Hungry Hearts – Saverio Costanzo (2014)

“Belki bedenim bebeği korumaya çalışıyor, detoks yapıyor ve ben belki bu yüzden acıkmıyorum”

New York’ta tesadüfen karşılaşmaları ile başlayan ilişkileri evlillikle sonuçlanan Amerikalı bir adamla İtalyan bir kadının çocuk sahibi olmaları ile birlikte onun nasıl yetiştirileceği konusunda yaşadıkları çatışmanın hikâyesi.

ABD’de çekilen ve hemen tamamı İngilizce olan film, İtalyan romancı Marco Franzoso’nun “Il Bambino Indaco” adlı romanından uyarlanmış sinemaya. Senaryosunu yönetmenliği de üstlenen Saverio Costanzo’nun yazdığı filmin başrollerinde yer alan Adam Driver ile Alba Rohrwacher’in ve adamın annesi rolündeki Roberta Maxwell’in başarılı oyunları hikâyenin “güçlüğünü” aşmaya yardımcı olacak derecede başarılı olmaları ile dikkat çekiyor. Açılış sahnesi dahil olmak üzere genellikle uzun süreli çekimler yapan, yakın plan yüzleri sık sık karşımıza getiren ve balık gözü objektif kullanmak dahil farklı tercihlerde bulunan Costanzo’nun bu tarzının zorlaştırdığı bir oyunculuğun altından başarı ile kalkmış üç oyuncu da. Bir bireyin sorumluluğunu üstlenmenin güçlüğü, ebeveyn olmanın zorlu yanları ve çocuğun nasıl yetiştirileceği konusunda radikal düşünce farklılıkları olduğunda yaşanan çatışmaların trajediye kadar uzanabilecek sonuçları üzerinde seyirciyi kesinlikle etkileyen film, ebeveynlerin çatışmasında bir taraf tuttuğunu fazlası ile net göstermek ve üstelik bu taraflılığını daha haklı göstermek için taraflardan birinin “radikal”liğinin/”marjinal”liğinin altını fazlaca çizmek gibi pek de önemsiz olmayan bir probleme de sahip.

Birbirlerini daha önce hiç görmemiş bir adamla bir kadının bir Çin restoranının tuvaletinde kilitli kalmaları ile açılıyor film. Adamın mide ve bağırsağının bozulmuş olması nedeni ile pek de nezih olmayan bir ortamda karşılaşan ikilinin ilişkileri kadının hamile kalması üzerine evlenmeleri ile devam ediyor. Kadının karşılaşılan güçlüğe karşı normal doğumda ısrar etmesi ve hamileliği sırasında iyi beslenmemesi ile, o zamana kadar bir bağımsız romantik film havası taşıyan çalışma birden yön değiştiriyor ve anlattığı durum ve kadının saplantıları nedeni ile sıklıkla tedirgin eden (ve belki kimi seyirci için de rahatsız edici) bir biçim alıyor. Oysa 80’lerin hit şarkısı “Flashdance” ile dans edilen düğünlerindeki romantik hava (hiç İtalyanca bilmeyen adamın karısına bir Domenico Modugno klasiği olan 1964 tarihli “Tu Si’ ‘Na Cosa Grande” şarkısını söylediği sahne Driver’ın çarpıcı performansı ile hayli etkileyici) ikili için bambaşka bir gelecek vaat ediyor seyirciye ve belki tam da bu nedenle, sonrasında yaşananlar daha da tedirgin ediyor.

