La Loi du Marché – Stéphane Brizé (2015)

la-loi-du-marche“Hayır, daireler çizip duruyormuşum gibi hissediyorum. Harekete geçmenin vakti artık”

On sekiz aydır işsiz olan bir adamın yeni bir iş arayışı ve ailesini geçindirme çabasının hikâyesi.

Yönetmen Stéphane Brizé ve oyuncu Vincent Lindon’u üçüncü kez bir araya getiren bir Fransız filmi. Brizé’nin Olivier Gorce ile birlikte yazdığı senaryo işçi sınıfının sıradan bir üyesinin sıradan yaşamı üzerinden filmin Fransızca adı ile piyasanın kanununu, İngilizce adı ile bir bireyin kapitalizmin egemen olduğu bir toplumda değerinin ne olduğunu anlatıyor bize. Sakin bir dil, sosyal gerçekçi diye tanımlanabilecek bir tür, zaman zaman belgesel doğallığı ve başroldeki Vincent Lindon’un mükemmel performansı ile bunu çarpıcı bir şekilde yapıyor film. Lindon o denli olağanüstü bir performans ile oynuyor ki filmin nerede ise tamamen onun üzerine kurulmuş olmasını asla yadırgamıyor ve çağdaş dünyada sistemin ezdiği bireylerin temsilcisi kabul edebileceğimiz bir karakteri ondan başkası canlandıramazdı diye düşünüyorsunuz.

Diğer ödüllerin yanısıra Cannes ve César’da da en iyi erkek oyuncu ödülünü almış bu filmdeki performansı ile Vincent Lindon. Yönetmen Brizé ile daha önceki iki işbirliğinde olduğu gibi (2009 yapımı “Mademoiselle Chambon” ve 2012 tarihli “Quelques Heures de Printemps”) yine muhteşem bir sadelik, elle tutulur bir gerçekçilikle adeta kendini oynuyor; aslında oynuyor kelimesinin yanlış tanımlayacağı bir performansı var sanatçının. Lindon yaşıyor karakterini ve kameranın yüzünden uzun süreler boyunca ayrılmadığı sahnelerde bir an bile kaybolmayan konsantrasyonu ile getiriyor onu önümüze. Bir belgesel çekiminde karakterleri nasıl olduğu gibi ve doğal ortamlarında yakalamaya çalışırsa bir yönetmen burada da Brizé öyle yaklaşmış Lindon’a ve ona adeta kendin ol demiş. Ortaya çıkan sonuç ise tek kelime ile dört dörtlük. Bir oyuncunun bu denli ekonomik oynayıp bu denli etkileyici olabilmesini görmeden anlamak mümkün değil açıkçası.

