2011 Festival Notları 2

Ha Ha Ha – Hong Sang-Soo : Erkekler ve onların boş hayalleri, hikâyeleri anlatmak ve yaşamak üzerine yönetmenin daha önceki filmlerinin tarzında ve sürekli bir gülümseme ile seyredilen filmlerden. Aynı zamanlarda aynı yerde olan kahramanlarının bunun farkında olmadan birbirlerine anlattıkları ortak hikâyeleri güldüren değil gülümseten bir filme kaynaklık ediyor ve filmin şaşkın kahramanlarına hani nerede ise aşık ediyor sizi. Hafif üslupçu bir tavır ve alçak gönüllü doğal oyunculuklar filmi daha da cazip kılıyor.

La Noire De… – Ousmane Sembene : Afrika sinemasının ilk örneklerinden. Koloniler, ırkçılık, sömürge, üst-alt sınıf ilişkisi üzerine çarpıcı bir stil denemesi de içeren etkileyici bir film. Ezilenleri temsil eden kahramanımızın hiç konuşmadığı ve sadece iç sesini duyduğumuz film varlığından haberdar olmadığınız ama seyredince büyük keyif aldığınız o gizli mücevherlerden. Çarpıcı finali, bazılarının saygınlığı ve iktidarı ancak ezdiklerinin varlığı ile elde edebildiğini göstermesi ve beklenenin tersine güçlü olanın değil güçsüz olanın bireyselliğinin öne çıktığı anlatımı ile festivalin zirvelerinden biri oldu benim için.
(“Black Girl” – “Kara Kız”)

Les Bruit des Glaçons – Bertrand Blier : Usta Fransız bir sinemacıdan ancak Fransız sinemasından çıkabilecek bir film. İnsan kılığında hayatına giren kanseri ile baş etmeye çalışan adamın kimi zaman oldukça komik olan kara mizah tarzındaki hikâyesi riskli bir konuyu kurallara, normlara pek de takmadan anlatıyor. Jean Dujardin’in başarılı ve dinamik bir oyunculuk gösterdiği film kanser insan olsaydı herhalde bu olurdu dedirten tiplemesi ile sinir bozucu bir durumu getiriyor karşımıza. Bu durumu dengeleyen “aşırı iyi sonu” ve her hikâyeyi inandırıcılığın sınırları içinde anlatan Hollywood sinemasına inat tarzı ile ilginç bir film. Amaçladığı kadar değil ama yine de yaratıcı ve çarpıcı.
(“The Clink of Ice” – “Buz Sesi”)

2011 Festival Notları 1

Il Grido – Michelangelo Antonioni : Bir büyük ustadan bir klasik. Festival için filmi seçenin Zeki Demirkubuz olması filmi seyrettikten sonra daha da anlam kazandı. Bir “üçüncü sayfa” hikâyesi bu ve kahramanın bir yere varmayıp başladığı yerde biten yolculuğuna finaldeki çarpıcı sahnelerle bir sosyal boyut ta katmış Antonioni. Siyah beyazın estetiği, klasik tarzda başarılı oyunculuklar, bir hikâyenin varlığı ve çıkışsızlığın çarpıcı anlatımı ile sinema tarihinin görülmesi gerekli eserlerinden biri.
(“The Cry” – “Çığlık”)

Little Rock – Mike Ott : Amerikan bağımsız sinemasından bir örnek. Bir iletişimsizlik ve kaybolma hikâyesi. Benzerlerinden farklı yanı kaybolanların kendilerini Little Rock kasabasında bulan iki Japon genç olması. Hafifliğin arkasında kendini hissettiren bir karamsarlık, aynı dili konuşamıyor olmanın hem mecazi hem gerçek anlamı ve tesadüflerin hayatımızı nasıl kökten değiştirebildiği üzerine bir küçük film. Küçük kasabaların boşluğunu, yapacak bir şey olmamasını, aylak geçen günleri çarpıcı olmasa da hafif melankolik ve hoş bir tarzda anlatıyor.

