Who’s Afraid of Virginia Woolf? – Mike Nichols (1966)

“Dışarıda karanlıkta bir yerlerde gezinen George. Bana hep iyi davranan. Benim hep yerdiğim. Benim oynadığımız oyunun kurallarını değiştirdiğim hızda oyunları öğrenen. Beni mutlu edebilen ve… ben mutlu olmak istemiyorum. Ah evet, ben gerçekten mutlu olmak istiyorum. George ve Martha… çok yazık, çok yazık…”

Evlilikleri korkunç bir didişme ile geçen orta yaşlı bir çiftin, genç bir çifti de dahil ettikleri bir kavgalı gecelerinin hikâyesi.

Edward Albee’nin aynı adlı parlak ve bugün artık bir klasik olan tiyatro oyunundan uyarlanan bir film. Pek çok Amerikan klasiğinde imzası olan Ernest Lehman’ın senaryosunu yazdığı ama diyalogları çok ufak farklılıklar dışında oyun ile aynı olan filmi bu eserle sinemaya parlak bir giriş yapan Mike Nichols yönetmiş. Elizabeth Taylor’un – tam da Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği bir şekilde- rolü için kilo aldığı ve güzelliğini ikinci plana attığı –öyle ki yapımcılar görüntü yönetiminin başarılı ismi Harry Stradling’i oyuncunun güzelliğini ön plana çıkardığı için işten çıkarıp yerine filmdeki başarılı çalışması ile Oscar kazanan Haskell Wexler’i getirmişler- film, tıpkı uyarlandığı oyunun kendisi gibi bugün klasik olmuş bir çalışma. Dört oyuncusunun -Taylor, kocası rolündeki Richard Burton ve genç çifti canlandıran George Segal ve Sandy Dennis- tümü de Oscar’a aday olan ve ikisinin -Taylor ve Dennis- ödülü kazandığı film Albee’nin güçlü metninden kaynaklanan hikâyesinin ve senaryosunun başarısı, dört oyuncunun parlak performanslar ile süslediği oyunculukları ve Nichols’ın diyalogların hemen hemen hiç nefes almadan peş peşe sıralandığı ve çoğunlukla iç mekanlarda geçen filme enerji katan mizansen anlayışı ile parlak bir sinema örneği.

1966 yapımı film, 1931 tarihli Cimarron filminden sonra Oscar’ın tarihinde tüm kategorilerde ödüle aday olmayı başaran ilk film olması ve bu adaylıkların beşini de ödüle dönüştürmesi ile de hatırlanıyor bugün. Taylor’ın alışılmış karakterlerinin hayli dışına çıktığı ve belki de kariyerindeki en parlak oyununu verdiği film dönemine göre hayli “cüretkâr” diyalogları ve imaları ile de ilgi toplamış zamanında. Albee’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunu ve kültürünü eleştirdiği oyunundan uyarlanan film birbirlerini hırpalayarak ve alkol ile kendilerini boğarak yaşayan orta yaşlı bir çiftin davetli oldukları bir akşam yemeğinin hemen sonrasında başlayıp sabaha kadar geçen saatlerini konu alıyor. Bu yemekte tanıştıkları ve evlerine davet ettikleri genç bir çifti de kendi girdaplarına ve “ölümcül” oyunlarına katan çiftimizin bu bol konuşmalı hikâyesi “aksiyonunu” diyalogların içindeki kimi zaman ima edilen kimi zaman açıkça dile getirilen alaylardan, aşağılamalardan ve suçlamalardan alırken, anlamsız bir yıpratıcılığa bürünmüş birlikteliklerini bitiremeyen çifti çarpıcı biçimde getiriyor karşımıza. Gerçek hayatta da iki kez evlenip boşanan ve o sırada ilk evliliklerini sürdüren Taylor ve Burton çiftinin rollerine kattıkları gerçekçilik duygusu, onlara eşlik eden Segal ve Dennis’in parlak performansları filmi en az muhteşem diyalogları kadar zenginleştiriyor. Dört oyuncunun içinde öne çıkan isim ise Taylor. Oyuncu baştaki Bette Davis taklidinden itibaren her sahnede karşı konulamaz bir zenginlikteki performansı ile filmin en baskın öğlerinden biri olmayı başarıyor. Bir akademisyeni canlandıran ve Taylor’a hemen hemen eş bir performans veren Burton, genç akademisyeni oynayan ve karakterinin içine atmış göründüğü küçük sırlarını ve mutsuzluğunu yalın ve tedirgin oyunu aracılığı ile başarı ile seyirciye geçiren Segal ve onun diğer üç karakterin “kültürel düzeyin” altında kalan karısının kişiliğini ve kadınsılığını yine etkili bir performans ile aktaran Dennis’i de düşününce filme “oyuncuların filmi” demek pek de yanlış olmaz sanırım.

