Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)

Punch-Drunk Love – Paul Thomas Anderson (2002)

“Ondan bir psikiyatrist ismi istemedim, başkası ile karıştırmış olmalı.. ve bu pudingler de benim değil… ve bugün bu takım elbiseyi giyiyorum çünkü sabah çok önemli bir toplantım vardı… ve durduk yerde ağlama problemim yok”

Yedi kız kardeşi olan, bir promosyondaki açığı keşfederek ömür boyu yetecek kadar uçuş mili kazanmak için yüzlerce puding satın alan, bir seks hattını aradıktan sonra başı derde giren ve bu arada bir de aşık olan psikolojik sorunlu bir adamın hikâyesi.

Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği bir Amerikan yapımı. Cannes’da yönetmenine -Güney Koreli Im Kwon-Taek ile paylaşılan- ödül getiren çalışma hayli dinamik, eğlenceli ve farklı bir çalışma olarak görülmeyi hak ediyor. Yönetmenlik ödülünün hak edildiğine kesinlikle ikna olduğunuz biçimsel ve görsel başarısının yanında, hayli ilginç baş karakteri ve ona eşlik eden diğer tüm “değişik” karakterleri ile içeriği açısından da ilginç bir film bu. Adam Sandler’ın zor bir rolün altından kolaylıkla kalkabilmiş olmasında belki en az yeteneği kadar karakterinin zaten onun daha önceki rollerinde gereksiz abartıya başvurarak gittiği yerde duruyor olması ve filmin genel havasının da onun bu oyunculuğuna uygun görünmesi de etken olmuş görünüyor. Tüm tuhaflıkları (ve bunlardan ortaya çıkan ilginçlikleri) bir kenara bırakıldığında, hikâyenin aslında ortalama bir romantik komedi olduğunu ve Anderson’ın bunu bir takım çekici garipliklerle ustaca süsleyip önümüze koyduğunu düşünmeden de edemiyorsunuz ama buna rağmen ilginç bir fillm bu.

Paul Thomas Anderson sadece Adam Sandler’ı ilginç bir karakter yapmakla yetinmemiş; açılış sahnesinde, kahramanımızın çalıştığı depo benzeri bir yerin kapısının önünde meydana gelen trafik kazası (çok iyi çekilmiş bir sahne bu) ve ardından kapının önüne bir harmonyumun bırakılmasından başlayarak hikâye boyunca bizi etkileyecek efektlerin peşinde koşmuş; burada efektler ile kastettiğim sadece filmin görsel oyunları değil, aynı zamanda ses çalışması da çok ilginç filmin. Yine açılış bölümündeki aniden hızla geçen tır bölümünde hem kameranın açısı ve kullanımı hem de ses çok başarılı bir biçimde kullanılmış örneğin. Bu ani hareketleri film boyunca sıklıkla kullanmış Anderson: Kahramanımızın bir restoranda tuvaleti darmadağın etmesi, birdenbire açılıveren bir kapı, aniden parçalanıveren bir cam gibi unsurlar peş peşe karşımıza geliyorlar. Bu tercih yönetmenin bir başka tercihi ile de uyum gösteriyor; zaman zaman adeta sessiz film estetiğine bürünüyor film onca konuşmalı sahnesine rağmen. Robert Elswit’in görüntü yönetmenliğinin de ciddi bir katkı sağladığı bir estetik çalışma var önümüzde. Özenli kamera açıları ve ışık/gölge oyunları kesinlikle ek bir seyir keyfi katmış filme.

Jon Brion imzalı müzik çalışmasının da farklılığı (ruh hali değişkenlik gösteren bir çalışma bu) ile dikkat çektiği filmde, kahramanımız dışındaki karakterler de tuhaflıkta geri kalmıyorlar. Örneğin Luis Guzmán’ın çoğunlukla diyalogsuz bir şekilde ve keyifli bir biçimde canlandırdığı iş ortağı da bu tuhaflıkların bir parçası, kahramanımızın yedi ablası da. Seks hattı çalışanları, işletmecisi ve onun şantaj için devreye soktuğu dört kardeş de aynı kategori içine alınabilir rahatlıkla. Tüm bu ayrıksı karakterler doğal olarak filme zaman zaman düzeyi hayli yüksek seyreden bir mizah da katıyor. Örneğin bir sahnede Guzmán’ın karakterinin oturduğu koltuktan beklenmedik bir şekilde düşüvermesi nerede ise doğaçlama (veya senaryoda olmayan) bir hareket gibi görünürken beklenmedikliği ile hikâyenin bazen absürt bir boyut alan mizahına iyi bir örnek oluyor.

