L’Avenir – Mia Hansen-Løve (2016)

“Düşünsene; çocuklarım gitti, kocam beni terk etti, annem öldü. Özgürlüğü buldum. Tam özgürlük. Hiç tatmamıştım. Olağandışı bir şey”

Evli ve iki çocuklu, hayatındaki tek önemli sorun yaşlanan ve psikolojik sorunlara sahip annesi olan bir felsefe hocasının ani gelişmeler yüzünden kendisini yeniden keşfetmesinin hikâyesi.

Mia Hansen-Løve’un yazdığı ve yönettiği bir Fransa ve Almanya ortak yapımı. Isabelle Huppert’in müthiş bir sadelikle gerçekçiliği birleştiren performansı ile canlandırdığı hikâyenin kahramanını annesinden esinlenerek yaratmış Hansen-Løve ve ortaya yalın ve entelektüel bir sonuç çıkmış. Bir modern dünya filmi bu ve anlattıklarını sömürmeden, mesaj kaygısına kapılmadan, gerçekçi ve zarif bir dil ile getirmeyi başaran bir çalışma. Dramatik patlamalara ve hatta melodramlara kolayca kayabilecek bir hikâyeyi dikkatle ve özenle ele almış yönetmen ve Huppert’in olağanüstü katkısı ile ilgiyi kesinlikle hak eden bir film çekmiş.

Berlin’de buradaki çalışması ile yönetmen ödülünü kazanan Hansen-Løve filmi için ilham kaynağı olarak Eric Rohmer’in 1986 yapımı “Le Rayon Vert” (Yeşil Işın) adlı filmini göstermiş. Hikâyeler ve karakterleri arasında doğrudan bir ilişki veya yakınlık yok bu filmlerin ama sanırım Hansen-Løve’a ilham kaynağı olan, Rohmer filmindeki baş karakterin tam da yaz tatili öncesinde birdenbire yalnız kalıvermesi (sevgilisinden ayrılıyor ve beraber tatile gitmeyi planladığı kız arkadaşı sevgilisi ile gitmeyi tercih ederek onu son anda yalnız bırakıyor) olsa gerek. Burada da felsefe hocası Nathalie planlamadığı ve beklemediği bir şekilde kendi başına kalıveriyor ve finali ile de Rohmer’in filminin sonundaki umuda göndermede bulunuyor yönetmen oldukça duyarlı ve zarif bir şekilde.

Yönetmenin anne ve babası felsefe profesörleriymiş ve kendisi 20’li yaşlarındayken ayrılmışlar. O da hem bu entelektüel ebeveynlerle yaşamanın hem de onların ayrıklıklarının tecrübelerini ve kendisinde bıraktığı izleri hikâyesine taşımış anlaşılan. İlk sahnede kadının yazmakta olduğu yazıdaki “İnsanın kendini başkasının yerine koyması mümkün müdür?” cümlesinden kocasından duyduğumuz “Müzik sadece dinlemen değil, görmen gereken bir şey” sözüne, her yıl olduğu gibi tatile gittikleri Bretonya bögesinde Chateaubriand’ın mezarını ziyaret etmelerinden seçilen müziklere entelektüel bir film bu. Hikâye boyunca adını duyduğumuz filozoflardan felsefe kitaplarına akademik ortamdan felsefî tartışmalara bu bilim dalını hikâyesinin ayrılmaz bir parçası yapmış Fransız sinemacı. Bu durum çok konuşmalı ve derin konuların tartışıldığı bir hikâye düşüncesi (ve bazıları için korkusu) yaratmamalı; aksine Hansen-Løve bundan özenle uzak durmuş ve bu konuların karakterlerin günlük hayatındaki yerini ve onların tavır ve düşüncelerini şekillendirdiğini göstermek ve hatırlatmakla yetinmiş doğru bir şekilde.

