Pane e Tulipani – Silvio Soldini (2000)

“Gittiğinizden beri hayatım bir bataklığa dönüştü. Geceler azap veriyor, gündüzler geçmiyor”

Bir ev kadınının rutin hayatından kaçıp mutluluğu arama hikayesi.

Çoğunlukla romantik komedi tadında ilerleyen film konusuna pek de bir orijinallik katmayan, kaçırdıklarını çok da geç olmadan yakalama telaşına düşen sevimli karakterini takip eden, komedi dozunu düşük tutup romantizme bir parça daha fazla ağırlık veren bir çalışma. Ödüllere boğulmuş bu filmin iyimserliği, sıcak havası ve iki baş oyuncusunun (Licia Magletta ve Bruno Ganz) keyifli oyunlarına yaslanan tavrı filmi çok da üst düzeyde bir kategoriye koymuyor doğrusu ama rahat seyredilen bir eser özetle.

Sakar kahramanımızın bir aksiliğin sonucunda başlayan hikâyesi temel olarak Venedik’te geçiyor ama yaratıcıları Venedik şehrini bir kartpostal dizisi olarak veya turistik görüntüler eşliğinde değil, yaşayan herhangi bir şehir olarak göstererek saygı duyulacak bir seçim yapıyorlar. Kahramanımızın kısa bir süre yalnız kalma arzusu ile başlayan ama kendisinden esirgediklerini, kaçırdığı mutluluğu ve mutsuz bir ev kadınından mutlu bir çiçekçiye dönüşme ihtimalini fark etmesi ile devam eden hikâyenin sevimliliğine ve sıcaklığına, ve hikâyeye serpiştirilen küçük/sevimli/garip karakterlere temelde bir itirazım yok ama tüm bunların toplamda kendisini seyrettirmeyi başaran bir film yaratma dışında farklı ve yeni bir dünyanın kapılarını aralamadığı açık. Giuseppe Battiston’un canlandırdığı yarı dedektif tesisatçı, Felice Andreasi’nin anarşist çiçekçisi veya Marina Massironi’nin masözü kendi içlerinde çekici karakterler ve keyifli bir şekilde canlandırılmışlar ama sanki filme ilginçlik katmak için eklenmiş gibi duruyorlar.

Ölmekte olan lale çiçeklerinin sembolizmi, başta Bruno Ganz olmak üzere samimi performanslar sunan oyuncuları ve Venedik sokakları ile bu film özellikle mutluluğu arayış hikâyelerini sevenler için.

(“Bread and Tulips” – “Ekmek ve Laleler”)

Moby Dick – John Huston (1956)

“Eğer Tanrı balık olmak isteseydi, balina olurdu”

İntikam tutkusu ile büyük bir beyaz balinanın peşine düşen bir kaptanın hikâyesi.

Herman Melville’in çok bilinen romanından uyarlanan ve senaryosunda ağırlıklı olarak ünlü yazar Ray Bradbury’nin imzası olan bir sinema klasiği. Her şeyi ile deniz ile iç içe yaşayan bir kasabanın balina avına çıkan denizcilerinin ve kaptanlarının bu hikâyesi hem çok başarılı bir macera filmi olarak hem de bir adamın tutkusunun peşinde nerelere kadar gidebileceğini gösteren heyecanlı bir dram filmi olarak çok başarılı bir çalışma. Yönetmen John Huston’ın başarısının en az senaryonun ve onun dayandığı romanın başarısı kadar yüksek seviyelerde olduğu bu film klasik sinemanın da çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor.

Gemicilerden biri olan Ishmael’in hikâyesi gibi başlayıp bir süre sonra balinalar ile insanlar arasındaki mücadeleye ve asıl olarak kaptan Ahab’ın hikâyesine dönen filmin temel olarak eleştirilebilecek tek yanı da bu aslında. Başlangıçtan kısa bir süre sonra Ishmael sadece gemicilerden herhangi biri oluyor çünkü ve başta daha sık daha sonra ise çok seyrek olarak onun anlatıcı rolünü üstlenmesine de filmin akışı içinde gerek yokmuş gibi duruyor. Belki Ishmael’in baştaki “yamyam” ile karşılaşması da bir süre sonra filmin akışı içinde önemsiz ve anlamsız kalıyor ama romanda da yer alan bu bölüm çok da rahatsız etmiyor.

