45 Years – Andrew Haigh (2015)

“Ölmemiş olsaydı ve İtalya’ya gidebilseydiniz, onunla evlenir miydin?”

Evliliklerinin 45. yılını kutlamaya hazırlanan çiftin, geçmişte kalan bir olayla ilgili haber almaları ile değişen hayatlarının hikâyesi.

İngiliz yazar ve şair David Constantine’in “In Another Country” adlı hikâyesinden uyarlanan, Andrew Haigh’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir İngiliz filmi. 2011 tarihli “Weekend – Hafta Sonu” ile büyük bir başarı kazanan sinemacının dört yıl sonra çektiği ve üçüncü uzun metrajlı filmi olan çalışma, sade hikâyesini iki usta oyuncunun başarılı performansları ile anlatan, gerçek insanları konu aldığı için sahicilik duygusunu her karesinde hissedeceğiniz çarpıcı bir film. Haigh bir önceki filminde iki erkek karakterin sadece bir gecelik ilişkilerinin beklemedikleri özel bir biçime bürünmesini konu alırken, bu kez biri kadın biri erkek iki karakterin ilişkilerinin birlikte geçirilen 45 yıldan sonra ve yine hiç öngörmedikleri bir şekilde etkilenmesini anlatıyor bize. Haigh bu iki filmin de gösterdiği gibi küçük hikâyeleri müthiş bir başarı ile ve yoğunluğunu her anında hissedeceğiniz bir şekilde anlatmanın ustası olan bir yönetmen ve Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın müthiş oyunculukları ile de desteklenen bir başarı ile filmini mutlaka görülmeli eserler arasına koyuyor rahatça. Sinemanın insanlara insanları anlattığında ve bunu içtenlikle ve dürüstlükle yaptığında nasıl etkileyici olabileceğinin çarpıcı bir örneği bu film.

Kırk beş yıldır evli ve çocukları olmayan bir çift var karşımızda ve bir pazartesi günü başlayan hikâye cumartesi günü yapılacak evlilik yıldönümünün arifesindeki karı kocayı anlatıyor bize. Yılların verdiği alışkanlık, sevgi ve saygının varlığını hissettirdiği bir hava ile karşımıza çıkan çift, adamın eşinden önceki kız arkadaşı ile ilgili gelen bir haberle beklemedikleri bir durum ile karşı karşıya kalıyor. Haigh’in senaryosu seyirciyi kadının gözünden konumlandırıyor hikâyeyi seyrederken ve biz de kadınla birlikte geçmişte kalan hikâyenin “sırlar”ının birer birer açığa çıkmasına tanık oluyoruz. Kadın açısından kişisel boyutta önemli olan bu gerçeklerin onun verdiği tepkiyi hak edip etmediği seyircinin karar vermesi gereken bir soru ve Haigh filmini doğal bir zarafet ile anlatırken bizi başka sorular ile debaş başa bırakıyor: 45 yıldır evli olan iki insanın birbirinden sakladıkları (ya da anlatmamayı tercih ettikleri) sırları olabilir mi, bunca yıl beraber olan iki kişi birden bir diğerini aslında hiç tanımadığı bir yabancı gibi görebilir mi, bazı anılar nasıl bir yakınlığa sahip olursa olsunlar başka hiç kimseye anlatıl(a)mayacak kadar sadece kişinin kendisine ait olabilir mi veya bir anı ile (ya da bir “hayalet” ile) baş edilebilir mi? Bu soruların genel bir cevabı olamaz elbette ve biz de tam bu nedenle sadece bu iki karakter, özellikle de kadın açısından cevapları öğreniyoruz (ya da onlarla/onunla birlikte düşünüyoruz).