Oyuncularının gücünden aldığı destekle zaman zaman uzun planlara başvuran, 1960’lı yıllar için hayli modern denebilecek kamera açılarını tercih eden ve örneğin dans sahnesinde olduğu gibi yönetmenin bir filme ne katabileceğini parlak örnekleri ile sergileyen Mike Nichols da filmin en büyük artılarından biri olsa gerek. Bu dans sahnesi parlak kurgusu, oyunculukları, diyalogları ve kamera açıları ile tam da bir klasik sahne örneği olarak gösterilebilecek parlaklıkta. Nichols dört oyuncusunun yüzünü yakın plana aldığı ve özellikle de standart dışı kamera açılarına başvurduğu anlarda filmine samimiyet duygusunu ve bir oyundan uyarlanmış olmaktan kaynaklanan enerji ihtiyacını seyirciyi de gereksiz yorgunluklara gark etmeden –evet, diyalogları takibin yarattığı yorgunluğu unutmadan söylüyorum bunu- elde etmeyi başarıyor. Filme katkısını anmanın gerekli olduğu bir diğer isim de müziklere imza atan Alex North. Tam on beş Oscar’a aday olup hiç kazanamaması ile de hatırlanan North’un hafif caz esintili ve tedirgin motiflerle yüklü çalışması filme bir şıklık da katmış açıkçası.

Tümü parlak isimler olan yaratıcı kadrosunun bu parlak birlikteliğinin kimi kusurları da var kuşkusuz. Hikâye sonlara doğru bir parça sarkıyor örneğin veya kimi sahnelerde gereğinden fazla “gürültü” var gibi görünüyor. Orta yaşlı çiftimizin ortada görünmeyen ama sık sık adı geçen oğullarının –Taylor ve Burton çiftinin ortak oyunlarının seyirciye pek de iyi aktarılamayan bir sembolü olmak dışında- hikâyedeki önemi kendisini pek gösteremiyor açıkçası. Ayrıca Nichols’ın kimi tercihleri, örneğin floresan ışıkları kullanımındaki caz atmosferi, bir parça ucuz da görünebilir bugünün bakışı ile. Yine de kendi aşk ve nefret arasında gidip gelen ilişkilerinin yarattığı cehennemlerine başkalarını da çeken çiftimizin hikâyesi görülmesi gerekli bir çalışma kesinlikle.

(“Kim Korkar Hain Kurttan?”)

The Descendants – Alexander Payne (2011)

“Anakaradaki arkadaşlarım sadece Hawaii’de yaşıyorum diye, cennette yaşadığımı düşünüyorlar. Adeta hiç bitmeyen bir tatil. Hepimizin Mai Tai’lerimizi içerek, kalçalarımızı kıvırarak ve dalgalarla oynaşarak yaşadığımızı sanıyorlar. Deli mi bunlar?”

Karısı ölümcül bir kaza geçiren ve Honolulu’da yaşayan bir avukatın iki kızı ile yeniden aile olma çabasının hikâyesi.

