Winter’s Bone – Debra Granik (2010)

“Bakmam gereken iki çocuk ve bir de annem var. Babamı bulmam gerek!”

Ağır bir depresyon içindeki annesi ile iki küçük kardeşine bakmaya çalışan genç bir kadının ailesini ayakta tutabilmek için, uyuşturucu işine bulaşmış babasını bulmaya çalışmasının hikâyesi.

Daniel Woodrell’in aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Debra Granik ve Anne Rosellini’nin yazdığı filmin yönetmenliğini de Granik üstlenmiş. Uyarlama Senaryo, Kadın Oyuncu ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında 4 Oscar ödülüne aday olan film Sundance’te de büyük ödülü kazanmıştı. Bunların ve diğer pek çok ödül ve adaylığın yanında filmin bir diğer özelliği de 1983 tarihli “The Dresser – Kostümcü” filminden sonra, Oscar’a aday gösterilen en düşük gişe gelirli yapım olması. Başroldeki Jennifer Lawrence’ın parlak performansına rağmen hikâyesi ve temposunun ticarî sinemanın gerekliliklerinden uzak olmasının neden olduğu bu düşük gelire rağmen film aslında hayli kazanç sağlamış yapımcılarına; yaklaşık 2 Milyon Dolar büyüklüğünde bir bütçe ile çekilen filmin gişe geliri 16 Milyon Dolar’ı aşmış çünkü. Woodrell’in eserlerinin çoğu gibi Missouri’nin Ozark bölgesinde geçen film bu yönü ile bir “derin Amerika” hikâyesi anlatıyor bize ve şehir hayatından (ve belki de “uygarlık”tan) uzak yaşayan insanları getiriyor karşımıza. Genç bir kadının bir sosyal düzene karşı tek başına direnmesini anlatan film, kadın karakterine odaklanması ve onun mücadelesini övmesi ile bir feminist eser olarak da görülebilir. Alışılan Amerikan filmlerinden biri değil bu ve gerçekçi hikâyesi ve karakterleri ile görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Marideth Sisco’nun seslendirdiği bir folk şarkısının eşlik ettiği görüntüler ile açılıyor film. Sisco filmin çekildiği tarihte altmış yaşını aşmış ve emekli hayatı süren bir eski gazeteci ve “part-time” müzisyen olarak tesadüfen keşfedilmiş çekimler için lokasyon arayan yapımcılar tarafından ve onu o kadar beğenmişler ki oynayacağı özel bir sahne yazılmış onun için. Açılışta “Missouri Waltz” şarkısını seslendiren Sisco kendisinin de yer aldığı sahne dışında kapanış jeneriklerine de eşlik ediyor sesi ile. Onun varlığı, sesi ve şarkıları sadece kendi çekicilikleri nedeni ile değil, aynı zamanda filmi farklı kılan atmosferinin iyi birer örneği nedeni ile de önem taşıyorlar. “Yerel” bir hikâye anlatan filmin bu yerelliği bir marjinal unsur olarak değil de, bir gerçekliğin doğal bir unsuru olarak kullanması çok doğru bir tercih olmuş. Oyuncuların bir kısmının çekimlerin yaşadığı yerde yaşayan insanlardan seçilmesinin de desteklediği bu tercih filme anlatım biçimi olarak değil ama içerik olarak bir belgesel gerçekliği kazandırmış.

Film dünya ile ilişkisini kesmiş annesine ve biri 6, diğeri 12 yaşında olan iki kardeşine bakmaya çalışan 17 yaşındaki bir genç kadının oturdukları evi ve araziyi kaybetmemek için, kefaletle serbest bırakılan ama duruşmasına gitmeyen babasını bulmaya çalışmasını anlatıyor. Hem baba hem de etrafta oturan yakın ve uzak akrabalar çeşitli suçlara ve uyuşturucuya bulaşmış; kaba, sert ve asosyal görünen bireyler bunlar ve genç kadına bu arayışında yardımcı olmak yerine onun hayatını zorlaştırıyorlar genelde. Senaryo babaya ne olduğu ile ilgili gizemi yavaş yavaş açarken bu gizem öğesini o denli doğal kılıyor ki fark etmeden geriliyorsunuz ve filmin çok beğenilen sandal sahnesinde doruğa çıkan bir şekilde etkileniyorsunuz seyrettiklerinizden. Filmin belki de ana başarılarından biri anlattığı hikâyenin sertliğine rağmen bir karamsarlığın içinde kaybolmaması; bunu sağlayan ise hem genç kadının sadece abla değil, aynı zamanda anne ve baba rolünü de üstlendiği kendi mücadelesi hem de hikâyeye akıllıca ve kendi hayatları da olacak şekilde yerleştirilmiş “iyi” karakterler. En sertinden bir hayatın içinde bile bir dayanışma ruhunun ve yardımlaşmanın yaşayabileceğini göstermesi ile umut da veren bir film bu.