Gelen haberin neden olduğu rahatsızlığın ve kadındaki kıskançlığın onun açısından gittikçe büyümesi ve müthiş final sahnesinin gösterdiği gibi sarsıcı bir etkiye ulaşmasının hikâyesi seyrettiğimiz. Final karesinde kadının elini kocasının elinden sert bir şekilde kurtarmasının ilişkilerinin geleceği için ne kadar kötü bir işaret olacağını seyirciye bırakıyor film ve çok da iyi yapıyor. Filmin derdi bir olay değil, bir süreç anlatmak ve bu süreç boyunca da sorular ile seyirciyi yüzleştirmek çünkü. Bunu yaparken de iki olağanüstü oyuncudan olağanüstü bir şekilde yararlanıyor. Charlotte Rampling ve Tom Courtenay, filmin çekildiği tarihte ilki 69, ikincisi 78 yaşında olan bu iki oyuncu karakterlerini adeta oyunculuk dersi vererek canlandırıyorlar: Her türlü yapaylıktan ve gösterişten uzak, sadeliğin ve doğallığın büyüsünü taşıyan ve karakterleri elle tutulacak derecede gerçek kılan oyunculuklar bunlar. Her iki oyuncu da -senaryonun doğal sonucu olarak da Rampling daha öne çıkıyor ama- yıldız gösterişinden uzak, elini uzatsanız dokunacağınız ve bu nedenle sizi bir anlamda tedirgin kılan bir yakınlıkta görünüyorlar hikâyenin başından sonuna kadar. Karşılıklı diyalogları, sessizlikleri, bu kadar az mimik ile nasıl bu kadar çok şey anlatabildiklerine hayret edeceğiniz yüz ifadeleri ile döktürüyorlar adeta. Oyuncunun sadece yüzü ile değil tüm vücudu ile karakterinin içine girdiğinde neler başarabileceğinin kanıtı her ikisinin de performansı. Yukarıda anılan final sahnesinde örneğin, Rampling’in elini hızla çekme hareketi o denli doğal bir güç taşıyor ki yüreğinizden bir parça koparıyor adeta.

Kahramanlarımızın gençlik dönemlerinin bugün her biri klasik olan şarkılarının yanısıra klasik eserlerin de yer aldığı çekici müzikleri olan filmin adına da yansıyan bir şekilde “zaman”a odaklandığını da söylemek mümkün. Sık sık kulaklarımıza gelen saat tik takları, hediye alınması düşünülen kol saati ve adamın “saatin kaç olduğunu bilmekten hoşlanmıyorum” sözü gibi somut unsurların yanında bir kavram olarak da zaman, hikâyenin göbeğinde yer alıyor. Adam için, zamanın unutturamadığı bir anı; her ikisi için, birlikte geçirilen onca uzun bir zaman; o zamana rağmen gizli kalanlar ve finalde karşı karşıya kaldığımız soru: Açılan yarayı iyileştirecek bir zaman var mı önlerinde bu iki insanın? Haigh bunları incelikle anlatırken, sinema dilindeki zarafeti görsel ve işitsel öğelerle de destekliyor. Lol Crawley’nin görüntüleri tıpkı Haigh’in dili gibi sade, doğal ve gerçekçi bir hava taşıyor ve hikâyeye ciddi bir katkı sağlıyor. Benzer şekilde ses bandı da ilginç filmin: Açılış jeneriğine eşlik eden dia makinası sesi (ki daha sonra kritik bir sahnede tekrarlanıyor) veya tüm o şarkılar çok iyi düşünülmüş bir çalışmanın sonucu kesinlikle.

İki orta sınıf insanının, iki mantıklı insanın hayatlarını belki de kökten değiştirecek günlerini sizi içine çeken yalın bir duygusallıkla anlatan film, evet, büyük olayların yer aldığı bir hikâyeye sahip değil, her iki karakter de karşı karşıya kaldıkları duruma yüksek sesli tepkiler vermiyorlar ama işte belki tam da bunun da katkısı ile seyirciyi yüreğinden yakalıyor film. Bir kalp kırıklığını, bir allak bullak olma durumunu ve her parametresine hâkim olduğunuzu sandığınız bir hayat (geçmiş) hakkında aslında ne kadar yanıldığınızı fark etme hâlini hüznün tüm gücü ile anlatan bir film bu ve Andrew Haigh’in ustalığının yanısıra bir şeyin daha kanıtı oluyor: Sinemada estetik sadece (veya mutlaka) biçimsel alan ile ilgili değil, işte burada olduğu gibi filmin size geçirdiği duygularla, yarattığı duygusal ve düşünsel atmosfer ile de ilgili bir kavram estetik. Geri döndürülemeyecek bir geçmişi hatırlamanın “korkunçluğu” ile ilgili bu film mutlaka görülmeyi hak ediyor. Adamı ön planda ama flu, kadını ise arkada, net ve ona bakar bir şekilde gösteren posterin inceliğine ve sembolizmine ayrıca dikkat!

(“45 Yıl”)

A View to a Kill – John Glen (1985)

“Evet, sayın bakan. Uzayda, Birleşik Krallık üzerinde patlarsa, içinde mikroçip olan her şey, bir modern tost makinesinden savunma sistemimizdeki en karmaşık bilgisayarlara kadar her şey, işe yaramaz hâle gelir”

Mikroçip tekelini kurmak için Silikon Vadisi’ni yok etme planı yapan çılgın bir adama karşı mücadele eden James Bond’un hikâyesi.

