L’arbitro – Paolo Zucca (2013)

“Sahaya çıkarken ölmeye hazır savaşçılar gibidirler. Toprağı öper, haç çıkarır ve ellerini kalplerine koyup gökyüzüne bakarlar. Aslında sen arkanı döner dönmez oyun çevirmeye hazır bir grup serseriden başka bir şey değillerdir. Hepsi aynıdır: Kurallara hiç saygısı olmayan birer yalancı, dolandırıcı, hilekâr. Oysa ben tüm hayatımı kurallara adadım ve onlara saygı duymayan bana da duymaz. Affet beni peder, günah işledim”

Bütün hayali bir Avrupa final maçını yönetmek olan hırslı bir futbol hakemi ile Sardunya’nın durumu berbat bir amatör takımının çakışan hikâyeleri.

Senaryosunu Paolo Zucca ve Barbara Alberti’nin yazdığı, yönetmenliğini Zucca’nın üstlendiği bir İtalya ve Arjantin ortak yapımı. Futbol tutkusunu ve başarı olma hırsını birleştiren bu komedi siyah-beyaz çekilmiş, soundtrack’i ile dikkat çeken, bir kısmı amatör olan oyuncuların yanında, hakemi canlandıran Stefano Accorsi başta olmak üzere profesyonellerin de hayli keyifli performanslar sundukları bir eğlencelik. Kan davasını, bir aşk hikâyesini, başarılı olma hırsını ve profesyonel futbol dünyasındaki yozlaşmaları aynı anda bünyesine almayı başaran ve bunları eğlenceli bir şekilde bir araya getiren çalışma, “hakemler”in bozulduğu bir toplumun bozulmamasının mümkün olmadığını hatırlatan bir film ve futbolseverlerin ek bir keyif alacağı, alçak gönüllü bir komedi.

Film Fransız yazar Albert Camus’nun bir sözü ile açılıyor: “Hayat hakkında ne biliyorsam, tümünü fuboldan öğrendim”. Çocukluğundan beri bu spora düşkün olan ve tüberküloz olana kadar kaleci olarak maçlara çıkan Camus için futbol bir düşkünlüğün ötesindeydi; insanın varoluşu, ahlakı ve şahsî kimliği ile doğrudan ilgisi olması ve devlet ile kilise gibi otoritelerin zorladığı karmaşık ahlak kurallarına karşılık basit kurallar içermesi ile çok önemliydi. Paolo Zucca’nın filmi bir hakem ve bir futbol takımının hikâyelerini onları finalde bir araya getirene kadar bağımsız ve paralel olarak anlatırken; futbol dünyasını, dünyaları futbolun etrafında dönen sıradan insanları ve Simon Kuper’e atıfla söylersek “Futbol asla sadece futbol değildir” önermesinin doğruluğunu getiriyor karşımıza. Bunu hoş ve yerel tatlar içeren bir mizah ile yaparken, boyundan büyük laflar etmeye de soyunmuyor ve seyircisini eğlendirirken, bir yandan da düşündürüyor.

Maça çıkmaya hazırlanan bir hakemi -hikâyelerden birinin kahramanı olan Cruciani’yi (Sefano Accorsi)- soyunma odasında göstererek açılıyor film. Ayna karşısındaki hareketleri, yere çömelerek dua etmesi, yardımcıları ile bir halka oluşturarak dayanışma ruhu sergilemesi ve koridor boyunca haç çıkarması onun bir “kutsal ayin”e hazırlandığını gösteriyor bize. Gerçekten de futbol, sevenleri için bir kutsal ayin; aksi takdirde milyonlarca insan ağlara değen bir top için sevinç çığlıkları atarken, diğer milyonlarcası gözyaşı dökmezdi kuşkusuz. Hakemler işte bu kutsal oyunun “tarafsız” karar vericileri olarak, oyunun iki rakip tarafı kadar önem taşıyorlar sonuç üzerinde ve Cruciani de bu değerinin farkında olan bir insan. Başarılıdır ve tüm hayali FEFA’nın (UEFA’ya bir gönderme) düzenlediği büyük bir kupanın final karşılaşmasını yönemektedir. Dindarlığı ve hırslı hakemliği dışında bu adam hakkında başka hiçbir bilgi vermiyor bize hikaye; nerede ise onun futbolun parçası olmasının kendi başına yeterince açıklayıcı olduğunu düşünerek. Açıkçası mütevazı bir komedi olarak bu durum hiç de rahatsız edici değil; değil, çünkü zaten futbol fanatizmi kendi başına çok açıklayıcı bir olgu bir insanın karakteri hakkında. Film işte bu adamın kendisini Sardunya’nın iki amatör takımı arasındaki şampiyonuk maçına atanmış olarak bulmasına kadar yaşadıklarını anlatıyor paralel hikâyelerinin birinde ve futbolun bir endüstri olarak nasıl bir yozlaşmanın içinde olduğunu sergiliyor kendi alçak gönüllü duruşu içinde.

