Ma Nuit Chez Maud – Éric Rohmer (1969)

“Sende beni rahatsız eden şey konulardan kaçıyor olman. Sorumluluk üstlenmekten kaçıyorsun. Utangaç bir Hristiyan, utangaç bir Don Juan’sın. Bir parça fazla gibi”

Arkadaşının sevgilisinin evinde kadınla baş başa bir gece geçirmek zorunda kalan Katolik bir adamın yaşadığı ikilemlerin ve ahlakî değerlerinin zorlanmasının hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Usta Fransız sinemacının “Contes Moraux” (Ahlakî Öyküler) başlığı altında toplanan altı filmlik serisinin dördüncüsü olan yapıt Cannes’da Altın Palmiye için yarıştığı gibi, Orijinal Senaryo ve Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday da olmuştu. Bu -Rohmer’den bekleneceği ve beklenmesi gerektiği gibi- bol konuşmalı olan film ahlakî bir ikilemi Fransız düşünür ve matematikçi Pascal’a referanslarla ve onu sorgulayarak ele alan, derinlikle ve özenle çizilmiş karakterleri ile önemli, etkileyici diyalogları ile Rohmer’in ustalığını her sahnesinde kanıtlayan ve sıradanlığın içindeki kompleks yapıyı görmeyi ve göstermeyi başaran önemli bir çalışma. Düşüncelerin, değerlerin, prensiplerin, sorgulamaların ve tereddütlerin hikâyesi anlatılan ve Rohmer’in filmografisinin de en değerli örneklerinden biri.

Rohmer “Ahlakî Öyküler”de aslında hep aynı hikâyeden yola çıkmış; Rohmer’in esin kaynağı F. W. Murnau’nun 1927 tarihli sessiz filmi “Sunrise” olmuş ve bu filmin senaryosunu yazan Carl Mayer, Alman yazar Hermann Sudermann’ın bir kısa hikâyesini uyarlamış Murnau’nun filmi için. Aynı temanın etrafında dönüyor Rohmer “Ahlakî Öyküler”i oluşturan altı filmde: Bir kadınla birlikteliği olan bir adamın bir başka kadına ilgi duyması ama sonra tekrar ilk kadına dönmesi. Bu şekilde özetleyince çok değişik ve yaratıcı görünmüyor hikâye ama Rohmer’i usta yapan işte tam da bu. Yönetmen sıradan insanların (burada ek olarak, her biri farklı sorgulamaları olan entelektüel karakterlerle karşı karşıyayız) sıradan durumlar içindeki davranış ve düşüncelerinden yola çıkarak bir ahlak meselesi ile yüzleştiriyor seyirciyi ve özellikle bu filmde bu yüzleşmeyi iyice odağına oturtuyor hikâyesinin.

Jean-Louis adındaki bir mühendis (Jean-Louis Trintignant), onun uzun süre sonra karşılaştığı çocukluk ve gençlik arkadaşı ve felsefe hocası Vidal (Antoine Vitez), Vidal’in dul ve çocuklu sevgilisi Maud (Françoise Fabian) ve Jean-Louis’nin kilisedeki bir ayinde karşılaştığı bir üniversite öğrencisi olan Françoise (Marie-Christine Barrault) arasında geçiyor hikâye. Jean-Louis Vidal’in daveti üzerine Maud’un evinde kadınla baş başa bir gece geçiriyor ve bu arada Françoise ile de tanışmaya ve arkadaşlık kurmaya çalışıyor. Adını Maud’un evinde geçen geceden alan filmde iki Katolik (Jean-Louis ve Françoise), bir Marxist (Vidal) ve bir ateistin (Maud) aşk, evlilik, inanç ve sadakat üzerindeki diyaloglarını Pascal’ın bu konulardaki düşüncelerini referans alarak oluşturmuş Rohmer ve ortaya entelektüel olarak nitelendirilebilecek bir sonuç çıkarmış. Filme ek bir boyut daha getiriyor Rohmer ve yine aynı Fransız bilim adamının matematikçi yanından yola çıkarak olasılıklar, kader, şans ve risk almayı da (kumar oynamayı, bir başka ifade ile) sağlam bir şekilde hikâyenin parçaları yapıyor. Fransız sinemacının filmlerinde erkek karakterlerin öne çıktığı hikâyelerde bile kadın karakterlerin çoğunlukla daha güçlü ve kararlı bir resimle anlatıldığını bilenler burada da benzer bir durumla karşılaşmayacaktan şaşırmayacaklardır.

