğunlukla eleştirinin yanında mizah unsurları ile birlikte karşımıza çıkıyor.

Kimi görsel oyunlara da başvuran film burada inişli çıkışlı bir başarı yakalamış. Örneğin Amerikan ve Rus ajanlarının konuştuları bir sahnede üzerlerindeki kıyafetlerin ve mekanın sürekli değişmesi hayli ilginç ve komik görünürken, Coburn’un bir yürüyüşü esnasında görüntüsünün köprü görüntüsü ile üst üste bindirilmesi pek bir anlam ifade etmiyor. Rus casusu terapi yolu ile çözerek kendi tarafına çeken kahramanımızın peşindekilerden kaçısı sırasındaki kimi duraklardaki maceraları da benzer bir durum gösteriyor: Örneğin bir hippi müzik grubu ile yapılan yolculuk, kendi içinde eğlenceli olsa da ve kahramanımız sevişirken onu öldürmeye çalışan ajanların birbirini yok etmesi gibi hayli eğlenceli bir sahne içerse de hikâye ile çok ilgili değil ve daha çok o dönem gündemde olan bir unsuru (hippilik) hikâyeye yedirerek dikkat çekme çabasının aracı gibi duruyor. Buna karşılık liberal aile ile yapılan yolculuk hem hikâyenin ruhuna uygun bir içeriğe sahip hem de eleştirel mizahı ile önemli bir bölüm.

CIA ajanı rolündeki Godfrey Cambridge ve Rus ajanını canlandıran Severn Darden’ın başarılı performanslarından da destek alan bu taşlama sorgulayıcı ve eleştirel tavrı ile dikkat çeken ve belki yeterince olmasa da güldüren bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor.

(“Flint Dönüyor”)

The Killing of a Sacred Deer – Yorgos Lanthimos (2017)

“Hayır, anlamıyorsun. Hepsi hastalanacak ve ölecek. Bob ölecek, Kim ölecek, karın ölecek; anlıyor musun?”

Ünlü bir cerrahın ölen bir hastasının çocuğu yüzünden altüst olan hayatının ve korkunç bir karar vermek zorunda kalmasının hikâyesi.

Kendine özgü sineması ile sinema sanatında farklı bir yer edinen Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un ABD’ye “transfer” olduktan sonra çektiği ikinci film (ilki 2015 tarihli “The Lobster” olmuştu). Özellikle 2009 yapımı “Kynodontas – Köpek Dişi” ve 2011 yapımı “Alpeis – Alpler” ile çok ayrıksı bir sinema dilinin ve hikâyenin örnekleri olan filmler çeken Lanthimos bu eserlerin gördüğü ilgiden sonra ABD’de çektiği filmlerde bir parça yakın durmayı tercih ediyor ananakım sinemaya. Hem içerik hem dil olarak daha “anlaşılabilir” filmler çekmek Amerikan sineması için çalışıyor olmanın sonucu olan bir uzlaşmayı mı yoksa yönetmenin sinemasında doğal bir değişimi mi işaret ediyor bilmiyorum ama Lanthimos öncekiler ile kıyaslandığında daha normal ama Amerikan sineması için yine de farklı bir film koymuş ortaya. Hikâyesi çok farklı şekillerde yorumlanmaya açık yine Lanthimos’a özgü bir durum olarak ve çok farklı değerlendirmeler ve yorumlar da yapıldı ve yapılıyor bu hikâye hakkında. Bir sanat eserinin sanatçının elinden çıkıp kamuya açıldığı andan itibaren kamuya da ait olduğunu düşünürsek doğal bir durum bu kuşkusuz ve öte yandan hikâye de teşvik ediyor bunu zaten. Seyri zor kimi sahneleri ve seyircisinden de bir entelektüel birikim bekleyen öğeleri ile ortalama bir seyirci için zor bir film bu ama diğer taraftan hikâyesinin doğaüstü öğeleri ile ret edilemeyecek bir çekiciliği de var herkes için. Başrollerdeki Colin Farrell ve Nicole Kidman’ın zor rollerinin altından başarı ile kalktığı ve hikâyeye uygun farklı oyun tarzları ile dikkat çektiği filmde genç oyuncu Barry Keoghan da Martin rolünde parlak bir performans koyuyor ortaya.