Paralel olarak ilerleyn ikinci hikâyede ise aralarında tam bir düşmanlık bulunan iki amatör takım arasındaki mücadelenin kahramanlarının yaşadıklarını izliyoruz. Yaptığı tüm maçları kaybeden takıma, Arjantin’de şansını deneyen ama geri dönmek zorunda kalan bir “yıldız” futbolcu katılınca kaderleri değişir ve şampiyonluk peşinde koşmaya başlarlar. Bu yıldızın çocukken âşık olduğu kadının peşinde koşması, takımının koçunun kör olması, rakip takımın iki oyuncusu arasında sürüp giden ve sonuçları gittikçe daha kanlı olan kan davası gibi unsurlarla senaryo hem komedi hem dram açısından küçük yan hikâyeler anlatırken, bir yandan da seyirciyi eğlendirmeyi deniyor ve her zaman çok güçlü olmasa da başarıyor da bunu. Hakemlik kurumunun önemi (daha doğrusu onun faaliyet alanının taraftarlarının fanatikliği) arttıkça yozlaşmaya daha da yaklaştığını gösterdiği film komedisini hikâyesinin içeriği kadar, Paolo Zucca’nın biçimsel anlayışından da alıyor. Onun kadar stilize olmasa da Jean-Pierre Jeunet ve onlarınki kadar tüm filme yayılan ve dozu yüksek bir absürtlüğe başvurmasa da Dominique Abel – Fiona Gordon – Bruno Romy’nin filmlerini hatırlatan bir biçimsel tercihe tanık oluyoruz burada.

Andrea Guerra’nın orijinal müziklerinin yanında popüler şarkıların bestecisi Cesare Andrea Bixio’nun “Vivere” şarkısının iki ayrı versiyonundan ve Aníbal Troilo’nun “Danzarín” adlı şarkısından eğlenceli bir biçimde yararlanıyor film. Bu müzikleri bir müzikali aratmayacak estetiği olan sahnelerde kullanmış Zucca. Hakemlerin toplu antrenmanının koreografisi ve otel odasında tek başına yapılan kutlama dansı (bu sahnede Stefano Accorsi döktürüyor kelimenin tam anlamı ile) gibi unsurları ile film, komedisine bir müzikal hava da katıyor ve ilgiyi diri tutuyor hep. Tüm takımın önemli bir maç öncesinde uzun bir masanın aynı tarafında “İsa’nın Son Yemeği”ne gönderme yapacak şekilde toplanması, bir uçurum kenarında “Şunu gördün mü?” temalı absürt konuşma sahneleri, finaldeki maçta hakemin gösterisi ve aynı hakemin hedeflediği şekilde olmasa da birilerinin kahramanı olması gibi eğlenceli yanları olan film Patrizio Patrizi’nin siyah-beyaz görüntülerinden de önemli bir destek alıyor.