Daha ilk sahnede film tercihlerini seyircinin önüne koyuyor: Uzun planlar, doğallık ve Lindon’un yarattığı büyü ile sıradan insanları seyredeceğimizi anlıyoruz. Uzun süredir işsiz bir adam sessiz bir isyanı içinde yaşarken kendi doğruları ile bir çıkış yolu arıyor kendisi ve ailesi için. Başlardaki bir sahnede arkadaşlarının tüm işten çıkarılanlar olarak birlikte yasal haklarının peşine düşme önerisini artık bu mücadeleden yorulduğu gerekçesi ile ret ediyor ve sadece kendi çözümüne, iş arayışına odaklanmak istediğini söylüyor. Evet, bir kahraman değil bu karakter ya da en azından sinemanın bize dikte etmeye çalıştığı ölçüler içinde bir kahraman değil. İş yaşamının tuzakları, işçiyi sömürmek üzerine tasarlanmış kuralları, bireylerin kimliksizleştirildiği ve kişiliksizleştirildiği düzeni içinde bir yol bulmaya çalışan biri sadece o. Senaryo tüm bunları tek bir anında bile bir vurguya ihtiyaç duymadan anlatıyor bize; kendisini filme bırakan birinin sık sık içini acıtacak sahneleri tüm sadeliği ile karşımıza getirerek yapıyor bunu üstelik. Skype üzerinden yapılan bir iş görüşmesinde önceki işinden unvan ve ücret olarak daha alt seviyedeki bir işe razı olurken karşısındakinin birbiri ardından gelen “alçaltıcı” teklif ve sorularını sessiz bir itaat ile karşılırken aslında ne hissediyor olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Sonunda bulduğu işte (bir süpermarkette güvenlik görevlisi olarak hem müşterilerin hem çalışanların hırsızlığına karşı uyanık olması gerektiren bir iş bu) onun ve onun aracılığı ile bizim tanık olduklarımız ise oturup dünyanın hali üzerine uzun uzun dertlenmemizi gerektirecek düzeyde. İnsanların onurlarını rahatça kaybedildiği ama anlaşılan düzenin de zaten bunu doğal kıldığı hayatlarımız var diyor hikâye bize. Finalde kahramanımızın gösterdiği tepki elbette bireysel bir tepki olarak sistemin duvarlarını aşacak boyutta değil veya bırakın aşmayı o duvarları inşa edenlerin hissedeceği bir tepki bile değil. Ne başlardaki toplu tepki girişimi ne de sonraki bu bireysel tepki bir sonuç üretebilecek diyor film bize; evet, umutsuz belki ama gerçekçi de öte yandan. Yine de adamın bu son tepkisinin insan onuru için bir umut kaynağı olduğunu ve toptan bir umutsuzluğa kapılmamak için ne olursa olsun bir neden olduğunu da düşünmek mümkün.

Başta adamın karısını oynayan Karine de Mirbeck ve özürlü oğlu rolündeki -gerçek hayatta da özürlü olan- Matthieu Schaller olmak üzere filmin kadrosunun büyük kısmında ilk kez bir filmde rol alan isimler var. Yönetmen Brizé belgesele yakın dili ile bu kadrodan ustalıkla yararlanmış; üstelik çoğu uzun planlardan oluşan sahnelerde bunu başarması elbette hayli önemli. Bu başarıyı taçlandıran ise Lindon’ın profesyonelliğinin diğer oyuncuların amatörlüğü içinde asla sırıtmıyor olması. Onlar ne kadar gerçekse Lindon da o kadar gerçek. Marketteki hırsızlık olayları ile ilgili sahnelerden kredi için bankacı ile yapılan görüşmelere (ki bankadaki görüşmeler sistemin bireyi kendisine mahkum ederken onu tüm mahremiyeti ile birlikte nasıl nasıl parça parça ettiğini o denli sade bir güçle anlatıyor ki içiniz kıyılıyor gerçekten) ailenin sofrada yemek yerken yaptıkları sohbetten adamın eşi ile yaptığı dansa kadar gerçekçilikten hiç taviz vermeyen filmin başarısında oyuncularının bu doğallığının da büyük payı var kuşkusuz.

Popüler sinemanın içimize işlediği “şimdi bir şey olacak” duygusunu her anında boşa çıkaran filmin son anlarında ilk kez çalınan Anne Klotz imzalı müziği, çoğunlukla el kamerası kullanılmasının yarattığı tedirginlik duygusu, görüntü yönetmeni Eric Dumont’un Lindon’u birden fazla kişi ile beraber olduğu sahnelerde görüntünün hep en kenarına koyarak adeta onun yalnızlığını vurgulayan ve bir yandan dans sahnesindeki gibi canlı görünmeyi başarırken diğer yandan bir kıstırılmışlık duygusunu da hissettiren çerçeveleri ve Brizé’nin insan hikâyeleri anlatmaktaki sade ustalığı ile görülmesi gerekli bir film bu. Adamın eşinin yer aldığı onca sahneye rağmen bir parça silik kalması gibi bir kusuru olsa da Lindon’un bir eleştirmenin çok doğru bir ifade ile söylediği gibi “kalp kıran” performansı zaten kendi başına filmi görmek için gerekli nedeni tek başına yaratıyor.

