Evrenin Türküsü – Genrich Altov / Valentina Zhuravlyova

Sovyet mühendis, bilim adamı ve yazar Genrich Altov (gerçek adı ile Genrich Altshuller) ve yazar eşi Valentina Zhuravlyova’nın birlikte yazdıkları bir bilim kurgu romanı. Amerikalı ve İngilizlerin egemenliğinde kalmış görünen bir edebiyat türünün bu yazarlara göre en azından 1990 başlarına kadar daha az bilinen “Doğu Bloku” sanatçılarından ikisi olan bu karı kocanın ortak eseri olan kitap Sovyet bilim kurgu edebiyatının altın çağı olarak bilinen döneminin ilk örneklerinden biri. İlk kez 1960 yılında yayımlanan roman bilim kurgu eserlerinin çoğundan teması ile ayrılıyor ve eylemlerden çok insanlığın eyleme geçmesi gereken bir durumu anlatıyor. Okuyucuyu teknik detaylarla yormayan kitapta Altov (Stalin’in komünist parti içindeki “temizlik” döneminin kurbanlarından biri olarak dört yıl boyunca çalışma kampında kalmış bu yazar) ve Zhuravlyova Sovyet ideolojisinin izlerini taşıyan bir metin yaratmışlar ve bu bağlamda da sadece heyecanı değil, hatta onlardan çok düşünsel eylemleri öne çıkaran bir içerik ortaya koymuşlar birlikte.

Kısa giriş dışında üç farklı bölüme ayrılmış kitap ve her birinin başında kitabın içeriğine ve okuyucunun karşısına çıkarılan kavramlara çok yakışan birer alıntı yer almış: İlk bölüm Rus yazar Konstantin Paustovski’den bir alıntı (“Bu öykü, insanı diri tutan değerlerle yüklü. Coşkusuz biri okuduktan sonra omzunu silkecek. Güneşi bile karartabilen sözler edecek: “Bu öyküde olağanüstü ne var?” Coşkulu insanlar dişlerini sıkıp yollarını sürdürecekler”) ile başlayan “Kara Duman”. Bu bölüm uzayda yapılan yolculukların önündeki en büyük engellerden biri olan “toz bulutları”ndan alıyor adını. İkinci bölüm Sovyet şair ve yazar Ilya Selvinski’nin bir şiirinden alıntı ile başlıyor ve Sirius yıldızının gezegenlerinden birinde karşılaşılan dünya dışı bir toplumun adını (“Gerçeğin Özüne Erenler”) taşıyor: “Dünya’ya bir tanrı mı gerek / Yalnızca çalışmaktır mucizeleri yaratan / Çalışmak hayvanı insan eyledi / Bulanık içgüdüyü ”us”a dönderdi / Doruktan doruğa tarihi güdüp / Yoksulluğun yok edildiği bir toplumun / Ulu kapısına getirdi”. İnsan ile karşılaştığı yeni toplumun düzeninin farklılığına odaklanan bu bölüme çok uygun bir alıntı bu. Son bölüm (“İnsanlar ve Yldızlar”) Rus şair Leonid Martynov’dan bir alıntı ile açılıyor: “Biz / Fırtınalar yaratır / Koca ateş püskürmelerini oynaştırırız / Güneşin üstünde / İnsanın mayasındadır / Dolayındaki her şeyi yoğurmak / Yalnız değiliz boşlukta / Bütün gök varlıkları çeker birbirini / ve biliyoruz ki Dünya / Etkiler / Güneşlerin ve göklerin yazgısını”. Yazarlar burada da insanların (Dünya’nın) yeni karşılaştığı topluma elini uzatmasını anlatıyorlar bize, alıntının da önerdiği gibi.

