Via Castellana Bandiera – Emma Dante (2013)

“Ben senden daha dikkafalıyım, anladın mı?”

Dar bir sokakta karşı karşıya gelen iki kadın sürücünün yol vermeme inadı ile gelişen olayların hikâyesi.

Emma Dante’nin 2008 tarihli kendi romanından Giorgio Vasta ve Licia Eminenti ile birlikte uyarladığı ve baş rollerinden birinde yer alıp yönetmenliğini de üstlendiği bir İtalya – Fransa – İsviçre ortak yapımı. Dante yönettiği bu ilk filmde iki farklı nesilden kadının “inatçılığı” üzerinden Palermo’nun (veya Sicilya veya İtalya’nın) bir resmini çiziyor hikâyesi ile. Kendisi de o bölgede yaşamış olan Dante’nin hikâyenin geçtiği bölgenin ve halkının karakteristiğine hâkimiyetini gösteren film kısıtlı mekan kullanımına (hikâyenin çoğu dar bir sokakta geçiyor) rağmen, bunu hiç hissettirmeyen ve başta yan karakterler olmak üzere oyuncularının başarısı ile de dikkat çeken bir çalışma. Dozunda bir komedisi olan filmin hikâyesinin bir parça uzamış göründüğünü ve kimi gereksiz sahneler barındırdığını da belirtmek gerekiyor.

Arnavut asıllı yaşlı bir kadın ve uzun bir aradan sonra memleketine dönen lezbiyen bir kadın… Bu iki kadın sürücü, ilki aile efradını evlerine götürürken diğeri ise sevgilisi ile bir düğüne pek de istemeden giderken arabaları ile burun buruna geliyorlar Palermo’nun tek araçlık dar bir sokağında. İkisi de yol vermeyi ret ediyor ve onların bu inadı diğer karakterlerin de katılması ile Dante’ye komedisi olan bir dramı, hatta belki daha doğru bir deyişle bir trajik komediyi anlatma fırsatı sağlıyor. Hikâyeyi İtalya’nın bir alegorisi olarak okumak gerekiyor belki de. Tüm o İtalyan (daha doğrusu Sicilyalı) karakterleri ile aslında hayli yerel bir hikâye bu. Filmin en büyük cazibe alanlarından biri karşımıza getirdiği yerel karakterler. Dante’nin hikâyesi bu karakterleri gerçekçi ve komik kılmayı başarıyor ve giriştikleri iddia oyunundan birbirleri ile ilişkilerine kadar pek çok farklı bağlamda seyirci için çekici kılıyor onları. Burada filmin bir başka başarısı da öne çıkıyor; ne inatlaşan iki kadın arasında bir taraf tutuyor filmimiz ve birini diğerinden daha sevimli göstermeye çalışıyor ne de tüm o yan karakterleri “iyi ve eğlenceli” göstermek için özel bir çaba sarf ediyor. Bu tercihleri filmin gerçekçi görüntüsünde de önemli bir pay sahibi. İnat eden iki kadından yaşlı olanı kızının genç yaşta ölümü sonucu damadının ailesi ile yaşamak zorunda kalmış ve filmin vurguladığı üzere “Arnavut damarı”na sahip bir kişi. Açılıştaki başarılı mezarlık sahnesinin gösterdiği gibi hâlâ kızına düşkün ve özlüyor onu. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki o dar sokakta daha önce başkaları ile de inatlaşmış yol verme konusunda. Orta yaşlı kadın ise cinsel yönelimi konusunda yaşadığı sıkıntı nedeni ile Palermo’yu terketmiş ve pek de isteksiz döndüğü ve sevmediği bu yerdeki huzursuzluğunun da katkısı ile en az yaşlı kadın kadar inatçı davranıyor. Evet, farklı nesillere ait iki kadının çatışmaları her ikisini de yolundan alıkoyarken ve her ikisi de ne kazanan ne de kaybeden olurken, Dante bu hikâyeyi İtalya’nın tıkanmışlığı ve halkının fikirlerinde takılı kalmışlığını anlatmak için kullanıyor sanki. Bölge halkının kurnazlıkları veya fırsatçılıkları üzerinden, saygı duyulan bir otoritenin olmadığı (iki evin bina numarasının aynı olması ile ilgili hoş anektod bu durumun iyi bir göstergesi) ortamlarda, kendi başının çaresine bakmanın derdine düşen bireyleri anlatıyor bize sevimli ve başarılı bir şekilde filmimiz.