Filmi uzun ve bol konuşmalı sahneler üzerine kurmuş Rohmer ve Jean-Louis karakterinin iç sesini de iki kez seyirciye duyuruyor şaşırtıcı bir şekilde. Şaşırtıcı çünkü her iki sahne de filmin geneline hâkim olan doğrudanlığa aykırı düşüyor. Bunların ilkinde tek bir cümle duyuyoruz: “O pazar günü, Aralık ayının 21’i, hiç şüphesiz Françoise’ın karım olması gerektiğini anladım”. Noel arifesindeyiz ve yalnız yaşayan ve uzun süre yurt dışında (Kanada ve Şili) çalışmış olan mühendis Jean-Louis kilisede bir ayinde gördüğü genç kadına “âşık olmuştur”. Bu duyduğumuz cümlenin ima ettiği kader anlayışı ve öykünün temelde dinî bir temeli olan Noel zamanında geçmesi filmin içeriği ile oldukça uyumlu ama Rohmer etik değerler ve ahlak etrafında döndürse de hikâyesini bir “din filmi” çekmemiş. Dinsel düşünce ve inançların bireylerin değerlerini belirlemesi ya da en azından etkilemesi ve modern hayat ile dinsel kuralların gelenekçiliğinin çelişmesi burada asıl olan ve Rohmer ne örneğin bir Katolik karakterin ne de Marxist olanın yanında duruyor ve bir mesaj verme ve taraf tutma kaygısına kapılmıyor hiç.

Entelektüel bir sohbeti (daha doğrusu sohbetleri) günlük hayatın gerçekleri ile ilişkilendirerek anlatan film bir insanın bir diğeri ile karşılaşma olasılığı, düşük olasılıklı ama kazancı sonsuz olacak bir seçeneğin peşinden gitmenin anlamı (Vidal bu durumu; Lenin, Gorki ve Mayakovski’den hangisine ait olduğunu hatırlamadığını söylediği “Rus devrimi ihtimalini seçmek” ifadesi ile açıklıyor), evlilik kurumu, sadakat, aldatma ve “birisi ile yatıp yatmama” gibi konular üzerinde dört karakteri ile birlikte seyirciyi bir tartışma dizisinin içine sokuyor. “Doğru ya da yanlış, herkesin bir aziz olma şansı olmadığına göre belli ki ben o aziz olamayacaklardan biriyim; doğuştan gelen mizacım, umutlarım, potansiyelim, hatta sıradanlığım ve heyecandan yoksunluğum yüzünden” diyen Jean-Louis modern dünyada “temiz” kalmanın olasılığı üzerine düşündürüyor seyirciyi eylem(sizlik)leri ve düşünceleri ile. Rohmer’in düşünsel yanı bu denli ağır basan ve diyaloglara sıkı bir şekilde bağlı olan hikâyeyi sinemasal bir tadı hiç ihmal etmeden anlatabilmesi önemli bir başarı. Görüntülerde imzası olan usta sanatçı Néstor Almendros’un ona bu açıdan sağladığı önemli katkıyı da atlamamak gerek; bir Noel zamanı hikâyesi olarak karın da yağdığı filmde şehre yüksekten bakan bir tepedeki konuşma sahnesi örneğin, çerçevelemesi ile çok çekici ve filme hem nefes aldırıyor hem de yağan karla birlikte adeta karakterin saflığını anlatıyor bize.

Film Rohmer’i geniş kitlelere tanıtan çalışma olarak kabul ediliyor bugün ve tüm Rohmer filmleri gibi insanların (çoğunlukla da sıradan insanların) doğalarına nüfuz edip, onları tüm güçlü ve zayıf yanları, kararlılıkları ve tereddütleri ile, kısaca onları birer insan yapan tüm yanları ile karşımıza getirerek çekici bir sonuç koyuyor ortaya. Sıradan bir görünüm içinde, dikkatli ve hevesli gözler için bir parlak mizansen örneği de sergiliyor burada yönetmen. Örneğin Maud’un evinde önce o, Vidal ve Jean-Louis ile başlayan, daha sonra Vidal’ın ayrılması ile diğer ikisinin kaldığı uzun sahnede tüm o aralıksız diyalogları bir “koreografi” ile destekleyerek parlak bir başarı elde ediyor. Karakterler arasındaki çekişmeler, imalar ve küçük oyunlardan aldığı güçle Rohmer bir kez daha bize bizim hikâyemizi anlatıyor keyifli, sorumlu ve dürüst bir şekilde.