Morgen – Marian Crisan : İlk uzun metrajlı filmini çeken Crisan’dan göçmenler, mülteciler ve temel olarak sınırlar üzerine bir çalışma. Durağan anlatımı etkisini azaltsa da yerinde bir kara mizahla sıradan insanları ve onların takılıp kalmışlığını aktarmayı başarıyor. Baştaki Romanya-Macaristan sınırında geçen küçük bölüm sınırların anlamsızlığını sıkı bir bürokrasi taşlaması ile anlatıyor ve film yoksulların savrulmuşluğunu gözler önüne seriyor. Türk oyuncunun film boyunca tekrarladığı sınırlı replikleri bu aşırı tekrarlama sonucu –Türkçe bilenler için- rahatsız edici olabilir ama öte yandan dilin sınırlayıcılığına da vurgu özelliği taşıyor. Beklenen “o yarın” gelmeyecek.
(“Yarın”)

The Black Dahlia – Brian de Palma (2006)

“Hayatta çok şey kaybettim ama para için bir dövüşü asla!”

Öldürülen bir sinema oyuncusunun katilinin peşine düşen iki polisin hikâyesi.

James Ellroy’un romanından uyarlanan film kameranın arkasındaki usta isim Brian de Palma’ya rağmen çoğunlukla vasat bir düzeyde gezinen ol(a)mamış bir çalışma. İkinci Dünya Savaşı sonrası 40’lı yıllarda Los Angeles’ta geçen hikâye diğer Ellroy uyarlamalarında olduğu gibi kara film havası taşıyan ve iyi ve kötü polisleri, “femme fatale” havasındaki kadınları, sapkın karakterleri ve her yana yayılmış yozlaşma örnekleri ile bir potansiyel taşıyor ama gerek hikâyenin akışı, gerek oyunculuklar ve gerekse yönetim filme bu potansiyelin çok azını taşıyabilmiş görünüyor.

Scarlett Johansson, Josh Harnett, Aaron Eckhart ve Hillary Swank gibi genç neslin yıldızları var kadroda ama bu isimlerden tek ayakta kalabilen Swank oluyor ve o da sadece idare ediyor. Johansson ve Eckhart açık bir ifade ile oldukça kötü bir performans veriyorlar ve inandırıcılığın epeyce uzağına düşüyorlar. Hanett’ın canlandırdığı karakterin zaman zaman anlatıcı rolü üstlendiği film bu araya giren açıklayıcı cümlelerin pek de “iz bırakacak” ifadeler olmaması nedeni ile nerede ise “gösteremeyince anlatalım” tarzı bir yaklaşımın örneği oluyor. Tasarımı oldukça şık bir film bu ama bu tercih örneğin yine bir Ellroy uyarlaması olan “L.A. Confidential” filmindeki şıklığın aksine vasatlığın üzerini örtmeye çalışan bir gereksiz örtüye dönüşmüş.

Herkesin bir sırrı olunca ve bu sırlar, itiraflar, yalanlar peş peşe ortaya dökülünce bir ara nefes alamadığınızı hissetmeniz bile mümkün film boyunca. O kadar ki biraz daha ileri gidilip ve kötü oyunculukları da bir parça abartarak bir kara film parodisi yapılabilirmiş diye düşünmemek mümkün değil. Brian de Palma’nın elinin değdiği belli olan ve filmin genelinden hayli yüksek seviyelerde seyreden boks maçı ve yüksekten düşme sahneleri gibi kısıtlı seyre değer örnekleri bir kenara bırakırsanız “masa üzerinde aşk” gibi oldukça yapay görünen kimi sahneleri de barındıran film bir usta tarafından çekilmiş ama ustanın kendisini gizlediği bir film gibi duruyor çoğunlukla. Tüm bu olumsuzluklara rağmen filmin hayli başarılı bir görüntü yönetimi var ve renk ve ışık seçimleri belki filme uymayan o şıklığa da katkıda bulunuyorlar ama bundan bağımsız olarak Vilmos Zsigmond kendi başına takdir edilmesi gereken bir çalışma çıkarmış.

(“Cehennem Çiçeği”)

Whisky Romeo Zulu – Enrique Piñeyro (2004)

“Yangın söndürücü boş, durum göstergeleri ve jireskop bozuk. Yedek durum göstergeleri de bozuk. Bir haftadır böyle uçuyoruz”

Pilotluğunu yaptığı hava yolları şirketinin uçuş güvenliğini ciddi olarak tehlikeye sokan uygulamalarına karşı çıkan bir adamın gerçek hikâyesi.