Emma Dante’yi görüntü yönetmeni Gherardo Gossi ile birlikte kamera kullanımı için de takdir etmek gerekiyor. Çoğunlukla dar bir sokak, karşılıklı duran arabalar içindeki iki kadın ve arabanın etrafındaki diğer insanların görüntüde olduğu filmi durağan bir görünümden kesinlikle uzak tutmayı başarmışlar. Üstelik arabasının kapılarını kilitleyerek ve camlarını kapatarak içeride oturmakta ısrar eden yaşlı kadının hissettiği klostrofobiyi bize de hissettirmeyi başararak elde etmişler bu sonucu. İkilinin bir diğer başarısı da açılıştaki sahnelerde iki arabanın bir kazanın sonucunda karşı karşıya gelecekleri hissinden kaynaklanan bir tedirginliği yaratttıktan sonra bu karşılaşmayı tedirginliğin yerini komediye bıraktığı bir şekilde ustalıkla getirmeleri karşımıza. Anlatımdaki başarısını Dante, karakterlerinin gerçekçiliğinde de tekrarlıyor ve bizim gibi Akdenizli olan ülke seyircilerine çok tanıdık gelecek bir “sıradan bir tartışmanın kavgaya dönüşmesi” sahnesi ile hem eğlendiriyor hem de etkileyici olabiliyor. Bölgeden başka gerçekçi ve eğlenceli saptamaları da var filmin: Sahte Versace satan adamdan “gürültülü” tüm karakterlerine, küçük sahtekârlıkların peşindeki bireylerden bireysel bir konunun nasıl süratle tüm bir halka mâl olabildiğine kadar tüm öğeleri ile seyircisini etkilemeyi beceriyor Dante.

Hikâyenin bir parça uzamış olması ise zayıflatmış filmimizi ve etkisinin -neyse ki o müthiş finali ile toparlanan bir şekilde- azalmasına neden olmuş. Lezbiyen çiftin genç olanı ile yaşlı kadının torunu arasındaki sahne hikâyeye hiçbir şey katmadığı gibi, hem asıl hikâyeden uzaklaştırıyor seyirciyi gereksiz yere hem de filmi sahip olmadığı bir statiklikten kurtarmak niyeti ile eklenmiş bir dış sahne olarak oldukça sakil duruyor. Final ise belki biraz uzun tutulmuş olsa da kesinlikle çok etkileyici. Hikâye boyunca dar bir sokak olarak gördüğümüz yerin belki de aslında o kadar da dar olmadığına tanık olurken, karakterlerin (ülkenin!) sahip olma kavgası verdikleri şeylerin aslında belki de sadece sahiplenici bir dar görüşlülük nedeni ile o denli az göründüğünü söylüyor bize filmimiz. Hikâyenin başka metaforları da var. Örneğin hikâye ile pek ilgisi yokmuş gibi görünen su altındaki açılış sahnesi ile bize ilk bakışta farkedilmeyen ama suyun altında kaynayan bir şeylerin olduğunu söylemeye çalışıyor Dante sanki.

Bir kısmı, asıl olarak tiyatro yönetmeni ve oyuncusu olan Dante’nin kendi tiyatro grubunun oyuncuları olan sanatçıların keyifli oyunlar verdiği film dozunda tuttuğu komedisi, iki kadını zaman zaman adeta bir western filmindeki düellolara benzer bir biçimde karşımıza getirmesi ve etkileyici metaforları ile görülmesi gerekli bir “ilk eser”.

(“A Street in Palermo” – “Palermo’da Bir Sokak”)

Yi Dai Zong Shi – Kar Wai Wong (2013)

“Asla kendini öne çıkarma. Saygılı ol. Daima senden daha iyi biri vardır. Kendinden üstün olana teslim olmak kaybetmek demek değildir”

Çinli dövüş sanatı ustası ve Bruce Lee’nin de hocası olan Ip Man’ın hikâyesi.