Hayli eğlenceli içeriğine rağmen filmin pek çok ilk filmde rastlanan bir kusuru da var: Çok fazla yan hikâye barındırıyor film ve uçurum kenarı sohbetlerinin bir örneği olduğu gibi, senaryo akla gelen tüm fikirlerin aynı hikâyeye -ve her zaman da bir bağlantısı olmayacak şekilde- yedirilmesinin sıkıntısını yaşıyor. Zucca’nın filmi önce 15 dakikalık bir kısa film olarak düşünüp, daha sonra uzun metraja çevirmiş olması da bu durumu açıklıyor sanki. Sardunya’nın geniş ve boş alanları, siyah-beyaz tercihi ve geleneklerin sürekliliği ile hoş bir zamansızlık hissi de yaratan ilginç ve eğlenceli bir çalışma bu.

(“The Referee”)

Syngué Sabour – Atiq Rahimi (2012)

“Babam bir taştan bahsederdi, efsanevî ve sihirli bir taş. Derdi ki, “Eğer bu taşı bulursan, ona sırlarının sana verdiği azabı anlat. Taş seni dinler. Başkalarına anlatmaya cesaret edemediğin ne varsa; taşa söyle, onunla konuş, o bütün sırlarını dinler. Bunun anlamı çok büyüktür. Bir gün taş kırılıp parçalara ayrılırsa, işte o gün yaratıcılığın serbest kalır ve bütün ıstıraplarından kurtulursun”. Böyle derdi babam”

Boynundaki kurşun nedeni ile komada olan kocası ve iki küçük kızı ile sürekli bir savaş hâlinin yaşandığı bir ülkede ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının, tüm sırlarını kendisine hiçbir tepki veremeyen kocasına anlatmasının hikâyesi.

Afganistan’dan 1985’teki Sovyet işgalinden sonra Pakistan’a kaçan ve daha sonra yerleştiği Fransa’dan ülkesine ancak Taliban rejiminin devrilmesinden sonra dönebilen Atiq Rahimi’nin Fransızların prestijli Goncourt ödülünü kazanan 2008 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir film. Fransa, Afganistan, Almanya ve Birleşik Krallık ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu bu yıl hayatını kaybeden ünlü senarist Jean-Claude Carrière ile birlikte yazan Rahimi yönetmenliği de üstlenmiş. Afganistan’da ve savaşın ortasında bir kadın olmanın zorluklarını ve bu zorlukların yarattığı imkânsız hayatları anlatan ve önemli bir kısmı canlandırdığı karakterinin monologlarına dayanan Golshifteh Farahani’nin performansı ile dikkat çeken film etkileyici bir dram çiziyor. Yaşananların ezelî ve ebedî görünen sorunlar olması nedeni ile rahatlıkla bir trajedi olarak da nitelendirilebilecek hikâye filmin hem zayıf hem güçlü yanını oluşturuyor; anlatılanlar etkileyici ve önemli ama bir kadının başına gelebilecek -hayal edilebilen ve edilemeyen- her musibetin ona musallat olması ister istemez filme bir manifesto havası veriyor ve bu da sanki Batılı gözünün sonucu olan bir didaktik anlayışın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Önemli bir kısmı Fas’ta çekilmiş filmin; hikâyenin kadın kahramanının burka ile göründüğü birkaç dış sahnesinde ise oyuncunun yerine bir dublör kullanılmış çekimler Afganistan’da yapılırken. Mekânlar ve setler görüntü yönetmeni Thierry Arbogast’ın önemli katkısı ile oldukça gerçekçi ve etkileyici ki bu da filmin en önemli kozlarından biri. Sürekli patlama seslerinin yaşandığı, çatışan tarafların sokaklarda gezindiği ve evleri bastığı ortamı yeterli bir inandırıcılıkla görüyoruz ve bu da filme önemli bir puan kazandırıyor. Neden Afganistan ve benzeri savaş ve yoksulluk topraklarından insanların tüm ölüm tehlikelerini göze alarak kaçmaya çalıştıklarını ve daha iyi koşulları olan topraklarda sığınmacı olmaya uğraştıklarını anlamak için birkaç dakikasını görmek yeterli bu hikâyenin. Aslında film böyle bir ülkede bir kadın olmanın, dine en katı ve radikal bir biçimde hayatında yer vermiş bir toplumda kadın olarak ikinci sınıf olarak bile nitelenemeyecek bir konuma itilmenin sonuçlarına odaklanıyor. Hikâyenin gücü ve zayıflığı da işte tam burada ortaya çıkıyor: Kadının kimliği nedeni ile maruz kaldığı toplumsal, dinsel ve cinsel baskıların her türlüsü aynı hikâyeye yedirilince ortaya fazlası ile yüklü bir sonuç çıkmış ve bu da filmin meselesini aktarabilmek için her yola başvurmasının sonucu olarak inandırıclığına zarar vermiş; çünkü o kadar çok şey yaşamış ve yaşamaya da devam ediyor ki kadın bir süre sonra artık neredeyse kanıksamaya başlıyorsunuz olan biteni.