Bir Yorgos Lanthimos filmi için “ne anlatıyor?” sorusunu sormak ne derece doğru ya da gerekli bilmiyorum ama bu sorunun cevabı “ne anladıysanız, o” olmalı belki de. Lanthimos bu şimdilik son filminin hikâyesini daha önce de sıklıkla beraber çalıştığı Efthymis Filippou ile birlikte yazmış. Seyrettiğimiz bir adalet hikâyesi olarak nitelenebilir öncelikle kuşkusuz ama bu adalet hukuk sisteminin dışındaki araçlarla gelen ve “ilahi” bir yanı da olan bir adalet belki de. “Bir hayata karşılık bir hayat” talep ediliyor ve alınıyor da hikâyenin sonunda seyirci için gizemli yanı cevapsız bırakılarak. İlahi ifadesi tam olarak bir tanrıyı mı işaret etmeli emin değilim çünkü bu adaleti talep eden ve hatta mümkün kılan da belki de Martin karakteri çünkü. Sağlanan adaletin ve bunu sağlama yolunun doğruluğunu öne sürmüyor hikâye ki açıkçası bunun savunulacak bir yanı da yok zaten çünkü bir masumun hayatı ile ödeniyor bedel.

Rahatsız edici bir film bu ve gerçek bir kalp ameliyatı sahnesinden alınan hayli sert bir görüntü ile açılıyor bu rahatsız ediciliğin ilk örneği olarak. İnsan vücudunun doğanın/Tanrı’nın tasarladığı mükemmel biçimine bir insan müdahalesini gösteren bu sahne, bu müdahaleyi yapan kişinin yaptığı işin izlerini taşıyan kirlenmiş kıyafetlerinden (önlük, eldiven vs.) kurtulması ve bu kıyafetlerin çöpe atılması ile sona eriyor. Yaptıkları işin doğası gereği “tanrısal” bir konumları olan cerrahların hem gücünü hem de sıradan canlılar olan insanlara dokunmaları ile kirlenmelerini gösteriyor belki de Lanthimos bu sahne ile. Daha sonra cerrahın aşırı modern, soğuk ve ultra hijyen görünümü ile bu dünyaya ait değilmiş gibi duran hastanenin çok parlak ışıklarla aydınlatılmış koridorlarında adeta bir Tanrı edası ile yürümesini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Ne var ki hikâyenin daha sonraki gelişimi kendisini tanrı yerine koyan bu adama bu vasfı taşımadığını hatırlatan bir içeriğe sahip adeta. İşte burada belki de o ilahi adalet devreye giriyor ve hem ona sadece bir insan olduğunu hem de işlediği suçun/günahın cezasını çekmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Kamerayı sık sık yumuşak hareketlerle kaydıran Lanthimos’un karakterlerini “Sophie’s Choice – Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir seçimle karşı karşıya bırakması hikâyeyi bir suçluluk duygusu ve vicdan anlatımına da dönüştürüyor öte yandan. Burada yine tanrısal bir irade devreye giriyor ve baş karakterine duymadığı suçluluğu ve rahatsız olmayan vicdanını anımsatıyor bir bakıma. Ne var ki bu durum ve yukarıda bahsedilen unsurlar filmi bir ahlâk dersi olarak görmemize neden olmalı mı, emin değilim. Aslında belki de ne hissediyorsak onunla yetinmeli ve o kadar da sorgulamamalıyız seyrettiğimizi; çünkü bir sanat eserinin (bir filmin bu örnekte) kendi üzerinde bu kadar konuşulmayı talep eder bir havada olması bir entelektüel narsistlik gösterisi olarak da görülebilir bir noktadan sonra. Bu film o çizgiyi geçiyor mu geçmiyor mu seyircinin kişisel kararına kalmış ama cevabı ne olursa olsun bu sorunun, Lanthimos’un ilgi çekici bir eser ortaya koyduğu gerçeğini değiştirmiyor bu durum.