1973 yılında “Live and Let Die – Yaşamak İçin Öldür” ile Bond kariyerine başlayan ve toplam yedi kez sinemanın bu ölümsüz ajanını canlandıran Roger Moore’un son Bond rolü. Adını Ian Fleming’in bir hikâyesinden alsa da tamamen orijinal olan senaryosunu Richard Maibaum ve Michael G. Wilson’ın yazdığı filmi John Glen yönetmiş (onunsa toplam beş Bond yönetmenliği var kariyerinde). Duran Duran grubunun seslendirdiği şarkısı, yine Maurice Binder imzalı etkileyici açılış jeneriği, hikâyesi çok dolu olmasa da senaryonun iyi kurgulanması, artık yorgun ve yaşlı görünen Moore’un son Bond’unu seyretmenin heyecanı, Christopher Walken’ın kötü adamdaki karizmatik performansı, Grace Jones’un varlığı, hikâye boyunca karşımıza gelen aksiyon sahnelerinin sağladığı keyif ve -tüm bunları bir kenara koysanız bile- Bond’un bir kez daha dünyayı kurtarmasına tanık olmanın önemi ile görülmeyi hak eden bir film bu. Evet, en iyi Bond filmlerinden biri değil belki ama yine de geçerli bir yargı bu.

Jenerik öncesindeki aksiyon sahnesinde, sonradan Sibirya olduğunu öğreneceğimiz bir yerde Bond’un Sovyet askerlerinden kaçışını ve yine sonradan “003” olduğunu öğreneceğimiz bir adamın cesedinden bir mikroçipi alırken görüyoruz. Başarılı kayakla takip kareleri ile dolu bu bölüm hayli heyecanlı ve bir Bond filmine yakışır düzeyde. Alman kayakçı Willy Wogner’in yönettiği bu bölümde Bond peşindeki onca Sovyet kayakçıyı atlatırken elbette yükseklerden atlıyor, karda müthiş bir gösteri yapıyor ve hatta kısa bir süreliğine de olsa su üzerinde de kayarak devam ettiriyor şovunu. Sonrasında usta jenerik tasarımcısı Maurice Binder’ın her zamanki gibi göz alıcı jeneriği ve ona eşlik eden Duran Duran şarkısı geliyor karşımıza hikâyenin devamından önce. Işık oyunları, buz ve ateş görüntüleri, kayakçılar ve elbette -çıplak siluetleri ile gösterilen- kadınlar bu başarılı jeneriğin malzemesi olurken, Binder’ın işinde ne kadar usta olduğuna bir kez daha tanık oluyoruz.

Bond her hikâyede olduğu gibi burada da sadece analitik zekâsını ve fiziksel becerilerini göstermekle kalmıyor, birbirinden farklı alanlardaki uzmanlığını da konuşturuyor. Dört kadınla yatağa girmeyi başarıyor (Grace Jones ile olanı bir parça absürt olsa da), bir yarışı hangi atın kazanacağını biliyor, iyi içkiden anlıyor, Sovyetler’in ilk kez kendi vatandaşı olmayan birine verdikleri Lenin Nişanı’nın sahibi oluyor vs. Sonuçta süper bir ajan var karşımızda ve daha önceki (ve sonraki) tüm maceralarında olduğu gibi şaşırtıcı olan onun bu yeteneklere sahip olmaması olurdu. Ajanımız bu yeteneklerini sergilerken, film de aksiyon sahnelerinde sadece heyecanlandırmayı değil, zaman zaman eğlendirmeyi de başarıyor. Eyfel Kulesi’nde başlayan, karada devam eden ve Seine üzerindeki bir teknede sona eren takip ve kavga sahnesi, Bond’un sonunda ikiye ayrılan bir taksi ile havadaki paraşütlünün peşine düşmesi gibi eğlenceli anları da içeren heyecanlı bir bölüm örneğin. Denizin altında nefessiz kalmışken, birlikte denize düştüğü arabanın lastiğindeki havayı içine çekmeyi akıl edecek kadar zeki olan Bond’un Golden Gate Köprüsü üzerindeki heyecanlı anlarını (kuşkusuz çok da inandırıcı değil köprünün askı halatları ve direklerinde geçen bu anlar ama ne önemi var ki bunun?), bir itfaiye arabası ile peşindeki polisleri atlatmasını ve terk edilmiş bir gümüş madeninde geçen tüm finali de ekleyebiliriz filmin keyifli aksiyon sahnelerinin arasına. Bütün bu aksiyon sahnelerinde elbette dublörler oynamış (ve sahnelerin içeriği epey yorulduklarını da gösteriyor) ve bazılarında çok da iyi gizlenememiş bu ki dikkatli bir göz rahatsız olabilir bu durumdan.