Nathalie’nin ders verdiği okulda öğrencilerin hükümetin reform planlarına karşı yaptığı boykot eylemi ve derslere katılmak isteyenlere engel olmaları karşısında takındığı “apolitik” denecek tutum (Emeklilik yaşını 67’ye yükseltme planını eleştiren öğrencilere “Ben işimi seviyorum” cevabını veriyor örneğin) kendisine kurmuş olduğu ve hiç değişmeyecekmiş gibi görünen hayatı ile yakından da bağlantılı görünüyor. Gençliğinde 3 sene boyunca komünist olan ama SSCB’ye gidip hayal kırıklığına uğrayınca fikirlerinin değiştiğini söyleyen kadının teorik olanda kalma ve eyleme dökmeme prensibi özel hayatı için de geçerlidir. Radikal olandan hep uzak durmuştur ve hayatı bu şekilde sürüp gidecek gibidir ama hiç beklemediği bir şekilde hayatındaki tüm sabit olgular değişecektir ve hikâye temel olarak Nathalie’nin bu durumdaki tepkileri, düşünceleri ve eylemleri (ya da eylemsizliği) üzerine kuruludur. Annesinin daha önce sokağa hemen hiç çıkmamış kedisinin Nathalie’nin gittiği dağ başında ortadan kaybolması bu açıdan sembolik bir anlam taşıyor. Kadın kedinin kaybolacağı ve öleceğinden korkar ama eski bir öğrencisi olan genç adam ona “içgüdü”yü hatırlatır. İşte film de bize kadının ayakta kalıp kalmayacağını, yaşama içgüdüsünün ona bu konuda yardımcı olup olamayacağını sorgulatıyor ve finali ile de bu sorunun cevabını veriyor.

Nathalie’nin aksine, bir zamanlar öğrencisi olan genç Fabien konformist bir akademisyen hayatından uzak durmuş, eylemlere katılmaya devam etmiş, anarşist bir gruba katılmış ve şehirden uzak bir hayat sürmektedir. Film bu iki farklı tercih arasında bir doğru belirlemiyor ve seyirciye de bir yönlendirmede bulunmuyor. Bu tutumunu filmdeki diğer önemli gelişmelerde de koruyor hikâye: Ortaya çıkan ihanet örneğin, bir Amerikan filminde göreceğimiz duygu patlamalarından çok farklı bir şekilde karşılanıyor ve film hiçbir anında seyirciye bir duygusallık dayatmasında bulunmuyor. Belki final bu konuda bir istisna olabilir ama o derece zarif ve özenli bir sahne ki bu ve doğallığı ve gerçekçiliği ile o derece etkileyici ki hiçbir şekilde rahatsız etmiyor.

Film uzun bir evlilikten sonra ayrılmanın kırgınlık yaratan ve iç burkan doğasını da pratik sonuçları ile birlikte başarı ile ele almış. Yıllarca emek verilen bir bahçedeki çiçeklere ne olacağı konusu, değişmez bir yaz tatili mekânı olan eve artık gidilemeyeceği gerçeği (bu evde karı koca arasında geçen ve bu pratik sonuçla yüzleşilen çok iyi bir sahne var) veya yıllar içinde alınmış tüm o kitapların paylaşımı gibi konular filmin o yalın atmosferi içinde seyircinin karşısına koca bir soru işareti olarak bıraklıyor yönetmen tarafından. Tüm bunları yaparken müziklerde de çok doğru seçimlerde bulunmuş Mia Hansen-Løve. Schubert’in “Auf Dem Wasser Zu Singen“ adlı lied’inden Woody Guthrie’nin “Ship in the Sky”ına ve Donovan’ın “Deep Peace” adlı klasiğine film klasik müzikten veya pop-folk’un nitelikli isimlerinden yararlanmış. Noel sahnesinde kullanılan ve kapanış jeneriği boyunca devam eden “Unchained Melody” (The Fleetwoods’un akapella yorumu ile) ise sahnenin “Noel mutluluğu” ruhuna çok uygun ve bir parça hüzünlü havası ile çok yerinde bir tercih olarak görünüyor. Hafif bir kaydırma, sarı ve sıcak renkli görüntü ile dört dörtlük bir iş çıkarmış Mia Hansen-Løve ve görüntü yönetmeni Denis Lenoir bu final sahnesinde. Orijinal müzik kullanılmayan film bu seçimleri ile de dikkati çekiyor kısacası.