1965 yılında Fransız televizyonu için Pascal üzerine bir belgesel (“Entretien sur Pascal”) çeken Rohmer bu filmin hikâyesini de bu bilim ve düşün adamının doğduğu yer olan Clermont’ta geçirmiş ve şehri zarif bir şekilde filmin önemli bir parçası yapmış. Filmi seyrettikten sonra Pascal’ın “Pensées” (Düşünceler) adlı kitabını okumak ve “ Pascal’ın Bahsi” (bir dizi argümanla kazançlı çıkmak (cennete gitmek?) için Tanrı’ya inanmanın inanmamaktan daha akılcı olduğu sonucuna varır Pascal) olarak bilinen argüman üzerinde düşünmek için teşvik edici olan film olasılıklar üzerinden matematiğin hayatımız üzerindeki yerini de hatırlatıyor eğlenceli bir şekilde. Dört oyuncunun da parlak performanslar sergilediği filmde Jean-Louis Trignant hikâyenin akıp gitmesini sağlayan ve karakterinin entelektüel ikilemlerini gerçekçi ve çekici kılan oyunculuğu ile ve hikâyenin onun etrafında dönüyor olmasının da avantajı ile öne çıkıyor. Tüm Rohmer filmleri gibi, görülmesi gerekli bir sinema yapıtı.

(“My Night at Maud’s” – “Maud’daki Gecem”)

The Last Black Man in San Francisco – Joe Talbot (2019)

“Size bakışlarına bakın. Sizi küçümseyişlerine bakın… ama bu evleri biz inşa ettik. Bu evler biziz! Gözleri, sivri kenarları… giderlerse biz de gideriz. Tahtalarına sinen bizim terimiz, varaklarındaki bizim suretimiz. Burası bizim evimiz. Bizim evimiz, bizim evimiz!”

İçinde büyüdüğü, büyükbabasının inşa ettiğini söylediği ve ailesinin yıllar önce kaybettiği eve sahip olmak isteyen bir adam ve bu çabasında hep onun yanında olan arkadaşının hikâyesi.

Orijinal hikâyesini Jimmie Fails ve Joe Talbot’ın, senaryosunu Talbot ve Rob Richert’ın yazdığı ve yönetmenliğini Joe Talbot’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Jimmie Fails’in kendi hikâyesine dayanması ile yarı-otobiyografik bir niteliği olan çalışma San Francisco’nun “gentrification” (bizde “soylulaştırma” olarak kullanılan bu ifade, şehir merkezlerinde orta ve alt sınıfların yaşadığı semtlerin üst sınıfların eline geçecek şekilde dönüştürülmesi anlamına geliyor kabaca) süreci ile ilgili bir hikâye anlatırken, ailesinden kopmuş bir adamın geçmişini canlandırma çabasına hüzünlü bir bakış atıyor. Sundance’de yönetmenine ödül getiren film bir kalp ve hayal kırıklığı, kimliğini oluşturma gayreti ve anıları yitirmeme çabasını çekici bir şekilde anlatırken, daha toplumsal bir bakışla ele alınması gereken bir konuyu sanki bir bireysel meseleye indirgemiş gibi görünmesi (veya bunu zaten tercih etmesi) ile önemli bir fırsatı da kaçırıyor aslında.