Filmin adını Euripidies’in “İphigenia Tauris’de” adlı trajedisinden esinlenerek koymuş Lanthimos; bu efsaneyi bilmek elbette hikâyeye entelektüel açıdan bir çekicilik kazandırıyor ama gerek bu göndermeyi gerekse diğer başka pek çok unsuru/sembolü fark edip etmemek çok da önemli değil aslında. Çok da önemli değil; çünkü bir noktadan sonra hikâyenin kendisinden çok bu entelektüel oyunların öne çıkması riski var. Trajedideki ve filmin de adında yer alan geyik sadece feda edileni değil, ailenin kendisini de ima ediyor olabilir örneğin. Çünkü Martin ortaya çıkana kadar kusursuz işliyor gibi görünen aile yapısı bozulmaya başlıyor ve bir bakıma “kutsal aile” çöküyor/öldürülüyor gözlerimizin önünde. Benzer şekilde, karakterlerin seyrettiği “Groundhog Day – Bugün Aslında Dündü” filmindeki “kaderin değiştirilemezliği”ne göndermeyi, buluşulan restoranın adının “Blue Jay – Mavi Alakarga” olmasını ve bu kuşun Afrika kökenli Amerikalıların folkloründe şeytanın hizmetkârı olarak görülmesini ve aynı bağlamda okuldaki bir sahnede haçın şeytanın sembolü olarak baş aşağı durur biçimde gösterilmesini filmin referanslarla dolu içeriğindeki örneklerden sadece birkaçı olarak gösterebiliriz. Tüm bunları fark etmemek çok da bir şey kaçırmanıza neden olmuyor, olmamalı ya da.

Klasik müzik ağırlıklı, etkileyici soundtrack’inin yanında nörolojik muayene sahnesinde olduğu gibi ilginç bir ses çalışması da var filmin. Bu ilginçliğin bir diğer örneği de özellikle Farrell ve Kidman’ın oyunculukları. Zaman zaman karakterlerinin soğuk burjuva hallerine çok uyan bir mekanik performans ile oynuyor ve konuşuyor bu iki yıldız oyuncu. Performans açısından öne çıkan ise farklı yüzü ile rolüne çok iyi uyan ve performansı ile karakterini gerçekçi kılmayı başaran İrlandalı genç oyuncu Barry Keoghan. Karakterinin hüznünü, ilahi adaletin temsilcisi ya da habercisi halini usta bir performansla getiriyor karşımıza genç oyuncu.

Cerrahın kaçınılmaz sonu kabullenerek, tercihini kendisinin ve kurban adaylarının gözlerini kapatarak yapmayı seçtiği sahnenin karamizaha da göz kırpan trajik etkileyiciliği gibi pek çok vurucu sahnesi olan film bir sınıf farkını (ve kavgasını) da ima eden havası ile de ilginç olabilir kimileri için. Martin karakterinin cerrahın evine ilk kez geldiğinde çocukların odasının güzelliğini ve aydınlığını övmesi ve varlığının zengin ve şanslı sınıfa ait ailenin tüm düzenini bozmasını bu açıdan değerlendirmek mümkün çünkü.

Özetle ilginç/tuhaf, farklı okumalara açık, görsel olarak da belli bir gücü olan bir film var karşımızda. Bayılsanız da belli bir mesafeden bakmayı da tercih etseniz, görmekte fayda var bu ilginç filmi. Sonuçta sinemaya yeni bir soluk getiren bir isim Lanthimos ve her çalışması ilgi görmeli, ister takdir etmek ister eleştirmek için olsun. Son bir not olarak, görüntü yönetmeni Thimios Bakatakis’in hiçbir detayı kaçırmayan, aynı anda hem yumuşak hem sert olabilen görüntülerindeki başarısını da övelim bu “inancını yitirmiş” görünen filmin.

(“Kutsal Geyiğin Ölümü”)

Paterson – Jim Jarmusch (2016)

“Bazen boş bir sayfa en geniş olasılıkları sunar”

Şiir yazan bir otobüs şoförünün günlük hayatının ve bu hayatın içindeki şiirin hikâyesi.