Sırların çözüldüğü ve insanların uzayın her noktasına yolculuk edebildiği yıllarda geçiyor roman (ya da uzun hikâye). Dünyalıların “Birleşik İnsanlık” adı altında artık bir arada yaşadığı bu dönemin tarihinin -özellikle belirtilmese de- 2052 olduğu anlaşılıyor ipuçlarından. Bilim ve sanatın zıtlığı ve benzerliği bu eserin temalarından biri. Uzay gemilerini tasarlayanların Rönesans döneminin büyük sanatçılarına benzetildiği, mühendislerin eserlerinin nesnel ölçütlerle ve hemen değerlendirilebildiği ama sanatçıların eserlerine sadece zamanın kesin bir değer biçebildiğinin vurgulandığı ve hilkâyenin ana karakterlerinden birinin bilim adamı diğerinin sanatçı (bir heykeltraş) olduğu eser bu iki farklı/benzer dünyanın kavramlarını karşılaştırarak okuyucunun da bunların üzerine düşünmesini istiyor sık sık ve iş birliğinin gerekliliğini gösteriyor: “Gerçek şiir ve en yüksek bilim aslında tek ve aynı şeydir. Bilgide şiir var, şiirde bilgi. Bilginin de ozan gibi düş gücüne gereksinmesi var. İkisi de aynı şey düşünür: Yaşamın evrensel yasalarını” ve “Geleceğin insanı ozan ve bilgin olacak… geleceğin insanı bu iki kavramın bileşimi olan değerle yüklü olacak” ifadeleri sadece karakterlerin değil, onları yaratan yazarların da görüşleri kuşkusuz.

Hikâyede üzerinde durulan konulardan biri de dünya dışı varlıklara nasıl yaklaşılması gerektiği: Bu varlıkları ilk keşfeden karakterin -doğal ama kurtulmaya çalıştığı bir refleksle- onları dünyalıların değerleri ve kriterleri üzerinden tanımlamaya kalkışması ve dünyalılardan üstün mü yoksa geri mi olduklarını anlamaya çalışmasını kaçınılması gereken bir yaklaşım olarak gösteriyor yazarlar. Onların bu savını dünya üzerindeki her tür farklılığın yargılanması, eleştirilmesi ve aşağılanmasına bir cevap olarak da görmek gerekiyor. Bizim için doğru ve normal olanın bizim dışımızdakileri değerlendirmek için kullanılamayacağını güçlü bir biçimde vurguluyor Altov ve Zhuravlyova. Dünya dışındaki gezegenlerde daha önce bitki ve hayvanlarla karşılaşılmış olan ama “insan”larla ilk kez karşılaşılan bu hikâyenin ana teması bu dünyaların farklı bir gelişim ve evrim çizgileri izlemiş olması ve bunun sonuçları. Yeni dünya doğanın onlara sağladığı sonsuz olanaklar sayesinde hep “çocuk kalmış” ve ilerlemek ve gelişmek için hiçbir çaba içinde olmamış. Herhangi bir toplumsal düzene ihtiyaç da duymayan bu varlıklar yaşadıkları gezegenin sonunu getirecek tehlike karşısında da çaresizdirler bu nedenle. Kitap bu olgu üzerinden çalışmaya ve ilerlemeye övgü olarak yazılmış bir bakıma. “Çünkü her insanın yazgısı diğerlerinden ayrı ama insanlığın yazgısı bir: İlerlemek ve yenmek” denilen kitapta insanın keşfetmek ve hep daha ileriye gitmek çabası övülüyor ve doğal bir gereklilik olarak sunuluyor. Yazarlara göre insanı insan yapan da bu ve şimdi insan ulaştığı birikimi yeni “kardeşler”i için kullanacaktır. İnsanın geçirdiği evrim (biyolojik, düşünsel ve bilimsel) kitabın heyecanla savunduğu bir husus ve hatta yazarlar evrenin “mükemmel olmaması”na karşı çözümün de bu evrim olduğuna inanan bir insanlık sunuyor bize. Dünyalılar keşfettikleri gezegenlerin atmosferini değiştirmek veya onlara bir güneş armağan etmek gibi yöntemlerle evreni mükemmelleştirmek yolunda çalışmaktadırlar. Tanrı’nın kurduğu düzenin mükemmeliği bakışına zıt bir noktada duran ve Sovyet ideolojisinin de uzanatısı olan bir yaklaşım bu elbette.