Soylulaştırma bugün Türkiye’nin de ivmesi artan bir hızla içine düştüğü bir problem. Yoksulların şehrin çeperlerine atılması ve değerlenen semtlerin seçkin sınıfların, zengin olanların eline geçmesi bu sürecin sonucu bir bakıma. Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da deprem gerçeğinin bu sürecin mazeretlerinden biri olması itirazı güçleştiriyor ve “kentsel dönüşüm” adı altındaki faaliyetlerle orta ve alt sınıflar evleri yenilendiğinde artık hep yaşadıkları yerlerde barınamaz hale geliyorlar; çünkü örneğin sitelere dönüşen apartmanların aidatları onlar için karşılanamaz derecede yüksek oluyor. Bu dönüşümün bir diğer sonucu ise yıllara yayılan komşuluk ve ortak yaşama alışkanlıklarının geri döndürülemeyecek şekilde yok edilmesi ve toplumsal dayanışma ruhuna çok ciddi bir zarar verilmesi kuşkusuz. Joe Talbot’ın ilk uzun metrajlı filmi olan bu çalışmanın hikâyesi bir kentsel dönüşüm ortamında geçiyor ve arada karşımıza çıkan görüntüler, bazı diyaloglar aracılığı ile hikâyenin geçtiği bölgenin bu gerçeğini hatırlatıyor Talbot. Jimmie (Jimmie Fails) bir yaşlılar evinde hasta bakıcılık yapan, sürekli beraber takıldığı arkadaşı Montgomery’nin (Jonathan Majors) evinde yaşayan ve eskiden ailesi ile birlikte yaşadığı ama uzun süre önce ellerinden çıkmış olan evde tekrar yaşayabilme özlemini, -evin şimdiki sahiplerinin itirazına rağmen- evin bakımını üstlenerek gidermeye çalışan genç bir adamdır. Bu evi büyükbabasının 1945’te kendi elleri ile inşa ettiğini söylemektedir ve evin bakımsızlığına dayanamamaktadır. Jimmie’nin anne ve babası ayrılmışlardır; uzun süredir gömediği annesinin nerede olduğunu bile bilmemekte, aynı şehirde yaşadığı ve korsan DVD işinde olan babası ile de pek görüşmemektedir.

Talbot’ın evrensel olabilme potansiyeli oldukça yüksek olan hikâyesini bu boyutlarını ve bölgenin kentsel dönüşümünü yeteri kadar öne çıkarmadan ve neredeyse bir bireysel öyküymüş gibi anlatması belki bir liberal Amerikan bakışına uygun ama filmin gücünü azaltan bir tercih olmuş. Oysa sözleşmeli kiracılarından kurtularak evini yenilmek isteyen ev sahibinin kendi evini yaktırması, bir siyah karakterin bir beyaz adama “gördüğün en iyi komşu olacağım” deme ihtiyacını hissetmesi veya yıllardır kirli olan suyu nedense şimdi gündemine alan şehir yöneticilerinin varlığı gibi unsurlar üzerinden çok daha fazla şeyi çok daha “sert” bir şekilde söyleyebilirmiş ve söylemeliymiş Talbot. Hatta Jimmie’nin özlem duyduğu evin herkese anlattığı hikâyesi ile ilgili gerçek ortaya çıktığında, filmin zaten yeterince güçlü olmayan toplumsal bakışı daha da zarar görüyor kesinlikle.

İki arkadaşın seyahat aracı olarak kullandığı kaykayın sembolü olabileceği bir uçarı dili var filmin; Jimmie ve Montgomery’nin etraflarına bu kaykayın üzerinde kayarken bakmasına yakın duran bir bakışla kullanılıyor kamera zaman zaman. Kamera kaykay ile hareket ederken sağda ve soldaki insan ve nesneleri fiziksel olarak olması gerekeceği gibi flu göstermiyor yönetmen ve aksine onları aşırı yavaşlatılmış bir biçimde gösteriyor kamera, özellikle de insanları. Bu tercihler ve müziğin kullanımı bir tüy hafifliğine büründürüyor ilgili sahneleri ve müziğin de uyumlu kullanımı ile görsel bir çekicilik kazandırıyorlar filme. Görüntü yönetmeni Adam Newport-Berra’nın parlak renkleri öne çıkaran ve aslında epey karanlık yanları olan hikâyeye hoş bir zıtlık katan çalışmasının önemli artılarından biri olduğu film bu açıdan seyirci için görsel çekiciliğini korumayı hep başarıyor.

Jimmie ve Montgomery ile mahalledeki diğer gençlerin yaşam tarzları ve karakterleri arasında ciddi bir fark olması hikâyeye ek bir boyut kazandırıyor. Diğerleri tüm gün aynı kaldırımda buluşup boş konuşmalarla vakit geçirir ve serserilik yaparken (aslında bu konuşmalar bir Yunan trajedisindeki koroyu hatırlatmıyor da değil), kahramanlarımız düzgün bir hayatın peşindedirler ve kesinlikle çok daha entelektüeldirler. Montgomery yaşadığı dünyayı sürekli olarak gözetleyerek tanık olduklarını çizimlerle ve yazdığı oyunla kağıda dökmektedir örneğin veya diğerleri ne kadar kaba ise, bizimkiler o kadar incedir. Kendi aralarında tartışan serserilere kahramanlarımızın yaptığı Stanislavski ve Çehov gibi isimleri içeren konuşma bu inceliğin bir diğer örneği olarak gösterilebilir. Bir eve ve o evle birlikte bir mahalleye ve komşulara sahip olmak, yaşanan evin (veya mahallenin) nesillere yayılan bir süreklilik göstermesi ve anıların silinip gitmemesi gibi insanı insan yapan değerler açısından önemli olan meseleleri de incelikle hatırlatan film hep bu inceliğin yanında duruyor özenle.

