A Perfect Day – Fernando León de Aranoa (2015)

“Hakkımızda kötü rapor yazarsa eve dönmemiz gerekir. O zaman ne olur, insanlara kim yardım eder? Bunu hiç düşündün mü, hayır? Bencillik ediyorsun, onunla yatman gerek! Bosna halkı için kendini feda edeceksin, ya da insanlık namına yapmalısın bunu diyelim”

Silahlı çatışma bölgelerinde görev yapan sivil yardım görevlilerinin hikâyesi.

İspanyol yönetmen Fernando León de Aranoa’nın senaryosunu Diego Farias ile birlikte yazdığı ve Paula Farias’ın “Dejarse Llover” adlı romanından uyarlanan bir İspanya yapımı. “Balkanlarda bir yerde, 1995” ifadesi ile hikâyesini anlatan film Yugoslavya’nın parçalanması ile sonuçlanan savaş sırasında, daha doğrusu ateşkesin çok yeni ilan edildiği günlerde geçiyor. Çekimleri İspanya’da gerçekleştirilen filmin en temel özelliği savaş ve özellikle de iç savaş gibi trajik bir konu etrafında dönse de, bize komik, aslında trajikomik bir hikâye anlatması ve bunu hiçbir rahatsızlığa veya alınganlığa yol açmayacak bir duyarlık ile yapabiliyor olması. Belki savaşın acılarının daha taze olduğu günlerde çekilmesi imkânsız olan bu hikâyenin, üzerinden geçen yirmi yıla rağmen trajedileri hatırlatması ile bazıları tarafından -özellikle de ciddi acılar yaşayan Bosnalılar tarafından- bir parça burukluk ile karşılanabileceği düşünülebilir ama filmin Saraybosna Festivali’nde seyircinin beğenisi ile karşılandığını söylemek bu endişeyi gidermeli kesinlikle. Film insanî görevlerini yapan yardım kuruluşu görevlilerinin kendi bireysel çelişkilerini, korkularını, umutlarını vs. yaşarken mizahı belki de ayakta kalabilmek için bir araç olarak kullandıklarını söylüyor bize. Bunu da başarılı bir şekilde yapıyor ki bu sayede su kuyusuna atılan ve halkın susuz kalmasına neden olan bir cesedin bulunduğu yerden çıkarılması işi bir mizah unsuru olarak rahatlıkla kabul edilebiliyor seyirci tarafından. Hikâye aslında sadece işte bu işi, hayli şişman bir adama ait olan cesedi kuyudan çıkarma mücadelesini anlatıyor bize ve bunu yaparken eğlendiriyor ama düşündürüyor da.

“Aid Across Borders” adındaki bir kurum için çalışıyor yardım görevlileri ve BM ile işbirliği içinde, savaş bölgelerindeki sivillere insanî yardım hizmeti veriyorlar. Kuşkusuz zor bir görev bu ve özellikle de “ilk ceset tecrübesi” esprilerinde hatırlatıldığı gibi herkesin yapabileceği bir iş değil. Alışınca üstesinden gelinen, gelinmek zorunda olunan bir iş yapıyor bu görevliler ve işte o sırada en büyük desteği de mizah duygularından alıyorlar. O duygular olmasa, bir yolun ortasına atılmış olan ve muhtemelen içine veya sağına veya soluna bir bomba/mayın yerleştirilmiş inek cesedinin olduğu yoldan geçilemezdi çünkü. Oysa bir şekilde geçmek zorundalar çünkü en temel yardıma ihtiyaç duyan, savaşın kurbanı siviller var onları bekleyen. Yönetmen Fernando León de Aranoa hikâyeyi tam bir sadelikle ve tıpkı kahramanlarının yaptığı işin niteliğine benzer bir şekilde “insanî” bir dil ile anlatıyor. Evet, belinde silah olan çocuklar var etrafta, bir zamanlar komşuları olan insanlar tarafından evlerinin bahçesinde asılarak öldürülmüş siviller var, para ile su satabilmek için halkın tek kaynağı olan kuyuyu içine ceset atarak kirleten fırsatçılar var, bürokrasi ve güvenlik talimatnameleri gereği yardımı geciktiren veya aksatan BM görevlileri var etrafta. Film işte tüm bunları gösterirken, mayınlı bir bölgeden inekleri ile geçen çünkü geçmek zorunda olan bir yaşlı kadını, cesedin kuyudan çıkarılması için gereken halatı veremeyeceğini çünkü şu anda o halatın “kutsal bayrağı” gönderde tutmak için gerekli olduğunu söyleyen nöbetçiyi veya kahramanlarımızın işini yapmasına engel olan bir köpeği eğlenceli bir şekilde kullanıyor ve güldürüyor da seyirciyi.

