Les Faux Tatouages – Pascal Plante (2017)

“Fiona Apple’ı duydun mu? Ayrılık şarkılarında uzmandır. Şarkılarından birinde şöyle der: Bütün bu aşkın / Bütün bu aşkın / Eksik bir yanı olmalı / Seni tanımaya çalışmaktan / Sıkılıyorsam”

On sekiz yaşını yalnız başına kutlayan ve geçmişinde bir acısı olan genç bir adam ile doğum günü gecesinde tanıştığı genç bir kadının hikâyesi.

Kanadalı yönetmen Pascal Plante’in konulu ilk uzun metrajlı filmi. Plante senaryosunu Geneviève Dulude-De Celles ile birlikte yazdığı filmde on sekiz yaşındaki bir genç adamın geçmişindeki acının etkisi ile yalnız ve mutsuz bir hayat sürerken tanıştığı bir kadınla değişen (ya da değişebilir gibi görünen) günlerini anlatıyor. Baş karakterinin hüznüne ve kırılganlığına uygun bir dili olan film bir “yaz aşkı” anlatsa da bu aşkı ince ve zarif bir dil ile karşımıza getirmesi ve aşkın öncesi ve sonrasını hissettirmesi ile farklılaşmayı başarıyor. İki genç oyuncunun doğal ve samimi oyunları ile içtenliğine önemli bir katkı sağladıkları çalışma seyirci üzerinde kırık bir umut uyandıran “küçük” bir film.

On sekiz yaşını ilk kez satın alabildiği birayı bolca içerek ve çılgın bir metal konserinde yalnız başına eğlenerek kutlayan ama tüm bu anlarda bir mutluluktan çok bir yalnız genç adam havası ile karşımızda olan bir genç Théo. Konser sonrası bir cafede genç bir kadınla tanışıyor ve film bundan sonra bir yandan bir aşkın başlangıcını ve gelişimini anlatırken, yavaş yavaş da genç adamın geçmişindeki sırrın üzerindeki örtüyü açıyor bizim için. Sadece 2 hafta sürebilecek bir yaz aşkı bu; çünkü Théo -kendi seçimi olmasa da- şehri terk edecektir bu sürenin sonunda. Film adını bu genç adamın kolundaki “sahte dövme”den alırken, onu güçlü kişiliği ile hayata tekrar katan kadın gerçek dövmeler taşıyor kolunda. Yönetmen Plante iki genç birey arasındaki ilişkiyi sık sık tek çekimle oluşturduğu sahnelerle anlatıyor bize. Örneğin cafedeki ilk tanışma sahnesinde iki gencin uzun uzun müzik zevkleri konusunda konuşmalarına kesintisiz bir şekilde tanık oluyoruz. Benzer şekilde kadının erkeğe şarkı söylediği sahneyi (hikâyede kritik bir öneme sahip bu şarkı Kanadalı müzisyen Daniel Bélanger’in “Séche Tes Pleurs – Sil Gözyaşlarını” adlı parçası) ve ilk birlikteliklerini de yine hep tek çekimle sergiliyor film. Bu tercih ilgili sahnelere (ve daha sonra tanık olacağımız diğerlerine) bir doğallık duygusu katıyor ve hikâyenin sahici ve dürüst olmasını sağlıyor.

Pascal Plante’in temel başarısı filmini sadelik ve doğallık üzerine inşa etmesi ve onun bu tercihi belki de daha önce defalarca seyretmiş olabileceğiniz bir hikâyeye farklılık katıyor onu çekici kılacak bir şekilde. Bazen dürüstlük ve sevgi ile uzatılan bir elin nasıl bir etki yaratabileceğini seyirciyi ikna edici bir biçimde anlatabilmesi ve bunu yaparken seçtiği sembolleri de rahatsız etmeden kullanmayı becerebilmesi ile dikkat çeken film seyirciye herhangi bir duyguyu empoze etmemeye de özen gösteriyor. Bu “tarafsızlığın” en bariz göstergesi de filmin kırılgan ve “açık uçlu” sonu olsa gerek. Başta bahsi geçen Fiona Apple şarkısındaki “tanımaya çalışmak” ifadesi iki gencin birbirini tanıma ve neleri sevdiklerini öğrenme sahnesi üzerinden bir aşkın, finalde seslendirilen şarkı da bir insanın sevdiğinin sevdiklerinden etkilenmesinin güzelliğinin ve bir acıyı -belki de- geride bırakmasının sembolü oluyor sanki.