Adamın vejateryen, kadının vegan olduğu çiftimizin bebeğin doğumundan sonra iyice temel bir çıkmaza giriyor ilişkileri. Bebeğin büyümesinde ciddi bir sorun olduğu görülmesine rağmen, kadının onu besleme prensipleri konusunda asla taviz vermemesi ve dış dünyadaki kirden ve mikroplardan onu uzak tutma saplantısı iyice çığrından çıkıyor. Ne arkadaşları ile görüşüyor çiftimiz ne de bebeğin evden dışarı çıkartılmasına izin veriyor kadın. İkili arasındaki sevginin varlığını koruduğu, her ikisinin de bebeği çok sevdiği bu ilişkide adamın çocukları ile ilgili endişesi gittikçe artarken kadının davranışları da gittikçe katılaşıyor. Filmi bir veganizm/vejateryenlik tartışmasından daha geniş görmek gerekiyor. Normal doğum ısrarını ve terasta kendi sebzesini yetiştirmesini de ekleyerek kadının sadece “doğal” hayatı tercih ettiğini söylemek doğru değil çünkü gittiği bir falcının kendisine söylediği (ya da söylediğini iddia ettiği) gibi bebeğinin bir “indigo çocuk” (olağanüstü yeteneklere sahip, sıra dışı çocuk) olduğuna da inanmış görünüyor ve çocuğun hayatının tehlikede olduğunu görmüyor veya göremiyor. Dolayısı ile hikâyede kadının marjinal karakteri öne çıkıyor ve belki de film amaçladığı “fikir ayrılığı” temasını geride bırakıp bir süre sonra kadının çocuk için yarattığı tehlikeye odaklanıyor sadece. Finaldeki beklenmeyen “çözüm” işte bu odağın doğal sonucu olarak görünüyor bu nedenle. Bu tercihin doğruluğu biraz tartışmalı; zaten destekleyen ve karşı çıkanlarının hararetli tartışmalara girmesine neden olan vegan hayat gibi güçlü bir tema ortadayken, tartışmanın taraflarından birinin hayli sorunlu olarak çizilmesi hem filmin amacına doğru hizmet etmiyor hem de gereksiz bir taraftarlık havası veriyor hikâyeye. Filmin hikâye boyunca karşımıza gelen başarılı görüntülerinin sahibi Fabio Cianchetti’nin kamerasının etkileyici bir görüntü çalışması armağan ettiği finaldeki “mutluluk” sahnesi de aynı nedenle ikilemde bırakıyor ama mutluluğun burukluğuna ikilemde kalma halinin yakıştığını da kabul etmek gerek. Yine de sonuç olarak hikâyenin ikinci yarısından itibaren saptığı yolun sorunlu olduğu açık.

Nicola Piovani’nin başarılı müziği eşliğinde yönetmen Costanzo klostrofobik kelimesi ile de tanımlanabilecek bir şekilde anlatmış hikâyeyi. Hem hikâyenin kendisi hem de kameranın açılıştaki tuvalette kitli kalma sahnesinden hikâyenin büyük bir kısmının geçtiği evdeki dar mekanın kullanımına kadar hep bir darlığı ve sıkışmışlığı vurgulaması bu havayı seyirciye güçlü bir biçimde geçiriyor. Örneğin babaannenin ziyarete geldiği sahnede kamera üç karakteri de hep üstten çekimle ve adeta küçülterek verirken tümünün de “havasız” kalmalarını vurguluyor adeta. Adam Driver’ın, karakterini ekonomik ve filmin bağımsız havasına uygun serbest bir biçimde oynaması çok doğru bir tercih olmuş ve parlak sıfatını hak ediyor performansı. Alba Rohrwacher ise canlandırması zor bir karakteri hiçbir anında doğallığını yitirmeden güçlü bir biçimde oynayarak takdiri hak ediyor. Onlara eşlik ettiği yardımcı rolünde Roberta Maxwell de hiç aksamıyor. Yakın planların bolca kullanıldığı filmde üç oyuncu da sınavlarını başarı ile vermişler.

Özetlemek gerekirse, etkileyiciliği tartışılmaz olsa da kadın karakterin saplantılarının ve hikâyenin ikinci yarıda bunun üzerine kurulmasının zarar verdiği film kesinlikle ilgi gösterilmeyi hak eden bir çalışma bunun dışında kalan unsurları ile.

(“Aç Kalpler”)

Dr. No – Terence Young (1962)

“Dünyanın hâkimi olmak: Hep aynı hayal. Akıl hastaneleri kendisini Napolyon veya Tanrı zannedenlerle dolu”

Kaybolan ajan arkadaşının akıbetini araştırırken, A.B.D.’nin uzay programına zarar vermeye çalışan Doktor No ile karşılaşan James Bond’un hikâyesi.