“Eskiden radikaldim, değiştim” diyen Nathalie’ye “Ama dünya aynı, sadece artık daha kötü” diye cevap veriyor genç bir kadın. Belki bu konuda değil ama kendi hayatı konusunda değişmek zorundadır Nathalie ve Huppert bu karakteri göründüğü her sahnede en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmayan, nüanslarla zenginleştirilmiş performansı ile canlandırıyor. Ağlamaktan kahkahaya geçtiği otobüs sahnesinden Fabien ile olan tüm ikili sahnelere (çok ince bir flört havası olan bu sahneler oyuncunun üstün yeteneğinin ve Hansen-Løve’un senarist ve yönetmen olarak başarısının parlak örnekleri) parlak bir oyunculuk gösterisi sunuyor oyuncu. Fikirler ile eylemlerin birlikteliği ve/veya zıtlığı üzerine düşündürdükleri ile de önemli olan filmde yönetmenin sade mizanseni ile yakaladığı başarı çok önemli ve has sinemanın teknik oyunlarla uğraşmadan etkileyici olabileceğinin de sağlam bir kanıtı. Örneğin, ihaneti öğrenen kadının, kocasına “Beni ömür boyu seveceğini düşünüyordum” dediği sahne değme melodram sahnesine taş çıkartır gücü ile. Çaba harcamadan elde edilmiş izlenimi veren (elbette yanlış bir izlenim bu) doğallığı ile önemli bir sinema yapıt.

(“Things to Come” – “Gelecek Günler”)

Doğu’nun Limanları – Amin Maalouf

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un bir romanı. Bizde de hayli popüler olan ve bugüne kadar toplam dokuz roman ve aralarında çok satmış “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin de olduğu yedi kurgu-dışı eser yazan Maalouf, ayrıca Fin besteci Kaija Anneli Saariaho’nun dört operasının da librettosunu hazırlayan bir sanatçı. İlk kez 1996’da yayımlanan ve yazarın altıncı romanı olan kitap Ortadoğu meselesine, babasının devrimci olmasını istediği için İsyan adı verdiği bir adamın hikâyesi üzerinden bakan bir çalışma. “Bir elin beş parmağı” gibi olan ama her biri diğerlerine düşmanlık besleyen milletlerin imkânsız görünen birlikteliği için bir umut sembolü ya da çağrısı olarak görülebilecek şekilde alegorik havası olan bir kitap bu ve okuyucusunu, özellikle de Ortadoğu’ya meraklı olanlarını kendisine hemen çekebilecek ve zorlanmadan kendisini okutacak bir içeriğe sahip.

“Benim değil bu hikâye, bir başkasının hayatını anlatıyor” cümlesi ile açılıyor roman. Yazar 1976’da Paris’te tesadüfen karşılaştığı ve yıllar önce okulda tarih kitabında fotoğrafını gördüğü bir adamla olan konuşmalarını, daha doğrusu onun anlattıklarını aktarıyor okuyucuya. Dinleyip not aldıklarının gerçekliği için de şu ifadeleri kullanıyor yazar karakteri: “Bana anlattıklarına yalan karışmış mıdır? Bilemiyorum”. Onun iyi niyetli olduğuna inandığını söylerken, “yargıları gibi belleğinin de pek tekin” olmadığını belirtiyor. Bir aşk romanı ama aynı zamanda Ortadoğu’nun hikâyesi ve hatta tarihi bu alçak gönüllü kitap. Babası, padişahlıktan azledilmiş ve intihar etmiş bir Osmanlı sultanının (adı verilmiyor ama Abdülaziz olsa gerek) torunu olan İsyan yazara dört gün boyunca hikâyesini anlatıyor ve araya giren yazarın kısa açıklamaları dışında kitap İsyan’ın ağzından anlatılan bir hikâye olarak oluşuyor. Lübnan’da başlayan, baş karakterin tıp okumak için gittiği Fransa’da devam eden ve daha sonra Lübnan’a dönerek uzun süre sonra tekrar Fransa’da sona eren ilginç bir hikâye okuduğumuz. Bu hikâyeyi belki biraz fazlası ile alegorik bir bakışla oluşturulmuş karakterlerle ve bu karakterlerin sembolü olduğu Ortadoğu’nun ebedî ve -o kadar uzun ki artık öyle görünen- ezelî meselelerini merkeze alarak anlatıyor Maalouf.