Kimi etkileyici anlarını da anmak gerek filmin. Köpekle mücadele, inek nedeni ile yolu geçemedikleri için karakterlerimizin gecelemek zorunda kaldıkları yerde geçen sahnenin tümü, bir evin yıkıntıları arasında geçen ve cesetlerin keşfi ile noktalanan bölüm gibi anlar filmin çekiciliğini artırıyor. Mizahı çoğunlukla elbette “kara” türünden olan hikâyede karakterlerden birinin doğal bir önyargı ve bunun sonucu olan bir öfke nedeni ile giriştiği kavgada haksız olduğunu keşfetmesi örneğin, hem kara mizah keyfi verirken hem de adamın hümanizmini anlatıyor bize. Filmin bu açıdan doruk noktası ise halatın kaynağı oluyor ve belki hem güldürüyor hem de ağlatıyor (en azından hüzünlendiriyor) bununla film seyirciyi. Çarpıcı bir final, yağmurun birleştirdiği hüzünlü insan görüntüleri, Balkan müziklerini de içeren soundtrack’i (Marlene Dietrich yorumu ile “Where Have All the Flowers Gone”dan Lou Reed’e uzanan şarkılar var filmde) ve elbette hassas bir konuyu incitmeden ve eğlendirerek anlatan senaryonun da katkı sağladığı filmde oyuncular işlerini başarı ile yaparken, tümünün sade ve doğal oyunları içinde özellikle Benicio Del Toro ve Tim Robbins öne çıkıyorlar.

Büyük bir film değil belki, ironisi özellikle ikinci yarıda bir tekrarlama hissi veriyor ve kadın karakterleri erkek karakterleri kadar iyi işlenmemiş hikâyede ama bu umut veren, hümanist ve acı ile mizahı çok iyi kaynaştıran filmi görmekte yarar var kesinlikle.

(“Un Dia Perfecte” – “Mükemmel Bir Gün”)

Gilda – Charles Vidor (1946)

“Nefret çok heyecan verici bir duygu. Daha önce hiç fark etmedin mi? Çok heyecan verici… Ben de senden nefret ediyorum, Johnny. Senden o kadar çok nefret ediyorum ki bu duygu beni öldürecek. Sevgilim… galiba bu duygu beni öldürecek”

Büyük bir kumarhane için çalışmaya başlayan küçük bir kumarbazın, patronunun kendisinin eski sevgilisi ile evlenmesi sonucu yaşananların hikâyesi.

Tüm kusurları ve klişelerine rağmen tartışmasız bir klasik. Hollywood’un 1940’lı yıllarda ürettiği ve bugüne değerini koruyarak kalabilen filmlerden biri olan çalışma, klasik sinemanın görülmesi kesinlikle gerekli örneklerinden biri. E. A. Ellington, Jo Eisinger, Marion Parsonnet ve Ben Hecht tarafından yazılan senaryodan Charles Vidor’un çektiği film, başrol oyuncuları Rita Hayworth ve Glenn Ford’un varlıkları ve aralarındaki sevgi-nefret ilişkisi ile dikkat çeken, kara film türünün ilk örneklerinden biri olması ile ayrıca önem taşıyan bir sinema eseri. Finalinin hikâyeye, filmin genel havasına ve filmin türüne pek yakışmayan bir şekilde toparlanması ve senaryonun kimi klişeleri kullanmaktan hiç sakınmaması bile filmi pek zedelemiyor.