James Bond serisini başlatan bir klasik. Uyarlandığı ve aynı ismi taşıyan roman, Ian Fleming’in Bond’un macerasını anlattığı altıncı kitabı olsa da sinemaya ilk taşınan eser olma ünvanını taşıyor. Sinemadaki ilk ve kimilerine göre en iyi Bond olan Sean Connery’in bu rolü ilk kez üstlendiği çalışma, Ursula Andress’e de ilk Bond kızı ünvanını getirmişti. Bir Bond filminde ne bulmayı bekliyorsak, hemen tümünün ilk kez karşımıza çıktığı bu film sadece bu özelliği ile bile ve sadece Bondseverlerin değil, tüm sinemaseverlerin görmesi gereken bir çalışma. Klasik olan bir kötü adam karakteri; seksî bir Bond kızı; zekî, cesur, becerikli, seksî ve mizah duygusu da eksik olmayan bir Bond, takip sahneleri, patlamalar, Spectre örgütü, heyecan, gerilim, vs. Ne bekliyorsanız tümü burada ve -elbette gerçekçiliği tartışmalı olsa da- hikâyesi ile izlenmeyi hak ediyor bu ilk Bond filmi.

Bond karakterinin yaratıcısı olan ve 1964 yılında ölen Ian Fleming, Bond filmlerinin sadece ikisini görebilmiş: Biri “Dr. No”, diğeri ise serinin ikinci filmi olan “From Russia with Love – Rusya’dan Sevgilerle”. Fleming, Sean Connery’nin Bond’u oynamasına karşı çıkmış başlarda. Tam bir İngiliz olarak, iyi eğitimli/ince zevkleri olan ve üst sınıfa mensup biri olarak çizdiği karakterin İskoçyalı, kaba ve sert görünümlü ve üstelik işçi sınıfı kökenli biri tarafından canlandırılması doğru gelmemiş yazara, ama filmi gördükten sonra Connery’nin karakterine mükemmel bir uyum gösterdiğini kabul etmiş. Terence Young’un yönettiği, senaryosunu Fleming’in romanından uyarlayarak Richard Maibaum, Johanna Harwood ve Berkely Mather’in yazdığı bu filmde Connery’i gören seyirciler onun bu rol ile kazanacağı ünü ve karakterinin sinemadaki ömrünün bu denli uzun olacağını (2015 yapımı “Spectre” ile 53 yıla ulaşan bir süre bu) tahmin etmemişlerdir herhalde, ama filmden de epey keyif almışlardır muhakkak. Nispeten düşük bir bütçe ile çekilen film, gösterime girdiği tarihte eleştirmenlerin çok fazla beğenisini kazanamasa da, bugün serideki en iyi filmlerden biri olarak kabul ediliyor.

Rolünü yapımcı Albert Broccoli’nin eşinin desteği ve kocasını ikna etmesi sayesinde alan Connery, karaktere damgasını vuran isim oldu şüphesiz ve kendisinden sonra bu rolü kim üstlenirse üstlensin bir şekilde hep onunla karşılaştırılmak durumunda kaldı. Açıkçası Connery de sert görünümlü seksî havası ile rolün kendisinden beklediğini fazalası ile yerine getirdi: Dönemin koşullarına uygun bir seks sembolü olmakla yetinmedi ve karakterini herkesin beğeneceği bir şekilde canlandırmayı başardı. Bir başka ifade ile söylersek, kadınların da erkeklerin de gözünü hiç ayırmadan takip ettiği bir karakter yarattı sinema perdesinde. Karakterini bu denli canlı kılabilmesinde onu kanatları altına alan yönetmen Terence Young’un büyük rolü olduğu ve Connery’i Bond’u nasıl oynaması gerektiği konusunda epey çalıştırdığı söylenir. Bu çalışmanın sonucu çok parlak ve Bond’un sinemada hâlâ yaşayabiliyor olmasında, Connery’in bu karaktere kazandırdıklarının da önemli bir payı olsa gerek.