Aşık Veysel’in “Ayrılık günleri geldi dayandı” türküsünün de adının geçtiği ve karşılaşılan varlıklara Sovyet Devrimi romanlarından biri olan Nikolai Ostrovsky’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının verildiği roman sadece bir bilim kurgu olarak değil, bir fikir kitabı olarak da etkileyici olan ve yazarların yalın dili sayesinde rahat ve ilgi ile okunabilen ilginç bir edebiyat eseri bu.

(“Ballada o Zvozdakh”)

Hobson’s Choice – David Lean (1954)

“O çifte kumrulara en fazla 3 ay veriyorum; sonunda kapıma gelip yalvaracaklar utanç içinde”

Üç kızı olan dul bir ayakkabıcının, kızlarından en büyüğünün evlenmesine kendi rahatını düşünerek izin vermemesinin hikâyesi.

İngiliz yazar Harold Brighouse’un aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu David Lean, Norman Spencer ve Wynyard Browne’un yazdığı, yönetmenliğini ise Lean’in üstlendiği film güçlü kadın karakteri ile feminist tanımlamasını da hak edebilecek eğlenceli bir romantik komedi. Daha önce tiyatro sahnesinde ve oldukça genç bir yaştayken de babayı canlandıran Charles Laughton’ın döktürdüğü ve kendisine büyük kızı rolünde Brenda de Banzie ve dükkanında çalışan usta rolündeki John Mills’in de keyifli bir biçimde eşlik ettiği film temel olarak “babayı (bir erkeği) yola getiren kızı (bir kadın)” hikâyesi ve hedefine ulaşarak hem eğlendiriyor hem de düşündürüyor. Bir tiyatro oyununu sinemalaştırmanın güçlüklerinin üstesinden dinamik anlatımı ve oyuncularının sayesinde çoğunlukla gelen film bir parça “eski” görünebilir belki bugün ama hikâyenin eğlencesini bozan bir problem değil bu.

Harold Brighouse’un oyunu daha önce 2 kez daha sinemaya uyarlanmış: Percy Nash’in 1920 tarihli sessiz filmi ve Thomas Bentley’in 1931 tarihli çalışması. Müzikal ve bale uyarlamaları da olan oyun adını İngilizcedeki bir deyimden alıyor: “Hobson’s choice” (Hobson’ın seçimi) kişiye tek bir teklifin yapıldığı ve bu teklifi kabul etmek dışında bir seçenek bırakılmadığı (“ya bunu al ya da hiçbir şey”) durumlar için kullanılan bir ifade. Oyunun ve filmin finali de bu ifadeye uygun olarak biçimlendirilmiş. 1880 yılında geçen hikâyenin en önemli kozlarından biri baş kadın karakteri: Brenda de Banzie’nin hem yumuşak hem güçlü yanlarını sağlam ve eğlenceli bir oyunla canlandırdığı kadın karakter tüm hikâyeyi baştan sona yönlendiren kişi olması ile dikkat çekiyor. Babasının tüm tehdit ve restlerine rağmen doğru bildiği yoldan giden ve planını ustaca uygulayan bu akıllı kadın hikâyenin geçtiği dönemin ortalamasına göre hayli güçlü ve sağlam iradeli bir kadın bireyi getiriyor karşımıza. Yola getirdiği sadece kendi babası da değil üstelik; onun dışında müstakbel kocasını ve tam da dönemlerinin kadını olan iki kız kardeşini de peşinden sürüklemeyi başarıyor ve pasif bu karakterleri ya ayağa kaldırıyor ya da en azından boyun eğmemelerini sağlıyor. Tüm bunları düşündüğümüzde ve küçük kız kardeşlerin “kadın” rollerinin içinde gönüllü olarak sıkışıp kalmalarını filmin eleştirmesini de ekleyince, Lean’in bu romantik komedisini rahatlıkla sinema tarihindeki feminist filmlerin arasına koyabiliriz.