Filmin bir klasik olarak sinema tarihinde yerini almasını sağlayan pek çok unsur var ve filmde Hayworth’ın (aslında Anita Kert Ellis’in) seslendirdiği ve dansları ile eşlik ettiği iki muhteşem şarkı bunlardan sadece biri. Doris Fisher ve Allan Roberts’ın ortak çalışması olan “Amado Mio” ve “Put the Blame on Mame” adlı bu şarkıların söylendiği anlar filmin en keyifli ve elbette Hayworth’ın sayesinde en seksî bölümlerinden ikisi. Koregrafilerine imza atan Jack Cole’un katkısının da atlanmaması gereken bu sahneler, tek başlarına filmi görebilmek için fazlası ile yeterli ama filmde çok daha fazlası var elbette.

Glenn Ford ve Rita Hayworth toplam beş filmde birlikte rol almışlar ve bu film birlikteliklerinin en önemli olanı olsa gerek. Her ne kadar iki oyuncu eşit ağırlıkta rollere sahip olsa da hikâyede, afişin de vurguladığı gibi bir “femme fatale” filmi olmasının sonucu olarak Hayworth’ın damgasını bastığı bir çalışma bu. Jean Louis imzalı kostümlerin de katkısı ile Hayworth bir tanrıça gibi ışıldıyor film boyunca. Yönetmen Charles Vidor da elindeki bu kozu çok iyi değerlendiriyor ve oyuncuyu daha ilk sahnesinde unutulmazlar arasına rahatlıkla girebilecek bir şekilde kullanıyor. Hikâyeye geç ama muhteşem bir giriş yapıyor bu sahnede Hayworth ve başını yerden kaldırarak ve saçını geriye doğru savurarak görüntüye girdiğinde sinema tarihinin en “erotik” anlarından birine imza atıyor kesinlikle. Bu rolün Hayworth ile nasıl özdeşleştirdiğini gösteren sadece filmin ünlü ve üzerinde “Daha önce hiç Gilda gibi bir kadın olmadı” yazan afişi değil; Hayworth’ın “Erkekler Gilda’ya aşık oldular ama uyandıklarında yanlarında ben vardım” sözü de bir başka göstergesi filmin ve oyuncunun karakterinin etkileyiciliği için. Beş kez Oscar’a aday gösterilen ama bu ödülü hiç alamayan Rudolph Maté’nin parlak siyah beyaz görüntüleri oyuncuyu kapsadığı her anında onu nerede ise kutsayan bir şekilde geliyor karşımıza ve filmin unutulmazlığına katkı sağlıyor. Hayworth’ın karşısındaki Glenn Ford ise kariyerindeki en iyi performanslarından birini verirken, aşk, nefret, tutku, intikam gibi duyguların içinde sıkışan karakterini ustaca oynuyor ve hikâyeyi -olmamış finaline rağmen- etkileyici kılıyor. Kumarhane sahibi rolündeki George Macready ve Yeşilçam filmlerinde epeyce taklit edilmiş “filozof yan karakter” rolündeki Steven Geray de karakterlerini başarılı biçimde canlandırarak filmin oyunculuk alanındaki başarısını tamamlıyorlar.

Glenn Ford’un karakterinin zaman zaman üstlendiği ve gerekliliği hayli tartışmalı anlatıcı ses, oldukça eğreti duran dedektif karakteri ve acele toparlanmış havası veren finali gibi önemli kusurları var filmin ve özellikle finalin -gerekçesi ne olusa olsun- içeriği rahatsız ediyor epey ama yine de bir klasik olmasına engel olamıyor filmin bu problemler. Bunun temel nedenlerinden biri de Hollywood’un hikâye anlatmakta usta olması ve hatta hikâyenin zayıflıklarını bile ustaca örtebilmesi kimi zaman. Yeşilçam’a da en az iki kez doğrudan “esin kaynağı” olan (Zeki Ökten’in 1974 yapımı “Boş Ver Arkadaş” ve Osman Seden’in 1976 yapımı “Devlerin Aşkı”) filmin başarılarından biri bir aşk/nefret hikâyesini anlatırken, kumarhane patronunun gizemli işleri üzerinden bir gerilim hikâyesini de paralelde ustaca önümüze getiriyor olabilmesi. Kara para aklamak, tunsgten madenleri, Naziler gibi temalarla örülü bu yan hikâye de seyircinin merakını cezbetmeyi başarıyor ve belki en az o kadar önemli olmak üzere, senaryo Ford ve Hayworth’ın geçmişte yaşadıklarını da ayrı bir merak unsuru olarak kullanmayı beceriyor.