Hawaii’de geçen sahnelerde pembe renklere ağırlık vermek gibi görsel numaralara da başvuran filmdeki aşk belki yeterince inandırıcı değil ama Anderson’ın başarılı diyalogları bu problemi örtüyor sık sık ve bu “romantik komedisi garipliklerin arkasına gizlenmiş” filmi keyifle seyretmenizi sağlıyor. Sandler ve Guzmán’ın yanısıra Emily Watson ve yönetmenin favori oyuncusu Philip Seymour Hoffman’ın da başarılı performanslar gösterdiği filmin tüm o sergiledikleri ile temelde ne anlatmak istediğini ise pek sorgulamamak gerekiyor çünkü yönetmen anlaşılan eğlenmek ve eğlendirmek istemiş sadece ve bir önceki filmi “Magnolia”nın dramatik ağırlığından uzak tutmak istemiş kendisini. Bir konuşmasında Anderson filmi “Adam Sandlerlı bir sanat filmi (ticarî sinemanın dışında kalan bir film demeli belki de)” olarak tanımlamış ama bir parça iddialı bir ifade bu. Evet, Sandler’ın filmografisinde hayli aykırı durduğu kesin bu filmin ama sonuçta toplamda bir yere varmayan bu hikâye için “farklı bir Sandler” çalışması demek daha doğru ve yeterli olur sanki. Yukarıda “sessiz film” havasından bahsettiğimiz filmin zaman zaman “şarkısız bir müzikal” havasına büründüğünü de söyleyelim ve görmekte yarar var diyelim son olarak.

(“Aşk Sarhoşu”)

Babamın Kanatları – Kıvanç Sezer (2016)

“Evet, resim atölyesindeki abi ablalar da sordu. Bunlar, dedim; benim babamın kanatları, dedim; benim babam hep yükseklerde çalışıyor, dedim.; ama o farklı çünkü onun kanatları var, dedim”

Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen bir inşaat işçisinin ve çalıştığı şantiyedeki diğer işçilerin hikâyesi.

Kıvanç Sezer’in yazdığı ve yönettiği ve sanatçının ilk filmi olan çalışma, 2016’nın beğenilen, çeşitli ödüller kazanan ve kesinlikle hak ettiği bir ilgi toplayan bir sinema eseri olmuştu. Sinemamızın Yılmaz Güney’den sonra çoğunlukla unuttuğu (ya da unutmayı tercih ettiği) türden bir hikâye anlatan filmin, sinemamızın son dönemdeki yüz akı çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekiyor. Kimi kusurları (başta yan hikâyenin ağırlığı olmak üzere) var ama bu denli yaygın olup sinema sanatının ısrarla görmezden geldiği bir konuyu gündeme getirmesi ve bunu dürüst bir yalınlık içinde yapması bile filmi görmek için fazlası ile yeterli bir neden.