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanan (o yıl ödüller profesyonel bir jüri tarafından değil, halk tarafından belirlenmişti) film açılış jeneriğine eşlik eden Malcolm Arnold’un eğlenceli müziği ve giriş sahnesi (gece vakti sarhoş bir şekilde dükkâna dönen baba ve onu karşılayan büyük kızı) ile hikâyesinin havasını baştan duyuruyor seyirciye ve bu havasını da tüm hikâye boyunca koruyor. Kızlarından ikisini kocalarını kendisinin seçmesi koşulu ile evlendirmeyi kabul eden baba, yaşı otuzu bulan (ve artık “evde kalmış” sıfatını hak eden) büyük kızına ise kendi bakımını düşünerek kesinlikle evlenme izni vermemektedir. Hikâye babanın koyduğu bu engeli büyük kızın nasıl aşmaya çalıştığını anlatıyor bize eğlenceli bir şekilde ve bunu yaparken de kadının gücünü ve zekâsını öne çıkarıyor her karesinde. Oyunun kendisine sunduğu eğlenceli malzemeyi çekici bir biçimde değerlendiriyor senaryo ve David Lean’ın yönetmenliği. Kadının müstakbel kocası ile “evleneceğiz” konuşmasının geçtiği bölüm diyalogları ile, evlilik gecesi sahnesi ise John Mills’in komedi yeteneği ile hayli eğlenceli örneğin. Hikâye bir sınıf ayrımı eleştirisi de yapıyor kendi yumuşak tarzı içinde; kadının seçtiği kocayı kız kardeşler ve onların sevgilileri küçümsüyor ve ailelerine yakıştıramıyorlar örneğin ve kadın bir mücadeleyi de bu sınıf ayrımına karşı veriyor. Bu mücadelede “beyin” ile “eller”in birleşmesini ve bu dayanışmaya herkesin kendi yetkinliği ile katılmasını da yine bir “toplumsal” mesaj olarak görebiliriz rahatlıkla.

Sarhoş olduğu bir sahnenin gereksiz uzatılması ve kendisinin de o sahnedeki fazla vurgulu oyunu bir yana bırakılırsa, Charles Laughton hikâyenin ana karakterlerinden biri olarak üzerine düşeni fazlası ile yerine getiriyor ve sık sık eğlencenin ana kaynağı oluyor. Buna karşılık filmin komedi anlamındaki asıl yıldızı John Mills kesinlikle. Karakterinin dönüşümünü çarpıcı bir performansla canlandıran oyuncu yukarıda anılan gerdek gecesi sahnesi başta olmak üzere seyirciyi performansı ile kendisine bağlıyor göründüğü her sahnede. Büyük Britanya’nın Victoria dönemi olarak adlandırılan yıllarının (1837’den 1901’e kadar olan dönem) geleneklerini ve davranış şekillerini alaya alan film temposu, yine bir David Lean filmi olan “The Bridge on the River Kwai – Kwai Köprüsü” ile ileride Oscar kazanacak olan Jack Hildyard’ın çok başarılı siyah-beyaz görüntüleri (ıslak kaldırım taşları, yağan yağmur, rüzgârda sallanan tabela ve çizme ile açılıştaki gece sahnesi bu başarının bir örneği) ve eski görünümüne rağmen Lean’in becerisi sayesinde taze bir bakışı ve sinema dilini de muhafaza etmeyi başaran eğlenceli bir film bu.