Alexander Payne’den zarif, şık, hafif ama güçlü ve komedisi ile dramını iyi dengelemiş bir film. Bir trajedi ile başlayan ve sorunlu aile üyelerinin problemleri ile ilerleyen filmin finalini de kapsayan bir pozitif havaya sahip olması bu nerede ise naif bir havası olan çalışmayı kendine özgü kılmış öncelikle. Sonuçta küçük bir hikâye ile karşı karşıyayız ve zaman zaman dramın öne çıktığı kaliteli bir sitcom havası da hissettirmiyor değil ama “cennette” geçen bu hikâye kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Hikâyenin Hawaii’de geçiyor olmasının beraberinde getirdiği şık görüntüler, karakterlerimizin Hawai gömlekleri ve şortları ile gezip iklimin doğasına da uygun bir biçimde evlerinde çıplak ayakla dolaşmaları, sık sık kulağımıza çalınan yöresel şarkılar, özellikle kahramanımızı canlandıran George Clooney’nin doğru bir ritme sahip ve dram/komedi karışımı iyi ayarlanmış ince oyunu film boyunca üzerinize yumuşak bir şekilde gelen bir zarafet ve hafifliği hissetmenize neden oluyor. Dağılmak üzere olan ve tüm fertlerinin farklı bir tarafa savrulduğu ama en çok da kendi içlerine kapanmış göründüğü ailenin yaşanan bir trajik kazadan sonra tekrar bir araya gelme çabasını anlatıyor filmimiz. Hikâyenin bu trajikliğini mekanların sağladığı yumuşaklık ve Payne’nin bu yumuşaklığa çok uygun yalın ve zarif anlatımını dengelerken filmin yaratıcılarının ne trajediyi sömüren ne de komedi ile işi sulandıran bir anlayışın tuzağına düşmeden dertlerini anlatabilmelerine şapka çıkarmak gerek öncelikle. Üstelik bu ana hikâyeye akıllıca eklenmiş bir arazi satışı hikâyesi ile insanların bu cennette bile veya özellikle tam da bu cennette kendisini gösteren rant hırsını, zenginliği ve lüksü doğanın saflığının önüne geçiren yaşam anlayışlarını eleştirmeyi de başarıyor. Bu eleştirisini yaparken –zaman zaman aksasa da- çoğunlukla sözlerin değil görselliğin gücünden yararlanmayı başarmış olması da takdire değer açıkçası.

Ve Clooney. Oyuncu tecrübesini kullanarak basit görünen bir rolü zenginleştiriyor ama en önemlisi inandırıcı kılıyor. Yalın ama çarpıcı finalde karakterlerimizin hep birlikte sığıştığı o koltukta sizin de bir yeriniz olsun diye düşünmenizi sağlayacak en önemli faktörlerden biri de o. Sanatçı hemen her karesinde göründüğü filmi sırtlıyor ve tek bir karede bile aksamadan filmin hem küçük mizahının hem de dramının hissedilmesini sağlıyor. Bu mizah dram karışımının zaman hikâyeye çok uyan bir kara mizah tadına ulaşmasında da büyük pay sahibi Clooney. Kaui Hart Hemmings’in 2007 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan senaryoyu perdeye getirirken, yönetmen Payne Clooney’den aldığı destekle eğlenceli, dramatik ama hepsinden önemlisi etkileyici pek çok sahneye de imza atıyor. Aldatıldığını öğrenen kocanın koşarak evden çıktığı sahne veya arazi satışı konusunda oylama yapmak için bir araya gelen kuzenlerin sahnesi örnek olarak gösterilebilir bu anlara.

Filmimizin kusurları da var elbette. Hikâyenin nasıl sonuçlanacağını epey önceden kestiriyorsunuz örneğin ve aslında sanki bunu rahatsız edici de görmemiş Payne. Evet, bir klasik Hollyood filmi gibi çekiciliğini temel olarak ne olacağa yönelik merak duygusundan alan bir eser değil karşımızdaki ama sonuçta hikâyemiz –Payne’in tüm sanatsal dokunuşu ile farklı bir noktaya taşımış olmasına rağmen- tipik bir aile dramı filmi aslında ve bunu saklamıyor da. Böyle olunca bir eksiklik duygusuna da kapılıyorsunuz açıkçası. Filmimizin rant hırsı odaklı eleştirisi ise kahramanımızın tuzu kuruluğu nedeni ile etkisini epey yitiriyor doğal olarak. Buna filmin açılışında kahramanımızın zaman zaman devreye giren anlatıcı sesinden duyduğumuz ve insanların Hawaii’de yaşayan herkesin cennette yaşadığını düşünmesi ile dalga geçen sözleri ise açılıştaki kısa görüntüler bir kenara bırakılırsa anlamsız bir hal alıyor; alıyor çünkü ne burasının cennet olduğu düşüncemize dur diyecek bir aksi görüntü ile karşı karşıya kalıyoruz ne de –hikâyeye katılan mizah nedeni ile- cennette yaşamanın mutluluğu garantilemediği duygusunu hissedebiliyoruz.

Clooney’e eşlik eden tüm kadronun keyifli oyunu, hikâye boyunca seyirciye geçirmeyi başardığı samimiyeti ve dozunda tutulmuş zarifliği ile ilgiyi hak eden bir film bu. Clooney’in “şovuna” tanık olmanın ve can verdiği karakterinin -Payne’in “About Schmidt – Schmidt Hakkında” veya “Sideways” filmlerinde sıradan insanların örnekleri olmaları ile değer kazanan karakterleri kadar çekici olmasa da veya o derece derinlikli işlenmemiş olsa da- hikâyesinin bir parçası olma duygusunu hissetmenin keyfi ile ayrıca değerlenen filmi görmekte yarar var.