Unutulmaz pek çok anı var filmin -ve yine finaldeki hariç olmak üzere- ve Ford ile Hayworth’ın ikili tüm sahneleri klasik sinemanın bütün lezzetlerini taşımaları ile öne çıkıyorlar. Örneğin sabaha karşı kumarhanede yaptıkları konuşma bir “iktidar kavgası”nı da içeren ve birbirinden farklı duyguların öne çıktığı içeriği ile çok başarılı. Hayworth’ın şarkı söylediği sahnelerin bir parça uzun tutulmasının bazen doğru (striptiz sahnesinde olduğu gibi) bazen zorlama göründüğü filmin kamera çalışması da, bir sahnede Ford patronu ile konuşurken adamın karanlık ve tedirgin edici gizemliliğini vurgulayan bir şekilde gölge gibi gösterilmesinin mükemmel bir örneği olduğu üzere, takdiri hak ediyor.

Patronu ile kahramanımız arasındaki ilişkinin farklı okumalara açık olduğu ve bu bağlamda özellikle bir eşcinsellik imasına sahip olduğu -film gösterime girdiği zaman değil ama daha sonraları- dile getirilen bir konu olmuştu. İkisinin ilk kez karşılaştıkları sahnede, patronun açılan ucunda bir bıçak gizli olan bastonunun kamera tarafından odaklanılan bir obje olarak sıkça kullanılması ve ilerleyen bölümlerde bu baston üzerinden gerçekleştirilen kimi imalı söylemler, bastonu bir fallik obje yerine koyuyor sık sık. Adamın patronunun sigarasını yaktığı sahnenin mizanseni, bastonun erkek mi dişi mi (İngilizcede “he” mi “she” mi olduğu tartışması) ve ikili arasındaki “sadakat”, “bağlılık” veya “işle kadınları karıştırmamak” gibi temaları olan konuşmalar da bu okumayı destekleyen örnekler olarak gösterilebilir.

1946 yılında Cannes’da yarışmalı bölümde gösterilen film Hayworth’ın göz kamaştırıcılığı, finaline rağmen senaryosu ve iki muhteşem şarkısı ile bir klasik ve Hollywood’un zirvelerinden biri. Görülmeli!

(“Şeytanın Kızı Gilda”)

Bonjour Tristesse – Otto Preminger (1958)

“Çok çekici ve kibar biri. Onu uyarmak istiyorum ama beni anlamayacaktır. Onun hoşlandığı hiçbir şey ilgimi çekmez çünkü etrafımda bir duvar var. Unutamadığım anılarla örülmüş görünmez bir duvar…”

Zengin ve çapkın babası ile birlikte yaşayan genç bir kızın, babasının ilgi duyduğu güçlü bir kadının mutlu hayatını değiştireceğinden korkması ile gelişen olayların hikâyesi.

Fransız yazar Françoise Sagan’ın henüz on sekiz yaşındayken yazdığı ve büyük bir ilgi ile karşılanan aynı isimli romanından uyarlanan bir A.B.D.ve İngiltere ortak yapımı. Senaryosunu Arthur Laurents’in yazdığı filmi Otto Preminger yönetmiş ve başrollerde de hayli zengin bir kadro yer almış. Bir başyapıt olmasa da klasikler arasına girmeyi başaran film, oyuncuları ve Preminger’in zarif yönetmenliği ile 1950’lerin havasını etkileyici bir şekilde getiriyor önümüze ve görülmeyi hak ediyor. Genç kız ile babası arasındaki “aşırı bağlılık” ve hayatlarını keyif almak üzerine kurmuş bu ikilinin etraflarındakileri “kullanma” alışkanlıkları gibi ilginç yanları olan film -her ne kadar pek böyle bir hedefi olmasa da- zenginlerin hak ettiklerini düşündükleri şımarıklığı sergilemesi ile de önem taşıyor.