Kar Wai Wong’un yönettiği Çin ve Hong Kong ortak yapımı bir film. 2013 Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan filmin biri orada gösterilen ve “Uluslararası Versiyon” olarak adlandırılan 123 dakikalık, diğeri “Çin versiyonu” olarak adlandırılan 130 dakikalık ve bir diğeri de “Amerikan versiyonu” adını taşıyan 108 dakikalık üç ayrı versiyonu var. Bunlardan hangisini seyrettiğinize bağlı olarak filmden alacağınız keyif değişecektir; özellikle Amerikan piyasası için hayli kesilerek oluşturulan versiyonun sinema değerinden bağımsız olarak filme ve yaratıcılarına bir haksızlık olduğunu söylemekte yarar var. Bu yazının “Uluslararası” versiyon için yazıldığını vurgulamak gerekiyor öncelikle. Yönetmen Kar Wai Wong’un sadece IP Man’ı değil hayatını etkileyen başka karakterleri de nerede ise aynı derecede önemle karşımıza getirdiği filmi Ip Man’ın biyografisi olarak nitelemek biraz zor bu nedenle. Koreografisi ve kurgusu çok başarılı dövüş sahnelerinin yanında, Kung Fu’nun bir alt türü olan Wing-Chun sanatının felsefesini anlatmaya da girişiyor filmimiz. Görüntüleri, mizanseni ve kurgusu ile zaman zaman bir çizgi roman estetiğine hâkim olan film bir hikâye anlatmakta ise anlatım dili nedeni ile bir sıkıntı yaşıyor.

Çekimlerinden sonraki kurgusu bir yıldan uzun sürmüş filmin yönetmenin arayışı nedeni ile. William Chang ve Hung Poon’a ait olan kurgu, sonuca baktığımızda filme hem artılar sağlamış hem de onu bir parça aksatmış gibi görünüyor. Sahnelerin birbirine bağlanma şeklinden dövüş sahnelerindeki kurguya kadar etkileyici bir çalışma var karşımızda. Üç farklı karakterini birden nerede ise ana karakteri yaparak ve kendilerine özel hikâyeleri ile anlatarak ilerliyor filmimiz. Ip Man’in yanısıra büyük Wing-Chun ustası Gong Yutian’ın kızı Gong Er ve ustanın en iyi öğrencisi olan ama kötü yollara sapan Ma San’ın birbirine paralel ilerleyen ve zaman zaman çakışan hikâyelerini bu farklı kurgusu ile karşımıza getiriyor film. Bunu yaparken de sık sık kung fu felsefesinden sözel ve davranışsal örnekler getiriyor perdeye. Filme zenginlik ve farklılık kattığı açık olan kurgu, buna karşılık hikâyenin geleneksel anlamda akmasına engel oluyor bir parça. Bu elbette bir problem değildi temel olarak, eğer Wong Kar Wai sık sık geleneksel anlatım yöntemlerine başvurmasaydı. Ayrıca görsel başarısına tek bir eleştiri dahi getirilemeyecek ve zarafeti, şıklığı, dinamizmi ve hatta derinliği ile olağanüstü kelimesini hak eden dövüş sahnelerinde bazen başvurulan çok kısa plan tercihleri ve hızlı kurgu da bu sahnelerden daha fazla keyif alınmasına engel oluyor arada.

Daha açılış jeneriğinden başlayarak film, görsel ve işitsel anlamda nasıl çarpıcı bir dünyayı sergileyeceğini kanıtlıyor bize. Shigeru Umebayashi ve Nathaniel Méchaly imzalı müzikler eşliğinde suda dağılan renkli mürekkepleri andıran açılış jeneriğinde sarı, kırmızı ve siyah ağırlıklı bir zarafet ile karşılıyor bizi film. Hemen sonrasındaki dövüş sahnesi ise Philippe Le Sourd’un kamerası aracılığı ile tanığı olacağımız görüntülerin bizi nasıl allak bullak edeceğinin ilk örneği oluyor. Karanlıkta ve yağmurun altında geçen bu sahne akan, sıçrayan ve fışkıran su damlaları ile dört dörtlük gerçekten de. Filmin büyük bir kısmı tıpkı bu açılış sahnesindekine benzer “karanlık” iç ve dış sahneler barındırıyor ama bu karanlık hem filmin felsefi yanını ve hüzünlü hikâyelerini desteklediği hem de filmin yaratıcıları bu karanlığı müthiş bir görsellikle “aydınlattığı” için ve sarı rengin hâkimiyeti ile hayli “parlak” bir film öte yandan.