Roger Moore bu filmde oynarken elli dört yaşındaymış ve şimdilik en yaşlı Bond oyuncusu olurken, bu durumu da pek gizlenememiş filmde. Rolü için bir parça yorgun ve yavaş görünüyor Roger Moore ve hikâyenin oyunculuk açısından öne çıkan ismi Christopher Walken oluyor. Tuhaf bir deneyin “ürün”ü olan kötü adamı çarpıcı bir şekilde oynuyor oyuncu ve özellikle onun sadistliğini ve zekâsını gerçekçi bir biçimde getiriyor karşımıza. Zaten ölecek olan ve can havli ile kaçan insanları silahı ile sadistçe bir zevk ile tarayan, planını gerçekleştirebilmek için tetikleyeceği bir depremle bir milyondan fazla insanın ölecek olmasını umursamayan bu adam Bond serisinin en önemli kötülerinden biri olarak ve Walken’ın sağlam oyununun da sağladığı destekle iz bırakan bir karakter oluyor. Bond kızlarından biri olan, kötü adamın baş yardımcısı “tuhaf” kadını oynayan Grace Jones androjen kimliğini emrine verdiği karakterinde tuhaf ama ilgi çekici bir performans ortaya koyarken (özellikle ilk sahnesindeki kahkahası hayli “zorlama” ve bu yüzden de epey rahatsız edici olmuş belki de istendiği gibi), diğer Bond kızını oynayan Tanya Roberts vasat (hattta Razzie ödülüne aday olacak kadar kötü kimilerine göre) bir oyunculuk gösteriyor.

Öyle ahım şahım bir hikâyesi yok filmin ama senaryonun akıllıca kurgulanması bunu çok da dert ettirmiyor seyircisine. Bond karakterine getirdiği eğlenceli havası ile bilinen Roger Moore’un bu özelliğine de sık sık tanık olduğumuz filmin bir diğer özelliği de tam on dört kez Moneypenny rolünde oynayan Lois Maxwell’in son kez bu karaktere can vermiş olması. Bond ile May Day’i (Grace Jones’un karakteri) anlamsız bir şekilde yatağa sokmak gibi bir problemi olsa da, kötü adamının aynı zamanda bir kurban olması ile de farklılaşan ve nihayetinde bir Bond filmi olarak görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“Ölüme Bir Bakış”)

The Missouri Breaks – Arthur Penn (1976)

“Seni uyandıranın ne olduğunu biliyor musun? Az önce boğazını kestim!”

At hırsızları, büyük bir çiftçi, onun kızı ve hırsızların peşine düşen eksantrik bir “düzen sağlayıcı”nın hikâyesi.

A.B.D.li sinemacı Arthur Penn’in yönettiği, senaryosunu -jenerikte adı geçmese de, Robert Towne’un da katkısı ile- Thomas McGuane’in yazdığı bir western. Penn’in yönettiği western türündeki bu üçüncü film ilk ikisinde (1958 tarihli “The Left Handed Gun – Solak Silahşör” ve 1970 tarihli “Little Big Man – Küçük Dev Adam”) olduğu gibi türün kalıplarını yıkmayı ve ona yeni bir bakışla bakmayı deneyen bir çalışma. Zamanında eleştirmenler ve seyircilerin, çekici kadrosuna rağmen pek tutmadığı film belki “ya sevecek ya nefret edeceksiniz” ifadesi ile tanımlanabilecek kadar ikiye bölmemiş sinemaseveleri ama yine de beğeneni olduğu kadar hiç hoşlanmayanı da olmuş. Üzerinden geçen kırk bir yıldan sonra, bugünün gözü ile bakıldığında o günkü kadar eksantrik görünmüyor belki ama yine de farklılığını koruduğu kesin bu filmin ve açıkçası başta Jack Nicholson ve Marlon Brando gibi iki dev oyuncu olmak üzere güçlü kadrosu, türün klişelerini birer birer yıkması veya tersine çevirmesi, A.B.D.’nin şiddet kültürü ile kurulmuş bir ülke olduğunu net bir şekilde söylemesi ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve Atilla Dorsay’ın zamanında filmin Türkçe adından esinlenerek “tam bir bozgun” olduğunu yazmasının aksine kesinlikle ilgi çekici bir sinema eseri.