Parası olmadığı için tatlı ve tuzlu suyu karıştırarak oluşturduğu serumu veriyor bitkisel hayattaki kocasına kadın ve serumun hortumunu da doğrudan ağzının içine yerleştiriyor. İçinde bulunduğu koşullara ve onu “dinleyen” kocasına anlattıklarından öğrendiğimiz üzere geçmişte tüm yaşadıklarına rağmen özenle ilgileniyor kocası ile. Ne var ki yılların birikimi, gittikçe artan öfkesi ve özgürlük arzusu aklını da çelmektedir bir yandan kadının. Bunları hikâyenin büyük bir kısmına yayılan diyaloglardan (kocasının durumunu düşünürsek, monologlardan aslında) öğreniyoruz ve zaman zaman kadının sözleri üzerinden geçmişin görüntüleri gelse de karşımıza, film sık sık bir romanın satırlarını okuyoruz hissi yaratıyor. Bu da film için bir avantaj yaratmıyor doğal olarak. Neyse ki bir süre sonra gücünü yitirir gibi olsa da anlatılanlar ilginç ve Golshifteh Farahani’nin oyunculuğu oldukça başarılı.

Fanatik dincilerin ikiyüzlülüğünden kadının toplumda bir mal muamelesi görmesine, her ikisi de Allah adına savaştığını öne sürenlerin birbirlerini katletmesindeki çelişkiden namus kavramının ardına sığınılarak yapılan namussuzluklara veya bireylerin (özellikle de kadınların) ayakta kalabilmek için katlanması gerekenlerden fiziksel ve duygusal şiddetin geleneklerin parçası olmasına çok kara bir resim çiziyor film. Gösterilenlerin tümünün, hatta daha da fazlası ile, gerçek olduğu açık bu tür toplumlarda ama işte hepsinin tek bir hikâyede ve tek bir karakter üzerinde bir araya getirilmesi ister istemez bir zorlama havası vermiş hikâyeye. Bunlarla yetinmeyen senaryonun -belki de tüm o karanlığın içinde bir ışık yakabilmek için- bir cinsel eğitim ve aşk hikâyesini de anlatmaya soyunması bu feminist söylemli filmin fazlası ile dolu olmasına neden olmuş. Bütün bunlar Gonocurt gibi önemli bir ödülü kazanmış romanda edebî bir bakışla çok etkileyici ve güçlü bir biçimde anlatılmıştır muhtemelen ama romanın sinema karşılığında sinema sanatı açısından o denli doğru bir sonuç çıkmamış ortaya.

İçeriğinin -önemi ve güncelliği nedeni ile- sinemanın önüne geçtiği filmlerden biri bu özetlemek gerekirse. Kadının dışarı çıktığında giydiği burkasının renginin etrafın kasvetli karanlığına kontrast oluşturmasında olduğu gibi görsel açıdan üst düzey bir çizgi yakalayan bu filmde baş karakteri canlandıran İran asıllı ve 2009’dan beri ülkesine dönmesine izin verilmeyen Golshifteh Farahani’nin kendi kişisel tecrübelerinden de -herhalde- beslediği performansı ilgiyi hak ediyor. Sembolik sonu ile doğru bir seçim yapan film anlattıkça özgürleşen bir kadının hikâyesini -sinemasının kusurlarına karşın- ilgiyi hak edecek bir şekilde getiriyor seyircinin önüne.