Sagan kendisini kelimenin tam anlamı ile bir günde üne kavuşturan romanının adını Fransız şair Paul Éluard’ın bir şiirinin açılış dizelerinden (“Hoşça kal hüzün / Günaydın hüzün”) almış ve hayatın tadını çıkarmaya kararlı bir baba kızın hikâyesini anlatmış. Aralarına giren bir kadını bağlılıklarına ve yaşam düzenlerine bir tehdit olarak gören genç kadının oynadığı oyunların neden olduğu trajik hikâyeyi geri dönüşle ve genç kadının ağzından anlatıyor film. Yönetmen Preminger hikâyenin “günümüzde” ve Paris’te geçen bölümünü siyah-beyaz görüntülerle anlatırken, Riviera’daki geçmiş için renkli görüntüleri tercih etmiş. Bunun da nedeni açık: Açılışta genç kadının hüzünlü bir sesle söylediği gibi, artık hayat hep bir duvarın arkasında ve hüzünle yaşanırken, trajik olaya kadar Riviera’daki günler renkli bir mutluluğun anılarını taşımış hep. Hikâye bugünle açılıyor ve genç kız şimdi içinde hep kalacak olan hüznün nedenini açıklıyor bize geriye dönerek. Senaryo bugün ile geçmiş arasında gidip gelirken, film seyircisini öncelikle kadrosu ile etkiliyor hikâye boyunca. Baba rolündeki David Niven ile tekrar hayatına giren ve ailenin düzenini “bozan” kadını oynayan Deborah Kerr klasik ve sağlam oyunculukları ile karakterlerinin hakkını veriyorlar. Niven’ın artık genç olmasa da playboy hayatından vazgeçemeyen adamı oynarken sergilediği nüanslı oyun ve Kerr’in güçlü karakterinin zayıflığa teslim olmasının trajedisini yansıtan performansı filmin en sağlam kozlarını oluşturuyor. Jean Seberg ise hem olumlu hem olumsuz eleştiriler almış sinemadaki bu ikinci tecrübesinde; genç ve duru güzelliğinden etkilenmemek mümkün değil oyuncunun ve bu özelliklerini karakterinin rahatlığı ve umursamazlığı ile etkileyici bir biçimde birleştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksayan bir yönü varsa oyuncunun performansında, o da anlatıcı olarak sesini dinlediğimiz anlar; bu bölümlerde nedense önündeki satırları okuduğunu hissediyorsunuz oyuncunun ve her zaman zaten pek de etkileyici yazılmış görünmeyen (ya da en azından sinemada, romanda durduğu gibi durmayan) bu satırlar bir parça yapay kalmışlar.

Filmin kadro açısından zenginliği bu üç yıldız ile sınırlı değil: Adamın son sevgilisi Fransız kadını oynayan Mylène Demongeot (seksî karakterini keyfili bir biçimde canlandırıyor ve takdiri hak ediyor performansı ile), bir kulüpte şarkıcı olarak karşımıza çıkan ve film ile aynı adı taşıyan hüzünlü şarkıyı söyleyen Juliette Gréco, genç kıza aşık olan hukuk öğrencisini canlandıran Geoffrey Horne, onun annesini oynayan ve kariyeri sessiz sinema döneminde başlayan Martita Hunt ve zengin Latin Amerikalı rolündeki Walter Chiari de yer alıyorlar filmde ve Hollywood’un görkemli döneminin ihtişamına yakışan performanslar sergiliyorlar.