Théo’yu canlandıran Anthony Therrien ve aşık olduğu Mag’i canlandıran Rose-Marie Perreault tek çekimlik uzun sahnelerde hiç aksamıyorlar ve doğal oyunlarını hep koruyorlar. Tanıştıkları ilk sahnede müzik üzerine olan uzun konuşmalarında olduğu gibi doğaçlama havasını veren performansları ile karakterlerini seyirciye yakınlaştırmayı başarıyorlar ve seyrettiğimiz hikâyenin bizi kolayca etki altına almasına büyük bir katkı sağlıyorlar. Özellikle Therrien’in filmin ilk yarısında karakterinin kadından (ve bizden) gözlerini kaçırdığı anlardaki performansının çok çarpıcı olduğunu vurgulamakta yarar var. Bir doğum gününde başlayıp bir sonraki doğum gününde biten bu gençlik filmi sıkı müzik bandı ile de seyirciyi etkileyebilecek, ilgiye değer bir çalışma. “Erkek kızla tanışır” filmlerinden bir diğeri belki ama taze bakış açısı ve karakterlerinin ağzına çok yakışan diyalogları ile farklı bir çalışma ve kahramanına – hiç ağladığına tanık olmasanız da- “sil gözyaşlarını” demek gereğini hissettirmesi ile önemini kanıtlayan bir film.

(“Fake Tattoos”)

La Vida Útil – Federico Veiroj (2010)

“Sinemateki artık destekleyemeyeceğiz; çünkü finansal açıdan kârlı bir proje değil”

25 yıldır çalıştığı ve tutku ile bağlı olduğu sinematekin son günlerini yaşadığını anlayan bir sinemaseverin hikâyesi.

Senaryosunu Inés Bortagaray, Federico Veiroj, Gonzalo Delgado ve Arauco Hernández Holz’un yazdığı ve yönetmenliğini Federico Veiroj’un üstlendiği bir Uruguay ve İspanya ortak yapımı. Sadece 67 dakikalık süresi olan hayli alçak gönüllü bu sade film tıpkı hikâyenin ilk yarısının tamamının geçtiği sinematek gibi dayanışma ile yaratılmış görünüyor. Yönetmenin yapımcılığın yanısıra kurguyu da üstlendiği çalışmada, kurguda onunla birlikte çalışan Arauco Hernández Holz aynı zamanda görüntü yönetmenliğini de üstlenmiş örneğin. Tutku ile çalıştığı mekânın kapanmak üzere olduğunu hisseden ve yeni hayatı hakkında hiçbir fikri olmayan bir adamın -hikâyenin ikinci yarısında tanık olacağımız- arayışını anlatan film konusunun da doğal sonucu olarak öncelikle katıksız sinemaseverler için. Aksiyonsuz, belgesele çok yakın bir anlayışla anlatılan hikâye film seyir tecrübesinin o eski toplu gösterimlerden evlerin içine kapandığı ve klasiklerin popüler ticarî filmlerin iyice gerisine düştüğü zamanımızda oluşan bir durum nedeni ile düzülen bir ağıt. İçten ve gerçekçi bu eser özellikle bağımsız filmlerden hoşlananlar ve farklılık arayışında olanlar için.