Ben Topraktan Bir Canım – Osman F. Seden (1980)

“Her yerin kanunu aynı: Güçlü zayıfı bir lokmada yutuyor”

Ağasının isteği üzerine birisini vuran bir adamın yaşadığı vicdan azabının hikâyesi.

Erdoğan Tünaş’ın senaryosundan Osman Seden’in çektiği bir film. Başrollerinde Orhan Gencebay ve Necla Nazır’ın yer aldığı film popüler sanatçıların her bir albümlerine ve/veya şarkılarına bir film çekme günlerinden kalan bir yapım. Şarkıları kadar arabesk bir film bu ve sinemasal olarak bir değeri yok elbette. Yine de içeriğindeki oldukça önemli yanlışlık ve problemlere rağmen, Gencebay’ın bugün politik olarak bulunmayı tercih ettiği ve savunduğu konuma zıt duruşu düşünüldüğünde en azından Türkiye’nin savrulduğu yeri gösteren bir örnek olması ile ilgi çekebilir.

Gencebay’ın “Ben Topraktan Bir Canım” albümünde yer alan “Gurbet” şarkısının eşlik ettiği jenerikle başlıyor film. “Halkçı” filmlerin olmazsa olmaz karakteristik özelliklerinden biri olan doğa, köy, yoksulluk görüntüleri ve yakın plan insan yüzleri geliyor karşımıza öncelikle. İki cesede bakmaktadır bu insanlar ve jandarmanın tüm baskısına rağmen köylüler ağalarına olan koşulsuz sadakatleri nedeni ile ne cesetlerin ne de katilin kimliği konusunda tek bir söz söylemektedirler; çünkü “Ağa batarsa, köylüler de batar”. Ağa köydeki konumunu şehire de taşıyan ve yasadışı işleri ile ve rakiplerini birer birer saf dışı ederek çok güçlenen bir adamdır ve gücünü politik bağlantıları ile de artırmaktadır. Ne var ki çok dürüst ve iyi yürekli bir rakibi vardır ve onun ortadan kaldırılması gerekmektedir. Burada devreye “saf köylü” Orhan (kendi adı ile oynayan Orhan Gencebay) girecektir ve olaylar özetten kolayca tahmin edileceği gibi ilerleyerek “arabesk”e uygun bir final ile sona erecektir.

İçerikle ilgili problemlerin yanında, senaryoda -özensizlikten veya umursamamaktan- kaynaklanan ciddi sorunlar da var: Öncelikle Orhan karakteri ile kız kardeşi sanki zamanın farklı hızlarda aktığı evrenlerde yaşıyorlarmış gibi oluşan duruma işaret etmek gerekiyor. Orhan babasının ölümünden sonra büyüyerek koca bir adam olurken, kız kardeşi daha yavaş büyür ve ortaya kocasının ölümünden sonra başkasından doğum yapmış olması gereken bir anne görüntüsü çıkar. Daha sonra Orhan sadece sakalı kesilerek daha da büyürken, kız kardeş birden hızlanan bir büyüme ile ona yetişir. Daha ciddi bir problem ise cinayet ve cinayet denemeleri sahnelerinde karşımıza geliyor. Öldürmeyi planladığı adamı üstelik yanında başkaları da varken nerede ise yüz yüze denecek kadar yakından takip ediyor katil adayı ve üstelik bu durum birkaç farklı sahnede tekrarlanıyor. Orhan karakterinin saflığı ve çekingenliğinin de cezaevine girişine kadar olan bölüm boyunca zıt yönlerde değişip durması da senaryoyu yazan Tünaş’ın -ve genel olarak Yeşilçam’ın- sadece yazdığı sahneye ve orada dramatik bir etki yaratmaya odaklanıp, karakterinin ruh ve davranış tutarlılığını hiç düşünmemesinden kaynaklanıyor kuşkusuz. Katilin tereddüt sahneleri de bu bakışın ve yönetmenin özensizliğinin bir başka örneği. Bir adamı yanında çocuğunu gördüğü için öldüremeyen katilin silahını çocuk adamın kucağındayken bile hâlâ ateşlemeye çalışması da bu boş dramatik an yaratma çabasının bir diğer örneği. Katilin ağasından, akrabası olan kızı “helal süt emmiş” biri ile evlendirmesini istemesi de benzer şekilde saçma bir istek ama senaryonun bu isteğe yer vermesinin tek bir nedeni var: Bu kızın ağa yüzünden başına geleceklerle bu isteğin çelişmesinden bir “arabesk” fırsat yaratmak.