Kung fu hikâyeleri veya çok da yanlış olmayacak bir genelleme ile söylersek, bu tür Doğu hikâyeleri genelde hep bir felsefe barındırır. Bu dövüş sanatındaki her bir hareketin arkasında bir felsefe vardır; ya doğadaki bir objeden, bir oluş biçiminden esinlemiştir bu hareketler ya da insanın doğa ile ve bir diğer insanla olan ilişkisinin yansımasıdır. Film bu felsefelerden mahrum değil ve kung fu’nun felsefesini hikâyesine herhangi bir zorlama duygusu hissettirmeden akıllıca yedirmeyi başarmış. Örneğin “kurabiye parçalama” üzerinden sergilenen bir dövüş sahnesi var ki tüm teknik başarısının yanında karakterlerini ustalıkla anlatmaya yaradığı gibi işte bu felsefeden ikna ve tatmin edici bir şekilde yararlanıyor hikâyesi için. Felsefesini başaran film, hikâyesini seçilen anlatım yöntemi nedeni ile bir türlü parçalı, daha doğrusu kopuk kopuk görünmekten kurtaramamış ne var ki. Böyle olunca da ve hikâye ikisine daha sık uğradığı üç karakter arasında gidip gelince, seyirci için bir hikâyenin çekiciliğine kapılıp gitmek kolay olmuyor.

Filmde üç dövüş sahnesi mükemmelikleri ile öne çıkıyor: Yukarıda bahsettiğim “kurabiye parçalama”, Ip Man ile Gong Er arasındaki dövüşten çok bir aşk balesini hatırlatan mücadele ve Gong Er ile Ma San arasında gece yarısı bir tren platformunda yaşanan ve haşin bir baleyi andıran dövüş. Bu sonuncusundaki kar, karanlık, trenin buharı vs. gibi öğeleri ustaca kullanıyor Wong Kar Wai ve sadece bu sahne için bile film görülmeyi hak ediyor dedirtiyor seyredene. Bu mükemmel görselliğin üzerine keşke hikâyenin bir odak noktası da olsaymış dememek elde değil açıkçası. Zaman zaman kadının (Gong Er) hikâyesi öne çıkıyor filmde ki açıkçası bu hikâye çok daha çekici seyirci açısından Ip Man’inki ile kıyaslanınca. Bu probleme ek olarak bir de kadın ile Ip Man arasındaki filmin genel ruhunun epey uzağına düşen ve gereğinden uzun bir romantik sahne var ki filmde ne aradığını anlamak pek mümkün değil.

Kostümleri ve setlerinin göz alıcılığı, baş oyuncularının çekici performansları ve elbette görselliği ile kesinlikle görülmesi gerekli bir film bu. Gong Er’i oynayan Ziyi Zhang senaryonun kendisine sağladığı imkânları da kullanarak filmde öne çıkan oyuncu olurken, büyük oyuncu Tony Leung senaryodan o denli destek alamıyor ama “Fa Yeung Nin Wa – Aşk Zamanı” filmindeki kırılgan aşığı bir dövüş sanatçısına ustalıkla dönüştürüyor yine de. Hikâye Bruce Lee’nin “Gerçek dövüş ustası bir amaç için yaşamaz. Sadece yaşar” sözleri ile o ana kadar anlattıklarına uygun bir kapanış yaparken, bir parça fazla kullanılmış görünen Umebayashi müziğininin de katkısı ile kesinlikle seyredende bir iz bırakıyor. Belli’nin Norma operasındaki “Casta Diva” aryasından da benzersiz bir biçimde yararlanan filmin senaryosundan kaynaklanan sıkıntıları (stilin hikâyenin önüne geçmesi, karakterlerin derinleştirilememesi ve hikâyedeki odak eksikliği vs.) ise kesinlikle önemsiz değil, ama yine de filmi görmeye asla engel olmamalı bu durum.

(“The Grandmaster” – “Büyük Usta”)

Metro Manila – Sean Ellis (2013)

“Asılmak için doğduysan, boğulmazsın”

Karısı ve iki çocuğu ile iş bulabilmek için Manila’ya gelen yoksul bir Filipinli köylünün hikâyesi.