Film gerçek bir hikâye anlatmıyor ama gerçeğe bir açıdan da hayli yakın bir kurgu seyrettiğimiz. 1952 yılında kurulan ve bugün maddî açıdan çok da iyi bir durumda olmayan Cinemateca Uruguaya (Uruguay Sinematek’i) filmin ilk yarısının geçtiği mekan. Kurumun direktörü olan Manuel Martinez Carrril filmde Martinez adındaki direktörü oynayarak kendisini canlandırıyor bir bakıma. Hikâyenin odağındaki asıl kişi ise Jorge Jellinek’in (kendisi aslında gerçek bir film eleştirmeni) oynadığı ve kendisi ile aynı adı taşıyan, direktörün yardımcısı olan Jorge karakteri. Bu seçimlerin de gösterdiği gibi yönetmen Federico Veiroj yarı-gerçek diyebileceğimiz bir hikâye anlatıyor bize. 2010 yılında Uruguay’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, içeriğine uygun, eski usûl bir jenerik ile başlıyor: Eski filmlerde gördüğümüz türden ve sadece standart karakterlerle yazılmış hayli basit bir jenerik bu ve filmin kendisi de siyah-beyaz tercihi ve görüntü formatı ile bu eski havayı destekliyor. Buna karşılık Eduardo Fabini, Macunaima ve Leo Masliah imzası taşıyan müzikler sadece bu klasik havayı desteklemekle kalmıyor, biraz gerilim ve dram duygusu da içeren havaları ile hikâyeyi modernleştiriyorlar bir bakıma. İlk sahnede, planladıkları bir toplu gösterim için İzlanda’dan gelen filmleri aralarında paylaşan Martinez ve Jorge karakterlerini görüyoruz. Bir film festivalinde sadece seyirci olarak bile bir deneyim yaşamış herkesin iki karakterin bu sahnedeki konuşmalarını çok iyi anlayacağı ve hatta kırık bir mutluluk hissedeceği bir sahne bu.

İçine düştüğü finansal zorluk nedeni ile zor zamanlar geçiren sinematekin iki çalışanı radyo programları ve bağış çağrıları ile kurumlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar ama her ay düşmekte olan üye sayısı ve kendilerini destekleyen vakıfın kurumu “finansal açıdan kârlı” görmemesi nedeni ile yaklaşan kötü sonun da farkındalar. Bu durum üzerinden bir kurumun ve bir sinema kültürünün ağıtı bu hikâye ama hiçbir anında seyircisini kışkırtacak bir tavır içine girmiyor; bir başka ifade ile söylersek, ağıdını alçak gönüllü, sakin ve belgeselvari bir tavırla, hatta kimilerine soğuk gelecek bir tarzla dile getiriyor. Tek bir sahnede bu tavrından vazgeçer gibi oluyor yönetmen Veiroj; Jorge karakterinin gözlerinin yaşardığı kısa bir sahne dışında film soğukkanlı tavrını hep koruyor. Oysa hikâye yitip gitmekte olan bir kültürü ve hayatını bu kültürün izlerini taşıyan bir kuruma adanmış bir adamı anlatması ile melodram potansiyeli bile barındırıyor ama Jorge’nin arşivde sinema filmi makaraları arasında dolaştığı sahnede bile mesafesini koruyor ve sadece göstermekle yetiniyor, herhangi bir provokasyona kalkışmadan.

Filmin ilk yarısının tamamı sinematek içinde ve hemen kapısının önünde geçerken, ikinci yarısı “kaçınılmaz olarak” dışarı çıkıyor ve Jorge karakterinin başta bir üniversite olmak üzere birkaç farklı mekanda yaşadıklarını izliyoruz. Bu dış sahnelerde yönetmen Veiroj -muhtemelen sinematekte gösterilmiş- filmlerin ses bantlarını fon olarak kullanıyor ve Jorge’nin yeni bir hayat arayışını aktarıyor bize. Onun gittiği kütüphaneyi sinematekle ve oradaki tüm o ciltli kitapları da sinematekteki film makaraları ile ilişkilendiren film finalini beklendiğinin aksine karamsar havada oluşturmaması ile dikkat çekiyor. Gidilen berberden yeni bir saç traşı ile çıkılması, orada özellikle terk edilen bir valiz ve fakültenin merdivenlerinde icra edilen ve Amerikan müzikallerinde göreceğimiz türden bir dans yeni bir hayatın başlayacağını söylerken, kahramanımızın kadın arkadaşına yaptığı teklif de sinemanın hep hayatında olacağının bir kanıtı oluyor.