(“Pierre de Patience” – “The Patience Stone” – “Sabır Taşı”)

Une Liaison Pornographique – Frédéric Fonteyne (1999)

“Pornografik bir ilişkiydi. Öyleydi… tümüyle ve açık bir şekilde pornografik bir ilişkiydi. Bu pornografiydi: Seks, seksten başka bir şey değil, sadece seks…Orada sadece seks için birlikteydik. Yani seksin bir özelliği için. Bir gün kesinlikle gerçekleştirmek istediğim bir fantezim vardı. İnsanların genellikle fantezileri vardır ama bunun fantezi olarak kalmasını isterler… Bilemiyorum, söz gelişi çoğu kadının toplu seks fantezisi vardır. Ama kimse yarım düzine şişman kamyoncu tarafından tecavüze uğramak istemez. Böyle bir fantezi sadece fantezi olarak kalmalı. Ama bu farklıydı, bu gerçekleştirmek istediğim bir fanteziydi. Gerçekleştirmeye ihtiyaç duyduğum bir fanteziydi”

Bir dergiye verdiği ilanla sadece seks için bir araya geleceği bir erkek aradığını söyleyen kadın ile bu ilana cevap veren bir adamın ilişkilerinin hikâyesi.

Philippe Blasband’ın senaryosundan Frédéric Fonteyne’in çektiği bir Fransa, Belçika, İsviçre ve Lüksemburg ortak yapımı. Cüretkâr görünen konusu ve isminin aksine oldukça duygusal ve zarif bir çalışma bu ve iki başrol oyuncusunun (Nathaile Baye ve Sergi López) performansları ile ayrıca değer kazanmış. Bir belgeseldeki gibi -sadece sesini duyduğumuz- bir görüşmecinin sorularını cevaplayan ve adları hiç söylenmeyen kadın ve adamın anlattıkları üzerinden ilerliyor bu “basit” hikâye ve iki sıradan insanın sırlarının parçası yapıyor bizi. Takındığı belgesel tavrına uygun samimi ve dürüst görünümlü bu küçük hikâye alçak gönüllülüğü ile göz dolduran, ilgiyi hak eden bir yapıt.

Caddede yürüyen bir kalabalığı oldukça flu olarak gösteren görüntülerle açılıyor film ve bu görüntü üzerinde beliriyor jenerik yazıları. “Sokaktaki insan”lardan, herkes gibi olan, sıradan iki insanın hikâyesini anlatacağını söylüyor film bu şekilde. Final de benzer görüntülerle sona erdiğinde Fonteyne’in sokaktaki kalabalığın arasına girip içlerinden ikisini seçtiğini, hikâyelerini bize anlattığını ve sonra onları sokağa geri bıraktığını anlıyoruz. Onları bir bakıma tüm kimliklerinden sıyırarak önümüze getiriyor film ve birbirleri hakkında -isim ve adresleri dahil- hiçbir şey bilmemeleri gibi biz de haklarında, ilişkileri dışında hiçbir bilgiye sahip olamıyoruz. Bu da oldukça doğru bir seçim; çünkü film bir pornografik ilişkiyi (ve bunun gerçekleştirilebilirliğini) anlatıyor sadece ve karakterlerin kendileri değil, aralarındaki ilişkinin niteliği önemli olan.