İngiliz yönetmen Sean Ellis’in İngiltere ve Filipinler ortak yapımı olarak çektiği ve senaryosunu Frank E. Flowers ile birlikte yazdığı bağımsız bir film. Tamamı Filipince çekildiği için 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında İngiltere adına aday gösterilen film temel olarak kahramanının filmde anlattığı bir hikâyede olduğu gibi çaresiz kalan, kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden bir adamın yaşadıklarını ve yaptıklarını anlatıyor. Yönetmenlik ve senaryonun yanısıra görüntü yönetmenliğine de imza atan Sean Ellis’in filmi kendisini ilgi ile seyrettiren ve özellikle son bölümleri ile de hayli etkileyici olmayı başaran bir film. Filipinler’den karşımıza getirdiği yoksulluk manzaraları ile de önemli olan film, hikâyesini anlatırken zaman zaman ticari sinema kalıplarına başvurması ve sondaki etkileyici ama hikâyenin asıl derdinin belki de önüne geçen finali açısından eleştirilebilir ama bunlar filmden keyif almaya engel değil.

Askerliğinden sonra bir fabrikada çalışmaya başlayan ama rakip firmaların mafyavari baskıları sonucu fabrikanın kapanması üzerine çiftçiliğe başlayan, orada da düşen fiyatlar ve düşük mahsul yüzünden ailesini geçindiremeyen bir Filipinli’nin iş bulmak üzere ailesi ile birlikte Manila’ya göç etmeye karar vermesi ile başlıyor hikâye. Bu giriş bölümünde Sean Ellis filminin nereye doğru ilerleyeceğini akıllıca işaret ediyor seyirciye. İyi yürekli ve köşeye sıkışmış bir adam ve bir yoksulluk hikâyesi (çiftçilerin pirincini satın alan tüccarın dükkanının kapısında belki bir avuç pirinç veya birkaç kuruş alabilme umudu ile bekleyen yoksul insanların görüntüsü çok etkileyici) anlatacağını söylüyor bize Ellis bu giriş ile. Sonrası büyük şehire yapılan yolculuk, burada karşılaşılan problemler, geçici ve kısa süreli bir mutluluk ve verilmesi gereken trajik bir karar… Ellis tüm bunları anlatırken Filipinler’den daha önce benzer yoksulluk hikâyeleri anlatan filmlerden farklılaşıyor gibi görünmese de hikâyesini akıcı ve inandırıcı bir biçimde anlatabilmesi ile kendisini göstermeyi başarıyor. Anlatırken de başarılı pek çok sahneye imza atıyor ve ülkeden çarpıcı gerçekleri getiriyor karşımıza. Adamın karısının konsomatrislik yapmak zorunda kaldığı gece kulübünden gördüğümüz insan manzaraları insanların diğerlerini nasıl ve sınırsız bir şekilde ve nereye kadar sömürebildiğini gösteriyor bize. Bulduğu bir işin para kazandırmadığını ve kelimenin gerçek anlamı ile karın tokluğuna yapıldığını gören adamın yaşadığı hayal kırıklığını, bir yardım teklifinin ardındaki kötü ve sinsi niyeti vs. belki bildik ve tahmin edilebilir olsa da sade ve tutarlı bir anlatımla çekici kılmayı başarıyor Ellis.

Hikâye kahramanının bir zırhlı kurye firmasında iş bulması üzerinden ülkedeki yoksulluğun tam zıddı bir hayatın sürüldüğü yerleri de -bir parça fazla öngörülebilir bir şekilde olsa da- sergileme fırsatı yaratıyor kendisine ve geleceğe yönelik umutsuzluğun ve korkunun ve belki de insanlar arasındaki adaletsizliğin temelde “iyi” olan karakterleri bile nasıl değiştirebileceğini gösteriyor. John Arcilla’nın canlandırdığı ve kahramanımızın iş arkadaşı olan Dong karakteri burada çıkıyor karşımıza ve hem kendi hayatını hem de kahramanımızınkini etkileyen olaylara neden oluyor. Arcilla’nın kusursuz performansı ile hayat verdiği bu karakterin -ne yazık ki seyirciyi gereğinden fazla kuşkulandırması nedeni ile yeterince şaşırtıcı olamayan- dönüşümü hikâyenin tüm derdinin bir özeti olarak nitelendirilebilir kesinlikle. Kahramanımızın karısının gece kulübünde geçen ve Manila’nın (aslında yozlaşma ve şiddet ile örülü hayatları olan tüm büyük şehirlerin) kötülüklerini sergileyen yan hikâye ise asıl hikâyeyi desteklemek için yazılmış olsa da gereği kadar bütünleşemiyor onunla ve bir parça zorlama görünüyor zaman zaman.