Jim Jarmusch’un yazdığı ve yönettiği ve ABD, Fransa ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Sinemanın kendine has hikâyeler anlatan başarılı yönetmeni Jarmuch bu kez şiir, şiirsellik ve bunların hayatın en küçük detaylarında bile -bakmayı seçen ve görebilenlerin fark edebileceği bir şekilde- yer aldığını anlatıyor bize. Jarmusch’un favorilerinden biri olan, çağdaş Amerikan şiirinin önemli isimlerinden Ron Padgett’ın -bazıları film için özel olarak yazılan- şiirleri üzerinden ilerleyen film, başroldeki Adam Driver’ın sade ama yine de -senaryonun da yardımı ile- zaman zaman hayli farklı görünen oyunculuğundan aldığı destekle kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. “Olaysız” bir hikâye var karşımızda ama bu bilinçli tercih Jarmusch’un tam da anlatmak istediğine hizmet etmesi ile doğru bir karar olarak görünüyor. Gerçekçi ama hayalci, ciddi ama komik olmayı aynı anda başarabilen film sinemanın hem dil hem hikâye olarak hâlâ yenilikler üretebildiğini kanıtlaması ile de önemli bir çalışma.

Bir pazartesi günü başlayıp ertesi pazartesi günü biten bir hikâye anlatıyor bize Jarmusch bu filminde. New Jersey’deki Paterson adlı şehirde belediyede otobüs şoförü olarak çalışan ve tüm gün ve saatleri aynı rutin içinde geçen Paterson adlı bir adamı getiriyor karşımıza film. Her sabah aynı saatte kendiliğinden uyanan ve işinin dışındaki hemen tüm boş zamanını bir defterde tuttuğu şiirleri yazmakla geçiren bir adam bu. Otobüsün içinde mesainin başlamasını beklerken, sabah kahvaltısını yaparken, öğle yemeğinde sandöviçini yerken, evindeki boş saatlerinde vs. defterine hep bir takım şiirler karalıyor Paterson. Otobüs kullanırken yolcuların kulak misafiri olduğu sohbetlerinden de besleniyor hayal gücü ve sanatı, ve cep telefonu ve bilgisayar kullanmayan, tüm şiirlerini başka bir kopyası olmayan defterinde tutan adamın hayatı sinemanın anlattığı önemli ilham verici hikâyelerden biri oluyor hayli alçak gönüllü içeriği ile. İlham verici çünkü o basit hayatı bize hayli çekici kılacak bir biçimde anlatıyor film, kahramanını gerçekten sevmenizi sağlıyor ve seyircisini de kendi sıradan hayatının arkasındaki şiiri görmeye teşvik ediyor.

Şoförümüzün şiirlerleri gerçekte Ron Padgett tarafından yazılmış; adamın karşılaştığı on yaşlarında bir küçük kızın yazdığı şiirin sahibi ise Jarmusch’un kendisi. Hayli modern havalı şiirler bunlar ve günlük hayatın içinden çekilip alınmış sözlerden ve gözlemlerden oluşturulmuşlar çoğunlukla. Örneğin filmde ilk duyduğumuz şiir kahramanımızın evindeki bir kibrit kutusunun çağrışımları ile hatta daha doğrusu doğrudan kibrit kutusunun kendisi için yazılmış. Bu şiirin de kanıtı olduğu gibi, filmin şiirselliği alıştığımız türden bir şiirsellik değil; günlük hayatın içinde “gizli” olan kadar bir şiir var karşımızda. Doğal bir şiir havası var bu “lirik” kelimesi ile de ifade edebileceğimiz filmde. Bu havayı yaratırken kimi tekrarlardan da yararlanıyor Jarmusch. Öğle tatilinde karşısına geçip şiir defterini açtığı ve hikâye boyunca gördüğümüz belki de tek güzel yer olan şelale, küçük kızın yazdığı şiirin adı olarak (“Water Falls”) karşımıza çıktığı gibi adamın karısının evlerinin duvarına astığı küçük şelale resminin de adı (“Water Falls”) oluyor. Birbirleri ile iletişimi olmayan karakterlerin aynı olay için aynı tepkileri vermesini de bu bağlamda görebiliriz. Örneğin kullandığı otobüs bozulduğunda yolculardan yaşlı bir kadın, kahramanımızın her akşam düzenli olarak gidip birasını içtiği barın sahibi ve karısı aynı cümle ile gösteriyorlar tepkilerini: “Otobüs alev topuna dönebilirdi!” Karısının düşünde ikiz çocuk sahibi olduklarını görmesinden sonra adamın karşısına sürekli ikizlerin çıkmasını da aynı kapsamda, “tekrar”ların bir örneği olarak değerlendirmek gerekiyor.