Sadece bir fotoğrafına bakılarak ilk Bond kızı olmak üzere seçilen ve filmdeki rolü ile Altın Küre’de -Tippi Hedren ve Elke Sommer ile paylaştığı- en iyi yeni kadın oyuncu ödülünü kazanan Ursula Andress’in filme damgasını vurmasının nedeni ise oyunculuğundan çok, Bond’un kendisini ilk gördüğü sahnede, denizden beyaz bikinisi ile çıktığı ve “Under the Mango Tree” adlı şarkıyı söylediği (şarkıyı aslında Diana Coupland söylemiş) anda sahip olduğu cinsel cazibe; sinemanın klasikleri arasına giren bu sahne “Dr. No”nun bugün hâlâ çekiciliğini koruyabilmiş olmasının önemli nedenlerinden biri kuşkusuz.

Bond filmlerinin klasik açılışının da ilk kez göründüğü filmin açılış jeneriğini tasarlayan isim daha sonra da pek çok Bond filminde çalışacak olan Maurice Binder. Farklı ve canlı renklerdeki daire ve karelerden oluşan animasyon ile başlayan jenerik, daha sonra dans eden kadın ve erkek siluetlerine dönüşüyor; bugün için belki hayli basit ama sonraki benzer Bond jeneriklerinin öncülü olarak da çekici bir jenerik bu. Jenerikten sonra seyretmeye başladığımız hikâye, ortadan kaybolan bir İngiliz ajanını ve sekreterine ne olduğunu bulmak için Jamaika’ya gelen Bond’un bu araştırması sırasında karşısına çıkan ve Dr. No adını taşıyan çılgın bir bilim adamının Spectre adlı örgüt adına, A.B.D.’nin uzaya fırlattığı roketleri yörüngesinden saptırmasına engel olma çabasını anlatıyor bize. Bond’un neden bir “00” olduğunu kanıtlayan pek çok sahnede onun zekâsının, becerisinin, cesaretinin, tedbirliliğinin ve ayrıntılara dikkatinin örneklerini izliyoruz. Günümüzdeki Bond filmleri ile kıyaslandığında teknolojiden minimum derecede yararlandığını söylemek gerekiyor bu filmin, öyle ki Bond’un yumrukları tabancasından daha çok konuşuyor nerede ise. Odasına girilip girilmediğini anlamak için o eski “saç teli” numarasını kullanmasının bir başka örneği olduğu bu durum açıkçası o eski klasikllerin tadını getiriyor önümüze. Arabalı takip sahnesinde Connery’nin stüdyoda ve hareket etmeyen bir arabanın içinde olduğu çok açık ve bugünün seyircisi için komik bile görünebilir bu sahne, ama 55 yıl önce ve bugün için komik denecek bir bütçe ile çekildiğini unutmamak gerekiyor filmin. Üstelik bu durumun, günümüzün tüm görkemli efektleri ile kıyaslandığında kesinlikle daha sıcak göründüğü rahatça söylenebilir.

Seksi de işini de iyi yapan Bond’un bu ilk macerası takip sahnesinden sondaki -o günün ölçülerine elbette- görkemli final sahnesine heyecanlı pek çok an içeriyor. Bunun yanında, yönetmen Young, Connery ve Andress ikilisinin cinsel cazibesinden de -yine o günün ölçülerine kuşkusuz- bolca yararlanıyor. Sivrisinek dolu bir nehirden çıktıkları sahnede ikiliyi olabildiğince çıplak göstermesi, (yanlarındaki ve aynı koşullar altındaki adam soyunmaya gerek duymuyor nedense!), final karesinde ikilinin bir tekne içindeki samimiyeti veya radyoaktif maddeden arınmak için zorunlu olarak soyunmalarını örnek göstermek mümkün Young’un bu konudaki çabalarına. Hikâyenin fantastik öğeleri serinin sonraki filmleri ile kıyaslandığında hayli az ve bu da nispeten gereçekçi görünmesini sağlıyor filmin ve Bond karakteri de korkuları, endişeleri ve duygularını bolca göstermesi ile bu gerçekçiliği artırıyor.