(“The Measure of a Man” – “İnsanın Değeri”)

Sherlock Holmes: A Game of Shadows – Guy Ritchie (2011)

sherlock_holmes-a-game-of-shadows“Yıl 1891. Fırtına bulutları Avrupa’nın üzerinde birikiyordu. Fransa ve Almanya bir dizi bombalamanın sonucu olarak birbirinin boğazına sarılmıştı. Bazıları milliyetçilerin bazıları ise anarşistlerin işi olduğunu söylüyordu bu bombaların. Ama her zamanki gibi, arkadaşım Sherlock Holmes’ün tamamen farklı bir teorisi vardı”

Sherlock Holmes ile arkadaşı ve yardımcısı Doktor Watson’ın bir dünya savaşı çıkartmanın peşinde olan en büyük düşmanları Profesör Moriarty’e karşı mücadelelerinin hikâyesi.

2009 tarihli “Sherlock Holmes” filminden sonra yönetmen Guy Ritchie ile oyuncular Robert Downey Jr. (Holmes rolünde) ve Jude Law’ı (Watson rolünde) ikinci kez bir araya getiren sherlock Holmes filmi. İlk filmde de yer alan Moriarty karakterinin bu kez filmin tek ve asıl kötüsü olarak yer aldığı film ilkinin izinden giderek yine mizah ile aksiyonu bir arada kullanan ve popüler çekiciliğini hep vasatın üzerinde tutan bir sinema eseri ve türün meraklısının kesinlikle kaçırmaması gereken bir çalışma. İlk film için olduğu gibi bu ikincisi için de aynı özeti yapmak mümkün: Edebiyattaki Holmes için değil, sinemadaki Holmes için görülmesi gerekli bir film bu. Guy Ritchie’nin hınzır sinema dilini yine tüm görkemi ile emrine verdiği film bir eğlencelik sadece, ama sıkı bir eğlencelik sonuçta.

Sherlock Holmes’ün modern sinemadaki bu yeni versiyonunu ikinci kez karşımıza getiren film ilkinin izinden giden bir çalışma olmuş ve onun özellikle biçimsel öğelerini bir parça zenginleştirmekle birlikte temel olarak tekrarlamış görünüyor. Yine esprili bir hikâye, karşılıklı sözleri üzerinden sürekli olarak atışan Holmes ve Watson ikilisi, hızlı bir kurgu, sadece zekâsını değil bedenini de aynı beceri ile kullanan Holmes, kamera ve kurgu oyunları ile zenginleştirilmiş sahneler, başarılı görüntü ve ses efektleri, etkileyici set tasarımları ve Robert Downey Jr., Jude Law ve Moriarty rolündeki Jared Harris ile dedektifimizin kardeşi rolündeki Stephen Fry’ın başarılı oyunculukları. Bir parça uzamış görünse de kurgusuna, mizansenine ve teknik cambazlıklarına diyecek söz bulamayacağınız dövüş sahneleri, Holmes’ün gözleme, detaylara dikkat etmeye ve hızlı düşünmeye dayalı analitik zekâsı ve şimdi karşısında kendisi kadar zekî ve dünyayı karıştırmayı kafasına koymuş çok tehlikeli bir kötü karakter. Tüm bunlar size ne vaat ediyorsa, onu sunan ve yarattığı beklentiyi hep karşılayan bir film bu ve açıkçası film için söylenecekleri burada kesmek pek de bir eksik bırakmayacaktır söylenmesi gerekenler konusunda.