Şiire olduğu kadar Paterson şehrine de adanmış bir film bu. Hikâye boyunca, Paterson ile yolu buluşmuş veya burada doğmuş ve/veya yaşamış ünlülerin isimlerini duyuyoruz sürekli olarak: Boksör Rubin Carter, Paterson için epik bir şiir yazmış olan şair William Carlos Williams (onun kitabı kahramanımızın başucu eserlerinden biri olarak sık sık karşımıza çıkıyor), 1970 yılında Patersonlu Genç Kızlar Kulübü tarafından yaşayan en seksi erkek seçilen müzisyen Iggy Pop (filmde anlatılan bu hikâye gerçekten yaşanmış), komedi ikilisi Abbot&Costello’dan Lou Costello (şehirde bir heykeli de var) ve bir süre Paterson’da yaşamış ve ülkesine dönerek Kral 1. Umberto’yu öldüren İtalyan anarşist Gaetano Bresci gibi isimler şehrin ünlüleri olarak hikâyede yerlerini almışlar.

Kahramanımız filmdeki tek ilginç karakter değil. Adamın siyah ve beyaz renkleri kullanarak perdeden kıyafete halıdan kurabiyeye farklı alanlarda tasarım yapan karısı (İranlı başarılı oyuncu Golshifteh Farahani var bu rolde) senaryoyu çekici kılan unsurlardan bir diğeri. Tüm film süresi boyunca kocasından başka kimse ile temas kurduğuna şahit olmadığımız ve yaptığı kurabiyeleri satmak için dışarı çıktığı bir Pazar günü dışında tüm zamanını evin içinde geçiren bu karakterin nitelikleri ve kocası ile ilişkileri neredeyse gerçek dışı bir görüntüye sahip. Öyle mükemmel bir evlilikleri var ki kadının gerçek olmadığını, belki de sadece şairimizin bir hayali olduğunu düşünebilirsiniz. Belki de öyledir, kim bilir. Karısının denediği yeni turtayı beğenmese de bunu söylemeyen, ona her zaman sevgi ve ilgi ile yaklaşan, kurabiye yaparak para kazanmaktan country şarkıcısı olmaya sürekli farklı hayaller kuran ve sürekli olarak evdeki bir şeyleri yeniden “tasarlayan” kadına gösterdiği hoşgörü ile ideal bir ilişki resmini çiziyor bize Jarmusch. Gerçek ya da hayalî, bu kadın karakterinin şairimizin hayatını zenginleştirdiği kesin.