Adını ABD’nin doğusundaki Appalachia bölgesinde kullanılan ve asla pes etmeden arayışını sürdüren birisini ifade eden bir sözden alıyor film. Genç kadının işte bu asla vazgeçmediği arayışını anlatan hikâyenin görüntü yönetmenliğini üstlenen ve yönetmen Debra Granik’in tüm filmlerinde çalışmış olan Michael McDonough’un soluk renkli görüntüleri hikâyeye yakışan bir yarı-karanlık yaratırken, her türlü süsten ve “çekici” karelerden özenle uzak duruyor. Bu yarı-karanlığı aydınlatan iki oyunculuk gösterisi var filmde: Genç kadını oynayan Jennifer Lawrence ve amcası rolündeki John Hawkes. Her iki oyuncu da filmin hedefini çok iyi anlamışlar ve her türlü süsten arınmış, karakterlerinin tüm ruh hallerini ve duygularını içselleştirmiş ve gerçekliğinden bir an bile kuşku duymayacağınız performanslar sunuyorlar hikâye boyunca.

Yoksulluğun hüküm sürdüğü ve insanların çıkışsızlık içinde hissettikleri bir toplumu gösteriyor bize film ve bu bağlamda gerçek bir askerin rol aldığı askerlik başvurusu sahnesi, gençlerin ordudan veya hikâyedeki yetişkin karakterlerin yolundan giderek suça bulaşmaktan başka bir yolları olmadığını söylüyor. “Olumlu” finali, genç kadının yetiştireceği iki kardeşinin geleceği konusunda düşündüğünüzde bir parça kararıyor ve bu dürüst filmin anlattığı hikâyeyi daha da gerçekçi kılıyor. Kolayca bir aksiyona, altı kalın bir şekilde çizilen bir gerilim hikâyesine dönüşebilecek filmi yönetmen Debra Granik tüm bu tuzaklardan sıyrılarak bir gerçekçi “yolculuk ve arayış” hikâyesine dönüştürmeyi başarıyor.

(“Gerçeğin Parçaları”)

The Slender Thread – Sydney Pollack (1965)

“Beni dinle, Inga ve lütfen dediğimi doğru anla. Kafam derslerden patlayacak durumda. Bu gece bu telefonu açmadan önce bir sürü derse girdim. O yüzden başka derse ihtiyacım yok, anlıyor musun? İyi insanlara ihtiyacım var ama. Duvarların üzerine geldiğini hissediyorsun, ben de hissettim bunu. Görmezden gelindin ya da insanlar doğrudan yüzüne bakmadılar bile, ben de yaşadım bunu. Acı çektirdiler veya hoşgörü gösterdiler, bana da oldu. Tamam mı? Kötü zamanlar bunlar, her şey çürümüş durumda. Senin gözünde dünya bir kül yığını. Peki ama alternatifi ne? Sana soruyorum, Inga, tanrının adına, alternatifi ne? Her nefes aldığımda, aldığım her nefes ve her yudumda sanki kabarcıklar var, sanki katılar. Neden elini uzatıp bana yaslanmıyorsun ve benim hissettiğimi hissetmiyorsun? Neden benim dünyama gelemiyorsun?”

İntihar amacı ile hap alan bir kadın ve onun son bir sohbet için aradığı acil yardım hattındaki gönüllü bir öğrencinin hikâyesi.