(“Senden Bana kalan”)

È Stato Il Figlio – Daniele Ciprì (2012)

“Ve bir anda Nicola kendini Palermo’nun tanrısı gibi hissetti”

1970’li yıllarda geçen ve Palermo’da hurdacılıkla geçinen bir ailenin kızlarının mafya tarafından yanlışlıkla öldürülmesi üzerine gelişen olayları anlatan bir hikâye.

İtalyan yazar Roberto Alaimo’nun aynı adlı romanından yapılan bir uyarlama. Aralarında yönetmen Daniele Ciprì’nin de bulunduğu bir ekip tarafından senaryosu yazılan ve diğer çalışmalarında olduğu gibi Ciprì’nin görüntü yönetmenliğini de üstlendiği film bir traji-komedi. Zaman zaman bir opera havasını veya Fellini esintilerini karşımıza getiren çalışma çeşitli problemleri nedeni ile tam bir başarıya ulaşamamış bir eser.

Ciprì’nin satir (yergi) olarak nitelenebilecek çalışması “hatırlıyorum” başlığı ile özetleyebileceğimiz bir havaya sahip. Finalde hikâyeyi anlatanla hikâyenin kahramanlarından biri arasındaki ilişki ortaya çıkınca bu hatırlama havası daha anlamlı gelecektir seyredene. Ciprì görüntü yönetmenliği üzerinden kendisini daha da hissettiren bir stilize tarz benimsemiş ve oyuncularından aldığı “büyük” oyunculuklar ile filmin masalsı tiyatro havasının altını çizmiş. Evet, film operadan tiyatroya masaldan fanteziye uzanan pek çok kelime ile özetlenebilir. Operadaki gibi bir parça gösterişli bir oyunculuk ve etrafındakilere sonunda mesajı da olan bir masal anlatır gibi görüntüye gelen anlatıcımız filmi farklı kılmayı başarmış ama buradaki temel soru tüm bunların bileşiminden ortaya çıkan sonucun sinemasal olarak ne kadar etkileyici olduğu. Hikâye yönetmenin başarılı görüntü çalışmasından ve Carlo Crivelli’nin filmin özellikle trajedisine uymuş görünen müziğinden aldığı destekle etkileyici olmayı başarıyor aslında. Ne var ki bu etkileyicilik bir bütünsellik göstermediği gibi filmin hedefinin tam olarak ne olduğu da anlaşılamıyor. Öldürülen kızlarından gelen para ile değişen hayatlar, kendilerini içinde buldukları yeni problemler ve paranın üzerinden kendisini gösteren bencillikler aslında filmin hem komedi hem trajedi anlamında pek çok çarpıcı sahneye sahip olmasını sağlıyor ama film bir türlü tıkanıklığını tam anlamı ile aşamıyor yine de.

Sinemada geçen sahnesi ile Fellini’ye selam gönderen (veya ondan esinlenen de denebilir) ve şarkı söyleyerek çalışan hurdacılar sahnesi ile (ki filmde ne aradığını cidden sorgulamak gerekiyor bu sahnenin) müzikal bir İtalyan Yeni Gerçekçi filmini çağrıştıran filmde Ciprì tefecide geçen sahnelerde zaman zaman tekrara düşse de kesinlikle etkileyici bir hava yaratıyor ve benzer şekilde kızın öldürülmesi anı ve hemen sonrası da mizansen açısından başarı ile kotarılmış. Filmin tümüne de bir Akdeniz (daha özel olarak da İtalyan elbette) atmosferi sağlamayı becermiş. Mahalle halkının görüntüleri, yaramaz çocukların topunun patlatılması veya televizyon üzerindeki dantel örtü filmin bize de yakın gelecek ve bir Amerikan filminde asla karşılaşmayacağımız pek çok unsurundan sadece üçü. Ne var ki film hissedeceğiniz bu yakınlığı alıp vurucu bir noktaya taşıyamıyor bir türlü. Hikâyede bir ara ciddi bir yeri olan tefeci ve onunla ilişkinin birdenbire ortadan kaybolması –sebebi anlaşılır olsa da- bir yarım kalmışlık duygusunun uyanmasına neden oluyor seyredende. Arabayı kutsayan kurnaz rahip örneğin kendi başına eğlendirici veya finalde ninenin olaya el koyması kesinlikle iyi oynanmış ve yönetilmiş bir sahne olarak etkiliyor seyredeni ama tüm bunlar bir “bütün hikâye” seyrettiğiniz duygusunu yaratmakta yeterli olamıyor bir türlü.