“Ben dünyaya geldiğimde çürüme çoktan hayatımı sarmıştı” diyor hikâyesinin başlarında İsyan. Buradaki çürüme Osmanlı’daki gerilemenin artık yıkılmaya dönüşmeye başlamasına işaret ediyor. Bu dönüşüm beraberinde “Her milletten insanın Doğu’nun limanlarında yan yana yaşadığı, dillerin birbirine karıştığı o çağ”ın da sonunu da getirecektir ve İsyan’ın hayatı bir bakıma bu sonun neden oldukları ile örülecektir. Adana’da 1909’da başlayan ve Maalouf’un ifadesi ile söylersek, “altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların bir provası” olan ayaklanmalar ve Türkler ile Ermeniler arasındaki çatışmalar, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’daki direniş günleri ve son olarak da Araplar ile Yahudiler arasında Ortadoğu’da yaşananlar üzerinden hep bir kaos havası oluşturuyor Maalouf ve buna bireysel kaosları da ekliyor: İsyan’ın babaannesinin akıl hastalığı, kardeşinin Ortadoğu’nun tüm yozlaşmışlığının sembolü olan kötülükleri ve kendisinin yaşadığı ruhsal bunalım. “Herkes ötekilerin duasını sustursun diye kendi tanrısına yakarıyordu” cümlesi ise tanımladığı bir coğrafyanın sık sık kararan, en iyi günlerinde de ancak gri bir ton alabilen dünyasını bu şekilde anlatırken, karakterlerini birer sembol olarak kullanıp umuda gidecek yolu da göstermeye çalışmış Maalouf: İsyan’ın büyükbabası İranlı, annesi Ermeni, âşık olacağı kadın ise Avusturyalı bir Yahudidir örneğin. “Hayat insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir” benzeri cümlelerin bu umudun simgesi olduğu romanın sonu da belirsizliği ile çok gerçekçi bir tutum takındığının kanıtı oluyor yazarın.

Belki romanın bir parça mesaj kaygılı olması nedeni ile çok rahat okunan bir dil kullanmış yazar ve sahte pasaport olayında olduğu gibi zorlama görünen gelişmelere de yer vermiş. Bu da kitabın dil açısından gücünü yazarın diğer eserlerinin biraz gerisinde tutmuş. Buna karşılık aynı dilin kitapta ele alınan konuların önemine hiçbir şekilde zarar vermediğini, bu derin meselelere asla yüzeysel yaklaşılmadığını ve romanın saygın edebiyat eserleri arasında yerini almasına kesinlikle engel teşkil etmediğini rahatça söyleyebiliriz. İsyan karakterinin, doğduğu ve büyüdüğü coğrafyanın ırka ve dine dayanan çatışmalarından kendisini uzak tutabilmesi ve özellikle bir eylem adamı olmadığı halde başarabildikleri ile yazar onu “ideal” bir insan olarak çiziyor ve aralarında onunkinin de olduğu evlilikler (Müslüman ile Yahudi, Müslüman ile Ermeni, Lübnanlı ile Mısırlı vs.) üzerinden özlem duyduğu bir birlikteliğin umudunu bize de geçiriyor. Kitaptaki bir ifade ile söylersek, İsyan ve eşi arasındaki aşk ile “bir başka yol”un mümkün olduğunu söyleyen Maalouf, kahramanının yaşadığı trajedilerle de bu yolun kolay olmadığını kabul ediyor açık bir şekilde. Okunması gerekli, ilginç bir roman ve özellikle de bizim coğrafyamızda yaşayanları ve yaşananları anlamak için ayrıca değerli.