Filmde küçük mizah anları da yaratmış Jarmusch. Bardaki çift (“Romeo ve Juliet”) örneğin, kendisini terk eden kadına tutku ile bağlı olan adamın ancak dramatik bir şovdan sonra hayatına devam edebilmesi ile zirvesine ulaşan bir keyif katıyor filme. Barmenin bu adama şovunu kastederek “Sen oyuncu olmalısın” dediğinde, adamın “Zaten oyuncuyum” cevabını verdiği ve Paterson’un ilk kez yüzünde geniş bir gülümseme ile göründüğü sahne veya “kendimi öldüreceğim” sahnesi hayli eğlenceli. Kahramanımızın evindeki köpeği de bir “trajedi”ye neden olsa da, hem adamla ilişkisi (özellikle posta kutusunun direği ile yaptıkları) hem de varlığı ile bu mizaha katkıda bulunuyor. Tıpkı bu mizah gibi hikâyeyi zenginleştiren bir başka unsur da müzikler: Carter Logan, Sqürl grubu ve Jarmusch’un kendisinin imzasını taşıyan müzikler küçük bir gizem duygusunu yaratır ve sürekli kılarken hep “sanki bir şeyler olacakmış” havası sağlıyor filme. Bu tekinsiz havayı zaman zaman senaryo da besliyor ve özelikle kahramanı sevmişseniz tanığı olduğunuz “güzelliğin” bozulma ihtimalinden korkmanızı sağlıyor. Evet, bir trajedi geliyor başına ama bu da tıpkı şiirin kendisi gibi hayatın normal bir parçası kadar iz bırakacaktır şairimiz üzerinde.

Filmin atlanmaması gereken iki de zayıf yanı var. İlki iki saat boyunca seyrettiğimiz “olaysızlığın” bir süre sonra hikâyeyi tekrara düşürmeye başlaması ama neyse ki Jarmusch bu problemi büyütmeden filmi bitiriyor ve daha da önemlisi finale doğru hikâyeye katılan Japon şair gibi çekici unsurlarla bu problemin üstesinden geliyor çoğunlukla. İkinci ve asıl problem ise hikâyenin gerçek hayatta Paterson’daki bir belediye şoförünün yaşayamayacağı -başta ekonomik nedenlerle olmak üzere- bir hayatı yaşayan karakter üzerine kurulu olması. Gerçek hayatta eski görkemli günlerinden uzak olan bu şehirde gangster tiplilerin bile dostça sohbet etmesi ve karakterlerin duygusal problemlerinden başka bir sıkıntıları olmaması filmi tüm gerçek görünümüne rağmen zedeliyor bir parça.

Bu zarif, gerçekçi ve lirik, sanat filmi sadece Paterson’u değil, küçük kızdan Japon adama ve bir çamaşırhanede yazmakta olduğu bir şarkının sözlerini toparlamaya çalışan rapçiye kadar başka şairleri de getiriyor önümüze ve günlük hayatın içindeki şiiri ve daha genel olarak sanatı hatırlatıyor. Bardaki kahramanlığı övüldüğünde, o kısacık andaki performansının çarpıcılığını tüm filme yayan Adam Driver’ın takdiri hak ettiği bu filmi görmekte ciddi yarar var!

Save the Tiger – John G. Avildsen (1973)

“Evet. Cole Porter şarkılarındaki kızı istiyorum. Cotton Club’da Lena Horn’u görmek istiyorum. Billie Holiday’i zarif ve yumuşak bir şekilde şarkı söylerken dinlemek istiyorum, parfüm kokusunu yok etmeyen o yağmurda yürümek istiyorum. Bir şeye aşık olmak istiyorum. Herhangi bir şeye. Sadece bir fikre. Bir köpeğe, bir kediye. Herhangi bir şeye”

Orta yaş krizine giren ve sahibi olduğu şirket bir finansal kriz içinde olan bir adamın hayal kırıklıkları ile mücadele etmeye çalışmasının ve gençliğindeki basit hayatını özlemesinin hikâyesi.