Karakterler Güney İtalya’da geçen bir hikâyede işçi sınıfı için düşünebileceğiniz alışılagelmiş tiplerden pek farklı değil ama özellikle baba rolündeki Toni Servillo ve oğlu rolündeki Fabrizio Falco bu karakterleri fazlası ile –filmin yaratıcılarının da tercihi yönünde biraz fazlası ile- elle tutulur hale getirerek bunun rahatsız edici olmamasını sağlamışlar. Trajedisi ve komedisini daha iyi dengeleyebilse, hikâyedeki “hatırlıyorum” havasının cazibesine kapılıp eklenmiş görünen kimi sahneler (yukarıda bahsedilen müzikal sahne, kepekli avukat karakteri vs.) çıkarılmış olsa ve film kendisine odağını bulamamış havasını veren esinlenmelerini bütünsel bir biçime kavuşturabilmiş olsa gerçekten etkileyici olabilecekmiş bu çalışma. Yine de kimi yukarıda anlatılan çekici yanları ve trajikomiklik içinde arada kaybolur gibi olsa da para üzerinde dönen hayatlara getirdiği toplumsal eleştirisi ile ilgi gösterilebilecek bir film özet olarak.

(“It was the Son” – “Oğlumdu”)

The Yards – James Gray (2000)

“İstediğin gibi bir evlat olamadım, biliyorum anne. İyi bir insan olmak için elimden geleni yapacağıma söz vermiştim. Daha önce olanlarda hatalı olduğumu kabul ediyorum, ama söyledikleri şeyi ben yapmadım. Asla kendimi temize çıkaramayacağımı biliyorum. Sadece bilmeni istiyorum anne; ben yapmadım!”

Hapisten yeni çıkan genç bir adamın içine düştüğü yolsuzluk ve cinayet ortamında yaşadıklarının hikâyesi.

Seyrek aralıklarla film çeken ve kalitesini de belli bir çizginin altına düşürmeyen ABD’li yönetmen James Gray’in 2000 tarihli ikinci filmi. Senaryolarını çoğunlukla tek başına yazan Gray bu filmde Matt Reeves ile işbirliği yapmış hikâyeyi oluştururken. Hapisten çıkıp temiz bir hayata geçmek isteyen bir gencin hikâyesi olarak başlayan ve benzerlerinden çok da ayrılmayan film senaryosunun akıllıca kurgulanmış olması, güçlü oyuncu kadrosunun -özellikle Joaquin Phoenix’in- performansları ve Gray’in hikâyesini baştan sona ilgi ile izleten yönetim anlayışı ile dikkat çekiyor. Finalinin bağlanma şekli bir ABD filmi ile karşı karşıya olduğumuzu bize hatırlatsa da ve hikâyenin akışı zaman zaman şematik bir hal alsa da ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma.

1980’li yılların ortasında yaşanan gerçek bir yolsuzluk olayından esinlenen hikâye öncelikle güçlü oyuncu kadrosu ile dikkat çekiyor. Mark Wahlberg, Joaquin Phoenix, Charlize Theron, James Caan, Ellen Burstyn ve Faye Dunaway’den oluşan bir kadro her yönetmenin rüyasına girecek bir ekip olsa gerek. Oyuncuların tümü de üst düzey oyunculuklar ile filme ciddi katkıda bulunuyorlar ve özellikle Phoenix, Wahlberg ve Caan bir parça öne çıkıyorlar sanki. İşte bu güçlü kadro Gray ve Reeves ikilisine ait olan ve –kimi inandırıcılık problemlerine rağmen- akıllı kurgusu ile dikkat çeken senaryonun seyirciye de parlak bir şekilde yansımasını sağlıyorlar. Hikâye, evet pek yeni bir şeyler söylemiyor ve hapisten çıkan ve geçmişinde yasadışı işlere bulaşmış olan bir adamın –burada araç hırsızlığı söz konusu- yeni hayatını nasıl kuracağı üzerinden ilerliyor temel olarak. Belki benzerlerinin aksine temiz kalmaya çalışırken kendini fenalıkların içinde bulan bir kahramanı anlatmıyor veya zaten uslanmamış bir “kötü” karakteri tekrarlamıyor ama finalde gereksiz bir Hollywood şablonuna saplanmış olması dışında bir şekilde kendisini farklı göstermeyi başarıyor. Bunda sanırım en büyük etken hikâyenin kurgusu: Aksiyon ile etkileme kolaycılığına kapılmayan ama onun sağlayacağı heyecanı da dozunda kullanım ile ihmal etmeyen, tıkır tıkır işleyen ama seyircinin de üzerine gelmeyen ve her bir sahnesi seyirciyi bir sonraki sahneye hazırlayan ama küçük sürprizleri de ihmal etmeyen bir kurgu bu ve filmin de en büyük artısı kesin olarak.