Dr. No rolündeki Joseph Wiseman’ın da övgüyü hak ettiği film, bir sonraki “From Russia with Love” kadar parlak olmasa da ve hikâye zaman zaman ilginçliğini yitirip bir parça fazla yumuşak görünse de seriyi açan ilk film olarak bile ilgiyi hak eden bu çalışma kesinlikle iyi bir eğlencelik ve Bond’a yakışan bir sinema eseri.

(“Doktor No”)

The Abominable Dr. Phibes – Robert Fuest (1971)

“Seni öldüren dokuz kişiydi. Dokuz kişi ölecek!… ve senin kaybının hesabı dokuz kez sorulacak. Seni dokuz kişi öldürdü. Dokuz kişi ölecek. Dokuz kişi sonsuza kadar lanetlenecek”

Karısının ölümünden sorumlu tuttuğu dokuz kişiden intikamını almaya kararlı bir adamın hikâyesi.

Orijinal senaryosu James Whiton, William Goldstein ve Robert Fuest tarafından yazılan (jeneriklerde sadece ilk ikisinin adı belirtilmiş olsa da, onların çalışmasının büyük bir kısmını yeniden yazmış Fuest), Fuest’in yönettiği ve İngiltere – A.B.D. ortak yapımı olarak çekilen bir korku filmi. Kara mizahı da barındıran bu korku filmi, türün en bilinen isimlerinden Vincent Price’ın başrolü üstlendiği ve klasik Amerikan sinemasının yıldızlarından Joseph Cotten ile İngiliz sinemasının usta karakter oyuncularından Peter Jeffrey’in ona eşlik ettiği bir çalışma. American International Pictures’ın bu filmi şirketin “ucuz” korku filmlerinin yapımcısı olarak tanınmasına neden olan hemen tüm karakteristik özellikleri taşıyor: Price’ın gösterişli oyunu, karanlık dekorları ve gerçekçiliği o kadar da dert etmeyen ve kısıtlı bütçenin de doğal sonucu olan bir hikâye akışı. Türün en öne çıkan intikam temalı filmlerinden biri olmasa da Price’ın ve Cotten’ın varlıkları, “Eski Ahit”teki 10 lanet üzerinden ilerleyen cinayet sahneleri, yeterince dengelenememiş olsa da kara mizah ile gerilimi iç içe sunması ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

1972’de yine Robert Fuest’in yönettiği bir devam filmi de (“Dr. Phibes Rises Again!“) çekilen çalışmanın posterinde yer alan “Love Means Never Having to Say You’re Ugly” ifadesi ile bir önceki yılın hit filmi “Love Story”nin ünlü cümlesine (“Love Means Never Having to Say You’re Sorry”), kendi mizahına da uygun bir gönderme yapmış yapımcılar ama seyircinin filmin türü hakkında kafasını karıştıran bu ifade çıkarılmış posterden daha sonra ve film ancak ondan sonra gişede ilgi görmüş söylenene göre. Kara pelerini içinde org çalan ve sırtından gördüğümüz bir adam ile açılan film, bu sahnedeki kırmızı parlak ışıklarla aydınlatılan org ve insan boyutlarındaki ve otomatik hareket eden “robot”ların oluşturduğu orkestra ile bize ne seyredeceğimiz hakkında bir fikir veriyor. Price’ın oynadığı filmlerden aşina olduğumuz bir tuhaf karakterin “art deco” denen türden döşenmiş mekanlarda geçen bir korku filmi bu seyredeceğimiz. Yarasaların başrolü üstlendiği ilk cinayet sahnesinden başlayarak film, on laneti sıra ile kurbanları üzerinde uygulayan adamın intikamını ve peşine düşen bir polisin onu daha fazla insan öldürmeden yakalamaya çalışmasını anlatıyor. Bir kurbağa maskesinden farelere, kurbanın vücudundaki tüm kanı boşaltmaktan çekirgeleri kullanmaya kadar uzanan bu cinayetler korkutma işlevini yerine getiriyorlar genel olarak ve hatta rahatsız etmeyi de başarıyorlar. Özellikle yakın plan yarasa ve fare çekimleri dozunda bir rahatsız ediciliğe sahip ve ürkütüyor seyirciyi.