Kadının kendisi ile görüşen adama (kameraya) söylediği şu sözlerle açılıyor film: “Kısa sürede bir kural belirlemiştik: Hayatımızdan bahsetmeyecektik ya da genellikle hayatımız olarak neyden bahsediyorsak. Yaş, isim, meslek; bütün bunları bir kenara bırakmıştık. Önemi de yoktu zaten. Ama bilerek alınmış bir karar değildi bu. Sadece öyle oluverdi”. Ardından adamın ilk konuşmasını dinliyoruz. Bu ilk iki konuşmadan aralarındaki ilişkinin sona erdiğini ve nasıl bir araya geldiklerini öğreniyoruz. İkisi de ilk ve anlaşılan son kez bu tür bir fantezinin içinde olmuşlardır. İlk kez bir kafede buluşurlar ve kadının önceden ayarladığı otele giderler. Yönetmen bizi otel odasının kapısının önünde bırakır onlar içeri girerken ve amacının ilişkideki “pornografi”yi göstermek değil, pornografik ilişkinin kendisini göstermek olduğunu açık bir şekilde ifade eder. Bu ilk buluşma ikinci buluşmayı ayarlamak için yapılan kısa konuşma ile sona erer. Birbirleri hakkında hiçbir bilgi talepleri olmaz çünkü adamın kadına sorduğu soruda (“Aramızdaki ilişkinin sadece cinsel olmasını arzu ettiğinizi mi söylüyorsunuz?”) olduğu gibi ilişkilerinin amaçlanan niteliği bunu zaten dışlamaktadır.

Cinsellik odaklı bir ilişkiyi başından sonuna ele alan bu mütevazı filmin bu denli zarif ve içten olabilmesi en önemli başarılarından biri. Gönüllü olduğu sürece iki taraf için de hayli keyifli ve basitliği nedeni ile diğer tüm ilişkilerin kaosundan potansiyel olarak uzak duran bir ilişki türünün sürdürülebilirliğini -hikâyenin sonunu baştan biliyor olsak da- ince ve tam da bir Fransız filminden beklenecek şekilde ele alıyor film. Hikâyeyi sanki bir belgesel mantığı ile anlatmanın kattığı sahicilik duygusu ve Baye ve López’in iki sıradan insana kattığı gerçeklik havası bir cinsellik öyküsünün bir “aşk” öyküsüne dönüşüp dönüşmeyeceğini ve dönüşürse sonucun ne olacağını merak uyandırıcı bir şekilde seriyor önümüze. İki insanın sadece cinsel beraberliğe ve bu beraberlik öncesindeki kısa sohbetlere dayalı bir ilişkiyi sürdürebilmesinin mümkün olup olmadığı üzerinde uzun uzun düşünmenizi sağlıyor hikâye film bittikten sonra da. İki kahramanımızın her hafta gittikleri otelde bir yaşlı adamla ve ardından da onun eşi ile olan konuşmaları ve yaşananlar bu mesele üzerinde sadece onlara değil, seyirciye de fikir ve malzeme sağlıyor. Pek çok insana başta ideal olarak görünecek bir ilişki tipinin (her türlü diğer ortaklıklardan ve bu ortaklıkların ilişkiye sokacağı olumsuzluklardan muaf bir ilişki tipi) er geç insanî olanın sınırlamaları ile karşı karşıya kalacağını söylüyor bize film; bizi insan yapan ve güçlendiren doğamızın bir yandan da zaaflarımızın ta kendisini oluşturduğunu düşündürüyor senaryo ve sunduğu final ile buruk bir cevap veriyor bu konuda. İlişkinin cinsel boyutunu diğer boyutların bozacağı ve tersi yönde bir ifadenin de aynı ölçüde geçerli olduğunu öne sürüyor bu kırılgan bir mutluluk havası olan Fransız filmi.

Otel odasının kırmızılığı ile, anlaşılan ilişkinin sadece şehvet etrafında kurulu olduğunu vurgulayan film cinselliğin de tıpkı romantizm gibi bir aşk oyunu türü olduğunu itiraf ediyor sanki. Aşk ilanı ve ayrılık sahneleri, ikilinin diyaloglarındaki sahicilik ve oyuncularının başarısı ile görülmeyi hak eden bir çalışma bu; tam bir Fransız filmi olmasına rağmen, o sinemanın zaman zaman yoran mızmız tavrından nasiplenmemiş bir yapıt karşımızdaki. Baye ve López’in karakterlerinin heyecan, tereddüt, keyif ve ilişkileri ilerdikçe ortaya çıkan ruhsal yorgunlukları dört dörtlük bir performansla sergilediği film karakterlerini hikâyesinin doğası gereği tanıtmıyor ve bu da onların yaşadıklarının belki de hak ettiği kadar umursanmamasına neden olabilir en azından bir kısım seyirci tarafından. Buna karşılık oyuncuların aralarındaki uyum ile bu problemi önemli ölçüde giderdiği açık olan film, seks ile romantizmin sürekli birlikteliğinin gerekliliği ya da imkânsızlığı üzerine olan hikâyesi ile ilgiyi hak ediyor.