Gray’in bugüne değin yönettiği beş filmin dördünde rol verdiği ve fetiş oyuncusu olarak nitelendirebileceğimiz Phoenix’in Mark Wahlberg ile birlikte sürüklediği film ihaleler aracılığı ile yapılan yolsuzlukları ve en küçük bireyinden tepedeki yöneticilerine kadar herkesi sarmış görünen bir yozlaşmayı ilgi çekmeyi başararak sergiliyor perdede. Üstelik bunu yaparken sistemde sıkıntı olmadığını ve sorunun bireylerde olduğunu vurgulayan Hollywood filmlerinin aksine bozukluğun sistemde olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bunu belki sert bir şekilde yapmıyor ama gerek bu yozlaşmada kaybedenlerin yine hep “küçük insanlar” olacağını ve büyüklerin her zaman ayakta kalacağını vurgulaması, gerekse Faye Dunaway’in canlandırdığı teyze karakterinde olduğu gibi pek çok insanın da ahlâksızlığın doğrudan içinde olmasa bile en azından görmemezliğe gelerek getirisinden yararlandığını söylemesi ile eleştirisinin hakkını veriyor kesinlikle. Gray bu doğru duruşunu kimi sahnelerdeki parlak mizanseni ile de desteklemeyi becermiş ve kendi adına yükünü başarı ile sırtlamış. Wahlberg’in canlandırdığı genç adamın içine zorla ve çaresizce itildiği suikast sahnesi oyuncunun parlak performansı kadar Gray’in kamera açıları ve tempolu anlatımı ile heyecanla izleniyor. Wahlberg ile Phoenix arasındaki kavga sahnesi de yine hem oyuncuların performansı hem de Gray’in seyirciye gerçeklik duygusunu birebir geçiren yönetimi ile çarpıcı kesinlikle. Bir de bir “pazarlık sahnesi” var ki sistemin çürümüşlüğünü çok sıradan bir ana tanık olduğumuzu hissetirecek bir sakinlikte anlatması ile Gray’in hanesine bir artı puan daha ekletiyor kesinlikle.
Howard Shore’un başarılı müzik çalışması ve Harris Savides’in özellikle iç mekanlardaki eskinin atmosferini hatırlatan görüntüleri ile de dikkat çeken film sinema tarihindeki öncüllerinden esinlenmiş ve bu farklı esin kaynaklarını akıllıca bir araya getirmiş bir çalışma. Sidney Lumet’İn 1970’li yıllarda çektiği ve toplumdaki yozlaşmalara odaklandığı filmlerinden Coppola’nın “Godfather – Baba” serisine –hikâyenin önemli karakterlerini bir aile kurgusu içinde akıllıca bir araya getirmesi ve mafyavari yapılanmaları ile- uzanan bir esinlenme bu ve belki çekildiği 2000 yılı ve bugün için bir parça eski görünebilecek klasik sinema dili ile bu esinlenmelerden iyi bir sonuç çıkmış ortaya. Belki filmin iki baş oyuncusunun, Wahlberg ile Phoenix’in birbirine taban tabana zıt performanslarını aynı anda seyretmenin keyfini de eklemeli son olarak. İlki nerede ise fısıldayan bir ses tonu ile konuştuğu karakterinin çıkmazlarda kalmışlığını, ikincisi ise daha gösterişli bir şekilde karakterinin hırsı ile saptığı yolda yaşadıklarını çarpıcı bir biçimde sergiliyorlar. Evet finali fazla Amerikan ve filmin eleştiri gücünü de zayıflatıyor ve zaman zaman yine Hollywood’a özgü klişelere uğramamazlık edemiyor ama filmden alınacak keyfi eksiltmemeli bu problemler.

(“Çeteler Savaşı”)