Preminger’in favorilerinden biri olan bu filmi özellikle Fransa’da hayli beğenilirken, Amerikalı eleştirmenler filmi “yeterince Fransız” bulmamışlar. Bu çelişki Preminger’i eğlendirmiş ama açıkçası filmin bir probleminin de açıklayıcısı bu. Hikâye temaları ile epey Fransız ve bu da doğal çünkü bir Fransız yazarın romanından uyarlanmış. Ne var ki Preminger filmini anlatırken Hollywood’dan yeterince uzaklaşamamış görünüyor ve böyle olunca da film yarı Amerikan yarı Fransız bir havaya bürünmüş. Filmi seyrederken sık sık yeterince ileriye gitmediğini hissediyorsunuz hikâyenin ve bir anlamda Amerikanlılığın Fransızlığa engel olduğunu hissediyorsunuz. Yine de hikâyenin bazı “cüretkâr” yanları varlıklarını korumuşlar; bekâret konusu, baba ve kızının yaşadığı hayatın açık bir eleştiri konusu yapılmaması ve Avrupa’ya özgü bir “özgürlük” havasının hikâyede varlığını hep hissettirmesi gibi unsurlar filmi farklı bir konuma koymaya yetiyorlar çoğunlukla. Baba ile kızı arasındaki ilişki için bir eleştirmen “duygusal ensest” ifadesini kullanmış ki açıkçası çok doğru bir tanımlama bu. Seksi bir kenara bırakırsanız, iki birey arasında olabilecek her türlü unsuru barındıran bir ilişkileri var ikilinin ve aralarına birilerinin girmesi de pek mümkün görünmüyor. Hikâyenin finali de bunu doğrularken, hayatlarına giren ve onları hep peşlerinden takip edecek olan trajedi ile ilgili suçluluk duygusunun bile yaşam tarzlarını değiştirmeye yetmeyeceğini anlıyoruz. Sonuçta zengin ve bir kadından diğerine geçen çapkın bir baba ve bir sahnede ayna karşısında kendisine söylediği gibi “şımarık ve tembel” (ve ayrıca bencil) kızının oluşturduğu bir ikili bu ve işte bu hikâyede olduğu gibi birinin kıskançlığı ve korkuları, diğerinin uslanmaz çapkınlığı başkalarını felakete sürüklese de “hayat devam ediyor” onlar için.

Saul Bass’ın tasarladığı basit ama elbette Bass’a yakışan animasyonlar ile parlak bir açılış jeneriğine sahip olan film, zenginliğin mümkün kıldığı şımarık ve bencil hayatları korumak için başkalarınının umursanmamasını bu temanın hak ettiği derinlikle anlatmıyor ki kaynak romanın da tercihi bu yönde değil zaten. Ayrıca, hikâye genel olarak gereğinden fazla bir hafiflik içeriyor ve karakterlerinin üzerinde yeterince durmamızı pek de istemiyor gibi film. Bu hafiflik ile zaman zaman çelişir gibi olsa da Georges Auric’in müziği ve Georges Périnal’ın filme kesinlikle şık bir estetik kazandıran görüntülerinin güzelliğinin katkı sağladığı filmde Deborah Kerr’in acı gerçeği keşfettiği bir sahne var ki Kerr ve Seberg’in oyunları ve mizanseni ile tam bir klasik ve filmi tek başına bile görmeyi gerekli kılabilir. Evet, örneğin bir Douglas Sirk melodramı kadar çarpıcı ve içeriden anlatılmış olmasa da, bir “kadın filmi” olarak da görülmeyi hak eden bir çalışma bu ve klasik sinemanın da tadını taşıyor kesinlikle.

(“Merhaba Hüzün”)

Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask – Woody Allen (1972)

“Son kitabımı okudunuz mu? Adı: Geliştirilmiş Cinsel Pozisyonlar ve Bunları Gülmeden Başarmanın Yolları”

Woody Allen’ın gözünden, seks hakkında hep merak edilen ama sormaya utanılan yedi sorunun hikâyesi.

A.B.D.li David Reuben’in ilk basımı 1969 yılında yapılan ve yetişkinler için bir el kitabı olarak hazırlanan aynı isimli kitabından uyarlanan bir film. 100 Milyon adetten fazla satılan kitabı bildiğimiz anlamda uyarlamaktan çok parodisini yapmayı tercih etmiş Woody Allen ve ortaya zaman zaman kabalığın sınırlarında dolaşan ve kimi anlarında da bu sınırı geçen, ama eğlendirmeyi ve güldürmeyi de başaran bir film çıkmış. Yedi ayrı hikâyeden oluşan ve bu hikâyelerden her birinde seks ile ilgili cevabı merak edilen yedi ayrı sorunun kendince cevabını veren Allen’ın filmi tabuların üzerine gitmekten çekinmeyen içeriği, zengin oyuncu kadrosu, Allen’ın kendine özgü mizahını ve karakterini yansıttığı senaryosu ve elbette adı ile yarattığı merak duygusu sayesinde görülmeyi hak eden bir çalışma.