Yeşilçam filmlerinde bolca gördüğümüz “doktordan kötü haberi alma” sahnesi ile açılıyor film ve Menderes Samancılar’ın yorgun, hırpalanmış ve yaşlı yüzünün ön planda olduğu bu sahneden başlayarak Kıvanç Sezer’in filminin kışkırtmak değil göstermek ve düşündürtmek üzerine şekillendiğini anlıyoruz. Diğer pek çok temanın yanında temel olarak bir iş cinayet(ler)i hikâyesi bu. Hemen her zaman “iş kazası” olarak adlandırılan ölümlerden birini ön plana alarak birkaçının daha hikâyesini anlatıyor bize film ve işte adına ekonomik/sosyal/toplumsal düzen dediğimiz o unsurun bireyleri nasıl yoksulluğa, çaresizliğe ve ölüme ittiğini gösteriyor. Bir an önce çalışmayı bırakıp tedaviye başlaması gereken hastalığı nedeni ile malulen emekli olmak istiyor yaşlı işçi ama ödediği prim gün sayısı yetmiyor buna (her ne kadar filmde belirtilmemiş olsa da, bu eksikliğin nedeni sigortasız çalıştı(rıldı)ğı zamanlar olsa gerek). İstanbul’daki bu yaşlı işçinin depremzede ailesi Van’da yaşıyor ve onun göndereceği paraya çok bağımlı bir hayatları ve gelecekleri var. Film temel olarak bu adamın çıkışsızlığını anlatırken, hikâyenin büyük bir kısmının yaşandığı şantiyedeki hayatı ve oradaki ezeli ve ebedi sömürü düzenini farklı örnekleri ile gösteriyor bize. Finalinin de vurguladığı gibi bir çözüm göster(e)miyor film ve hikâye boyunca farklı örneklerini gördüğümüz bir çıkışsızlığı sergilemeyi tercih ediyor çoğunlukla.

Açılıştan başlayarak inşaat halindeki yüksek binalar sık sık geliyor karşımıza ve sadece estetik/şehircilik problemi olarak göstermekle yetinmiyor film bu görüntüleri. Bu devasa binaların ve onları pazarlayanların vaat ettiği zengin ve mutlu yaşamın kimlerin omuzları üzerinde ve kimlerin hayatları pahasına yükseldiğini gösteriyor ısrarla. Kıvanç Sezer, çalıştığı inşaatta düşerek ölen üniversite öğrencisi Ömer Çetin’in hikâyesini öğrendikten sonra başlamış senaryo üzerinde çalışmaya ve araştırmasını da gerçekten iyi yapmış görünüyor. Hikâye ilk bakışta fazla şey anlatıyor gibi görünse de bunların hemen tümünü akıllıca bir araya getirmiş Sezer ve herhangi bir fazlalık hissinin doğmamasını sağlamış. Sömürünün araçlarından biri olan taşeron düzenini, emekçilerin hep geciken ödemelerini, ölümle sonuçlanan bir “kaza”dan sonra ailelelerin “dava ile zaman kaybetmesini engellemek ve onlara jest olması” amacı ile yapılan kan parası ödemelerini, patronun adamı olanları ve sömürünün bir parçası olarak ileride sömüren olacağı bir hayata kavuşmayı hedefleyenleri veya “örgütlenerek direnmeyi” önerenlerin başlarına gelenleri gerçekçi bir şekilde ve -bir duygusallık zorlamasına girişmeden üstelik- yüreğe dokunan bir şekilde anlatıyor bize. Burada bir fazlalık yok ama filmde epey ağırlığı olan bir yan hikâyeyi bu bağlamda ele almakta yarar var. Yaşlı işçinin yeğeni olan ve onunla aynı inşaatta çalışan hırslı genç işçinin kız arkadaşı ile olan ilişkisi filmi odağından saptırıyor biraz. Genç adamın yaşlı olanın genç hâli olduğu düşünülerek doğrulanabilir belki bu ağırlık ama bu yan hikâyenin başarılı bir biçimde oluşturulmuş olması ve gereğinden fazla öne çıkması filmin geneline zarar veriyor. Evet, hayli iyi yazılmış ve ilişkinin iki tarafını canlandıran Musab Ekici ve Kübra Kip’in yalın ve gerçekçi oyunları ile çok başarılı bir yan hikâye bu. Günümüz Türkiye’sinde çok fazla örneği olan bir türden bir “alt sınıf” ilişkisi bu tezgâhtar kız ile işçi erkek arasında yaşanan ilişki. Sezer’in keşke filmin tümünde bu yüksek düzeyde olsaydı dedirten diyaloglarının doğallığı ve parlaklığı kesinlikle çok etkileyici ve zaman zaman kendinizi gerçek bir ilişkiyi seyrediyormuşsunuz gibi rahatsız edecek derecede gerçekçi üstelik.