Müzik yeteneğinden o ana kadar tek bir kez söz edilmeyen adamın hapse düşer düşmez birden “Orhan Gencebay” oluvermesi; sadece saz çalan bir adamı görürken darbukadan nefesli sazlara kadar pek çok farklı aletin sesini duymamız; dinlediğimiz (daha doğrusu dinlemek zorunda kaldığımız) şarkıların ne o sahne ne de hikâyenin kendisi ile hemen hiç ilgisinin olmaması ve her ikisinin de arabeskliği ile yetinilmesi; “Yeter ulan!”, ağa ile yüzleşme ve kurban ile yıllar sonra tekrar karşılaşma sahnelerinde Orhan Gencebay’ın vasatın epey altında seyreden hatta bazen komik olan oyunculuğu; romantik sahnelerde göz bebeklerine zum yapma kabalığı; Orhan’ın sevdiği kızı deniz kenarında, ormanda, göl kıyısında farklı bale pozları ile hayal ettiği sahnenin absürtlüğü; yasa dışı işlere bulaşmam diyen ama yasa dışı işlerle kazanılan gücü kullanmaktan çekinmeyen bir adamın dürüst olarak gösterilmesi ve daha pek çok -açıkça adını söylemek gerekirse- saçmalığı olan filmin şarkılı sahneleri ise en zayıf anları. Bu sahnelerin, sinema sanatını geçelim, görsel en ufak bir kaygı olmadan çekilmesi ve tüm şarkı boyunca bir veya birden fazla karakteri yürürken, kendi başına otururken veya konuşurken görmek zorunda kalmamız filmin değeri için oldukça kötü bir gösterge elbette. Bir baletin arebesk şarkılara ayılıp bayılmasının saçmalığının yanında, iki başrol oyuncusunun bu oynamanın zor olduğu anlamsız sahnelerde bocalamaları da dikkat çekiyor.

“Senin en büyük düşmanın cahilliğin; yoksa kula kulluk etmezdin” diyen karakteri kendi yazdığı senaryolarda da benzer “solcu” karakterler yaratan İhsan Yüce’nin canlandırmasının dikkat çektiği filmde Orhan karakteri kulla kulluk edilen bir düzeni aydınlanmasının sayesinde yıkmaya girişiyor. Ne yazık ki bu karakteri canlandıran Orhan Gencebay bu aydınlanmanın tam tersi bir noktada duruyor bugün ve bu filminin “mesaj”larının tam zıddı bir hayat sürüyor. “Katil değil o; benim gibi bir kurban, bir kurban” diyen karakterden kurbanların değil, ağaların yanında duran bir karaktere dönüşmek yapılabilecek en kötü seçim olsa gerek. Onlarca yıl şarkılarında -arabesk ve yılgın bir biçimde de olsa- bir karşı duruşu temsil etmekten bugün tam karşı cepheye, iktidarın olduğu yere transfer olmak hakkında söylenecek çok da bir şey yok aslında. Trajik finali dışında hayli vasat ve Necla Nazır’ın sıradan, Orhan Gencebay’ın ise kendi oyunculuk düzeyi açısından vasatın oldukça altında oynadığı bu “kendi adaletini kendin yarat” filminin elle tutulur tarafları -her türlü- ağalık düzenine karşıtlığı ve aydınlanmayı cahilliğin önüne geçiren yaklaşımı sadece. Bunlar yetiyorsa, görülebilir.