Hikâyenin kimi problemleri de var elbette ve açıkçası çok da dert etmiş görünmüyor bunları yönetmen Robert Fuest. Polisin amirinin göründüğü tüm sahneler örneğin (polisleri azarlayıp durması, politik ortamdan ve medyanın baskısından söz etmesi vs.) klişe nedire örnek gösterilebilecek içeriklere sahip. Babası polis tarafından korumaya alınan genç bir çocuğun evde tek başına bırakılmasını veya hemşirenin derin bir uykuda olması gereken cinayette kadının uyku hapı alması gibi bir “tesadüf”ü de hikâyenin zorlama anlarına örnek olarak gösterebiliriz. Katil adamın asistanlığını üstlenen kadının kim olduğu ve bu intikam hikâyesinin neden ve nasıl bir parçası olduğuna hiç değinmemesi de önemli bir eksiği hikâyenin.

Her bir cinayet sahnesi, adamın peşine düştüğü doktorlardan birinin finalde karşı karşıya kaldığı korkunç sınavın ürperticiliği, Price’ın karakterinin geçirdiği kaza nedeni ile dudaklarını hiç kıpırdatmadan ve nerede ise hiçbir mimiğe başvurmadan (ve bir boru yardımı ile) konuşmasına rağmen (veya belki de tam da bu nedenle) klasik oyununu çıkarabilmesi ve yine Price’in basit ama etkileyici makyajı filmi kesinlikle ilgiye değer kılan öğelerden birkaçı. Kara mizahının her zaman gerekli ve/veya yeterli görünmediği film tuhaf karakteri, Price’ın da ayrılmaz bir parçası olduğu türle dalga geçmesi ve “ucuz” filmlerin tipik bir örneği olması açısından da dikkat çekiyor. Düşen uçağı görmeyip sadece düşme sesini duymamız veya hayli trajik bir önemi olan ameliyat sahnesinde -elbette efekt sıkıntısı nedeni ile- aslında hiçbir şey görmüyor olmamız gibi örneklerin “ucuz” tanımını doğruladığı film, “Victoria döneminde geçen korku filmleri”nin ileri bir tarihe taşınmış örneği olarak da izlenebilir bir çalışma.

(“Korkunç Dr. Phibes”)

Chocolat – Lasse Hallström (2000)

“Kadının cüretkârlığına bakın: Kutsal perhiz zamanı çikolata dükkanı açtı. Bu kadın tam bir arsız. Zavallı gayrimeşru çocuğuna acıyorum”

Bir Fransız kasabasına gelen bir kadın ve küçük kızının açtıkları çikolata dükkanı ile kasabalıların hayatlarını değiştirmelerinin hikâyesi.

İngiliz yazar Joanne Harris’in aynı adlı romanından uyarlanan, İngiltere – A.B.D. ortak yapımı bir film. Senaryosunu Robert Nelson Jacobs’ın yazdığı filmin yönetmenliğini Lasse Hallström üstlenmiş. Hikâyenin üstteki özetini okuduğunuzda ne hayal ediyorsanız, film de sadece onu (kesinlikle daha fazlasını değil) getiriyor önümüze. İyi oynanmış, dozunda tutulmuş bir fantastik havası olan, müzikleri ile dikkat çeken ve profesyonel bir anlatım dili ile ile seyircisini hiç yormayan (ve bunun doğal sonucu olarak hiç şaşırt(a)mayan) film ana çekiciliğini başroldeki Juliette Binoche’dan ve çikolatadan alıyor. Her ikisinin de göründüğü her anda parlıyor film ve doyumsuz bir tat veriyor seyirciye.