(“Les Échelles du Levant”)

Do Bigha Zamin – Bimal Roy (1953)

“Toprağından yoksun kalan bir çiftçinin hayatı mahvolur. Yedi nesil boyunca, evimiz bu topraklar üzerindeydi. Koşullar ne olursa olsun, toprağımı satmayacağım”

Bengalli bir çiftçi ve ailesinin bir dönümden daha küçük tarlalarını kendisine olan borçları nedeni ile satmaya zorlayan bir adama karşı verdikleri mücadelenin hikâyesi.

Salil Choudhury’nin hikâyesinden uyarlanan senaryosunu Hrishikesh Mukherjee’nin yazdığı, yönetmenliğini Bimal Roy’un yaptığı bir Hindistan filmi. Cannes’da yarışan ve Hindistan’ın Oscar’ı olarak kabul edilen Filmfare’de En İyi Film ve Yönetmen Ödülünü kazanan çalışma sosyal meseleleri zaman zaman bir melodram havası alan hikâyelerle anlatması ile tanınan Roy’un en önemli filmlerinden biri olarak hatırlanıyor bugün. Müzikal bir melodram olarak tanımlanabilecek olan film feodal bir sistemin ezdiği küçük insanları anlatırken, müziğin ve melodramın sorumluluk sahibi ve doğru duyarlılıklar içeren bir hikâye anlatmaya engel olmadığını ve hatta bu unsurlardan doğru bir biçimde beslenen bir filmin ele aldığı meseleyi geniş kitlelere ulaştırmak için onlardan yararlanabileceğini gösteren önemli bir çalışma.

Susuzluktan çatlayan bir toprak görüntüsü ile başlıyor film ve bir ses bize yaşanan kuraklıkla ilgili durumu anlatıyor: “İki yıldır yağmur yağmıyor. Toprak susuzluktan ve sıcaktan kavrulmuş durumda. Ağaçların yaprakları kuruyup dökülmüş. Gökyüzünde hiç bulut yok. Ülke bir karışıklık içinde. Ama bütün dertlerin bir sonu vardır. Gökyüzü bir gün tekrar başlar kükremeye”. Bu sözleriden sonra kara bulutlarla dolu bir gökyüzü görüyoruz ve ardından yağmurun müjdecisi olan gök gürlemesini duyuyoruz. Gerçekten de bir derdin sonu gelmiştir ama bir yenisi başkasının toprağında çiftçilik yapanların ve onlardan biri olan Maheto ailesinin karşısına çıkmak üzeredir. Bu ailenin küçük bir arazisi vardır ve yörenin zengini olan toprak ağası adam yaptıracağı fabrika için kendisininkine bitişik olan bu araziyi de almak zorundadır. Açılış sahnesindeki yağmur Hint sineması usulü bir şarkılı ve danslı sahne ile kutlanıyor. Yağmurun neden olduğu coşkuyu yansıtan bu müzikal sahnesi hikâyede kuraklığın bir yeri olduğu veya çiftçilerin zorlu yaşamlarının yağmura nasıl sıkı sıkıya bağlı olacağının anlatılacağı havasını yaratsa da öyle ilerlemiyor senaryo. Bu sahneyi bir başka amaç için kullanıyor Roy; çiftçiler ile toprak arasındaki “aşk”ı anlatıyor bu sahnenin müzikli görkemi.