Edge of Tomorrow – Doug Liman (2014)

“Şimdi beni çok dikkatli dinle. Bu çok önemli bir kural ve hatta tek kural bu: Savaş alanında yaralanırsan, ölmeye baksan iyi olur”

Dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaylılarla savaşan bir adamın aynı günü tekrar tekrar yaşamasının ve her öldüğünde günün yeniden başlamasının hikâyesi.

Doug Liman’ın yönettiği ve ABD ile Kanada ortak yapımı olarak çekilen bir bilim kurgu ve aksiyon filmi. Japon yazar Hiroshi Sakurazaka’nın “Ōru Yū Nīdo Izu Kiru – Öldür Yeter” adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunu Cristopher McQuarrie, John-Henry Butterworth ve Jez Butterworth yazmış ama jenerikte adı geçmese de hikâyenin ilk versiyonunu Dante Harper hazırlamış. Bugünlerde aynı yönetmen ve aynı iki başrol oyuncusu (Tom Cruise ve Emily Blunt) ile devamı da çekilen film ABD’de bütçesini karşılayan bir gişe geliri elde edemese de sonuçta bütçesinin iki katını aşan bir gelir getirmiş yapımcı firmaya. ABD’deki -bütçesine göre- düşük gelirin nedenlerinden biri en azından başlarda Tom Cruise’u hep görmeye alışık olduğumuz cesur aksiyon karakteri rolünden uzak tutması da olabilir ama sonuçta aksiyonu ile sınıfı geçen filmin zaman zaman fazlası ile yüzeysel kalmasının ve -belki tekrarların da etkisi ile- kısıtlı bir malzeme uzatılarak elde edilmiş gibi görünmesinin de payı olsa gerek bu sonuçta. Yine de tempolu, bol efektli ve heyecanlı bir aksiyon filmi arayanlar için eğlenceli olabilecek bir çalışma bu.

Bir süre önce Almanya’nın Hamburg şehrine inen ve hızla tüm Avrupa’ya yayılan uzaylı yaratıklara karşı verilen bir savaş anlatılıyor filmde. Son teknoloji ile donatılmış ve giyene bir “robocop” havası veren kıyafetlerle donatılmış askerlerin ve 70 farklı ülkenin katıldığı savaş pek de iyi gitmese de dünyalılar ilk kez bir çarpışmayı kazanırlar ama bu zaferin gerçek mahiyeti ileride anlaşılacaktır. “Full Metal Bitch” adı verilen bir kadın bu dünyalı askerlerin en cesurudur; Emily Blunt’ın canlandırdığı bu karakterin aksine Tom Cruise’un oynadığı ve Birleşik Savunma Gücü’nün basın sözcüsü olan subay ise savaştan korktuğu için bu cephe gerisi görevi seçmiştir ve savaşa girmeye hiç de niyeti yoktur. Hikâyemiz onun -pek de gerçekçi olmayan bir biçimde- savaş alanına gönderilmesi ile başlıyor ve “kahraman”ımızın ne yapacağını izliyoruz bundan sonra. Avrupa kaybedilirse sırada ABD’nin olduğu ve Birleşik Güçler’e “elbette” bir Amerikalı subayın komuta ettiği film Cruise ve Emily Blunt’ın karakterlerinin işbirliği ve Cruise’un -elbette olması gereken ve aksi düşünülemeyecek- dünüşümü üzerinden ilerliyor. Erkek kahramanın baştaki acemiliği ve korkaklığının yanında, onun savaş alanında her öldüğünde günün yeniden başlamasını ve önceki hayatında öğrendiklerinden ders alarak yeniden savaşa girmesini anlatıyor bize film ve hikâyenin orijinal ve ilginç yönleri de temel olarak bunlarla kısıtlı. Gerisi ise fena çekilmemiş bir aksiyon havasından çok da ileri gitmiyor.