Michael Ryan ve Douglas Keller, “Politik Kamera” adlı kitaplarında, 1960’larda başlayan ve “tarihsel açıdan daha gerçekçi bir western filmleri döngüsü”nün “Batı’yı pis, düşmanca ve şiddet dolu bir yer olarak resmettiğini” söylüyorlar ve bu filmde de olduğu üzere “hem kanun kaçaklarını hem de yerleşik otoriteleri, aynı ölçüde yıkıcı ve keyfi bir şiddet kullanan kanlı katiller olarak konumlandırdığından” söz ediyorlar bu çalışmaların. Arthur Penn’in filmi Ryan ve Keller’ın öne sürdüğü düşünceye hayli uygun bir çalışma ve özellikle de türün klişelerini alt üst etmesi ile dikkat çekiyor. Bunlardan sadece birkaçını hatırlatmak bile bu yargının doğruluğunu kanıtlayacaktır: Film western’lerden alışık olduğumuz türden bir uzak çekim ile başlıyor. Sakin bir şekilde bize doğru ilerleyen üç atlı görüyoruz ve John Williams’ın güçlü, şık ve özellikle bu sahnede Ennio Morricone’nin spagetti westernler için yazdıklarına benzer bir havası olan müziği ile desteklenen bu açılış, atlıların kimliklerini açıklayan bir sürprizle sonuçlanarak seyirciyi ters köşeye düşüren ilk örnek oluyor. Oyunculuğa televizyon dizileri ile başlayan ve burada ilk sinema filminde rol alan Kathleen Lloyd’un (ki daha sonra rol aldığı birkaç film dışında kariyeri televizyon için yaptığı çalışmalarla devam etti) canlandırdığı kadın karakter de westernlerde görmeye alışık olduğumuz türden çok farklı: Baş erkek karakterlerin sevgilisi gibi bir yan rolde değil oyuncu ve olayları kenardan seyreden pasif bir karakter olmadığını da özellikle baş erkek karakterlerden biri ile olan yakınlaşmasında gösteriyor; teklif edilen değil, teklif eden; bekleyen değil, inisiyatif alan; fikirleri olan ve bunları savunan; cinsellik konusunda cüretkâr bir kadın karakter bu ve westernlerin melek veya fahişe olmak dışında bir seçeneğe pek sahip olmayan kadınlarına hayli ters düşüyor doğal olarak. Çiftlik sahibi ile ona ölümüne sadık çalışanı arasındaki “ilişki”nin gizlenmeyen niteliği de yine hayli western dışı bir unsur olarak dikkat çekiyor.

Ters giden soygun sahnesinin mizahı, niyetlerini gizlemek için çiftlik satın alıp burada lahana yetiştiren at hırsızlarının ev inşa ederkenki çocuksu eğlenceleri veya Kanada’nın ünlü atlı polislerinin atlarının onlar bir pazar ayininde ilahi söylerken çalınması gibi anti-western unsurların yanında filmi ayrıksı kılan en temel kozlarından biri “düzen sağlayıcı” rolündeki Marlon Brando. Athur Penn’in baş edemediği için kendi haline bıraktığı oyuncu senaryodaki diyaloglara zaman zaman hiç rağbet etmeyerek doğaçlama bir oyunculuk sunmuş ve filmin sevenleri kadar sevmeyenleri olmasının da ana nedenlerinden biri olmuş. Başrollerden birini paylaştığı halde hikâyenin ilk yarım saatinde ortada görünmeyen oyuncu sonra deyim yerinde ise hikâyeye bir giriyor, pir giriyor! Daha ilk sahnesinden itibaren hem karakteri hem de oyuncunun kendi personası hikâyeye ağırlığını koyuyor. Yörenin güçlü çiftlik sahibi tarafından bir adamını öldüren at hırsızlarına karşı çağrılan bu “düzen sağlayıcı”, çetenin elemanlarını birer birer temizlerken sadece western’in klişe kanun adam tiplemelerini yerle bir etmekle kalmıyor, filmin eksantrik pek çok anının da yaratıcısı oluyor. Sadistliği, peşine düştüklerinden birini tuvalette “ihtiyacını giderirken” öldürerek eğlenmesi, bir tabutun içindeki cesetle eğlenmesi, kendisini çağırdığı halde kontrolden çıktığını düşünerek görevine son vermek isteyen adama işinin henüz bitmediğini söyleyerek onu dinlememesi, kurbanları ile oynaması, atı ile olan havuçlu sahnesi ve elbette bir avının peşine yaşlı kadın kıyafeti ile düşmesi; tüm bunlar pek de westernlerde görmeye alışık olduğumuz şeyler değil kuşkusuz. Son olarak tipik bir western hüznüne bile nasıl saldırdığını ekleyelim filmin: Brando’nun karakteri gecenin karanlığında mızıkası ile hüzünlü bir melodi çalarken, atı gürültülü bir şekilde işiyor!