Adını Hindistan’ı simgesi olmuş sanatçılardan biri olan Rabindranath Tagore’un ülkesinde çok sevilen bir şiirinden alıyor film. Senaryoyu yazan ve kendisini Marksist olarak tanımlayan Salil Choudhury o şiiri doğrudan uyarlamamış hikâyesine ama Tagore’un bir çiftçinin toprağına olan sevgisini anlattığı mısralarının bir karşılığını yaratmayı denemiş ve başarmış. Filmde hükümetin feodal sistemin ortadan kaldırmakta olduğunu ve artık fabrikalara odaklanmak gerektiğini söylüyor şehirden gelen yatırımcılar ve bu nedenle Maheto ailesinin o küçük toprak parçası kesinlikle satın alınmalıdır. Oysa ailenin reisi için “Toprak çiftçinin annesidir” ve satması mümkün değildir. Bu nedenle Kalküta’ya giderek para kazanmaya ve kendisine verilen kısa süre içinde borcunu ödeyebilecek parayı kazanmaya çalışır. Adamın ve küçük oğlunun büyük şehirde para kazanmak için katlanmak zorunda kaldıkları üzerinden bir yoksulluk ve bu yoksulluğu yaratan düzen hikâyesi anlatıyor film ve doğrudan değil ama dolaylı olarak bir politik film olarak da sınıflanabiliyor böylece. Yönetmen Roy bu filmi yapmaya Vittorio De Sica’nın 1948 tarihli ölümsüz klasiği “Ladri di Biciclette”yi (Bisiklet Hırsızları) gördükten sonra karar vermiş. Orada baba ve oğlu için bisiklet ne kadar önemli ise, burada da çekçek aynı derecede önem taşıyor ve tıpkı De Sica gibi Roy da yeni-gerçekçi akımına uygun bir dil ile anlatıyor hikâyesini.

Danslı sahneleri kısıtlı tutarak doğru bir iş yapmış Roy ve şarkılı bölümleri de görüntü yönetmeni Kamal Bose’nin başarılı çalışmasının katkısı ile oldukça estetik kılmış. Adamın şehre gitmek üzere istasyona uzun bir yürüyüş yaptığı sahnede yol boyunca ona şarkıları ile eşlik eden köylülerin sahnesi örneğin, hem görsel olarak oldukça başarılı (Sovyet filmlerinin “kutsal halk” estetiğinin izlerini taşıyor bu bölüm) hem de toplumsal bir bakışın ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatıyor. Tren yolculuğunda iki karakterin “reform” konulu kısa diyalogları ve bir şarkılı sahne dışında doğrudan politik bir çağrışıma hiç başvurmuyor film ve bunun yerine dram (ve arada dozu biraz kaçan melodram) ile baş başa bırakıyor seyircisini. Bu şarkılı sahnede bir sokakta toplu halde şarkı söyleyen yoksulları görüyoruz: “Ah, tanrı Rama, ne garip bu senin dünyan / Dağları deliyoruz, denizi yarıyoruz, evler inşa ediyoruz / Çorak toprakta çiçekler yetiştiriyoruz / Her şeyi biz yapıyoruz ama bizim hiçbir şeyimiz yok / Ah, tanrı Rama, ne garip bu senin dünyan”. Emekçi sınıfın ürettiğini ama ürettiklerinin hiçbirine sahip olmadığını söylüyor bu sözler çok doğru ve güçlü bir saptama ile. Baba ve oğlunun doğru ve dürüst olandan hiç sapmamaya çalışması ve bunun için katlandıkları da yaşadığımız dünyadaki adaletsizlikleri dile getiriyor.