Filmin görsel ve teknik becerisi hemen hep üst düzeylerde seyrediyor. Sıkı ve sürprizli açılış sahnesi, ilk filmde olduğu gibi burada da karşımıza çıkan “birazdan yapacağı kavgayı öncesinde kafasında planlama ve kurgulama” sahnesi (ki bu kez bir ileri boyuta taşıyor film bu hayal etme olayını ve kavgalardan birinde kavganın her iki tarafını da (Holmes ve Moriarty) aynı planlamanın içinde göstererek eş zekâlı iki rakibin savaşına tanık olduğumuzun altını çiziyor), tüm o görsel efektler veya bombanın nereye yerleştirilmiş olabileceğini bulmaya çalışan dedektifin düşüncelerini görsel olarak karşımıza getiren sahne filmin görsel düzeyini örneklemek için kullanılabilecek anlardan sadece birkaçı. İlk filmdeki teknik oyunların bir parça fazla tekrarlanmış olması zaman zaman sanki ilk filmden bölümler izliyormuşsunuz hissini de yaratmıyor değil açıkçası ama hikâyesini çok hızlı ilerleterek ve başta Holmes ile Watson arasındakiler olmak üzere diyaloglarını da mizahın ve hatta aksiyonun bir parçası yaparak bu düşüncenizin sürmesini bir şekilde engelliyor film. James Herbert’ın kurgusu ve Philippe Rousselot’un görüntülerinin katkısı ile ulaşılan bu düzeyi Hans Zimmer’ın müzik çalışması da destekliyor ve sahnelerin ruhuna uygun melodiler aracılığı ile filmin dikkat çeken unsurlarından biri oluyor.

Holmes’ün eşcinsel bir karakter olup olmadığı kimi esprili kimi ciddi pek çok iddianın konusu olmuş bugüne kadar. Senaryoyu yazan Michele Mulroney ve Kieran Mulroney de anlaşılan bu ilgi kaynağından yararlanmayı seçmişler ve birden fazla sahnede bu tartışmayı gündeme tekrar getirecek anlar yaratmışlar: Kıyafet değiştirerek kadın kılığına giren Holmes’ün bir kısmında da yarı çıplak olarak Watson ile fiziksel olarak didiştiği sahneden Holmes’ün “ilişki” olarak tanımladığı aralarındaki bağı Watson’ın “ortaklık” olarak düzeltmesine (Watson’ın kullandığı kelimenin (İngilizce partnership) aynı zamanda eşcinsel birliktelikler için de kullanıldığını atlamayalım “civil partnership” kalıbı içinde), dedektifin evliliği nedeni ile yardımcısına sürekli -kızgınlık ve sitem dolu bir şekilde- laf atmasından ikili dans sahnelerine kadar bu “dedikodu”yu özellikle gündemde tutmuş görünüyor senaristler ve hatta galiba eğlenmişler de bu dedikodu ile.

Ayrıntılara gösterilen özenin dikkat çektiği, iki müthiş rakip arasındaki “satranç oyunu”nun gerçek satranç tahtası veya kimi görsel öğelerle desteklendiği filmin belki de en önemli kusuru ilk filmin yolundan hiç ayrılmaması ve adeta o filmi tekrar izlediğiniz düşüncesi yaratması, biçimsel unsurları ve hikâyesinin kurgusu açısından. Karakterlerin yine yeterince derinleşmemesini ve Holmes – Watson ikilisinin aksiyon becerilerinin analitik yeteneklerine eş düzeye çıkarılmasını da bu kusura ilave etmek gerekiyor. Ne var ki bu kusurlar filmin olmayı seçtiği popüler alanın sevenleri için hemen hiç önem taşımıyor kuşkusuz. Dolayısı ile seyredip eğlenmek ve gerisini unutmak gerekiyor ilk filmde olduğu gibi.

(“Sherlock Holmes Gölge Oyunları”)