Baş karakterinin yalnızlığını ve yalıtılmış hayatını sinematekin benzer boş havası ile eşleştiren bu film bildiğimiz anlamda bir hikâye anlatmaması ve “inatçı” sakinliği ile herkese göre bir film değil kuşkusuz. Bir ağıt olmasına rağmen büyük sözlerin ve duyguların peşinde koşmayan ama belki tam da bu nedenle çok gerçek görünen, sade bir çalışma bu. Filmin dikkat edilmesi gereken iki özel sahnesi var: İlkinde Jorge ve Martinez bir radyo röportajı kapsamında konuşuyorlar. Burada Martinez’in iyi toparlayamadığı ve fazlası ile entelektüel görünen konuşması “sanat sineması”nın çıkmazı olarak nitelendirilebilecek bir duruma işaret ederken, ikincisinde Jorge’nin üniversitede bir sınıfa girerek yalan söylemek üzerine yaptığı konuşmayı izliyoruz. Bu konuşma aslında Mark Twain’in “On the Decay of the Art of Lying – Yalan Söyleme sanatının Bozulması Üzerine” adını taşıyan 1880 tarihli makalesinden bir bölüm ve burada film -herhalde- sinemanın anlattığı hikâyelerin de aslında bir çeşit yalan olduğunu hatırlatıyor ve Twain’in kelimeleri ile, gerçekten kurtulup yalanın güzel dünyasına sığınmanın aslında hiç de kötü olmadığını öne sürüyor.

(“A Useful Life” -“Faydalı Hayat”)

Life of Brian – Terry Jones (1979)

“Tamam ama sanitasyon, tıp, eğitim, şarap, kamu düzeni, sulama, yollar, temiz su sistemi ve halk sağlığı dışında Romalılar bizim için ne yaptılar ki bugüne kadar?”

İsa ile aynı gün ve onunkinin hem yanındaki bir ahırda doğan ve halkın mesih olduğunu düşündüğü Brian’ın hikayesi.

Monty Python komedi grubunun ikinci sinema filmi. Senaryosunu grup üyeleri Graham Chapman, Terry Gilliam, John Cleese, Terry Jones, Eric Idle ve Michael Palin’in yazdığı filmi -Terry Gilliam’ın imzasını taşıyan birkaç sahne dışında- Tery Jones yönetmiş. 6 sanatçının da birden fazla rolü (kırktan fazla karakter!) üstlendiği film gösterime girdiği yıllarda farklı ülkelerde farklı süreler boyunca yasaklanmış ve örneğin İrlanda’da ancak 1987 yılında kaldırılmış bu yasak. Bu tepkinin temel nedeni kutsal şeylere saygısız (ya da “küfürlü”) yaklaşımı hikâyenin. Monty Python üyeleri kendilerine özgü komedi anlayışı ile Hristiyanlığın kutsal bildiği tüm değerler, tüm dinsel mitler ve bu mitlere dayanan başta sinemadakiler olmak üzere tüm sanat eserleri ile oldukça cüretkâr bir şekilde dalgalarını geçmişler ve pek çok kişi tarafından en başarılı eserleri olarak görünen bir flm çıkarmışlar ortaya. Komedisini hem görsellik üzerinden hem de eğlenceli diyalogları aracılığı ile üreten fim çarpıcı bir eğlencesi olan çalışma ve seyircisini kendisini en hafif gülümsemeden en şiddetli kahkahaya kadar değişen boyutlarda gösteren biçimlerde etkisi altına alabiliyor.

İsa’nın hayatını anlatan bir Hollywood filminin açılış klişeleri ile başlıyor film. Dinsel atmosfere uygun bir müzik, gün batımı/doğumu kızıllığına boyanmış bir gökyüzü, yıldız dolu bir gece ve kayan bir yıldız… 3 bilge adamın ahırları karıştırdıkları için yanlışlıkla doğumunu kutsamaya geldikleri bebek ise İsa değil, Brian. İsa ile aynı gün doğan ve fiziksel olarak de ona benzeyen Brian eğlenceli ve animasyonla hazırlanmış açılış jeneriğini süsleyen şarkıda dile getirildiği gibi sıradan bir genç (“Başladı tıraş olmaya ve kendini tatmin etmeye”) ve annesinin sıklıkla şikâyet ettiği gibi tek ilgi alanı da kızlar. Göğe yükselen İsa’nın güneşe çarparak erimesi ile sona eren jenerikten sonra birbiri ardından karşımıza tepkisiz kalamayacağınız bir komedisi olan sahneler geliyor ve tüm bu sahnelerde Monty Python grubu hedeflerindeki herkesi, her kurumu ve her olguyu hayli sert ve güçlü bir mizahla alaylarının nesnesi yapıyorlar. Başta yer alan, İsa’nın vaazını dinleme sahnesindeki karakterlerin aralarındaki tartışmadan başlayarak hikâyenin sonuna kadar tüm diyalogları çok iyi yazılmış ve onları seslendiren karakterlerle çok iyi bütünleştirilmiş bir film bu. Yanlış anlamalar, tekrarlamalar ve kelime oyunları ile dolu bu diyalogları akıllıca bir şekilde günümüzün (daha doğrusu filmin gösterime girdiği 1970’li yılların) sosyal ve politik olgularına alaycı göndermeler yapmak için de kullanıyor senaryo.