Sonlara doğru hikâyenin melodram dozu hayli artıyor ve karı kocanın talihsiz koşullarda karşılaşmaları sahnesindeki tesadüf başta olmak üzere farklı unsurları ile bu doz filme zarar da veriyor. Bunlar olmadan da film yeterince güçlü bir etkiye ve duygusal vurguya sahip çünkü. Babayı canlandıran Balraj Sahni ve anneyi oynayan Nirupa Roy’un, özellikle de ilkinin sağlam performanslar gösterdiği filmin müziklerinde de Salil Choudhury’in imzası var. Orijinal melodilerin yanında, Sovyet besteci Lev Knipper’ın bir senfoni için bestelediği ve düşmana karşı savaşmak için evinden ayrılan bir Kızıl Ordu mensubunun ağzından söylenen bir şarkıyı da uyarlamış film için oldukça başarılı bir şekilde. Etik temasını, başta zalim bir dünyada dürüst kalabilme mücadelesi olmak üzere baba ve özellikle de oğlunun eylemleri üzerinden anlatan film “çekçek yarışı” gibi mizanseni, kamera çalışması ve oyunculukları ile dört dörtlük sahnelere sahip ve “sanat sineması” ile “popüler sinema” arasında bir köprü kurmayı başarmış görünen dili ve içeriği ile önemli bir sinema yapıtı.

(“Two Acres of Land”)

Hector – Jake Gavin (2015)

“Bana böyle palavra sıkma, Hector! Bana bir bak. Daha 18 yaşında bile değilim ve hayatım şimdiden berbat. Bana öyle palavra sıkma. Her şey yoluna girecekmiş!”

Yıllardır İskoçya’da sokaklarda yaşayan yaşlı bir adamın her yıl olduğu gibi Noel’i evsizler barınağında geçirmek üzere Londra’ya yaptığı yolculuğun ve on beş yıldır görüşmediği ailesi ile iletişim kurmasının hikâyesi.

Jake Gavin’in yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık yapımı. Bu ilk yönetmenlik çalışmasında, sokaklarda yaşayan bir adamın Noel döneminde yaptığı bir yolculuğu anlatıyor Gavin ve İskoç aktör Peter Mullan’ın sağlam performansının önemli katkısı ile “evsiz”lerin hayatını ikna edici bir dürüstlükle perdeye taşıyor. “Ken Loach usulü bir Noel filmi” olarak tanımlanabilecek yapıt, Loach’un hatırlatan ve uyaran içeriklerine karşın çok daha yumuşak bir tarz tutturmayı tercih ederek, zaman zaman bir “kendini iyi hisset” filmine dönüşüyor ve ele aldığı konuyu ağırlıklı olarak bireysel bir meseleye dönüştürerek kendi gücüne zarar veriyor. Aslında bir fotoğraf sanatçısı olan Gavin’in görüntü yönetmeni David Raedeker ile birlikte yakaladığı görsellik ise hikâyenin atmosferine uygun ve güzelliğini hikâyenin önüne geçirmemesi ile çok başarılı.

Ken Loach’un 1991 tarihli “Riff-Raff” (Ayak Takımı) filminin ana karakteri bir evsizdir. O filmde yan rollerden birini canlandıran Peter Mullan yedi yıl sonra, 1998 yılında yine Loach’un “My Name is Joe” (Benim Adım Joe) adlı yapıtında başroldeydi ve işsiz bir Glasgowlu karakteri canlandırmıştı. Gavin’in bu ilk yönetmenlik çalışmasını bir tür “Ken Loach usulü bir Noel filmi” yapan Peter Mullan’ın varlığı değil sadece kuşkusuz. Baş karakterlerini toplumun alt sınıflarından seçmesi, bu karakterleri evsizlik gibi Birleşik Krallık’da hayli önemli boyutlarda olan bir sorunun etrafında bir araya getirmesi ve gerçekçiliğini hep koruması bu filmi asıl olarak Loach’un sinemasına yaklaştıran. Ne var ki benzerliği olması gerektiği boyuta taşıyamıyor veya taşımamayı seçiyor Gavin. Bir ölüme rağmen, hikâye yeterince ya da olması gerektiği kadar sert değil ve bu içeriği ile bir Noel iyimserliğine bürünüyor sık sık. Evsizlerin hikâyeleri kuşkusuz ki birbirinden çok farklıdır ve bunların içinde bireysel sorunlardan (ya da tercihlerden) dolayı bu hayatın içine düşenler veya bu şekilde yaşamayı seçenler de vardır. Buradaki hikâyenin kahramanı da onlardan biri ve onların da hikâyeleri anlatılmayı hak ediyor kuşkusuz ama bu derece yakıcı bir sorunun ana nedenlerinden biri olan sosyal ve ekonomik düzenle ilgili sıkıntılara en azından yan karakterler üzerinden bile değinmemek doğru olmamış. Bu hâli ile film bir Loach filminden çok, Amerikan sinemasına yakın duruyor.