“San Franscisco’daki ilk siyah adam” olan büyükbabasının inşa ettiği evde yaşamak isteyen Jimmie’nin “San Francisco’daki son siyah adam” olmak kaderine karşı mücadelesini anlatıyor bir bakıma yönetmen Talbot bize. Kader kelimesinin düzen kelimesini örtmek için kullanılan ve boyun eğmeyi kaçınılmaz gösteren bir sözcük olduğunu vurgulayacak bir “politik” havayı tercih etmemesi ile önemli bir fırsat kaçırmış olsa da, sağlam bir soundtrack ve Emile Mosseri’nin başarılı orijinal müziği ile desteklenen hikâye sıkı bir dostluk öyküsü olarak da değerli olan ve kesinlikle önemli bir ilk film.

The Florida Project – Sean Baker (2017)

“En sevdiğim ağaç bu, neden biliyor musun? Çünkü devrilmiş ama büyümeye devam ediyor”

İşsiz annesi ile birlikte, Florida’da Disney World Parkı’nın yakınlarında bir motelde yaşayan altı yaşındaki bir kızın hikâyesi.

Sean Baker ve Chris Bergoch’un orijinal senaryosundan Baker’ın çektiği bir ABD yapımı. Adı Disney World’ün inşa aşamasındaki isminden gelen filmin senaristlerinden Chris Bergoch ilhamını bir gezisi sırasında bir motelin otoparkında oynayan çocuklardan aldığını söylüyor ve onların içinde yaşadıkları koşullardan bağımsız olarak sahip oldukları çocukluğun o engel olunamaz coşkusunu ve özgürlüğünü anlatmak istediğini söylüyor. Aslında rahatlıkla karanlık olarak nitelendirilebilecek bir hikâyeyi çocukların yakınında yaşadığı Disney dünyasının renklerine uygun bir görsellikle sergileyen film, yetişkinlerin bocaladıkları bir dünyanın parçası olmadan önce yaşanan, çocukluğun o kaygısız dönemini anlatırken bu mutluluğun önünde sonunda karşısına çıkacak olanı göstermeyi de ihmal etmiyor. Motelin idarecisini canlandıran Willem Dafoe dışındaki oyuncuların çoğunun ilk sinema tecrübelerini yaşadıkları film, başta başroldeki Brooklynn Prince olmak üzere çocuk oyuncuların performansları ile zenginleşen, bir hikâyeden çok birkaç günü anlatmayı seçen ve belgesel dürüstlüğü ile dikkat çeken bir çalışma.

Biri erkek biri kız, oynayan iki çocuğu göstererek açılıyor film; hikâyenin kahramanı Moonie ve en iyi arkadaşı Scooty’dir bu çocuklar. Bağıran bir çocuğun sesi onlara “yeni insanlar geldi”ğini söylediğinde fırlarlar yerlerinden ve gelenlerin kim olduklarını görmeye giderler. İki çocuğun anneleri de iyi arkadaştır; biri bir kafede garsonluk yaparken, diğeri ise işsizdir. Moonie ve Scooty yaz günlerini tam bir başıboşluk, özgürlük ve haylazlıkla geçirirlerken, içinde bulundukları yoksulluğu ve bir adım yakınlarında olmasına rağmen erişemeyecekleri Disney dünyasının yapay mutluluklarını hiç dert etmeden yaşamaktadırlar. Birer odasını kiraladıkları motel onların evidir ve etraftaki diğer çocukları da yanlarına alarak keyifli günler geçirmektedirler. Tek bir dondurmayı üç kişi birden yalamaktan en uzağa tükürme yarışmasına sıradan mutluluklardır sahip oldukları ama Baker açılış jeneriği için seçtiği Kool & the Gang şarkısı “Celebration”ın parti mutluluğunu anlatan sözlerinin de vurguladığı pembe bir hayatın resmini çiziyor onlar için. Finalde zirveye çıkan gerçeğin sertliğini hikâye boyunca gösteriyor Baker ama çocukların gözünden bakıldığında kesinlikle özenilecek bir yaşam sürdürdükleri. Yetişkin olduğumuzda, -kaçınılmaz olarak kaybettiğimiz- çocukluğun kaygısız havasını bozamıyor hiçbir şey ve her insan, her nesne ve her olay bir eğlence ve oyun konusu olabiliyor onlar için. Bir bakıma bir rüya yaşadıkları ve Baker’ın görsel tercihleri de bu havayı destekliyor. Oysa çok ciddi sorunlar var yetişkinlerin ve dolayısı ile çocukların hayatlarında. Şekerleme renkleri ve şeker tadındaki sahneler bu zorlukları yumuşatıyor ister istemez; ne var ki filmin çocukların gözünden olmasa da, onların zihinsel dünyası ile baktığını düşünürsek olan bitene, bunun yanlış bir tercih olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca finalin, sonuçsuz olacak olsa da bir kaçışı göstermesi oldukça gerçekçi olması ile doğruluyor bu tercihi.