Romalılara karşı kurulan direniş örgütlerinin isimleri (“Yahudiye’nin Halk Cephesi” ve “Halkın Yahudiye Cephesi” adlarını taşıyan iki farklı örgütün aralarındaki düşmanlık örneğin) ve Romalıların emperyalist yönetimleri üzerinden yürütülen tartışmalarda çağdaş dünyadaki solun söylemlerine ve problemlerine değinen ve örgütlerin eylem/teori tartışmalarını alaya alan film elbette asıl taşlarını Hristiyanlık kurumu için saklıyor. Bu dinin pek çok miti ile dalgasını geçerken, İsa’nın peygamberliğinin kanıtı olan “mucize”ler üzerinden de saldırıyor dine. Örneğin İsa’nın cüzzamlı hastayı iyileştirme mucizesi burada hayli farklı bir bakışla ele alınıyor ve eski cüzzamlının bu mucizeden dolayı düştüğü sıkıntı dile getiriliyor: Artık sağlıklı olduğu için dilenememekte ve bu nedenle de ciddi bir yoksulluk çekmektedir çünkü! Romalıların bölgede yaptıkları da (yazının girişindeki diyalog!) emperyalizm tartışmalarının komedisi için uygun bir araç olmuş grup için.

Her biri birer klasiğe dönüşmüş pek çok sahnesi var filmin ve grup bir önceki filmleri “Monty Python and the Holy Grail”de olduğu gibi bu bölümleri bağımsız bir skeç havasında değil, birbiri ile akıcı bir ilişkisi olacak şekilde kullanarak hikâyesinin kalitesini de hep önde tutmayı başarmış. Tanrı’nın adını ağzına alan adamın taşlanması sahnesinin esprisi ve ortaya çıkan kaos, arenada toplanan direniş örgütü üyelerinin arasındaki erkek/kadın tartışması (ve burada politik doğruculuğun alaya alınması), baştan sona bir komedi klasiği olarak nitelendirilmeyi hak eden “duvara rejim karşıtı slogan yazma” sahnesi, “Biggus Dickus” adlı komutanın adını duyunca gülmemeye çalışan askerler, Sezar ile halk arasında geçen hangi mahkûmun affedileceği konuşması, Brian’ın annesinin oğlunun mesih olduğuna inanan halk ile arasındaki atışma ya da mezheplerin (Katoliklik ve Protestanlık) doğuşunun sembolü olan “Su Kabakçılar” ve “Sandaletçiler” bölümü gibi anları ile çok sıkı bir eğlence sunuyor film bize. Monty Python grubu, söyledikleri hiç dikkat çekmeyen ama söylemediği nedeni ile bir mesih olduğuna inanılan ve “Beni takip etmeniz gerekmiyor. Kimseyi takip etmeniz gerekmiyor. Kendiniz düşünmelisiniz. Bir birey olmalısınız” diyerek kendisini savunmaya çalışan Brian’ın hikâyesini anlatırken, dinler tarihindeki “mucize”lerin de “gerçek” kaynaklarını gösteriyor hayli eğlenceli bir “18 yıldır konuş(a)mayan adamın konuşması” sahnesinde olduğu gibi.