Sinemamızın demode gördüğü için hiç el atmadığı bir sınıf hikâyesi bu bir yandan da; sadece işçi sınıfını değil, aynı zamanda bu sınıfın önemli bir parçası olan Kürtleri de ele alıyor ve sömürünün ortaklığını gösteriyor bize. Bir sınıf mücadelesi değil bize anlatılan ve bunu dile de getirmiyor aslında (bir direniş çabasının kısaca gösterilmesi ve filmin en güçlü anları arasında yer almayan kısa sahneler bir kenara bırakılırsa; bu sahnelerin birinde duvarda asılı gördüğümüz Yılmaz Güney resmi bir saygı gösterisi olarak doğru olsa da bir parça fazla kolay bir seçim olmuş açıkçası) film ama çözümün -eğer varsa- burada saklı olduğunu da bildiğini varsayıyor seyircisinin. Çok da yanlış bir tercih değil bu aslında ama işçilerin yaptıkları evlerden birini satın almak amacı ile gezen genç bir çiftin sahnesinin örneği olduğu gibi ima etmek (ya da seyirciden bu ilişkiyi kurmasını beklemek) her zaman yeterli olmayabiliyor.

Tıpkı işçi ve tezgâhtar ilişkisinde olduğu gibi filmin gösterdiği ve gereğinden uzun tutulmuş sokakta halay sahnesinin -tüm gerçekçiliğine rağmen- gereksiz göründüğü filmin Bajar imzalı müziklerinin kendisi başarılı, kullanım şekli ise hem zayıf hem güçlü bir öğesi olmuş hikâyenin. Açılış sahnesinde, enstrümanların seslerinin şantiyedeki seslere bağlanması çok etkileyici örneğin ama bir başka sahnede aynı deneme o kadar parlak bir sonuç vermemiş. Zaman zaman sahnenin altını belirgin bir şekilde çizmek için kullanılması da müziğin, doğru olmamış açıkçası; yine de genel olarak müziğin kendisinin etkileyici olduğunu söylemek gerekiyor.

Başkaları için evler inşa eden ama kendi evleri olmayan (ve muhtemelen hiç olmayacak olan) insanları anlatan, yaşlı işçinin benzetmesi ile “içlerinden biri öldüğünde de çalışmaya devam eden, kimsenin farkında olmadığı karıncalar” gibi olan bu insanları anlatan filmin başrolündeki ve tam kırk üç yıldır oyunculuk yapan Menderes Samancılar Antalya ve Adana’da aldığı ödüllerin haklılığını kanıtlayan bir performans gösteriyor ve sinemamızın acısını hep çektiği “bakın, şimdi şu duyguyu anlatıyorum” gösterişine kapılmayan sade oyunculuğu ile filmin en önemli değerlerinden biri oluyor. Senaryonun Samancılar’ın karakterinin içine düştüğü durumu, örneğin yeğeni ile kız arkadaşının ilişkisi kadar, iyi anlatamamış olmasına rağmen üstelik. Kübra Kip ve Musab Çekici’nin de eşlik ettiği bu başarıya katılan bir diğer isim de hayli iyi çizilmiş bir karakteri (şantiyenin kalfası ve kendi taşeron şirketini kurarak sınıf atlamaya hazırlanan Resul) canlandıran Tansel Öngel. Bu üç genç ismin, özellikle de Çekici’nin performansının zaman zaman Samancılar’ın önüne geçecek kadar başarılı olduğunu da belirtelim bu arada.

Şantiyedeki çalışma koşullarına (“kaza”lar dışında) değinmemesini bir eksiklik olarak gösterebileceğimiz film, sermayenin ve onun hizmetindeki beyaz yakalıların ikiyüzlülüğüne bizi tanık ettiği kan parası pazarlığı sahnesi gibi pek çok etkileyici bölüme sahip ve “çalışırken yaşamını kaybedenlere” adanması ile durduğu yeri net olarak ifade eden önemli bir çalışma. Özbek işçiler ile başlayıp Kürtlere ve oradan Türklere uzan bir “hiyerarşi”nin varlığını da ortaya koyan bu film kesinlikle görülmeli!

Casino Royale – Martin Campbell (2006)

“Egon yüzünden kaybettin, aynı egon yüzünden de bunu kaldıramıyorsun”

“Öldürme yetkisi”ni alan James Bond’un ilk görevinde, teröristlerin bankerliğini yapan bir adamın peşine düşmesinin hikâyesi.