Suç ve Ceza Film Festivali 2016 – 1

campo-grandeCampo Grande – Sandra Kogut : Brezilyalı Sandra Kogut’un yönettiği bir Brezilya – Fransa ortak yapımı. İki küçük çocuğun, geri gelip alacağına söz vererek onları bir apartmanın kapısına bırakan annelerine kavuşma çabalarının hikâyesini anlatıyor film. Kogut “küçük çocukların göz yaşartan dramı” tuzağına düşmeden sakin ve gözlemci bir tavırla anlatmış hikâyesini, zaman zaman bu sakinlik ve “aksiyonsuzluk” filmin aleyhine çalışıyor olsa da. Sekiz ve altı yaşlarındaki iki kardeşi canlandıran Ygor Manoel ve Rayane do Amaral’in hemen hiç aksamayan doğal oyunları filmin en büyük kozlarından biri olurken, hikâyenin karşımıza sık sık getirdiği inşaat görüntüleri (daha net bir ifade ile söylersek, başını alıp gitmiş bir kentsel dönüşüm) değişen bir dünyayı ve bu değişimle birlikte yok olan ilişkileri ima ediyor gibi. Uzun süre aranan bir evin yerinde yükselmeye başlayan “rezidans”lar ve inşaatı çevreleyen panolardaki “mutlu aile görüntüleri” bugün Türkiye’nin herhangi bir yerinde göreceklerinizle birebir aynı. Küreselleşme ve neo-liberalizm ifadeleri ile özetlenebilecek bu durum ne var ki hikâyenin kendisinin olması gerektiği kadar bir parçası olmuyor ve çocukların hikâyesi final de dahil olmak üzere bir parça fazla iyimser görünüyor tüm o sevecen karakterler nedeni ile. Çocukların bırakıldığı kadının kendi çocuğu ile ilişkisini sorgulamasına yol açması, iki çocuğun ikili sahnelerindeki yalın gerçekçilik ve maddî nedenlerle oluşan fiziksel değişimlerin bireylerin geçmişlerini, anılarını da nasıl yok ettiğini hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir film.

Savcı Avukat Baba ve Oğlu (The Prosecutor The Defender The Father and His Son) – Iglika Triffonova : Yugoslavya’nın dağılmasından sonra oluşan kaos ve ardından yaşanan katliamlar yakın tarihin en can acıtan konularından biri. Bulgar yönetmen Triffonova gerçek bir hikâyeden esinlenen ve Bulgaristan – İsveç – Hollanda ortak yapımı olan filmi kendi yazdığı senaryodan çekmiş. Savaşın bitiminden sonra Hollanda’da toplanan uluslararası bir mahkemenin baktığı gerçek davalardan birini anlatıyor film ve bir Bosna köyündeki katliamdan sorumlu tutulan bir Sırp, onun aleyhine tanıklık yapan ve onun komutası altında görev yaparken işlenen suçlarına tanık olduğunu söyleyen bir genç, savcı ve avukat hikâyenin dört ana karakteri olarak çıkıyor karşımıza. Bir “mahkeme filmi” olmaktan kurtarmış filmini yönetmen ve başta Bosna’da geçen sahne olmak üzere etkileyici anlar da yaratmış. “Affedebilecek kadar uzun yaşayacak mıyız” gibi can yakıcı sözlerin yer aldığı film sadece bu trajik tarihi değil, aynı zamanda bir bireyin dramını/çıkışsızlığını ve adalet denen mekanizmanın “gerçek adalet”i gerçekten sağlayıp sağlayamayacağını düşündürmesi ile dikkat çekiyor temel olarak. Triffonova’nın sinema dili alışılanın dışına pek çıkmıyor ve bu da zaman zaman bir monotonluk yaratıyor gibi ama sanki bu özellikle ve hikâyenin trajik gerçekliği nedeni ile seçilmiş gibi görünüyor. Odaklanılabilecek birden fazla temanın yer aldığı hikâye bu nedenle bazen dağılır gibi oluyor ama çok da önemli bir problem değil bu ve bir karakterin içinde bulunduğu bir yalanı artık sürdüremeyip bir sevdiğine sarılmaktan kendisini alıkoyamadığı sahne gibi anlar unutturuyor bu problemi. Bir parça daha yaratıcı bir sinemayı aratmıyor değil ama yine de ilgi gösterilmesi gerekli bir çalışma.
(“Savcı Avukat Baba ve Oğlu”)

La Famille Bélier – Eric Lartigau (2014)

la-famille-belier“Doğduğunda sağır olmadığını anlayınca çok ağlamıştım. Duyabilenlere hiç katlanamazdım. Baban “Merak etme, kafasında sağır olacak. Onu sağır gibi yetiştireceğiz. Şansı varsa hiçbir şey duymayacak” demişti… ve sen şimdi şarkı mı söylüyorsun?”