Hikâyenin doğası gereği aynı sahneleri defalarca ama hem farklı kamera açıları ile hem de adamın öncekilerden aldığı dersin sonucu olarak farklı finaller ile izliyoruz. Bir yandan “eğlence” yaratıyor bu durum ama bir yandan da o kadar çok tekrarlanıyor ki bu sahneler bir yorgunluğa da neden oluyor zaman zaman. Neyse ki burada imdada Doug Liman’ın aksiyonda pek aksamaması yetişiyor. Belki çok fazla orijnallik yok filmin teknik başarısında ama yine de kendisini izletmeyi ve özellikle de türün meraklısı iseniz keyif aldırmayı başarıyor. Bilim kurgu ögelerinin aksiyonun gerisinde kalması ve özellikle de finalin bilim kurgu açısından bakıldığında yeterince vurucu (görsel ve içerik olarak) olmaması da önemli bir problem olmuş ve filmin seyir zevkini düşürmüş kesinlikle.

Ahtapota benzeyen, oldukça güçlü olan ve çok hızlı hareket eden yaratıkların tasararımının başarılı olduğu, onları yöneten “merkezî beyin” Omega’nın ise görsel tasarım açısından bir parça zayıf göründüğü filmde güçlü sahneler çekmeyi başarmış Liman. Defalarca gördüğümüz ve hep sağlam bir etkileyiciliğe sahip olan uçaktan atlama sahnesinden kahramanımızın ilk ölüm sahnesine film aksiyon meraklısı olmayanları da etkileyecek kimi bölümlere sahip ve bu avantajını da kullanıyor sık sık. İçerik açısından da benzer bir çekicilik, defalarca tekrarlanan bir sahnede karşımıza çıkıyor: Kahramanımızın uçaktan atladığı kumsaldaki yaratıklardan kendisini kurtarması ve düşmanın beynine ulaşması gerekmektedir. İşte bu kumsaldaki çarpışma anını defalarca yaşar adam ve her birinden aldığı dersle bir sonrakinde bir parça daha uzaklaşmayı başarır oradan; bunun için her bir saniyeyi planlaması gerekmektedir önceki denemesindeki başarısızlığından aldığı dersle. Samuel Beckett’ın “Worstward Ho” adlı eserinde geçen “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil” veya Rus Çarı Deli Petro’ya atfedilen “Yenile yenile, yenmesini öğreneceğim” sözlerini hatırlatan teması ile dikkat çeken hikâyenin bu sözlere uygun bu sahnesi filme kayda değer bir çekicilik kazandırıyor kesinlikle.

Filme kaynaklık eden romanın yazarı Sakurazaka’nın eserini yazarken video oyunlarında kazandıracak stratejiyi bulana kadar oyunun başa alınmasından ilham aldığı söylenmiş ve burada seyrettiğimiz tam da o. Açıkçası kahramanımızın ölse bile yeniden canlanacak ve tekrar şansını deneme şansı bulacak olmasının ona uzaylılara karşı önemli bir avantaj sağladığı filmde pek de cesur olmayan bir adamın kahraman bir lidere dönüşümünü izliyoruz ve John Newman’ın filmin hikâyesine yakışan “Love Me Again” şarkısının eşlik ettiği “teknolojik” kapanış jeneriği ile sona eren filmde bir Amerikalının bir kez daha dünyayı kurtarmasına tanık oluyoruz. Tekrar tekrar yaşanan bir günün hikâyesini CGI efektler ve aksiyon olmadan izlemek isteyenler için daha iyi bir seçenek olarak Harold Ramis’in 1993 tarihli “Groundhog Day – Bugün Aslında Dündü” filmini önererek, Doug Liman’ın bu filminin de görülebileceğini belirtelim son olarak.

(“Yarının Sınırında”)