Wolfsbergen – Nanouk Leopold (2007)

“Özür dilerim. Ağlamak istemiyorum. Bir yere gitmeye korkuyorum çünkü ağlayacağımdan korkuyorum”

Bir mektup yazarak ölmek istediğini söyleyen bir yaşlı adamın ve yakınlarının bu mektuptan sonraki hayatlarının hikâyesi.

Ancak Avrupa sinemasından çıkabilecek bir sevme, sevilme, iletişim ve mutluluk hikâyesi. Yakın plan çekimlere çok az yer veren film çoğunlukla insanın normal görme açısı ile anlatılmış ve ilişkiler ve bireysel mutluluk üzerine duygusal bir konuya sahip olmasına rağmen kamerayı tarafsız ve herkese eşit bir mesafede tutarak soğuk ve durağan bir anlatımı benimsemiş bir çalışma. Hiç bir karakterinin bireysel hikâyesini atlamıyor gibi görünen film yine de karakterlerin analizinden çok içinde bulundukları koşulların ve atmsoferin analizini yapmayı tercih eden bir tarz tutturmuş.

Hikâyenin başında herkesin bir diğeri ile sorunu var bu filmde. Filmin sonunda ise roller, düşünceler ve hatta çiftler değişiyor ve karakterler huzura kavuşuyor bir şekilde. Ailenin en büyüğünün mektubu hiç de içeriğinin çağrıştırdığı gibi bir hareketlenme, bir sarsılma yaratmıyor karakterlerimizde. Bunun da temel bir nedeni var; herkes kendi dünyasının, kendi mutsuzluğunun içine kapatmış durumda kendini ve dış dünyadan gelen bu radikal ses bile onları bu dünyadan koparamıyor ve mektup yokmuş gibi davranmalarına neden oluyor. Tüm bu dışa kapalılık içinde sağduyuyu temsil eder gibi görünen ama onun da kendi sorunları olan ve Jan Decleir tarafından incelikle oynanan Ernst karakteri.

Hikâyenin en teşvik edici olduğu anlarda bile sesini yükseltmemeyi tercih eden film ayna önündeki dokunma sahnesi, ölünün temizlenmesi veya filmin son yarım saatinin geçtiği babanın kır evindeki bölüm gibi kimi kısacık kimi uzun bölümleri ile seyredeni “soğuk bir duygusallığın” içinde tutuyor sürekli. Karakterlerin dönüşümünün bir ölüm etrafında ve ondan sonra başlaması sanki karakterlerine ve bizlere yaşamın devam ettiğini ve kendimizi içimize kapattığımız kafeslerden sıyrılıp dışarıda elde edebileceğimiz her ne varsa buna sahip çıkmamızı söylüyor. Bu elde edeceğimizin adının mutluluk olup olmadığını belirsiz bırakan film o kendine özgü sakinliği ve atmosferi olan filmlerden. Karakterlerini konuşturmakta acele etmeyen senaryosu, durgunluğu ve “basitliği” ile herkes için değil bu film elbette ama doğru zamanda çekip gidebilmeyi ve bunu büyütmemeyi, ve işte o zamana kadar yaşamayı ve yaşatmayı öneren tarzı ile ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

All My Friends are Leaving Brisbane – Louise Alston (2007)

“Anthea ile tek konuştuğumuz onun aşk hayatı. Çıkmaya başlarsak ne hakkında konuşacağız?”

Mutsuz ve bekâr bir kadının mutluluğuna ulaşma yolu olarak gördüğü bütün arkadaşları gibi yaşadığı şehri terk edip başka ülkelere gitme çabasının hikâyesi.

Oğlan kızı sever ama açıl(a)maz, kız unutamadığı eski erkek arkadaşının hayalinin peşindedir, etraftakiler ya evlenir ya da şehri terk eder… Bu şekilde özetlenebilecek bir romantik komedinin sonunun ne olacağı da açıktır elbette. Bir parça “The Office” ve bir parça “Will and Grace” havası ve bunların üzerine eklenmiş eğlenceli bir hikâye, sevimli karakterler ve onları canlandıran oyuncuların kendileri de eğlenmiş gibi görünen oyunculukları. Film bu hali ile zaman zaman uzun metrajlı ve modern bir sitcom havası yaratıyor özetle.