ABD’li gazeteci Shana Alexander’ın Life dergisinde yayımlanan ve gerçek olaylara dayanan bir makalesinden uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Stirling Silliphant’ın yazdığı filmin yönetmenliğini televizyon dizileri ile başladığı kariyerindeki ilk sinema filmini çeken Sydney Pollack üstlenmiş. Başrollerde çekimlerden bir yıl önce Oscar kazanan Sidney Poitier ve iki yıl önce bu ödülü alan Anne Bancroft’un paylaştığı film gösterime girdiğinde gişede başarı sağlayamamıştı. Caz temalı müziklerini Quincy Jones’un hazırladığı film bugün iki başrol oyuncusunun yanısıra, ilk sinema filminde klasik Hollywood’dan uzak bir yönetmenlik araştırması içine girmiş görünen Pollack’ın çalışması ile ilgi çekecektir. Zaman zaman bir melodram havasına bürünse de ve intihar girişiminde bulunan bir insana yardım etmek için ayaklanan tüm kişi ve kurumları bir parça mekanik (bir parça abartı ile söylersek bir “kamu spotu” havasında) bir kurgu ile anlatsa da ilginç bir çalışma bu. İki yıldızını hiçbir sahnede bir araya getirmemek gibi farklı bir tercihte bulunan film, serbest bir havaya büründüğü anlardaki anlatımı ve başrolleri biri siyah biri beyaz olan iki yıldıza verebilme “cüret”ini göstermesi ve bu tercihinin sonucu olan kimi başka unsurları ile de ilgiyi hak ediyor.

Seattle’ın havadan çekimi ile açılıyor film ve açılış jeneriğine eşlik eden görüntüler iki baş karakteri bize ilginç bir şekilde aktarıyor. Quincy Jones’un hikâyenin “şehirli” havasına çok uygun ve fazlası ile “caz” bir hava takındığı zamanlar hariç hayli başarılı müziğinin desteklediği görüntüler fıskiyeli bir havuzun kenarında duran ve suya hüzünlü bir biçimde bakan kadın ile şehrin bir başka noktasındaki bir üniversite öğrencisi arasında gidip geliyor. Kadının mutsuzluğuna, erkeğin ise çalışkanlığına (gönüllü çalıştığı kliniğe arabası ile giderken bir yandan da gözü ders kitabında olan bir öğrenci bu) tanık olduğumuz bu giriş sahnesinde -filmin her anında tercih etmediği- üslupçu bir hava kendisini gösteriyor. Kamera gökyüzünden yere kadar iniyor veya tersine yükseliyor, şehrin bir noktasından diğerine atlıyor vs. Bu üslupçu havayı her zaman takınmıyor film; Sydney Pollack sanki klasik Hollywood anlatım dili ile kendisine özgü bir dili oluşturma çabası arasında net bir tercihte bulunmamış veya bulunamamış gibi görünüyor daha çok. Açılıştaki farklı havanın bir benzerini diskotekteki dans sahnesinde de görüyoruz ki filmin doruk anlarından birisi bu bölüm. Kocasından hep gizlemiş olduğu “günah”ının ortaya çıkmasından tedirgin kadın ve kızgın/kırgın kocasının iki arkadaşları ile birlikte gittikleri bu yerde çılgınca dans eden gençleri izlemeleri, kadın ile kocası arasında dile dökül(e)meyen gerginlik, kadının eğleniyor olduğunu gizle(ye)memesi, kocanın duyduğu rahatsızlık gibi unsurları ve ana karakterlerin ruh hallerinin bulundukları ortamın arsız ve gamsız havası ile çelişiyor olmasını akıllıca kullanıyor Pollack ve gerçekten farklı ve keyifli bir sahne yaratıyor. Kadının dans edenleri seyrederken hayal ettiği “erotik görüntü” hem filmin geri kalan bölümü için taşıdığı önem hem de klasik Hollywood sinemasından uzak mizanseni ile hayli ilgi çekici.