(“An Affair of Love”)

Koleksiyoncu – John Fowles

İngiliz yazar John Fowles’un ilk romanı. 1963 tarihli kitap kelebek koleksiyonu yapan, yalnız ve ruhsal sorunları olan bir adamın beğendiği genç bir kadını kaçırarak evinin mahzeninde tutması ve kendisini sevmesini beklemesini anlatıyor. İlk bölümü adamın ağzından anlatılan romanın ikinci bölümünde kadının mahzende tuttuğu günlükler var ve böylece aynı olaylar iki karakterin farklı bakış açıları ile getirilmiş oluyor okuyucunun önüne. Kısa son bölümde ise Fowler tekrar adamın ağzından anlatıyor hikâyenin finalini. 1965 yılında William Wyler’ın yönettiği ve başrollerinde Terence Stamp ve Samantha Eggar’ın yer aldığı bir sinema uyarlaması da çekilen kitap saplantılı bir adamın ve onun kurbanı olan kadının yaşadıklarını anlatırken; özgürlük, İngiliz toplumunun sınıf farkları ile biriktirme ve sahiplenme temaları üzerinden ilginç bir resmini çiziyor.

AFA yayınlarından çıkan baskının Türkçeye çevirisini yazar ve fotoğrafçı Münir Göle yapmış ve Göle kapak fotoğrafını çekmenin yanı sıra, oldukça doyurucu ve detaylı bir giriş de yazmış kitap için. Göle’nin çeviri sırasında tereddüt ettiği konularda doğrudan yazar ile iletişim kurmasının çalışmasına gösterdiği özenin bir örneği olduğu kitap için Fowles iki ilham kaynağından bahsetmiş: “Béla Bartók’un 1911 tarihli “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı operası ve bir gazete haberi (kaçırdığı genç bir kadını üç ay boyunca hapseden bir adamla ilgiliymiş bu haber). Esir alanın esir alınanı elinde tutmasının sembolü olacak şekilde ikincinin günlüğünü ilkinin dilinden anlatılan iki ayrı bölüm arasına sıkıştıran Fowles hikâyenin içeriğinin doğal sonucu olarak özgürlük temasını ele almış öncelikle. Adamın başarılı bir kelebek koleksiyoncusu olması özgürlük ile yakından ilgili kuşkusuz; sonuçta biriktirene malzeme olan kelebeklerin tutsaklığının sonsuza kadar süreceği bir eylem bu biriktirme. Doğadaki bir kelebek ölerek doğaya karışacak ve bir şekilde özgür olacakken, koleksiyonun bir parçası olan bir kelebek sonsuza kadar “canlı” ve tutsak olarak kalacaktır. Hikâyenin kahramanı olan Clegg de kaçırdığı Miranda adındaki genç kadını sonsuza kadar canlı ve tutsak olarak tutmak amacını taşımaktadır ve zamanla kendisini seveceğine inanmaktadır. Taraflardan biri her ânını özgürlüğe kavuşmak umudu ile geçirirken, diğerinin bu tutsaklığı sonuna kadar götürme arzusu çatışan bu iki duygu üzerinden romana sağlam bir gerilim ve çekicilik kazandırıyor.