Şimdilik son Bond olan Daniel Craig’in bu rolde ilk kez karşımıza çıktığı film Ian Fleming’in aynı adı taşıyan ve ajanımızı anlatan ilk romanından uyarlanmış sinemaya. Neal Purvis, Robert Wade ve Paul Haggis tarafından yazılan senaryoyu beyazperdeye taşıyan isimse 1995 tarihli “GoldenEye – AltınGöz”den sonra ikinci ve şimdilik son kez bir Bond filminin yönetmenliğini üstlenen Martin Campbell. Fleming’in aynı romanı hayli serbest bir biçimde ve üstelik bir komedi olarak 1967 yılında da filme çekilmiş ve Bond rolünde David Niven yer almıştı. Sadece Craig’in ilk Bond filmi olarak değil, aynı zamanda seriyi yeniden çok popüler kılan çalışma olarak da bilinen eser, ustalıkla çekilmiş sahneleri, romantizmin çok iyi oturtulamadığı havasına rağmen hikâyesi ve Bond’u insan olarak da ele alması ile ilgiyi hak ediyor. Kimi sinemaseverler için serideki en iyi örneklerden biri olan filmde Craig’in oyunculuk performansı da ayrıca dikkat çekiyor.

Prag’da geçen bir siyah-beyaz sahne ile açılıyor film ve Bond’un “00” ajanları arasına alınmasını sağlayan “iki infaz gerçekleştirme” koşulunu karşılamasını anlatıyor bize. Bond filmlerinden alıştığımızdan daha sert bir sahne bu ve Craig’in karakterine nerede ise “hayvanî” bir sertlik kattığının da ilk göstergesi oluyor. Bu sahnenin bağlandığı, klasik “bir silah namlusunun içinden çekilen ve görüntüye sağdan giren Bond’un birden dönerek kameraya doğru ateş etmesi” sahnesinin modernleştirilmiş havası bize yeni bir Bond ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor sanki. Kimi görsel değişikliklerin yanısıra, belki de bu sahnedeki en önemli değişiklik bu kez Bond’u sırtından görürken birden dönüp bize ateş etmesi. Ardından Bond filmlerinde her zaman önemli bir unsur olan jenerik geliyor ve tasarımı üstlenen Daniel Kleinman çok başarılı çalışması ile bir yandan eskilere saygıyı ihmal etmeyen, bir yandan da yüksek estetiği ile göz dolduran modern bir sonuç koyuyor önümüze. “Bond’un aşık olmasını da anlatan hikâyenin ruhuna uymadığı için” jenerikte çıplak kadın siluetleri kullanma geleneğine uymayan Kleinman, ağırlığı Bond’a ve hikâyenin önemli bir unsuru olan kumar oyununa veriyor. Çok şık ve zarif bir jenerik çalışması bu ve yine siluetler eşliğinde rulet masası ve tabancanın namlusundan çıkan oyun kağıtları gibi animasyonlarla epey keyif sağlıyor seyircisine. Jeneriğe eşlik eden Chris Cornell şarkısı ise kendi başına çekici olmakla birlikte bir Bond şarkısı sınıfına sokulabilecek düzeyde gerilim ve güç içermiyor açıkçası.