Tüm kadronun rolünün hakkını verdiği filmde iki baş kahramanı canlandıran Charlotte Gregg ve Matt Zeremes filmi sürükleyen isimler ve samimiyetleri, komiklikleri ve zayıflıkları ile seyirciyi kendi taraflarına çekmeyi başarıyorlar ve elbette kaçınılmaz mutlu sonu onların adına umut etmesini sağlıyorlar. Filmin öyle çok da derinlere inmeyen ama kendini takip ettirmeyi başaran hikâyesi doğru insanı bulmak üzere eğlendiren bir akışa sahip ve şikayet etmek yerine gözlerimizi açık tutmamızı salık veriyor. Gerçek hayatın gerçek problemleri ve yalnızlıklarının bu şekilde çözülebilir olup olmadığı ayrı bir konu ama sonuçta bu da bir romantik komedi; kahramanlarımız acı çekerken de güldürecek ve sonuçta doğru insanı bulacaklar elbette.

Özetle filmin dinamizmini ve arada giriştiği üslup denemelerini atlamadan ve keyifli bir günde seyredilmesi gereken eğlenceli bir film. 20’li yaşların ortalarından itibaren başlayan ruh ikizini bulamama endişesi üzerine hoş ama sinemasal önemi düşük bir çalışma.

(“Bütün Arkadaşlarım Brisbane’i Terkediyor”)

Il Grande Sogno – Michele Placido (2009)

“Devrim büyük bir rüya ama sonra uyanıyorsun”

1968 yılında tüm dünyayı saran devrim rüyasının İtalya’daki yansımalarının hikâyesi.

Daha çok oyunculuğu ile tanınan İtalyan sinemacı Michele Placido’dan devrim rüyasının parçası olan bireyler üzerine yetersiz kalmış bir deneme. Hikâyenin iki temel kahramanı, aktör olmaya çalışan bir polis ile olayların göbeğinde aktif olarak yer alan bir üniversite öğrencisi, arasındaki aşkın da paralelde anlatıldığı film temasını yeterince işleyememiş ve bir parça yüzeysel kalmış görünüyor.

Filmin temel eksikliği hikâyenin akışında sahneler arasındaki geçişlerin gerektiği kadar akıcı olmaması veya bir başka deyişle kopuk olması. Sanki yönetmen her sahneyi kendi başına ele almış ve çekmiş gibi görünüyor. Bu tercih de hem “devrim” gibi büyük bir rüyanın kendi doğal çekiciliğini hem de devrim rüyası sırasında –en azından başlangıçta- karşı taraflarda olan iki insan arasındaki aşkın çekicilik potansiyelini zayıflatıyor. Aşkın veya polisin dönüşümünün ne zaman ve neden başladığını anlamak da pek kolay olmayınca film senaryosunun zayıflığına yenik düşen bir çalışma olarak kalmış. Yönetmen seyirciye sinemasal bir heyecan duygusu geçiremeyince ve senaryo da işte böyle zayıf olunca ortaya vasat bir film çıkmış sonuç olarak. İlk sevişme anına denk gelen polisin üniversitedeki boykotu basması sahnesi veya polisin kendini savunmak için “tam sana itiraf edecektim ki” diye başlayan diyalogları hikâyenin yapay çarpıcılık çabasının ve inandırıcılık alanındaki eksikliklerinin diğer örnekleri. Tüm bunlara bir de erkek kahramanın aktörlük okulundaki hocası ile ilişkisindeki hocanın öğrenciyi baştan çıkarması gibi ergen fantezileri eklenince hikâyenin pek elde tutulacak bir yanı kalmıyor doğrusu.

Tüm bunlar bir yana filmi cazip kılan bir yan var yine de; anlatmaya soyunduğu ama etkili bir görsellik ile aktaramadıkları: devrim, isyan, boykot, provokasyon, iktidar gibi bizleri de yakından ilgilendiren (veya ilgilendirmesi gereken) kavramlar. Arada gerçek görüntülerin de eşlik ettiği boykot, direniş sahneleri filmin geneli ile kıyaslandığında nispeten daha başarılı ve o günleri yaşamış veya üzerine düşünmüş insanların gönül telini titrecek görüntüler sunuyor. 60’ların kimi klasikleşmiş şarkılarından oluşan başarılı bir müzik bandı eşliğinde ama iyi kurgulanamamış bir şekilde anlatılan hikâye yine de ilginç olabilir konusu nedeni ile ama filmin arkasında bıraktığı temel izlenim başka maalesef: “Devrim çok daha iyi bir sinemayı hak ediyor”

(“The Big Dream” – “Büyük Hayal”)

Blessed – Ana Kokkinos (2009)

“Kötü olan fakirlik, kötü olan açlık, kötü olan iyi bir eğitim alamamak”

Yedi “kayıp” çocuk ve annelerinin hikâyesi.

Tek bir günün hikâyesi bu film. Önce “Çocuklar” başlığı altında çocukların gözünden, daha sonra “Anneler” başlığı altında annelerin gözünden anlatılan bu tek bir günün finalinde her iki taraf bir araya getiriliyor ve hikâye trajik olduğu kadar mutlu ve kötümser olduğu kadar iyimser bir son ile kapanıyor.