Başroldeki Jake Macapagal’ın karakterini hak ettiği bir şekilde, hem bir trajedi kahramanı hem sıradan bir adam olarak algılayabilmemizi sağlayan performansı ile canlandırarak renk kattığı filmde, yönetmen Ellis ticari sinemaya zaman zaman gereğinden fazla göz kırparak hikâyesine belki bir parça zarar veriyor ve örneğin “birlikte alınan mutlu bir duş”tan “yalnız alınan mutsuz bir duş”a kıyaslamamız beklenen sahneler gibi altı gereksiz çizilmiş anlar yaratıyor ama bunlar filmden keyif almaya engel değil. Sonuçta Filipinli usta sinemacı Lino Brocka’dan bir filmle karşı karşıya değiliz! Robin Foster’ın etkileyici orijinal müziği, Sean Ellis’e ait olan görüntülerinin parlaklığı ile dikkat çeken film açılış sahnesini açıklayan ve devamını gösteren akıllı finali ile etkileyici bir kapanış da yapıyor. Böylece filmimiz biri mutsuz diğeri “mutlu” son ile biten iki “kıstırılan adamın intikamı” hikâyesini ilgiyi üzerinden eksik etmeyen ve teknik sağlamlığına lâf edilemeyecek bir yetkinlikle anlatmayı başararak ilgiyi hak ediyor. Adamın gönülsüzce katıldığı bir “erkekler gecesi”ndeki suçluluk duygusu ile karısının gece kulübündeki sahnesinin üst üste getirilmesi ise etkileyici ama bir yandan da erkeklerin gecesini eleştirir gibi görünen gereksiz bir ahlâkçı tavır belki; yine de bu anların başarılı kurgusunun ve oyunculuklarının hatırına rahatça görmezden gelinebilir bir kusur bu.

Absolution – Anthony Page (1978)

“Özgürlük ahlâksızların sık sık altında yürüdüğü bir pankarttır”

Bir katolik okulunda gözdesi olduğu rahip öğretmenine kızan bir öğrencinin günah çıkarmanın gizliliği üzerinden başlattığı bir şakanın neden olduğu trajik olayların hikâyesi.

Anthony Shaffer’ın kendisine ait ve sahnelenmemiş bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ve Anthony Page’in yönettiği İngiliz yapımı bir gerilim filmi. Öğretmeninin gözdesi olan yakışıklı ve parlak bir öğrenci ve hem ona hem öğretmenine gösterdiği ilginin karşılığını alamayan, bir bacağı sakat bir öğrencinin ve Richard Burton’ın oynadığı öğretmen/pederin merkezinde olduğu hikâyesi inandırıcılığında bir parça aksıyor olsa da sürprizli sonu ile ilgi çeken, iki genç oyuncusunun performanslarının öne çıktığı ve Shaffer’ın metninden iyi bir destek alan bir film bu. Ne var ki gerilimi yeterince güçlü değil ve Burton karakterini yeterince güçlü bir oyun ile canlandırmıyor her zaman, ve bu iki problemi filmin gücünü zayıflatıyor.