Çekimleri Çek Cumuriyeti, Bahamalar, İngiltere ve İtalya’da gerçekleştirilen, hikâyesi ise Çek Cumhuriyeti, Uganda, Madagaskar, İngiltere, İtalya ve Karadağ’da geçen bu Bond Filmi de diğerleri gibi hayli iyi kotarılmış pek çok heyecanlı sahneye sahip. Örneğin başlarda yer alan Madagaskar bölümünde hayvanların dövüştürüldüğü bir açık alanda başlayıp bir elçilik binasının avlusunda sona eren ve arada bir binanın içinde ve bir inşaat alanında devam eden sahne özellikle inşaat vinçlerinin tepesinde geçen anları ile hayli başarılı teknik açıdan. Bond’un onlarca silahlı insanı atlattığı, hem zekâsını hem bedenini etkileyici biçimde kullandığı ve adeta bir Rambo filminden alınmışa benzeyen (ve bu bağlamda bir parça fazla ileri gidilmiş gibi görünen) bu bölüm dinamizmi ile göz alırken, Bond’un filmdeki aksiyon kahramanı özelliğinin de altını çiziyor. Tıpkı burada olduğu gibi bir parça uzatılmış (anlaşılan filmi yapanlar hem kendilerinin hem de seyircinin tadını çıkarmasını istemişler buradaki teknik becerinin) görünen havaalanındaki aksiyon sahnesi de göz kamaştırıyor. Tüm bu aksiyonun tam karşı tarafında ise hikâyenin “romantizm”i duruyor. Bond’un aşkının objesi olan kadınla birlikte olduğu sahneler bir yandan hikâyenin gücüne katkı sağlarken diğer yandan bir parça zorlama (veya ucuz) görünüyor. Örneğin diyaloglar iki karakterin ilk kez karşılaştıkları ve trende geçen sahnede hayli parlak yazılmış (sözler üzerinden karşılıklı güç gösterisi kesinlikle etkileyici ve Bond’un karşısına onunla eş düzeyde bir kadın karakteri koyması ile de önemli ayrıca; elbette bu eşitlik bir yere kadar geçerli, sonraki bir sahnede kadın Bond’a sığınmak durumunda kalıyor çünkü!); buna karşılık ikilinin hikâyenin ilerleyen anlarındaki diyalogları bu düzeyin oldukça altında kalıyor ilginç bir şekilde.

Bond’un bu kez poker ve içki konusundaki ustalığına (doğaçlama olarak ve bir anda tarif ettirip yaptırdığı bir kokteyl müthiş beğeni topluyor) tanık olduğumuz hikâyenin yukarıda da belirttiğimiz gibi sertliği dikkat çekici. Örneğin otelin merdivenlerindeki oldukça uzun süren dövüş sahnesi hayli sert ve vahşi bir Bond karakteri çiziyor. İçki ile zehirlenen Bond’un kalp krizi geçirdiği sahne de benzer bir sertliğe sahip görünürken, Venedik’teki çöken bina sahnesi başarılı CGI efektleri ile ilgi topluyor. Kuşkusuz sertlikten söz ettiğimizde, Bond’un kötü adamların eline geçtiğinde (bu da bir Bond geleneği kuşkusuz; bir şekilde en az bir kez kahramanımız ellerine düşer kötü adamların) uğradığı işkenceden bahsetmemek olmaz. Bu kötü muamelede ajanımıza oldukça “hassas” bir yerinden işkence yapılırken, kameranın gösterdiği kadarı bile etkiliyor seyredeni sertliği ile.

İlginç bir şekilde Bond’un hemen tüm görevlerinde başarısızlığa uğradığı bir hikâye anlatan film serinin önceki filmlerinde olduğu gibi Fleming’in farklı romanlarından (veya hikâyelerinden) parçaları bir araya getiriyor yine. Örneğin Bond’un pokerde yendiği rakibinden kazandığı Aston Martin’in anahtarını alması sahnesi bu filme kaynak olan “Casino Royale” romanında değil, “Goldfinger”da yer alıyor. Craig’in kendi Bond’unu yaratabilecek yetenekte olduğunu kanıtladığı filmde, Judi Dench, Vera Green, Mads Mikkelsen ve Giancarlo Giannini de rollerinin içini çok iyi dolduruyorlar ve bir Bond filminin olmazsa olmazı olan “Bond Kızı”, “kötü adam” ve “M”yi keyifle canlandırıyorlar hikâye boyunca. Elli yılı aşkın bir süredir sinema perdelerinde görünen bir kahramana nasıl yeni bir ruh verilebileceğinin ve bir serinin nasıl tazelenebileceğinin parlak bir örneği olarak bile görülmesi gerekli bir çalışma bu aslında. Sébastien Foucan’ın Madagaskar’da geçen bölümdeki “freerunning – serbest koşu” olarak bilinen “spor”un örneklerini sergilediği müthiş becerisi ve hayal kırıklığına uğradığı bir sahnede kendisine martinisini “çalkalanmış mı karıştırılmış mı” istediğini soran barmene “umurumda mı sence” demesi gibi büyüleyici anları ise filmin seyir zevkini arttıran “bonus”ları olarak görülmeli.