“Who’s Afraid of Working Class” adında bir tiyatro oyununa dayanan senaryonun oyunun sinemasal karşılığını çok başarılı bir şekilde oluşturduğunu belirtmek gerek öncelikle. Evet karakterlerin konuştuğu, tartıştığı ve diyalogları çok olan bir film bu ama hem diyalogların güzelliği hem de tüm bu konuşmaların görsel karşılıklarının etkileyici bir biçimde yaratıldığı bir yönetim anlayışı filmi özellikle kimi anlarında has sinemanın tadını taşıyan bir noktaya götürüyor. Hikâyenin anlatmayı seçtiği ailelerin acıda buluşmak gibi bir ortak noktaları var ama hikâyeye politik bir yan getiren bir ortak özelliği daha var ailelerin; filmin konu ettiği ailelerin orta veya alt sınıftan olmaları, daha net bir deyişle filmin dayandığı oyunun adının da belirtttiği gibi çalışan sınıftan olmaları. Bu politik boyuta bir ilave de filmin karakterlerinden birinin Marx’tan Lenin’e ve Kafka’ya ünlü yazarların kitapları ile dolu olan evi. Evde oturan yaşlı kadının çocuklardan birine okumaya başlaması için vermeyi tercih ettiği ilk kitabın John Steinbeck’in “The Grapes of Wrath – Gazap Üzümleri” romanı olması ve son olarak hikâyenin Avustralya’nın yerlilerine yapılan haksızlıklara da uzanan boyutu filmi politik açıdan dürüst ve tutarlı bir noktaya taşıyor. Özetle bu kaybolan çocukların Amerikan sinemasının anlatmayı tercih ettiği “zengin ve güzel ailelerden” değil sıradan orta veya alt sınıflardan seçilmiş olması filmin gerçekçiliğine de ciddi bir katkıda bulunuyor.

Ailelerin içinde bulundukları koşullardan kaynaklanan acıları, hataları ve günahlarının sonuçlarını doğrudan üzerlerinde hisseden çocukların içkiden sigaraya, hırsızlıktan cinsel istismara uzanan yoksul ve acı hikâyeleri film boyunca sürüyor. Tüm bu trajedi belki bir parça fazla gelebilir seyredene ama filmi bu tür bir trajik hikâyenin üzerine oynayan pek çok ticari filmden farklı kılan boyutları var ve bu boyutlara erişmesini sağlayan iki de temel unsur: samimiyeti ve tüm ekip olarak çok başarılı bir performans veren kadrosu. Samimi bir film bu çünkü daha çok çocuklarının yanında durur gibi görünse de anneleri ve genelde aileleri de anlamaya çalışıyor; içinde bulundukları koşullar ve genel olarak ekonomik düzenin kurbanlar olarak gösteriyor onları da. Evet çocuk ve genç oyuncuları ile tüm oyuncu kadrosu başarılı ama özellikle Frances O’Connor’dan söz etmek gerek; hikâyenin en trajik acılarını yaşayan kahramanını yürek parçalayıcı bir güzellikte canlandırıyor, özellikle hastane ve gece kulübü sahnelerinde.

Ruhları örselenmiş büyüklerin ve onların ruhları parçalanmış çocuklarının bu hikâyesi tüm film boyunca taşıdığı ve seyredene de geçirdiği trajik ve karamsar havayı finalde belki biraz fazla kolay ve çabuk dağıtıyor ama sanırım hem filmin hem seyredenin ihtiyaç duyduğu sahneler bunlar ve bu nedenle zorlama görünmüyor ve rahatsız etmiyor bu seçim.

Paralel olarak anlattığı hikâyelerin kahramanlarını doğrudan bir iletişim içine sokmayan senaryonun sanki tek bir hikâyeyi aktarıyor gibi görünmeyi başardığı, hastanede geçen tüm sahne veya bardaki para sahnesi gibi çok iyi çekilmiş ve anlatılmış görünen anlara sahip olan filmin en temel başarısı, ticari sinemanın özenmemiz için yaratılan yapay dünyalarını değil gerçek dünyaları getirmesi karşımıza. Annelik üzerine korkunç güzel sahneleri olan bu film karanlık ve sarsıcı bir etkiye sahip ama bir dürüst ve samimi tavır ile karşımıza getirildiği sürece bu çarpıcılığın sadece olumlu bir etkisi olabilir. Çocuklardan birinin hırsızlık için girdiği evde evin sahibine “Das Kapital” kitabını fırlatması gibi hoş politik duruşları da olan film seyretmek ve düşünmek için.

(“Kutsanmış”)