Gerek finaldeki toplu çarmıha germe sahnesi gerekse başka bölümleri ile William Wyler’ın 1959 yapımı “Ben-Hur”unu da alay ettiklerinin arasına alıyor film. Mahkûmların birer birer “Brian benim!” diye bağırması ile Yeşilçam’ın “Kara Murat benim!” sahnelerindeki yürekli fedakârlığın aksine korkak bir üç kağıtçılığın sergilenmesinin gösterdiği gibi benzer konuya sahip “ciddi” filmlerin tüm klişelerini yerle bir eden bir çalışma bu. Bu son final sahnesinde bugün bir klasik olan “Always Look on the Bright Side of Life” şarkısının seslendirildiği ve çekimleri Tunus’ta gerçekleştirilen filmin tüm hikâye içinde ayrıksı duran ve dozu kaçmış absürtlüğü ile anlamsızlaşan bir de uzaylı bölümü var. Muhtemelen iki yıl önce “Star Wars – Yıldız Savaşları”nın gördüğü ilgiden dolayı senaryoda yer bulan ve animasyon ile gerçek karakterlerin bir arada yer aldığı bu bölüm sanki başka bir film için düşünülmüş de son anda buraya yerleştirilmiş gibi görünen gereksiz bir sahne. Kapanış jeneriğinin sonunda “Eğer bu filmden hoşlandıysanız, neden gidip “La Notte” yi görmüyorsunuz” diyerek Michelangelo Antonioni’nin bu “sanat filmi”ne göndermede bulunan film eğlenceli, bu eğlencesinin kendisi de farkında olan ve mutlaka görülmesi gereken bir komedi klasiği. Son bir not olarak, filmin İsa değil onun sembolü kılındığı değerler hakkında olduğunu ve hayatını anlattığı kişinin de İsa değil, bir mesih zannedilen sıradan bir genç adam, Brian olduğunu belirtmekte yarar var!

(“Monty Python’s Life of Brian” – “Brian’ın Hayatı”)

Le Notti di Cabiria – Federico Fellini (1957)

“Elbette biliyor! Ona her şeyi anlattım. Ondan hiçbir şeyi gizlemedim. O bir aziz, bir melek! Hiçbir şeyi bilmek istemedi. Umursamadı bile. Beni seviyor! Beni seviyor, Wanda! Beni seviyor, Wanda!”

Roma sokaklarında çalışan, aşkı bulmaya ve içinde bulunduğu hayattan kurtulmaya çalışan naif bir sokak kadınının hikayesi.

Gerçek bir sinema klasiği ve bir başyapıt. Pier Paolo Pasolini’nin de katkı sağladığı senaryosunu Federico Fellini, Tullio Pinelli ve Ennio Flaiano’nun yazdığı ve yönetmenliğini Fellini’nin üstlendiği bir İtalya ve Fransa ortak yapımı. Başrolde olağanüstü bir performans sunan Giulietta Masina’nın Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldığı film aynı zamanda Yabancı Dilde En İyi Film dalında da Oscar kazanmıştı. Bob Fosse’un 1969 yapımı “Sweet Charity – Tatlı Charity” müzikalinin de esin kaynağı olan film güçlü görünmeye çalışan ve öyle de olmak zorunda olan çocuk ruhlu bir kadının hüzünlü hikâyesini küçük komedi anlarını da katarak ve dönemin Roma’sının panoramasını çizmeyi de ihmal etmeden anlatıyor ve altmış iki yıl sonra bile çekiciliğini ve farklılığını korurken, hâlâ keyifle seyredilebiliyor. Bir söyleşisinde filmlerindeki tüm karakterler içinde akıbetini hâlâ endişeli bir şekilde merak ettiği tek kişi olduğunu söylediği Cabiria’nın Roma’daki arayış dolu gecelerini anlatan bu içten ve sıcak film her sinemaseverin kesinlikle görmesi gereken bir çalışma.