Brando’nun doğaçlama oyun tarzı nerede ise başıboş denebilecek bir serbestlikte gösteriyor kendisini ve bunu sevmek de mümkün, -en azından bir parça- rahatsız olmak da ama filme bir farklılık ve ilginçlik kattığını reddetmek mümkün değil. Onun tuhaflığı at hırsızlarının lideri rolündeki Jack Nicholson’ı nerede ise klasik bir oyuncu gibi gösteriyor dersek daha iyi anlatabiliriz sanırım Brando’nun oyunculuğunu. Oysa oldukça sağlam bir oyun veriyor Nicholson rolünde ve yine anti-western olan karakterini (lahana yetiştirmekten zevk alıyor, kadının davetkârlığı karşısında şaşkın bir mahcupiyet yaşıyor, Kanada’ya at hırsızlığına giden çetesi itirazlarına rağmen onu yanlarına almayıp çiftlikte bırakıyor vs.) keyifli bir biçimde canlandırıyor. Kathleen Lloyd, Frederic Forrest, Randy Quaid, Harry Dean Stanton ve John McLiam’in başı çektiği yardımcı oyuncular da güçlü performanları ile hikâyeye katkı sağlarken, filmin belki yine beklenenin dışına çıkması ile izah edilebilecek bir kusuruna da değinmek gerekiyor. İki çarpıcı karakteri canlandıran iki güçlü oyuncunun olduğu filmde hikâyenin bu ikiliden kaynaklanan gerilimi yeterince iyi kullanamadığı (ya da özellikle bunun peşine düşmediği) görülüyor ve örneğin son ikili sahnelerinin yeterince güçlü olmaması rahatsız ediyor. Nicholson ve Brando’nun sette pek anlaşamamaları etkili olmuş olabilir bu durumda ama daha fazlasını bekliyorsunuz sonuçta.

Nicholson’ın kötü adamının bir Hollywood western’inden çok bir spagetti western’e yakışacak biçimde lâflar ettiği (sıcak su dolu küvetinde keyifle banyo yapan Brando’nun karakterine, o sırada hizmetçinin bırakın sıcak olanını, suyun kendisini bulamadığı için tabakları kumla temizlediğini söylüyor öfke ile) film, evet çok güçlü görünmüyor belki ama Thomas McGuane’in -Robert Towne’un katkı sağladığı- senaryosunun akıllı bir şekilde kurgulanmış olması nedeni ile keyifle izleniyor. Çekimlerde bir atın boğularak ölmesi ve birkaçının da yaralanması nedeni ile ciddi eleştiriler alan ve bir tavşanın vahşi bir şekilde öldürüldüğü filmin tonunun zaman zaman değişmesi (bu değişikliğin arkasında western’in romantizmden şiddetine pek çok unsurunu odağına alıp zıtlarını yaratma çabası var kuşkusuz) ve özellikle de Brando’nun tarzının diğer oyuncularınki ile zıtlığı hikâyenin zaman zaman bütünsel bir görüntü sergilemesini olumsuz yönde etkiliyor olsa da görülmesi gerekli bir sinema eseri bu.

(“Bozgun”)

La La Land – Damien Chazelle (2016)

“Seni daima seveceğim”

Kendi caz kulübünü açmayı hayal eden piyanist bir erkek ile oyuncu olmayı hayal eden bir kadının aşklarının ve düşlerinin hikâyesi.

Damien Chazelle’in yazıp yönettiği bir müzikal. Toplam on dört dalda aday olduğu Oscar ödülünü altı dalda (kadın oyuncu, yönetmen, görüntü yönetmeni, müzik, şarkı ve yapım tasarımı) kazanan film çekici ve keyifli bir müzikal ve Chazelle’in hedeflediği şekilde bir yandan klasiklere göz kırparken, bir yandan da modern bir havaya sahip olmayı da başarmış görünüyor. Başrolerdeki Ryan Gosling’in ve özellikle de Emma Stone’un oyunculukları ile parladığı film, her ne kadar düşleri olan iki insanı anlatsa da doğal hikâyesi ile de dikkat çekiyor. Düşlerin yarım kalmış olması tercihi ile de takdiri hak eden çalışmanın “alternatif hikâye” gibi hem varlığı gereksiz hem de anlamsız uzunluğu ile rahatsız eden bir bölümü olsa da, sadece müzikalseverlerin değil, tüm sinemaseverlerin seveceği bir film bu ve şıklığı, görselliği ve romantizmi ile baş döndürmeyi de başarıyor üstelik.