Sokakta yaşamanın zorluklarını gösteriyor film ama çok yeni şeyler söyleyerek yapmadığı gibi bunu, işte yine o Noel iyimserliği ile iyi yürekli insanlarla dengeliyor gösterdiği olumsuzluğu. Anlaşılan Gavin umut veren, en azından umudu hep diri tutan bir hikâye anlatmayı tercih etmiş. Ortaya çıkan sonuç da, bu tercih açısından değerlendirildiğinde kesinlikle başarılı. Avustralyalı müzisyen Emily Barker’ın “Anywhere Away” adlı şarkısının eşlik ettiği jenerikten sonra, bir genel tuvalette kişisel temizliğini yapan bir adamı görüyoruz. Noel Baba kıyafetli başka bir adam, araçların üzerindeki çam ağaçları ve etraftaki kar Noel zamanı olduğunu söylüyor bize. Hikâyenin kahramanı Hector’dur tuvaletteki ve bir rahatsızlığı için doktora gittikten sonra, her yıl olduğu gibi Londra’ya yollanacaktır Noel’i bir evsizler barınağında geçirmek için. Kişisel trajedisinin ne olduğunu hikâyenin sonlarına doğru öğreneceğimiz Hector’u çok iyi huylu ve tüm o zor koşullar altında bile güçlü gösteriyor hikâye ki bu da on beş yıl önce verdiği kararın ve evsiz hayatını sürdürmesinin altını boşaltıyor bir bakıma. Bir Frank Capra karakteri adeta Hector ve bu açıdan bakıldığında, hikâyenin genel iyimserliğine de oldukça uygun düşüyor.

Hector’u tanıyan ve tanımayan karakterlerin ona ağırlıklı olarak iyi davranması filmin pozitif havası ile tutarlı ama biri önyargının sonucu olan, diğeri ise kötülüğün eseri olan iki ters davranış dışında, oldukça olumlu görünen bu havanın doğruluğu tartışmaya hayli açık. Bir Noel ilahisi eşliğinde, kameranın barınakta uyuyan evsizleri taradığı etkileyici ama fazlası ile naif sahnenin de gösterdiği gibi Gavin bu ilk filminde güvenli sulardan ayrılmamayı seçmiş ve iyimserliğini hep korumuş. Başroldeki Peter Mullan alkolik babası nedeni ile hayli zor geçen gençliğinde iki ayrı defa sokaklarda yaşamak zorunda kalmış birkaç gün boyunca. Oyuncunun bu kişisel tecrübeye ihtiyacı olmamıştır elbette bu hikâyedeki sağlam performansı için ama hikâyenin gereğinden fazla yumuşak olmasına rağmen, dürüst ve gerçekçi bir havayı da bir şekilde koruyabilmesinde onun önemli bir payı olsa gerek. Mullan karakterinin Glasgow’dan Londra’ya olan yolculuğu boyunca yaşadıklarını, bunlara karşı gösterdiği direnişi ve yaşamaya devam etme gücünü seyirci için inandırıcı kılarken, filmin dokunaklı havasının dozunun kaçmamasını da sağlıyor. Özetle söylemek gerekirse, kolay olanı seçen ama yine de ilgi ile seyredilebilecek bir film bu. Kaldı ki umudu ve iyimserliği korumanın, hele bir de dayanışma ruhu da içerirse kimseye zararı yok. Barınma evindeki genç evsiz Ted’in hikâyesi ise Ken Loach tarafından anlatılmayı bekliyordur…