Yedi kez Oscar’a adaya olup ödülü hiç alamaması ile hatırlanan Richard Burton’ın son dönem filmleri “Nineteen Eighty-Four – 1984” hariç tutulursa pek de kayda değer çalışmalar değildi. Bu film o pek olmamış filmlerin önüne geçse de yeterince “inandırıcı bir şekilde gerilim yaratamayan” film olarak nitelenmeyi hak ediyor daha çok. Büyük yapımcı firmaların hikâyeye ilgi göstermemesi nedeni ile yapımcılardan Elliott Kastner kendisi üstlenmiş finansmanı ve Burton da ücretini hayli düşürmüş filmi çekebilmesi için. Büyük oyuncunun bu davranışından yola çıkarak inandığını söyleyebileceğimiz hikâyedeki karakterini aksamadan ama çarpıcı/etkileyici nitelemesini de çok fazla hak ettiğini söyleyemeyeceğimiz bir performans ile canlandırması filmin kaçırılmış fırsatlarından birine işaret ediyor. Günah çıkarma işleminde “günahkâr” ile peder arasında konuşulanların gizliliği ve burada söylenenlerin içeriği ne olursa olsun hiç kimse ile paylaşılmaması gerektiği konusundan yola çıkan (bu açıdan Alfred Hitchcock’un 1953 tarihli “I Confess – İtiraf Ediyorum” filminin temasını da hatırlatan) hikâyede dinlediği sırların yükü altında bocalayan ve şeytani oyunların kurbanı haline gelen peder filmin temel karakteri kuşkusuz. Burton bu karakteri gerilimin/heyecanın yüksek olduğu anlarda gereğinden fazla mimiklerle oynuyor ve yönetmen Page ve kameramanı John Coquillon’un kimi kamera açıları ve çerçevelemeleri de onun altını çizdiği duyguları bir kez daha vurgulayarak nerede ise abartı denebilecek bir sonuca götürüyor bu sahneleri. Buna rağmen Burton’u seyrediyor olmak başlı başına bir keyif aslında denebilir ve bu abartıdan uzak olduğu sahnelerde oyunculuğunu hatırlatıyor bize neyse ki.

Filmin iki genç oyuncusu Dominic Guard ve David Bradley hikâyenin oyunculuk açısından asıl güçlü yanlarının sahipleri. Her iki oyuncu da sinemaya bugün artık birer klasik olan filmlerle giriş yapmışlar. Guard’ın ilk sinema filmi Joseph Losey’in 1971 tarihli “The Go-Between – Arabulucu”; Bradley ise sinemaya Ken Loach’un 1969 yapımı “Kes – Kerkenez” filmi ile girmiş. Oyunculuk kariyerlerine böylesine iki önemli filmdeki önemli rollerle başlayan iki oyuncu burada da hikâyeyi sürüklüyorlar ve karakterlerinin sadece pederi değil biz seyirciyi de aldatan yanlarını parlak oyunculuklarla canlandırıyorlar. Hikâyenin bir takım inandırıcılık problemlerini göz ardı edebilmemizi de genellikle onların oyunları sağlıyor. Ne var ki senaryonun aksadığı iki temel yer var ki onların oyunu da yeterli olmuyor burada: Guard’ın oynadığı sevilen öğrencinin okulun yakınlarında kamp kuran adamla bu kadar çabuk yakınlık kurabilmesinin (ya da kurma ihtiyacı duymasının) mantıklı bir izahı yok filmde ve aynı gencin pederimize kendisinden hiç beklenmeyecek sertlikte bir oyun kurması da gelişmelerin yeterince ikna edici biçimde izah edebildiği bir durum değil.

Hikâyenin iki güçlü damarı var ilgi çekebilecek. Biri günah çıkarmanın pedere yüklediği ve ona bir şeytanla karşı karşıya kaldığını düşündürten yükü, diğeri ise David Bradley’in canlandırdığı ve ilgiye ve sevgiye muhtaç genç karakteri. Beklenen ama hiç görülemeyen bir sevgi, teklif edilen ama hep ret edilen bir arkadaşlık, verilen ama hiç kabul edilmeyen bir sevgi… Sürekli geri çevrilmenin ve hatta alay konusu olmanın neden olduğu trajik olaylar da şaşırtıcı sonu ile filmin ilgiyi en çok hak eden yanı oluyor. Yönetmen Page arada başvurduğu zumlar ve birkaç sahnedeki tercihleri dışında filme çok da katkıda bulunmuşa benzemiyor açıkçası. Kâbus sahnesinin ardından kameranın yüksekten çektiği Burton’ın görüntüsü, okulun uzun koridorlarındaki keşke daha çok olsaydı dedirten çekimler ve yine Burton’ın karşısındaki “şeytan”ı yok ettiği sahnede B sınıfı gerilim filmlerini çekici bir biçimde hatırlatan mizansen Page’in yönetmen olarak filmde kendisini gösterebildiği nadir anların örnekleri. Özetle, Burton’ın varlığı, sürpriz finali, iki genç oyuncusunun performansları ve yeterince güçlü olmasa da karanlığı ve gerilimi ile ilgi gösterilebilecek bir film.

(“Bağışlama”)