Steve Shagan’ın orijinal senaryosundan John G. Avildsen’ın çektiği bir ABD yapımı. Shagan Hollywood’da senaryosu ile ilgilenecek bir yapımcı ararken bir yandan da bir romana da dönüştürmüş eserini. Gençliğinin basit günlerini özleyen ve modern toplumun ve düzenin zorlukları ile baş edemeyen bir adamın mücadelesini anlatan filmdeki rolü ile Jack Lemmon Oscar ödülünü kazanmıştı ve açıkçası oyuncunun standart ücretini düşürerek, gişede başarılı olma potansiyeli çok da yüksek görünmeyen bu filmde neden oynadığını anlamak hiç de zor değil. Oyuncuya geniş bir performans alanı sağlayan senaryonun kendisine sunduğu olanağı çok iyi değerlendiriyor Lemmon ve dört dörtlük bir oyunculuk gösterisi sunuyor bize. Yönetmen Avildsen onun şovuna her türlü fırsatı sağlayan, düz ama yumuşak mizanseni ile filme -yönetmen olarak kendisini hissettirmeyen- bir katkı sağlarken film en büyük çekiciliğini karakterinden alıyor. Başarılı senaryo yardımcı karakterler açısından zengin bir resim çizerken bu rollerdeki oyuncuların başarısı da filme önemli bir katkı sağlıyor. Hikâyenin kahramanının “bunalım”ını içinde yaşadığı düzenle (adını da koyalım, kapitalizmle) pek ilişkilendirmemesi, özlemini duyduğu “masumiyet”in yitip gitmesinde bu düzenin payını pek gündeme getirmemesi ve “modern dünyanın materyalizmi”ni dile getirmek ile yetinmesi ise -bir Hollywood normali olsa da- eksikliği filmin.

Hollywood için düşük bir bütçe ile (yaklaşık 1 milyon dolar) çekilen film gişede beklendiği gibi pek başarı gösterememiş. Lemmon’ın kazandığı Oscar’ın yanısıra, ortağını canlandıran Jack Gilford’un da yardımcı oyuncu dalında bu ödüle aday olduğu film bir başka adaylığını da orijinal senaryo dalında almasına rağmen, seyirciye sinema perdesinde genç ve güzel insanların yerine orta yaşlı bir adamın bunalımını seyretmek pek çekici gelmemiş anlaşılan. Oysa hikâyesi hayli dolu ve her ne kadar senaryo daha çok bir birey üzerinden ilerlese de aslında daha büyük bir şeyler anlatan bir film bu. Üstelik bu hikâyeyi zenginleştiren, daha da güçlendiren Jack Lemmon gibi bir kozu var. Kendisini “iyi bir vatandaş” olarak tanımlayan ve giyim sektöründe kendi koleksiyonlarını tasarlayarak üreten ve bunları büyük mağazalara satan bir firmının da iki ortağından biri kahramanımız. Şirketin finansal durumu nedeni ile hesaplarla oynamışlar bir parça ve ne bankalardan kredi alabiliyorlar ne de denetime girmelerine neden olacağından iflaslarını isteyebiliyorlar. Bu sırada kahramanımızın sigortadan para alabilmek için başvurmayı düşündüğü yöntem filmi bir “ahlâkî sorgulama” hikâyesi de yapıyor bir bakıma.

Kabaca bir buçuk gün içinde geçiyor hikâye ve dolu dolu geçen bu sürede kahramanımızın üst üste gelen problemleri halletmeye çalışmasını, bir yandan da bu problemlerin tetiklediği orta yaş krizinin altında ezilmesini izliyoruz. Lemmon’ın filmde defalarca ünlü beyzbol oyuncularından ideal bir takım oluşturma hayalini kurması çocukluğun ve gençliğin yitirilen masumiyetini tekrar yakalama arzusunun bir sembolü olarak kullanılıyor. Adamın hayli dokunaklı bir sahnede beyzbol oynayan çocukların arasına karışmaya çalışması ama net bir dille “haddinin bildirilmesi” ve sonuçta uzun uzun onları uzaktan seyretmekle yetinmek zorunda kalması da yine aynı duygunun bir göstergesi olurken, bu sahnede kahramanımız ile çocukları (ve oyun alanlarını) ayıran çit de bir aşılamazlığı somut olarak işaret ediyor ve etkiliyor seyirciyi.