Kurguyu da üstlenen Sen Baker’ın görüntü yönetmeni Alexis Zabe ile birlikte yarattığı renkli dünya çocukların bir adım ötesinde yaşadıkları yapay Disney cennetinin havasına uygun ve diğer taraftan, onların -henüz çocukluk masumiyetini koruyabilmiş olmaları nedeni ile- etraflarını nasıl gördükleri ile de uyumlu. Dükkânların dış cepheleri ve karakterlerin yaşadıkları motelin renkleri de bir masal havası yaratarak katkı sağlıyorlar bu uyuma ve -bir gün elbette bitecek olan- bir çocukluk düşünün yaratılmasını sağlıyorlar. Tüm bu masalsı havaya rağmen film kesinlikle bir belgesel havası da taşıyor ve bunda çocuk oyuncuların performansının çok önemli bir payı var. İşsizlik, yoksulluk, fuhuş, hırsızlık, dolandırıcılık, pedofili, uyuşturucu ve yangın gibi olumsuz ögelerin motelin üzerinde beliriveren bir gökkuşağı ile dengelendiği dünya koşulsuz dostlukların kurulabildiği bir yer ama hikâye hiçbir anında gerçekçilikten uzaklaşmamayı başarıyor ilginç bir şekilde. Moonee’nin bir diğer çocuğa söylediği “Keşke şekerden çatal yapsalardı. Böylece yemek bittikten sonra çatalı yiyebilirdin” sözleri, “keşke”si ile birlikte Baker’ın filmde kurduğu dünyanın saflığını da özetliyor bir bakıma.

Willem Dafoe motelin idarecisi ve diğer her şeyi olarak oldukça yalın ve doğal bir oyunculuk sunarak, amatör bir kadro içinde profesyonelliği ile göze batmayan ama hikâyeye güç kazandıran bir performans göstermiş. Hikâyenin kahramanı Moonee’nin annesi rolünde Bria Vinaite ilk oyunculuğunda hiç aksamıyor ve kendisi de ruhen bir çocuk olan karakterini ilgi çekici kılmayı başarıyor. Kuşkusuz oyunculuk açısından filmin yıldızı Moonee’yi canlandıran Brooklynn Prince; o tarihte henüz yedi yaşında olan küçük oyuncu adeta kendi hayatını ve kendi yaz aylarından birkaç günü canlandırıyor ve filmin hiçbir anında ortadan yok olmayan doğallığının en önemli yaratıcısı oluyor. Final sahnesindeki performansı en katı yürekleri bile etkileyecek bir düzeyde ve finaldeki “kaçış”ın onunla birlikte parçası olmayı istemenizi sağlayacak kadar güçlü.

Filmle ilgili temel eleştiri -yukarıda da değinildiği gibi- Baker’ın yarattığı dünyanın, sinemacının tüm gerçekçi sinema diline karşın yoksulluğun sertliğinden özenle uzak durması; oysa Disney World’ün sembolü olduğu “Amerikan Rüyası”nın göz boyayan sahteliği ile çevrili çocukların hayatı. Gerçek dünyada her türlü soruna müdahale eden bir Bobby (Willem Dafoe) yok ve olamaz da; çünkü sistemin ve düzenin yanlışlığı tek bir bireyin iyi yürekliliği ile baş edilemeyecek sorunlarla doludur ve Moonee’nin geleceği büyük olasılıkla annesininkinden çok da farklı olmayacaktır. Ne var ki Baker eleştirel bir dünya kurmayı seçmemiş ve örneğin bir Vittorio de Sica veya Ken Loach’un çok farklı ve daha etkileyici bir şekilde anlatabileceği bir dünyaya bir çocuk saflığı ile yaklaşmayı tercih etmiş. Oysa yaşadığımız dünya bir Disney World değil ve yoksulluk örneğin (burada onca gösterilmesine rağmen, bir yandan da ustalıkla görmezlikten gelinen yoksulluk) eziyor insanları o yapay dünyanın hemen eteklerinde. Açılıştaki “Celebration” şarkısını bir ironi olarak değil, gerçekten de bir kutlama şarkısı olarak kullanıyor Sean Baker ve bu eleştirinin bir saptama olarak doğruluğunu destekliyor bir bakıma.