Sınıf farkları açısından baktığmızda ise, Clegg geniş kitleleri (kitaptaki ifade ile “yığınlar”ı) temsil ederken, Miranda burjuva sınıfının bir parçasıdır. Birikimi, hayata bakışı ve kültürü ile Clegg’den çok üstündür genç kadın ama onu hem ailesi ile olan ilişkisi hem de hayran ve âşık olduğu, yaşı kendisinden hayli büyük olan bir sanatçıya karşı hissettikleri üzerinden en az Clegg kadar zayıf buluyor ve eleştirisinin konusu yapıyor yazar. Bunun yanında Münir Göle’nin çok doğru bir biçimde belirttiği gibi cahil yığınların birikimi olan azınlık üzerine yaptığı bir saldırının alegorisi bu roman. Şöyle yazmış Göle: “Clegg gibi sonradan görme burjuvalar kültürel bir girdaba sürüklenerek ruhsal olarak ölmüşlerdir ve bu eksikliklerini gidermek için açgözlü bir toplumda maddi bir biriktirme üzerine kurulu bir yaşam sürmeye başlarlar… Bu öykü kıskanç, cahil ve hınçlı kalabalığın zeki ve yaratıcı azınlık üzerine yaptığı saldırının… kabalık ve bayağılığın sanatın ırzına geçmesinin modern bir alegorisi”. Clegg ile mahzende tuttuğu Miranda arasında müzik ve resim sanatının örnekleri üzerinde geçen konuşmalar iki taraf arasındaki çözülemez uzlaşmazlığın iyi bir örneği bu konuda. Clegg’in kötürüm olan kuzeni için düşündükleri de (“Bana sorsalar, Mabel gibi insanların acı çektirmeden ortadan kaldırılması gerektiğini söylerdim”) yığınların günlük hayatlarındaki “sıradan faşizm”inin bir örneği olarak görülebilir.

Fowles’un basacak bir yayıncı bulabilmek için uzun süren bir uğraş verdiği kitapta Clegg’in piyangoda para kazandıktan önce ve sonra yaşadığı bazı olaylar ve Miranda ile olan diyalogları üzerinden (örneğin zengin olduktan sonra gittiği bir lüks lokantada hissettikleri) sınıf farkını ve bunun bireyler tarafından nasıl algılandığını anlatan kitap Clegg’in anlattıkları (“Aramızda hep sınıf farkı vardı”) ve söyledikleri (“Asla sizinle aynı şansa sahip olamadım. İşte bu, nedeni”) ile sık sık dile getiriyor bu konuları. Miranda’nın “Sıradan insan medeniyetin lanetidir” ve “Ondan öylesine üstünüm ki. Bunun kulağa son derece kasıntılı geldiğini biliyorum, ama gerçek”) benzeri sözleri de onun sınıfının bu farka nasıl baktığını anlatıyor okuyucuya. Kadının erkeği kafasındaki sapık veya tecavüzcü gibi kalıplara oturtmaya çalışması yine onun ait olduğu sınıfın geniş kitlelere karşı takındığı kolaycı sınıflama tavrının bir eleştirisi olarak görülmeli.

Fowles’un yaşananları iki karakterin bakış açıları ile de anlatması romana önemli bir katkı sağlamış. Bu katkıyı değerli kılan, bu anlatımın bekleneceğinin aksine aynı olayların nasıl farklı algılandığı ve hikâye edildiği üzerine kurulu olmaması. Aynı şeyleri anlatıyor her iki karakter de ve yazar bu aynı olayların onlarda yarattığı duygu ve tepkilere odaklanıyor asıl olarak. Bir başka ifade ile söylersek, her iki karakter de olayları benzer şekilde anlatıyor ve yazar okuyucunun ne olduğundan çok, olanın onlar üzerindeki etkilerine dikkat etmemizi bekliyor. Psikolojik gerilimin parlak örneklerinden biri olan roman William Wyler’ınki dışında başka filmlere de esin kaynağı olan, tiyatroya da uyarlanan ve gerçek hayatta pek çok suçlunun kendilerine yol gösterdiğini öne sürdüğü ve eylemlerinin kaynağı olarak da nitelediği ilginç bir edebiyat yapıtı. Klostrofik ve karanlık içeriği ve Fowles’un ilgiyi hep ayakta tutan dili ile okunmayı kesinlikle hak eden roman göndermeleri, sembolleri ve alegorileri bir yana bırakıldığında da, sadece gerilimi ile bile çok başarılı bir roman.

(“The Collector”)