Adını kahramanının bir sahnede bağış yaptığı “Save The Tiger – Kaplanı Kurtar” adlı ve kaplanların yaşam alanlarını korumak için çalışan bir yardım fonundan alan filmde (1995 yılında gerçekten de bu isimle bir fon kurulmuş) adamın karşısına çıkan “özgür ruhlu otostopçu genç kız” bir kaçamak fırsatı yaratıyor belki ama asıl olarak ona kendi nesli ile kızınki arasındaki uçurumu hatırlatıyor ve bu nedenle yalnızlığını ve bunalımını daha derinleştiriyor sadece. Son zamanlarda sık sık gördüğü kâbuslardan ter içinde uyanması nedeni ile karısını da endişelendiren (kısa rolünde harika bir oyunculuk sergiliyor Patricia Smith bu rolde) adamın etrafındaki her şey “dökülüyor” bir bakıma. Örneğin açılış sahnesinde televizyonda ciddi bir haber sunan adamın hemen arkasından bir köpek mamasının reklâmını yapması, finansal sıkıntılarını bilen mafyanın yüksek faizle borç vermek için ona yanaşması (ve hatta borç alması için onu zorlaması), şirketindeki yaşlı kesimci ile genç tasarımcının sürekli çatışmaları ve sıradan bir iş haline gelen kundakçılık gibi olgular aslında filmin işaret ettiğinden de daha büyük bir şeyi gösteriyor bize. Ne var ki senaryo bu “politik” sulara pek girmemeyi tercih ediyor ve tüm bu skıntıların temelinde sadece “değişen dünya” veya “eski ile yeninin çatışması” gibi nedenlerin değil aslında toplumsal ve ekonomik düzenin de yattığını doğrudan söylemiyor bize.

Bol konuşmalı olan ve bu bağlamda bir oyundan uyarlanmış havası taşıyan film belki özel bir sinema diline sahip değil ve yönetmen Avildsen düz bir anlatımı tercih ediyor (sonuçta sinemanın yaratıcı ustalarından biri değil zaten bu yönetmen) ama filmin dinamikliğine engel olmuyor bu durum. İçinde fırtınalar koparken günlük hayatın problemleri ile baş etmeye çalışan adamı oynayan Lemmon başta defile öncesindeki konuşma sahnesi ve fahişenin yanında kalp krizi geçiren satın almacı adam ile ilgilendiği sahne olmak üzere göründüğü her anda (ki filmin hemen tüm karelerinde var) hikâyeyi omuzlanıp yürüyor ve kendisine hayran bırakıyor performansı ile ve onun bu performansı da filme ayrı bir değer katıyor. Lemmon’ın varlığı ile kendisini hissettiren acı bir mizahı da var filmin. Örneğin porno filmler gösteren bir sinema salonunda buluşulan kundakçı ile seyredilen “Denmark Speaks” adlı film 1970’li yıllarda hayli moda olan İskandinav usulü “seks belgeselleri”ni hatırlatırken, karakterlerin “seks konuşmaları” ile tam bir zıtlık içinde olan “suç konuşmaları” yapmaları ve bu arada pek tekin görünmeyen ama işinin ehli tam bir profesyonel olan suçlunun sürekli “perdeye bakın” diye uyarması hayli eğlendirici.

Marvin Hamlisch’in kahramanımızın karakterine ve hayatına hayli uygun düşen, caz havalı müziğinin de dikkat çektiği film sinemanın en hüzünlü görüntülerinden biri ile sona ererken, hikâye “peki çözüm ne?” sorusunu sormamayı ve cevabının peşine düşmemeyi tercih ediyor. Bu bağlamda değerlendirince, filmin yılgın ve karamsar olduğunu ve kahramanı ile birlikte bize de bir teslimiyeti işaret ettiğini söylemek gerekiyor. Karısının adama Fransa’da yıllar önce yaşadığını düşündüğü olağanüstü tatili aslında sadece altı yıl önce yaptıklarını söylemesindeki kadar hüzünlü bir hikâye bu ve Lemmon’ın olağanüstü performansı ile bu hüzün hayli koyu bir şekilde sarıyor bizi. Böyle olunca da Lemmon ile birlikte okyanusun kenarında ufka bakmaktan başka bir şey kalmıyor yapabileceğimiz. Görüntü yönetmeni James Crabe’in çelişkileri yakalayan özenli çalışmasını da övelim son olarak ve filmi görülmesi gerekenler arasına yerleştirelim gönül rahatlığı ile.

(“Kaplanı Kurtar”)