The Guns of Navarone – J. Lee Thompson (1961)

“Dürüst konuşacağım, hayır! En ufak bir şansları bile yok. Navarone yolunu yarılamaları bile beni çok şaşırtır. Altı iyi adamı harcamaktan başka bir şey değil bu; ama bugüne kadar kaç adamın harcandığını düşünürsek, sanırım bunun bir önemi yok. Kararı alan ben olmadığım için memnunum, sadece bir aracıyım ben… Yine de oraya ulaşıp işi becerebilirler. Savaşta her şey mümkün; mutlak çılgınlığın ortasında sıkışan bir insan en olağanüstü kaynaklardan bile yararlanmayı başarabilir: Yaratıcılık, cesaret, kendini feda etme. Barışın problemlerine bu şekilde yaklaşamamamız ne kötü, değil mi? Herkes için ne kadar kolay ve iyi olurdu bu!”

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir adada mahsur kalan 2.000 Britanyalı askeri kurtarmak için, Nazilerin adaya giden yolu kontrol altında tutan iki dev topunu yok etmekle görevlendirilen ekibin hikâyesi.

Alistair MacLean’ın aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Carl Foreman’ın yazdığı, yönetmenliğini J. Lee Thompson’ın yaptığı bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. Aralarında En İyi Film’in de olduğu yedi dalda Oscar’a aday olan ve Efekt dalında bu ödülü kazanan yapıt 1960’ların bol yıldızlı gösterişli çalışmalarından biri ve yapımcılığı da üstlenen Carl Foreman’ın varlığının izah ettiği şekilde, bir aksiyon hikâyesine savaş karşıtı söylemleri ve hatta İspanya İç Savaşı’nda Franco’ya karşı savaşan cumhuriyetçileri de yerleştirmiş başarılı bir film. 2,5 saati aşan süresine rağmen ilgiyi hep canlı tutmayı başaran film Hollywood tarzı oyunlara da başvuruyor ve sonuçta bir eğlencelik olmanın çok da ötesine geçmeye niyeti yok elbette ama yine de keyifle seyredilebilir bir eser bu.

Filme adını veren toplar Navarone adında, Ege denizindeki hayalî bir Yunan adasına yerleştirilmiş ama filme kaynak olan romanı yazarken Ege Denizi’ndeki meşhur on iki adadan biri olan Leros’ta (Osmanlı dönemindeki adı ile İleryoz) 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan çatışmalardan esinlenmiş Alistair MacLean. 1943’te geçiyor hikâye ve bir adada mahsur kalan Britanya askerlerini kurtarabilmek için müttefiklerin soyunduğu bir “imkânsız görev”i anlatıyor. “Dinleyin, öncelikle o eski kale o lanet uçurumun tepesinde. O lanet uçurum dimdik. Bırakın topları, lanet mağarayı bile göremiyorsunuz. Hem zaten o lanet kayayı parçalayacak kadar büyük bir bombamız da yok. İşte lanet gerçek bu!” sözleri ile ifade ediyor karakterlerden biri görevin imkânsızlığını. Altı adam ve sonra görev sırasında onlara katılan iki Yunan kadın direnişçi müttefiklerin kurtarma operasyonuna engel olan dev topları etkisiz hale getirmeye çalışacaklardır ve bu toplara erişmeye çalışmak bile çok tehlikeli bir iştir.