John Huston çok başarılı bir görüntü yönetiminin ve filmin çekildiği yıla göre hayli başarılı olan efektlerinin de yardımı ile bu macera filminin çok keyifli bir seyirlik olmasını sağlamış. Kahverengiye yakın renk tonları filme biraz nostaljik biraz da depresif ve gerilimli bir hava katarken, geminin sefere çıkmasından önce limanda toplanan halkın ve özellikle kadın yüzlerinin yakın plan çekimleri gemicileri nerede ise kutsal bir sefere çıkan kahramanların yerine koyarak hem bu insanların tüm kasabanın deniz ile iç içe geçen hayatındaki önemini hem de sonradan gelişecek olaylar için onlarla özdeşleşmemizi sağlayarak maceranın tadını artırıyor. Fırtına ve özellikle de balina ile mücadele sahneleri bugünün değme macera filmine taş çıkacak kalitede ve günümüzün yapay bilgisayar efektlerinin olmadığı düşünüldüğünde daha da etkileyici. Ahab’ı canlandıran Gregory Peck’in her zamanki kalitesini gösterdiği filmde Huston kaptanın gemicileri balina ile savaş için motive etmeye ve onları kendi intikam hikâyesinin parçası yapmaya çalıştığı sahne veya yakıcı güneş altında bekleyiş içindeki gemicileri gösterdiği sahnede ustalığını konuşturmuş.

Balina avının etikliğini unutarak seyredilmesi gereken, intikamın ne şiddetli bir motivasyon faktörü olabileceğini gösteren, hikâyesini bir Shakespeare trajedisi kahramanını da bir Shakespeare kahramanı gibi anlatan bu film sinemanın görülmesi gerekli filmlerinden. Başlarda kısa bir bölümde ölümsüz Orson Welles’in de yer aldığı film Gregory Peck başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosundan aldığı etkileyici performanslar, yukarıda belirttiklerime ilave olarak “St. Elmo’s Fire” gibi pek çok sahne ve Huston’ın ustalığını takdir etmek için. Elbette bir de insanın doğa ile korkunç mücadelesi ve bu mücadelenin ezeli ve ebedi kazananının kim olacağını görmek için.

(“Beyaz Balina”)

Salome – William Dieterle (1953)

“Seni uyarıyorum. Ya o ölecek ya biz”

Romalılar, vaftizci Yahya, İsa, Celile Krallığı, Salome, diktatörlük, ahlâk ve Hristiyanlık üzerine bir hikâye.

Tarihi bir dram ve üstelik Rita Hayworth’ın varlığı ile o döneme göre erotik bir dram şeklinde başlayan, finalinde ise altına Vatikan’ın imza atacağı bir “Hristiyanlığın doğuşu” hikâyesine dönüşen tipik Hollywood fimlerinden. Amerikan sinemasının her şey pazarlanabilir anlayışına gayet uygun bir tarzda çekilmiş ama o ölçüler içinde bakıldığında bile kendi kategorisi içinde de zayıf kalmış bir çalışma.

Hollywood’un tarihsel hikâyeleri kendi amacına ve arzusuna uygun bir şekilde yeniden biçimlendirdiği filmlerin örneklerinden biri olan bu çalışma başroldeki Rita Hayworth’ın varlığından dolayı hikâyenin diğer pek çok versiyonunun aksine Salome’yi aşkta aldatılmış, annesinin kurbanı ve temelde masum olarak göstermeyi tercih ediyor. Öyle ki finalde İsa’yı geniş bir açık alanda dinleyen binlerce insandan biri olarak resmediyor onu. Vaftizci Yahya’nın başını isteyen annesi midir yoksa yaygın olan yoruma göre Salome midir bilinmez ama film doğal olarak birinci yorumu tercih etmiş. Rita Hayworth filmin güzel kadın kontenjanından dans ediyor, pembe elbisesi ile kamerasında uzanıyor ve hizmetçisinin yelpaze ile serinletmesinin tadını çıkarıyor, arada öpüyor ve öpülüyor. Stewart Granger yakışıklı ve Hristiyanlığa sempati ile bakan ve kendisine pek de uymuş görünmeyen Romalı asker rolünde bazen bir inanç adamı bazen de bir romantik komedi kahramanı gibi dolaşıyor. Filmin oyunculuk açısından ayakta kalan tek ismi Celile kralını canlandıran Charles Laughton ve o da aşırı sefahat düşkünü kralı zaman zaman karikatürize ederek ama yine de çekici bir biçimde oyunuyor. Vaftizci Yahya’yı canlandıran Alan Badel ise anlaşılan rolünün kutsallığına kendisini kaptırmış çünkü sürekli başının etrafında bir hale varmış edası ile geziniyor göründüğü her karede. Nerede ise kahramanını kibirli bir kişiliğe çevirmiş görünüyor bu hali ile.

Olayların geçtiği yerde, İsrail’de çekilen film Hayworth’ın güzelliği ve özellikle onun ünlü yedi tül dansı ile ilgi toplayabilir belki. Onun dışında sonu ile kaba bir dini propagandaya dönüşmeye başlayan ve İsa’nın vaazı ile biten bir filme “Salome” adını vermekten çekinmeyen filmin tipik bir Hollywood tarzı çalışma olduğunu unutmamak gerekiyor. Mutlaka bir Salome hikâyesi isteniyorsa Carlos Saura’nın aynı isimli ve flamenko dansları ile örülü filmi çok daha doğru bir seçim olur.