Bir Fransız köyünde geçen, karakterlerin tamamının Fransız olduğu filmde herkesin İngilizce konuşuyor olması komikliği ile başlamak gerekiyor herhalde film ile ilgili notlara. Fransız oyuncu Binoche’un örneğin, bir Fransız köyündeki bir Fransızı oynarken İngilizce konuşması en kibar bir ifade ile komedi olarak nitelenebilir ancak. Bu yetmezmiş gibi çikolata dükkanı anlamına gelen kelimenin sürekli olarak Fransızca söylenmesi gibi bir tuhaflığı da var filmin. Joanne Harris’in ödüllü ve sonradan iki farklı roman ile devamını da yazdığı kitabından uyarlanan film, “tranquilité”ye (huzur, sükûnet diye çevirebiliriz bu kelimeyi ve dili İngilizce olan bir filmde anlatıcının bu kelimeyi altını çizerek Fransızca söylemesindeki komikliği de atlamamalıyız) uygun yaşayan, muhafazakâr bir ikiyüzlülüğün hâkim olduğu ve yerel iktidarın da konumunu korumak için gelenekleri kullandığı bir kasabada yaşananları anlatıyor. Hikâye bir süre ilerledikten sonra ne olacağını ve filmin de zaten bunun olmasını arzu edeceğiniz şekilde tasarlandığını anlıyorsunuz. Sonuçta bu bir “kendini iyi hisset” filmi ve tam da ona uygun ilerliyor. Elbette bir mücadele oluyor, arada dramatik anlara tanık oluyoruz ama sonuçta olması gereken oluyor. Tüm kasaba dönüşüyor ve kadının sihirli eli, pardon sihirli çikolataları ile mutlu sona ulaşılıyor.

Çok zengin bir kadrosu var filmin: Juliette Binoche’a Johnny Depp, Judi Dench, Alfred Molina, Lena Olin, Carrie-Anne Moss, Peter Stormare ve hatta küçük bir rolde Leslie Caron bile eşlik ediyor filmde ve kadronun tümü hikâyenin sıcaklığına ve duygusallığına uygun düşen performanslar gösteriyor. İki oyuncuyu ise özellikle anmak gerek: Judi Dench her zamanki gibi sağlam bir oyunculuk ile hem doğal hem güçlü bir resmini çiziyor karakterinin. Binoche ise -belki pek de zor olduğu söylenemeyecek bir rolde- büyülüyor kesinlikle. Karakterine âşık olmamanız mümkün değil ve onun elinden bırakın o büyülü lezzetleri olan çikolataları, zehir olsa bile yerseniz karşınıza çıksa. Oyuncu güldüğünde, ağladığında, direndiğinde ve âşık olduğunda o denli samimi ve sıcak bir performans gösteriyor ki karakteri ne söylerse söylesin, ne yaparsa yapsın hep arkasında durma gereği hissediyorsunuz. Köy halkı tarafından radikal, ateist gibi sıfatlarla nitelendirilen ve hikâyenin sonunda halkın tümünü dönüştüren ve onlara mutluluğu hatırlatan karakterin bir kadın olmasını hikâyenin artıları arasına koymak gerekiyor ve Binoche işte bu kadını tek kelime ile mükemmel bir şekilde oynuyor.

“İnsanların sevdikleri çikolatayı tahmin etme yeteneği”ne sahip olan kadının köy halkının problemlerini sorunlarına uygun çikolata çeşitleri ile çözdüğü filmin dozunda tutulmuş fantastik havası hayli başarılı. Filmin gerçekçiliğine zarar vermeden kısmen düşsel bir hava verilmiş hikâyeye ki bu oldukça doğru bir tercih olmuş görünüyor. Çekici bir müzik çalışması ve şarkı seçimleri ve Roger Pratt’ın filmin masalsı havasını destekleyen görüntü çalışması ile dikkat çeken filmin başladığında nasıl biteceğini tahmin ettiğiniz türden bir hikâyesi olsa da, Lasse Hallström ticarî sinemanın zanaatkârlığını ustaca gösteriyor ve ilgiyi hep ayakta tutacak bir şekilde anlatıyor bu hikâyeyi. Muhafazakârlığa, yabancı düşmanlığına ve iktidar baskısına karşı çıkan; aşkın, dostluğun ve özgürlüğün yanında duran film tüm cilalanmış hali ile karşı durması zor bir çekicilik taşıyan bir masal özet olarak; bir masal ama daha çok büyükler düşünülerek anlatılmış bir masal bu. Ticarî sinemanın garantili sularından hiç ayrılmayan filmi görmekte yarar var sonuç olarak ama yeni bir şey beklemden ve sadece “daha iyi hissetmek” için.

(“Çikolata”)