Gregory Peck, Anthony Quinn, David Niven, Stanley Baker ve Irene Papas gibi yıldız oyunculara Anthony Quayle, James Darren, Gia Scala eşlik ederken, küçük rollerde Richard Harris ve Bryan Forbes da yer alıyorlar hikâyede. Aslında bir aksiyon filmi için yaşlı bir kadro bu ve gösterime girdiğinde Britanya basını filmle “Yaşlı çete savaşa gidiyor” sözü ile dalgasını da geçmiş. Dönemin en ünlü Biritanyalı oyuncularından biri olan Stanley Baker’ın nispeten ikinci planda kalan bir rolü üstlenmesinin nedeni ise oyuncunun senaryonun savaş karşıtı içeriğinden etkilenmesi olmuş. Kendisini pasifist olarak nitelendiren Peck’in seyircinin hikâyedeki savaş karşıtlığını pek de fark etmemesinden mutsuzluğunu dile getirdiği filmin bu içeriğinin arkasındaki temel neden Foreman kuşkusuz. Gençliğinde Amerikan Komünist Parti’nin üyesi olan ama daha sonra ayrılan Foreman İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de başlayan komünist avında senatoda kurulan komiteye tanıdığı komünistlerin adını vermemesi yüzünden Hollywood’da kara listeye alınmış ve sinemacılığa göç ettiği İngiltere’de devam etmek zorunda kalmıştı. Bu yazının girişinde yer alan serzenişten David Niven karakterinin subaylığa terfi edilmeyi ret etmesinin nedenine ve özellikle de operasyon ekibinin üyelerinden biri olan Brown’un geçmişine (bu asker “Barcelona kasabı” ünvanını İspanya İç Savaşı’nda almış ama film bu savaşın adını anmıyor elbette) Foreman etkisini görüyorsunuz hikâyede. Senarist ve yapımcı Foreman ekibe sonradan katılan Yunan direnişçilerin romanda erkek olan cinsiyetlerini filmde kadına çevirerek de dikkat çeken bir değişiklik yapmış.

Film Hollywood usulü bir “gereksizlik”le başlıyor. Filmde Atina şehrinin hiçbir yeri olmadığı halde oradaki ünlü Akropolis anıtının fotoğrafı üzerine yapılan bir tanıtım ve jenerik yazıları ile açılıyor hikâye. Herhalde bu görüntünün varlığını doğrulamak için yapılan açıklama pek de inandırıcı değil ve açıkçası bu girişin filme bir şey kattığını söylemek de pek mümkün görünmüyor. Bunu bir yana bırakırsak, takımın kurulması ve tanıtılması, operasonun yürütülmesi ve bu arada -kaçınılmaz olarak- yaşanan kayıplar ve beklenen son ile ilerleyen hikâye kaliteli bir aksiyon filminden bekleneni rahatlıkla karşılıyor. Heyecanı ve gerilimi genellikle hep diri tutuyor yönetmen J. Lee Thompson ve final tahmin edilebilir olsa da seyircisinin ilgi ve merak duygularının canlı kalmasını sağlıyor her zaman. Ekip üyeleri arasındaki ilişkiler ve geçmişten gelen bazı gerilimler çok güçlü değil ve gereksiz bir aşk da katılıyor o tehlikeli aksiyon anlarının içine ama yine de Foreman’ın senaryosu çoğunlukla üzerine düşeni yapıyor ve yönetmene iyi bir malzeme sağlıyor. Kayalığa tırmanma, teknenin kayalara bindirmesi ve çatışma sahneleri iyi çekilmiş ve gerçekçilikleri ile heyecan katıyorlar filme.

Filmin sadece aksiyonla yetinmeyip, karakterlerinin sorgulamalarını ve karşı karşıya kaldıkları karar anlarını da göstermesi ona aksiyona ek bir boyut kazandırıyor. Yaralanan ve operasyon için yük olan arkadaşlarına ne yapılacağı ve ihanetinden şüphelenilen için gerekli aksiyonu kimin alacağı gibi gerilim anları seyirciye aksiyonun yanında düşünsel bir alan da sağlıyor. Fedakârlık, risk yönetimi ve Niven’ın karakterinin Peck’in canlandırdığı karakteri “Subay olarak, bir kere de pis işi sizin yapın” sözleri ile suçlarken kendisinin ölüm emrini veren kişi olmamak için subaylığı ret etmesinin çelişmesi filmi sıradan bir aksiyon olmanın ötesine taşıyor. Senaryonun kendilerine sağladığı avantaj ile Peck, Niven ve özellikle Quinn rollerinin hakkını verirken, filmin zaman zaman tempoyu düşürme pahasına dramatik anları öne çıkardığını ve genel olarak hikâyenin bugün bir parça eskimiş göründüğünü de ekleyelim ama klasikleri çekici kılan biraz da bu “eskilik” değil mi?

(“Navaron’un Topları”)