Arjantin sinemasının son yıllardaki örneklerinin favori temalarından biri geçmişle hesaplaşma olsa gerek. Askeri yönetim dönemindeki kayıplar ve işkenceler ile günümüze kadar süren hesaplaşmasının ülkemize de örnek olmasını dilediğimiz bu ülkenin sineması da son yıllarda bu konuyu sık sık gündemde tutuyor. Bu film ise askeri dönemin bitişinden sonra meydana gelen bir uçak kazası ile sonuçlanan hikâyesini anlatırken, finalde olaya karışmış insanların görüntülerini ve konuşmalarını da perdeye taşıyarak maliyet düşürme diye yola çıkılan ve pahalı gördükleri güvenlik tedbirlerinin vahim bir şekilde ihmal edilmesine uzanan şirket politikalarını ve buna göz yuman sivil ve askeri kurumların girift yoz ilişkilerini net bir şekilde sergiliyor.

Filmin yönetmeni, senaristlerinden biri ve baş oyuncusu olan Enrique Piñeyro kendi gerçek hikâyesini anlatırken konunun çarpıcılığına kapılmayan nötr bir anlatımı tercih etmiş. “Şirket büyüdükçe hosteslerin etek boylarını kısaltan” ucuz havayolu şirketlerinden birinde pilot olarak çalışan Piñeyro güvenlikle ilgili problemleri sürekli gündeme getirmeye, uçuş güvenliğinin yetersiz olduğuna inandığı durumlarda uçmayı reddetmeye çalışıyor ama bir yandan vahşi kapitalizm diğer yandan yozlaşma/suistimal/rüşvet ağı onun bu çabalarını boşa çıkarıyor ve başını da derde sokuyor. Film boyunca uçakların güvenliğinin nasıl ihmal edildiğini görünce bir sonraki ilk uçak seyahatinizi içinizde ciddi bir tedirginlik ile yapacağınız kesin. Piñeyro sondaki görüntüler ile hem filmin hesaplaşma dozunu artırıyor hem de filme bir belgesel havası katıyor. Sondaki bu görüntülerde yer alan şirket yetkilileri ve denetim sorumlularının konuşmaları bugün cunta döneminde yaptıklarının arkasında duran askerlerin konuşmalarından hiç de farklı değil.

Yönetmenin uçmaya ve pilotluğa derin bir sevgi gösterdiğini açıkça gösteren çekimler bir bakıma onun sevdiği bir işi yaparken duyduğu hayal kırıklığını ve düştüğü dehşeti daha açık görmemizi sağlıyor ama filmin etki gücünü düşüren ciddi başka bir problemi var. Kahramanımızın çocukluk dönemindeki aşkı ile ilgili bölümlerin -bugüne bağlanıyor olsa da- hikâyede yeri yok ve filme gereksiz bir nostalji veya romantik dram havası getiriyor. Oysa film modern toplumlarda kapitalizmin ve iktidarı ellerinde tutan güçlerin tek tek bireylerin hayatını nasıl hiçe sayabildiğini göstermek gibi bir işe ve üstelik başarılı bir şekilde soyunmuş durumda. Her ne kadar bu çocukluk dönemi sahnelerinin çocukluğun masumiyetinin toplumun normları ile nasıl da yetişkinliğin hayal kırıklığına dönüştüğünü gösterdiği söylenebilecek olsa da sonuçta filmi asıl havasından uzaklaştıran gereksiz ve yetersiz bölümler olarak kalmışlar. Piñeyro’nun oyunculuğu ise filmin diğer tüm oyuncuların tarzından oldukça farklı ve sanki kendisine filme uygun bir yüz ifadesi takınmış ve tüm film boyunca bunu hiç değiştirmemiş gibi görünüyor.

Sinemanın artistik veya teknik yönlerinden çok sosyal alandaki önemi açısından değer taşıyan ve finali oldukça iyi bağlanmış olan bir film. Egemenlerin elindeki halkın zavallılığının sinemadaki bir başka örneği.