Kendisi dışındaki tüm ailesi sağır dilsiz olan ve onların dış dünya ile nerede ise tüm iletişimini sağlayan genç bir kızın okul korosuna girmesi ile değişen hayatının hikâyesi.

2014 yılında Fransa’da topladığı yedi buçuk milyonun üzerinde seyirci ile hayli popüler olmuş bir Fransa ve Belçika ortak yapımı. Fransız yönetmen Eric Lartigau’nun yönettiği film orijinal bir senaryodan yola çıkmış ve bir “mutlu son”u hem güldüren hem hüzünlendiren bir havada anlatarak kendi sınırları içinde de başarılı olmuş. “Kasabanın sıradan küçük kızı özel yeteneği ile meşhur olur” hikâyesi pek yeni görünmeyebilir ve açıkçası da değil zaten. Ne var ki film genç kız dışındaki aile bireylerinin sağır dilsiz olmasını hayli başarılı biçimde kullanıyor ve kolayca iki uçtan birine (ağır bir drama veya abartılı bir komediye) kayabilecek hikâyesini genellikle dengede tutarak çekici kılıyor. Gerçekten sağır olan ve ailenin küçük çocuğunu canlandıran Luca Gelberg dışındaki tüm oyuncular (anne rolündeki Karin Viard, babayı oynayan François Damiens, kahramanımız olan genç kızı canlandıran Louane Emera) uzun süre çalışarak işaret dilini öğrenmişler ve kesinlikle çok inandırıcı olmuşlar. Cinselliğin ve müziğin (özellikle de 1960, 70 ve 80’li yılların Fransız pop müziğinin usta ismi Michel Sardou’nun şarkılarının) tam da Fransızlardan bekleneceği şekilde eğlenceli biçimde hikâyeye yedirildiği film evet, çok önemli bir sinema eseri değil belki ama popüler sinemanın da bir tadı olabileceğini hatırlatması ile dikkat çeken bir yapım. Komedinin ille de sulu, cinselliğin ille de kaba olduğu çağdaş Türkiye sineması örnekleri ile karşılaştırınca, saygınlığı yitirmeden de popüler olunabileceğini acı acı düşünüyorsunuz elbette.

Filmin kahramanını canlandıran Louane Emera “The Voice” adlı televizyon programının Fransa versiyonunda yarı finale kadar çıkmış bir isim ve şarkıcılık yeteneği kadar oyunculuk yeteneği de olduğunu bu ilk tecrübesinde çarpıcı bir biçimde kanıtlamış; oyunculuğu ile César ödüllerinde “En İyi Yeni Kadın Oyuncu” ödülünün sahibi olmuş. Ödülü hak ettiği açık ama özellikle finalde “Je Vole” şarkısını bir yandan söylerken bir yandan sözlerini işaret dili ile paylaştığı sahne ciddi bir ustalık gerektiriyor ki pürüzsüz oynamış burada genç oyuncu. Michel Sardou’nun 1978 tarihli bu şarkısı aslında intihar eden ergenlik çağındaki bir çocuğun ailesine seslenişini anlatsa da sözlerde ufak değişiklikler yapılmış film için ve ailesinin yanından ayrılan bir gencin seslenişine dönüştürülmüş. Gerek bu Fransız pop klasiği gerekse diğer Sardou şarkıları (düet olarak dinlediğimiz “Je Vais T’Aimer” ve korodan dinlediğimiz “En Chantant” vs.) filme müzikal açıdan epey keyif katıyor kesinlikle, özellikle de bu şarkılara aşina olanlar için. Hikâyeyi Fransız kılan sadece bu şarkılar değil elbette; cinsellik şık bir şekilde dozunda tutularak hikâyenin özellikle de komedisinin parçası yapılmış tam da bir Fransız filminin yapacağı bir şekilde. Küçük kardeşin ilk seks denemesi ve özellikle de genç kızın anne ve babası ile doktora gittiği sahne komedi açısından hayli çekici. Genç kızın jinekolog ile ebeveynleri arasında “tercümanlık” yaptığı sahnede konuşulan konunun gerektirdiği mahremiyetin bir kenara bırakılmak zorunda olması sıkı bir komediye neden olduğu gibi sağır dilsizlerin günlük hayatta karşılaştığı sıkıntıları da aslında bir tokat gibi hatırlatıyor seyirciye.