Yönetmen Damien Chazelle daha önceki iki filmi gibi yine müzik üzerine bir film çekmiş; üstelik hem bir müzikal bu hem de baş karakterlerden biri bir caz müzisyeni. Müzik kadar oyunculuğu ve oyun yazarlığını da hikâyesine alan bu “sanatçı müzikali” Chazelle’in bir önceki filmi “Whiplash”de olduğu gibi yine göz alıcı ve hızlı bir kurgu ve kamera hareketlerine sahip olsa da özellikle kimi şarkılı sahnelerde klasik müzikallerin izinden giden ve şarkının, dansın ve oyuncuların öne çıkmasına izin veren bir tarzı da barındırıyor bünyesinde. Filmin biçimsel başarısı pek çok çarpıcı sahnede gösteriyor kendisini; Los Angeles’a tepeden bakan Griffith Park’taki tüm sahneler örneğin hayli etkileyici ve özellikle buradaki ilk sahnede müzikallerin altın dönemine sıkı ve sevgi dolu bir selam gönderen bir hava yakalamış yönetmen. Açılıştaki “trafik sıkışıklığında dans ve şarkı” bölümü ise daha yakın dönemin gençlik müzikallerinin atmosferini getiriyor karşımıza.

Chazelle filminde sadece bir döneme değil, doğrudan kimi filmlere de göndermelerde bulunmuş; bu filmler arasında Woody Allen’ın “Midnight in Paris – Paris’te Gece Yarısı” gibi yakın tarihli olanı da var, Stanley Donen’ın “Funny Face – Şahane Macera” gibi 60 yıl öncesinin filmi de. Göndermelerinde adı geçen filmlerin görselliklerinden yararlanmış ağırlıklı olarak Chazelle ve bu filmleri seyretmiş ve iyi duygularla hatırlayan herkesi de yakalamış bu şekilde. Filmi nerede ise bir kolaja döndürecek şekilde daha başka pek çok ilham kaynağı filmin ki bunlar arasında iki filmi (“Les Demoiselles de Rochefort – Rochefortlu Genç Kızlar” ve “Les Parapluies de Cherbourg – Cherbourg Şemsiyeleri”) ile birden yer alan Fransız sinemacı Jacques Demy’e epey borçlu olduğunu hissettiriyor bu durum Chazelle’in. Bu filmlerden ilkinin açılış sahnesi, ikincisinin ise hikâyesi etkilemiş Chazelle’in filmini açık bir şekilde ve yönetmenin özellikle teknik becerisi tüm bu esin kaynaklarından yola çıkarak kendi çalışmasını şık bir paketle seyircinin karşısına çıkarabilmesini sağlamış. Tüm bunlar Chazelle’in filminin yeterince orijinal olmadığı anlamına gelmiyor pek; aksine yönetmenin sinema tarihinden akıllıca seçtiği eserleri orijinal değerlerine zarar vermeden bir anlamda modernleştirdiğini, onlara sevgi ve saygı dolu bir selam gönderdiğini ve bir bakıma “yeni” bir şey yarattığını söylemek mümkün. “Rebel Without A Cause – Asi Gençlik” filminden caz müziğinin devlerine daha pek çok unsurun görsel veya sözel olarak karşımıza çıktığı film bir bakıma yönetmenin favori sanat ürünlerinin sergisine dönüşmüyor da değil ama orada da teknik yeteneği devreye giriyor ve ortaya çıkan zarif sonuç sergi havasının üzerini örtüyor kolayca.

Işık ve renkleri has bir müzikale yakışacak şekilde bir çekicilik kaynağı yapmayı başaran filmin dans adımları ve koreografisinde de klasik ile moderni buluşturduğunu söylemek gerekiyor ki filmi değerli kılan öğelerden biri de bu. Belki olağanüstü dans becerileri yok gibi görünüyor bu anlarda ama film şıklığını iki oyuncusunun samimi ve güçlü oyunları ile birleştirerek tüm dans sahnelerini zevkle izletiyor bize. “Asi Gençlik” filminin izi takip edilerek gidilen planetaryumdaki dans sahnesi örneğin yıldızlara doğru yükselen aşıkların uzay boşluğunda dans ederek öpüşmelerini karşı koyulması zor bir estetik ile anlatıyor ki aynı zamanda filmin de doruk noktalarından biri bu bölüm. Tam bir “An American in Paris – Paris’te Bir Amerikalı” havası taşıyan bu sahneyi eski usul bir “kararma” (fade out) ile kapatıyor Chazelle ve bir sonraki sahneyi de benzer şekilde “açılma” (fade in) ile başlatarak klasik sinemaya bir kez daha selam gönderiyor.