Allen, David Reuben’in kitabını uyarlamaktan çok, bir çıkış noktası olarak ele almış; bunun için de hemen sadece kitabın adını ve içindeki soruların başlıklarını almakla yetinmiş. Reuben’in hiç sevmediğini söylediği ve “her bir bölüm, kitaptakinin tam tersi olacak biçimde, bir cinsel başarısızlığı anlatmış” cümlesi ile eleştirdiği filmin, Allen’ın Reuben’den “intikam”ı olduğu da söyleniyor. Reuben kitabının tanıtımı için katıldığı bir televizyon programında ünlü sunucu Johnny Carson’ın “seks pis bir şey midir” sorusunu cevaplarken Allen’ın “Take the Money and Run” filmindeki bir espriyi (“Evet, seks pis bir şeydir, eğer doğru yapıyorsanız”) Allen’ın adını hiç anmadan kullanınca, karşılık olarak da Allen’ın bu filmi çektiği söyleniyor. Sekiz bölüm olarak çekilse de bunlardan biri için içine sinen bir son oluşturamayınca, Allen filmini yedi bölüm olarak çıkarmış vizyona. Bu bölümler sırası ile şu isimleri taşıyorlar: 1) Afrodizyaklar işe yarar mı? 2) Sodomi Nedir? 3) Neden Bazı Kadınlar Orgazm Olmakta Zorlanırlar? 4) Travestiler Eşcinsel midir? 5) Cinsel Sapkınlıklar Nelerdir? 6) Cinsellik Konusunda Araştırma Yürüten Klinik ve Doktorların Bulguları Kesinlikle Doğru mudur? 7) Boşalma Sırasında Neler Oluyor?

Senaryo ve yönetmenliğin yanısıra filmin dört bölümünde (1, 3, 6 ve 7 numaralı bölümler) oyuncu olarak da yer alan Woody Allen’ın filmdeki dikkate değer başarılarından biri biçimsel açıdan giriştiği deneme ve bundan çoğunlukla yüz akı ile çıkması. Her bir bölümü farklı müzik tercihlerinin de desteği ile farklı bir türün özellikler ile oluşturmuş Allen. Örneğin ilk bölüm bir Ortaçağ “erotik” masalı havası taşırken, Pasolini’nin İtalyan yazar Boccaccio’nun romanı “Il Decameron”dan uyarladığı aynı isimli filmindeki hikâyeleri hatırlatıyor bize; bir başka ifade ile söylersek bir Pasolini havası var bu bölümde. Üçüncü bölüm ise yine İtalyan sinemasına, ama bu kez Antonioni’nin hikâyelerine göz kırpıyor ve onun mizanseninden çağrışımlar içeren yönetmenlik çalışması ile destekliyor bu havayı Allen. Altıncı bölümde ise bir korku filmi atmosferi içinde başroldeki John Carradine’ın (ve elbette Vincent Price’ın) filmografisindeki filmlere epey bir yakınlığa sahip olan ve baş karakterlerinden birinin de Carradine’ın (vePrice’ın) can verdiği tipik karakterlerden esinlendiği bir hikâyeyi seyrediyoruz. Son bölümde ise bilim kurgu türünde geziniyor hikâye ve karakterlerin “doğaları” gereği taşıdığı beyazlıkları ile Kubrick’in “2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Yolu Macerası”na göndermede bulunuyor Allen.

Açılış ve kapanış jeneriğini tavşan görüntülerine eşlik eden Cole Porter şarkısı “Let’s Misbehave” ile yapan filmde hikâyelerin arasına serpiştirilmiş Allen esprileri dikkat çekiyor. Örneğin ilk bölümde Allen’ın oynadığı soytarı, her ne kadar çok uğraşsa da bir türlü güldürmeyi başaramıyor saray halkını ama “Kralın formda kalmak için yaptığı egzersizi biliyorsunuzdur: Köylüyü vergilendirmek” gibi bizi güldüren sözler sarf edip duruyor. Bu bölümün hikâye olarak Hamlet’ten de ilham aldığını söyleyelim bu arada. Soytarının trajik sonu ile biten hikâye bu karakterin kraliçeyi baştan çıkarmak için afrodizyaklara başvurmasından (ve bölümün adında sorulan soruya da “evet, afrodizyaklar işe yarar” cevabını bulmasından) sonra yaşananları anlatırken bize. zaman zaman kabalaşıyor ama çok da rahatsız etmeden yapıyor bunu. Kaldı ki filmdeki kimi diğer bölümler ile kıyaslandığında, bu bölüm en edepli olanlarından biri sıfatını alabilir rahatlıkla.