Hem anne hem baba hem de küçük kardeş “özür”leri ile barışık yaşıyorlar ve film bu konuda bir komedinin sınırları içinde kalarak pozitif mesajını da veriyor. Pek bir yenilik yok burada ama filmin asıl başarısı bu mesajı doğal bir biçimde vermesi: Hikâye herhangi bir anında karakterlerin bu barışık halleri için özel bir çaba harcadıklarını vurgulamıyor, hatta hikâyeye eklenen bir yan öğe (babanın belediye başkanlığına aday olması) ile bu halleri normal kılınıyor ki mesajı doğal kılan da bu oluyor. Filmin gündeme getirdiği bir dram da var ki üzerinde durmak gerekli: Karin Viard’ın başarılı yorumladığı bu ebevyn dramı, bir annenin (veya babanın) yetiştirdiği bir çocuğunun özel yeteneğini hissedemeyecek olması, bu örnekte ise çocuğunun sesini hiç duyamayacak olması. Gerek bu durum gerekse kızın Paris’e müzik okumaya gitme ihtimalinin ailede neden olduğu krizler (ailenin tek duyan ve konuşabilen bireyi olarak tüm yakınlarının dış dünya ile iletişiminde eli ayağıdır çünkü genç kız) incelikle anlatılıyor ve seyirciyi özellikle kışkırtmıyor. Yine de tüm final bölümünde birkaç göz yaşı dökmesi büyük ihtimal taş yürekli olmayan bir seyircinin.

Film baş karakterlerinden üçünün konuşamıyor ve duyamıyor olmasının yaratması gereken akış problemini (işaret dilinin konuşmalara çevrilmesi veya tersi) pratik bir şekilde çözmüş ve çok da dert etmemiş tutarlılığı açıkçası. İşaret dili ile yapılan konuşmaların bazıları altyazı ile verilirken veya birisi tarafından “duyanlar” için sese çevrilirken bazıları için buna gerek duyulmamış. Açıkçası bu hiç de rahatsız etmiyor ve filmi düşebileceği tekrardan da kurtarmış görünüyor. Epey hafif bir dili var filmin ve popüler sinemanın kalıplarını kullandığını gizleyip bir sanat filmi tavırlarına da bürünmüyor hiç. Bir “derinlik” bekleyenleri üzebilir bu durum elbette ama film yine de kimi küçük oyunlarla onları da mutlu edebilir. Babanın seçimlere hazırlanırken François Hollande’ın kitabını okumasındaki göndermeden kızın genç bir erkekle yaptığı düet sırasında tüm seslerin kesilerek onu izleyen ailesinin “hissettikleri”nin bizimle paylaşılması gibi oyunlar filme farklılık katıyorlar bir şekilde. Müzik hocası rolündeki Eric Elmosnino’nun performansının da diğer oyuncularınki gibi başarılı olduğu filmde Romain Winding’in sıcak renkli görüntüleri de filmin samimi havasına katkıda bulunmuş. Basit hikâyesi, popüler sinemanın dilini akılıca kullanması, olumlu ve motive eden havası ile çok önemli değil belki ama “görülmeli” yargısını hak eden bir film yine de. Filmden sonra Michel Sardou’nun şarkılarından kendinize bir müzik ziyafeti çekmeniz de tavsiye olunur!

(“The Bélier Family” – “Hayatımın Şarkısı”)