Justin Hurwitz imzalı orijinal müziklerinin ve yine Hurwitz imzalı orijinal şarkılarının (hem müzik Oscar’ını hem de “City of Stars” ile şarkı Oscar’ını kazandığını da belirtelim filmin bu arada) yanısıra Verdi ve Çaykovski’den A-Ha ve Soft Cell’e uzanan besteci ve grupların müziklerine de yer veren filmde ünlü sanatçı John Legend da hem oyuncu olarak rol almış hem de rolünün gereği olarak bir şarkı söylemiş. Tüm bunlar filmin kulaklara da hitap etmesini sağlıyor ve filmi daha önce belirttiğimiz gibi biçimsel açıdan çarpıcı bir noktaya yerleştiriyor. Buna karşılık hikâyesi, bir “mutlu son” kolaylığına kaçmayarak doğru bir seçim yapsa da o denli çarpıcı ve yeni değil; hatta “Amerikan düşü” açısından değerlendirirsek bir parça problemli de üstelik. İki kahramanımızın birlikte olmasa da düşlerini gerçekleştirdikleri film bunun bedelini de oldukça normal kılıyor seyircinin gözünde. Erkeğin “saf caz” idealinden en azından bir süreliğine vazgeçmesi (onun değerleri açısından bakarsak, bir restoranda “Jingle Bells” çalmak ile bir kaliteli bir grupta caz-rock diyebileceğimiz türde müzik yapmak arasında çok da bir fark yok ve bu inancının Legend’ın karakterinin birkaç cümlesi ile değiştiğini de söylemiyor veya söyleyemiyor bize film) ve kadının oyun yazarlığı denemesinin akıbeti filmin tipik Amerikan mesajının parçası aslında: “Sistemde sorun yoktur ve sisteme uyduğun sürece düşlerinin gerçekleştirdiği bir yerdir A.B.D.” “Whiplash” filminde de başarının bedeli olduğunu söylemişti Chazelle ve işte burada olduğu gibi o filmde de aynı şeyi düşündürtmüştü: Yönetmenin kendisi bu bedeli normal ve başarı için de ödenmesi gerekli buluyor sanki. Hikâye sadece burada aksamıyor üstelik; nimetinden onca yararlandığı nostaljiye gerekli bir saygı gösterisini de ıskalıyor. Kahramanlarımızın “Asi Gençlik” filmini seyrettiği sinemanın -“eskiliği” nedeni ile muhtemelen- kapanmasına öylesine ve çok kısa bir an için yer veriyor film. “Kopan film” sahnesi ve “ölen caz” konuşmaları sadece kısa bir ağıt havası yaratıp sonra unutmak içinse eğer, bunu Chazelle’in hanesine ciddi bir eksi puan olarak yazmak gerek.

Hikâyenin bir diğer önemli kusuru ise alternatif hayat (veya “böyle olsaydı ne olurdu”) sahnesinin gereksizliği ve bu gereksizliğinin üzerine bir de hayli uzun tutulması. Filmin o ana kadar yarattığı büyüye anlamsız bir darbe vuran bu bölümün hikâyede bir yeri yok ve amaç sadece bu bölümdeki başarılı görsel anlar ise bunun tek açıklaması biçimin içeriğin önüne geçmesi olur ki bu da elbette epey yanlış bir tercih. Neyse ki filmin finali olmuyor bu bölüm ve sonrasında, “kırık bir aşk hikâyesi” anlatan filmimiz hüzünlü mutluluğu anlatan kareler ile son buluyor.

Ryan Gosling ve Emma Stone arasındaki -klişe deyimi ile- kimyanın dört dörtlük olması ve her iki oyuncunun da şarkı ve dans sahnelerinde “fazla yetenekli” olmaktan çok doğallıkları ile dikkat çekerek hikâyeyi gerçek kılmaları, bu Hollywood’a, sinemaya, müzikale ve caza yazılmış aşk mektubunu ayrıca önemli ve değerli kılıyor. Filmin süresi boyunca tüm göndermelerini keşfetmek ise özellikle sinefiller için sıkı bir eğlence kaynağı olacaktır. Son olarak, Linus Sandgren’in görüntülerini ve Mandy Moore’un koreografisini de hatırlatalım görülmesi gerekli bu film için.

(“Aşıklar Şehri”)