Fellini’nin sıkça birlikte çalıştığı Nino Rota’nın açılış jeneriğine eşlik eden ve film boyunca da sık sık kulağımıza çalınan müziği seyredeceğimiz hikâyenin içeriğinin tam bir müzikal karşılığı olmuş. Özellikle tıpkı bir operanın açılışındaki uvertür gibi tüm müzikleri “özetleyen” ve başta dinlediğimiz bölüm 1950’li yılların havasını karşımıza getirirken, aynı anda eğlenceli, romantik ve dramatik olmayı başaran bir çalışma ve Cabiria’nın seyredeceğimiz hikâyesinin de adeta bir özeti. Cabiria karakterinin hikâyenin açılışında ve kapanışında yaşadıklarının benzerliği dikkat çekiyor öncelikle ve film bu benzerlik üzerinden kadının -değişmez- yazgısını vurguluyor adeta. Bir kadın ve erkeğin neşe ile koşuşmalarını izliyoruz açılış sahnesinde. Bir nehir kenarında duruyorlar ve kadının mutluluk havası erkeğin elindeki çantayı alıp onu suya itmesi ile aniden sönüveriyor. Cabiria bir sokak kadını, yanındaki erkek ise 1 aydır tanıdığı, aşık olduğu ve kendisini içinde bulunduğu hayattan kurtaracağını umduğu Giorgio. Bir mutluluk hayali -daha- yıkılmıştır kadının ve başında onu koruyan, kollayan ve sömüren bir erkek patronu olmadan bağımsız olarak icra etmeye devam edecektir mesleğini hep yapageldiği gibi.

Çocuk ruhlu, naif, kırılganlığını sertlik ve bağımsızlıkla örtmeye çalışan ve gerçek aşkı aramayı ya da aşktan umudunu yitirmeyi hiç bırakmayan bir kadın Cabiria. Hikâye temel olarak onu beş farklı erkekle geçirdiği zaman üzerinden anlatıyor bize: Açılış sahnesinde parasını kaptırdığına tanık olduğumuz ve kendisini aşık olduğu yalanı ile aldatan Giorgio, yolunun tesadüfen kesiştiği ve kız arkadaşı ile kavga eden ünlü bir film yıldızı, Roma’nın yoksul ve evsizlerine yiyecek dağıtan gizemli bir adam, vakit geçirmek için girdiği bir varyete şovundaki hipnozcu (ve onun yarattığı hayali Oscar karakteri) ve “gerçek” Oscar. Gizemli yardımsever dışındaki tüm adamların kendi hedeflerinin kurbanı oluyor bir bakıma Cabiria ve arayışları hep hüzünle sona eriyor. Ünlü aktörle olan bölüm bir sınıf farkını işaret ederken bir bakıma, zengin sınıfın işçi sınıfını sömürüsünün ve kendi amaçları için kullanımının da bir sembolü oluyor; yardımsever karakter üzerinden ise Fellini Roma’nın parlak görüntüsünün içinde hayli trajik bir yoksulluğu da barındırdığını söylüyor net bir biçimde. Issız yerlerdeki mağara/çukur karışımı yerlerde yaşayan ve bir dilim ekmeğe muhtaç insanların da olduğu bir şehir Roma diyor bize film. Bu gizemli adamın Cabiria’ya kendisinin de “gece çalıştığını” söylemesi ve yardım edilen evsizlerden birinin bir zamanlar havalı bir sokak kadını olması kahramanımız için bir mesaj niteliği de taşıyor kuşkusuz ve yaşadığı hayattan kurtulması gerektiğinin de bir işareti. Cabiria’nın aktörün kendisini götürdüğü gece kulübünde yaşadıklarını veya daha sonra aynı adamın evinde karşılaştığı görkemli zenginlikten yararlanamamasını (sadece bir adet zeytin yemeye fırsat bulabiliyor) mizahı da hiç unutmadan anlatan hikâye realist yaklaşımını korumayı başarıyor hep.

Realist ama aynı zamanda varyetedeki hipnoz sahnesinde olduğu gibi gerçeküstü öğeler de barındıran bir film bu ve bir başarısı da bunları birbiri ile uyumlu ve hiç rahatsız edici olmadan bir araya getirebilmesi. Hipnoz sahnesi ve burada hipnozcunun insanları etkisi altına almasını Fellini’nin sıkça hedefine koyduğu din kurumu ile ilişkilendirdiğini de göründürüyoruz. Cabiria ve kendisi ile aynı işi yapan arkadaşı hayli kalabalık bir dinsel ayine katılıyorlar ve yüzlerce insan ile birlikte Meryem’den bağışlanmayı diliyorlar. Kendilerinden geçerek dua eden insanların dizlerinin üzerinde sürünerek, mumlar dikerek ve göz yaşları içinde ilahiler söyleyerek dertlerine Meryem’den bir çare umdukları sahnede Fellini’nin gösterdiği karakterlerden biri tutmayan bacakları için tanrıdan yardım bekleyen ama işi de kadın pazarlamak olan bir adam. Film bu karakter üzerinden bir ikiyüzlülüğün altını çizerken, tüm bu dinsel tören bölümü Cabiria’nın kurtuluş arayışının bir diğer örneği oluyor; ama sonuçsuz bir arayıştır bu Cabiria’nın da bağırarak ifade ettiği gibi: “Biz değişmedik! Kimse değişmedi! Hepimiz aynı kaldık, şu kötürümler gibi!”.