House of Sand and Fog – Vadim Perelman (2003)

“O bir kuş, kanadı kırık bir kuş”

Hayatı dağılmakta olan bir kadın ile Amerika’ya göç etmiş bir İranlı’nın bir evin mülkiyeti üzerindeki üzerindeki kavgalarının hikâyesi.

Bir evin sahipliğinin ve evin kendisinin odak noktası olduğu bu film hikâyesi boyunca pek çok yan temaya ve genellikle başarılı bir şekilde değiniyor; ev ve aile, kendini evinde hissetmek, sosyal statüler, iktidarını yitirme, başkalarını anlama, sorumluluklar ve sevgi. Yönetmen Vadim Perelman bu ilk sinema filminde inceliklerle örülmüş bir tavırla ve özellikle iki oyuncusununun (karı koca rolündeki Ben Kingsley ve Shohreh Aghdashloo) desteği ile başarılı bir drama imza atıyor.

Şah döneminde İran’da albayken devrimden sonra ailesi ile ABD’ye göç eden adam geride bıraktığı statünün ve gücünü kaybetmenin yıkıcı etkisini üzerinden atamamış ve bir yabancı ülkeye sığınmış olmanın kendisinde yarattığı baskı ile mücadele ediyor. Genç kadın ise kendisini terk eden kocasından sonra dağılan hayatı ile ne yapacağını bilemez bir durumda. Burada bir mülkiyet kavgası var ama alışılagelenin aksine tarafların ikisi de bir şekilde kaybetmiş ve zayıf insanlar, ve bir mülkiyet hırsı değil söz konusu olan burada. İki taraf için de ayakta kalabilmelerinin tek yolu sanki bu evin sahipliği. Bu bağlamda da kavgaları saygı duyulacak bir çatışma aslında. Kadının avukatının bürosundaki ilginç komünist temalı afiş “Your Oppression is Our Revolution – Sizin ezilmeniz bizim devrimimiz demektir” ve bu afişin bir devrimden kaçmış adam üzerindeki etkisinden yola çıkıp filmin bir şekilde politik bir söylemi olduğunu iddia etmek mümkün değil elbette ama yine de gerek filmin yukarıda bahsettiğim temel teması gerek afiş gerekse albayın İran’da Şah döneminin istihbarat teşkilatı olan Savak ile bağlantısının olup olmadığının kısa da olsa sorgulanması filmi en azından benzerlerinden bir parça ileriye taşıyor.

Filmin ilginç görüntü çalışmasından da sözetmek gerek. Genellikle farklı sahneleri birbirine bağlarken görüntüye gelen ilginç kareler (hızla hareket eden bulutlar, sis, çarpıcı bir gökyüzü vs.) filme alttan alta sürekli bir tedirginlik duygusu sağlıyor. Müzik de benzer şekilde bu dramın trajediye dönüşme potansiyelin altını sürekli çiziyor ve tedirginliği artırıyor. Bu tercihler ilk başta yadırgatabilir seyrederken ama filme kattığı tedirginlik duygusunu da yabana atmamak gerekiyor. Yönetmen Perelman bir romandan uyarlanan senaryoyu hikâyenin tonuna uygun ama onu bir şekilde rahatsız etmeden şıklık kattığı bir üslup ile yönetiyor. Genç kadında Jennifer Connely’in iyi, polis sevgilisi rolündeki Ron Eldard’ın durgun bir performans verdiği filmde, ailenin oğlu rolündeki Jonathan Ahdout oldukça aksayan bir performans sergiliyor.

1979’dan 2003’e kadar geçen yirmi dört yılda annenin İngilizcesinin neden az geliştiği gibi aksaklıkları ve adamın geçmişinin bir yandan Şah’la fotoğraf çektirecek kadar yakınlık içinde ama bir yandan da deniz kenarında mutlu aile görüntülerini içeren bir parlaklıkla gösterilmesi gibi “nötr” yaklaşımları bir yana bırakırsanız filme getirilecek temel eleştiriler yukarıda bahsettiğim politik söyleminin belirsizliği durumu ve gereğinden fazla sert görünen finali. Tipik bir Amerikan bakışının İran devrimini doğrulamayacağı açık ama senaryo ne devrim öncesi ne de devrim sonrası ile ilgili bir duruş sergiliyor. Filmin sert finali ise evet sert ama çarpıcı bir tercih. Hikâyelerini aktardığı kaybedenler için bir çıkış olmadığını söyler gibi veya kadının örneğinde olduğu gibi her türlü beklentiden veya zorunluluktan uzak gerçek sevgi dışında bir kurtuluş yolu olmadığını.

(“Sisler Evi”)