İkinci bölümde, koyununa aşık olan ama bir süredir aynı ilgiyi görmediği için onunla birlikte Amerika’ya doktora gelen ve yardım isteyen Ermeni bir çobanın ve doktorun hikâyesini seyrediyoruz. Bu bölüm özellikle doktoru oynayan Gene Wilder’ın müthiş oyunculuğu ile parlarken, rahatsız edici olabilecek bir hikâyeyi eğlendirerek anlatmayı başarıyor. Wilder’ın özellikle çobanın problemini ilk duyduğu andaki sessiz tepkisi çok iyi ve hikâye boyunca gayet ciddi bir görünüm sergileyen Wilder kesinlikle bu bölümü tek başına bile ilginç kılıyor. Hikâyedeki skandala doktorun da karışması ve finaldeki yün şampuanlı espri gibi öğeleri ile Allen bu bölümde hayli eğlenceli anlar yaratıyor diyebiliriz rahatlıkla.

Üçüncü bölümde karakterlerini İtalyanca konuşturuyor Allen ve kadının bir türlü orgazm olamaması sorununu çözmeye çalışan bir çifti anlatıyor bize. Buradaki mizansen anlayışı Michelangelo Antonioni’nin “bunalımlı çağdaş bireyler”in hikâyelerini anlattığı filmleri ile sıkı bir benzerlik taşırken, hikâye kamuya açık yerlerde seks (kilise de dahil buna) teması üzerinden ilerliyor ve kimi anlarında bir başka İtalyan sinemacı olan Fellini’ye göndermeler de içeriyor (erkeğin danıştığı rahip ile olan sahnelerinde olduğu gibi). Dördüncü bölüm gizli gizli kadın kıyafetleri giymekten hoşlanan bir adamın bir talihsizlik sonucu yakalanmasını trajikomik bir hikâye ile anlatıyor bize ve özellikle bu adamı oynayan Lou Jacobi’nin kadın kıyafetleri içine girdiği andaki dizginleyemediği coşkusu ile epey güldürüyor seyirciyi. Beşinci bölümde Amerikan televizyonlarındaki yarışmaların formatları ile eğleniyor Allen ve “sapkınlığı tahmin etme” oyunu üzerinden epey dalgasını geçiyor televizyonla ve toplum ile.

Altıncı bölüm bir korku filmi havasında ve o filmlerin estetiğini kullanarak (sis, gizemli bir havası olan büyük ev ve tipik bir çılgın bilim adamı karakterini de (John Carradine oynuyor bu rolde) ihmal etmeden) finalde dev bir kadın memesine karşı verilen mücadeleyi anlatıyor ve kaba ama eğlendirici olmayı başarıyor. Dev memenin ortalığı yıkıp geçmesi ve sonuçta dev bir sütyen sayesinde tuzağa düşürülerek yakalanmasını anlatan final, hikâyenin kabalığı ve komikliği için yeterli bir gösterge olsa gerek. Son bölüm ise seks ve boşalma sırasında bir erkeğin vücudundaki hemen tüm organların çabasını ve “mutlu bir son” için gösterdikleri olağanüstü mücadeleyi anlatırken hem görsel hem sözel olarak kırıp geçiriyor ortalığı. “Tedirgin sperm”, “siyah sperm” gibi karakterler ve kimi sözlü müstehcen esprileri ile bu bölüm filme sıkı ve keyifli bir kapanış sağlıyor.

Allen’ın filmi kimi tabu konulara serbest bir stil ve dalgacı bir tavırla el atarken, Reuben’in aksine soruları cevaplamanın ve toplumu aydınlatmanın peşine düşmüyor; filmin tek derdi, toplumun cinsel merakları ve bu konulardaki baskılar ile dalga geçmek ve bu arada da eğlendirmek seyredeni. Bunu da başarıyor ve açıkçası görülmeyi de kesinlikle hak ediyor. Yukarıda adı anılanların yanısıra, Burt Reynolds, Tony Randall, Anthony Quayle, Louise Lasser ve Lynn Redgrave gibi oyuncuların varlığını da ek bir zenginliği olarak analım filmin.

(“Seks Hakkında Sormak İstediğiniz Her Şey”)