Filmin müthiş finalinden sonra en dokunaklı anlarından biri hipnoz altındayken “beyaz atlı prens”i ile tanıştığını hayal eden ve müthiş bir mutluluk yaşayan Cabiria’nın hipnozdan çıktığı anda gerçekle yüz yüze gelmesi sonucu yaşadığı korkunç hayal kırıklığı bölümü. Gerçeğin kadının yüzüne sert bir tokat gibi çarptığı bu andan etkilenmemek mümkün değil. Meryem’den beklenen mucizenin akıbeti ile muhasebeci ve romantik Oscar’dan beklenen mucizenin akıbetinin aynı olması filmin üzerine eğildiği önemli bir hususu da vurguluyor: Film burada bir birey olarak Cabiria üzerinden, kurtuluşun bakılan yerde değil başka yerlerde olduğunu (ya da varsa, ancak başka bir yerde olabileceğini) söylerken bu mesajını asıl olarak toplumsal meseleler için söylüyor kuşkusuz. Cabiria’nın nihayet mutluluğu yakaladığı ve kurtulduğunu düşündüğü sırada söylediği “Ne güzel, değil mi? Bu dünyada hâlâ biraz adalet var galiba. Acı çekersin, cehenem azabı yaşarsın ama yine de mutluluk sonunda herkesi bulur” sözlerinin iddia ettiğinin aksine, adaletin ilahî olmadığını, mucizelerin yalan olduğunu ve bireysel bir kurtuluş olamayacağını söylüyor hikâye bize.

Olağanüstü bir sahne ile sona eren filmde Giulietta Masina kolayca bir karikatüre dönüşebilecek karakteri ve üstelik gerektiğinde vurgulu oynamayı da ihmal etmeden müthiş bir performansla canlandırıyor. Karakterinin tüm duygularını, arzularını ve korkularını seyirciye müthiş bir etkileyicilik ile geçirmeyi başarıyor oyuncu ve filmin bugün bir başyapıt olmasının da mimarlarından biri oluyor oyunculuğu ile. Hem gösterişli hem doğal ve sade olabilen bir oyunculuğun ne demek olduğunu sinema tarihinde en mükemmel biçimde anlatabilen performanslardan biri onunki olsa gerek.

Denize bakan bir uçurum kenarında geçen final sahnesindeki çalışması başta olmak üzere görüntü yönetmeni Aldo Tonti’nin önemli bir katkı sağladığı bu siyah-beyaz film sergilediği olumsuz görüntülere, yoksulluğa ve çaresizliğe rağmen tıpkı sık sık karşımıza getirdiği sokak kadınlarının canlılığı, gürültülü ve hayata tutunma çabalarının sonucu olan enerjileri gibi hareketli bir film ve sizi “eğlendirirken” sorgulamanızı da sağlıyor seyrettiğinizi. Vatikan’ın tepkisi (yoksullara yardımın kilisenin iktidar alanının dışında gerçekleştiğinin gösterilmesi yüzünden) nedeni ile sansürlenen ve ancak yıllar sonra hikâyeye eklenebilen yardımsever adamla ilgili bölümde Cabiria ilk ve son kez gerçek adını söyleyerek sahici olanın da bu adamın davranışında hayat bulduğunu kanıtlamış oluyor. Bir mucize mümkünse bunu kilisenin veya illüzyonun değil, iyi yürekliliğin ve dayanışmanın yaratacağını ifade eden bu başyapıt mutlaka görülmeli.

(“The Nights of Cabiria” – “Cabiria’nın Geceleri”)