Tecrübeli çalışanın oğluyla vakit geçirebilmek için ayrılması nedeni ile klinikte yalnız kalan genç adamın ilk sözü “Biriyle konuşmalıyım” olan kadının telefonuna cevap vermesi ile başlıyor bir çeşit zamana karşı yarış hikâyesi anlatan bu film. Bu zamana karşı yarış filmde zaman zaman mekanik bir havanın doğmasına neden olmuş ki hikâyenin genel başarısına gölge düşürüyor bu durum. Klinik çalışanları, polis, telefon idaresi (arayan numaranın kimliğini tespit etmenin epey zahmetli ve uzun bir süreç olduğu günler bunlar), sahil muhafız ve hatta itfaiyenin dahil olduğu bu yarış filme Pollack’ın diğer çabalarının aksine klasik bir hava katıyor ki filmin ihtiyacı olan bu değilmiş kesinlikle. Yine de Poitier ve Bancroft’un oyunculukları ve yönetmenin kamera hareketleri ile sağladığı dinamizm bu bölümleri kurtarıyor çoğunlukla. Duvarında “Her iki dakikada bir Amerikalı intihara teşebbüs eder” yazısı (2016 tarihli bir istatistik her on dakikada bir girişim olduğunu söylüyor) bulunan klinikte çalışan acemi ve gönüllü genç rolünde Poitier sahnelerinin büyük bir kısmında bir telefona konuşuyor; çünkü hapları içen bir kadın bir otel odasından arıyor onu ve hikâyenin sonuna kadar da iki oyuncu asla bir araya gelmiyor. İki oyuncu açısından da zor bir durum bu aslında: Poitier çoğunlukla bir ahizeye karşı oynarken, Bancroft da sık sık sadece sesini veriyor hikâyenin emrine ve kesinlikle her ikisi de başarı ile kalkıyor bu yükün altından. Poitier’ın kadının zorlaması ile kahkaha attığı sahne (kahkaha atmanın bir oyuncu için zorluğunun üzerine bunu bir de hikâyenin akışı gereği zorlama ile yapmasının zorluğunu ekleyin) ve öfkeden umutsuzluğa ve umuda gidip gelen anlardaki performansı ile Bancroft’un hep acı çeker gibi görünen gözleri ve örneğin sahilde bir kuşu ölmekten kurtarma telaşına düştüğü andaki oyunculuğu kesinlikle göz dolduruyor.

Temel olarak üç farklı koldan ilerliyor hikâye: Genç adamın kadını kurtarabilmek ve hayatta tutabilmek için gösterdiği çaba, kadının yerini saptamaya ve ona ulaşmaya çalışan tüm görevliler ve öncesinde yaşadıkları ve bugünü ile kadının kendisi. Film bu üç unsuru aksamayan bir kurgu ile karşımıza getiriyor çoğunlukla ve görüntü yönetmeni Loyal Grigss’in siyah ve beyazın çekiciliğinden ve imkânlarından ustaca yararlanan görüntülerinin katkısı ile özellikle geçmişte olanları anlatan sahnelerde yüksek bir sinema düzeyi yakalıyor. Steven Hill’in başarılı bir sadelikle oynadığı kocanın balıktan döndüğü sahnede onunla kadın arasındaki sahne, mizanseni, oyunculuklar ve sessizliğin ya da kesik konuşmaların egemen olduğu diyalogları ile hayli başarılı örneğin. Geçmişine görsel olarak, bugününe ise uzun süre sadece sesi aracılığı ile tanık olduğumuz kadının “bugün” ilk kez göründüğü ânın uzun süre geciktirilmesinin ve sonra çok doğru bir zamanda kullanılmasının takdiri hak ettiğini söylemekte yarar var.

Bir romantik ilişki söz konusu olmasa da “beyaz kadın”ı kurtaranın “siyah erkek” olması ticari açıdan cesur bir seçim olarak görülebilir şüphesiz; benzer şekilde bu yazının girişinde yer alan sözleri söyleyenin o siyah adam olmasını ve bu sözlerin onun rengi nedeni ile yaşadığı zorlukların açık bir ifadesi olmasını da övmek gerekiyor. Belki filmin sonunda adamın kadının yanına gitmeyi ret etmesi “beyaz seyirci”yi rahatlatmış olabilir ama bunun özellikle düşünülmüş bir şey olmadığı açık.

Bazen biri ile, hatta herhangi biri ile konuşabilmenin ne kadar öenmli olduğunu vurgulayan hikâyeye kaynaklık eden makalenin yazarı Shana Alexander’ın kendi kızının filmden kırk yıl sonra, 25 yaşındayken intihar ettiğini ve disko sahnesinde yer alan müzik grubunun 1965 ile 1967 arasında varlığını sürdüren The Sons of Adam olduğunu ama bu sahnede kullanılan müziğin onlara ait olmadığını da söyleyelim ve Pollack’ın bu ilk sinema filmini görmekte yarar var diyelim son olarak.

(“Seni Yaşatacağım”)

Centaur – Aktan Arym Kubat (2017)

“Ağabey, doğruyu söyle, neden? Neden yarış atlarını çalıp geceleri deli gibi at sürüyorsun?”

Bir Kırgız efsanesine inanan ve geceleri yarış atlarını çalarak onları serbest bırakan bir adamın hikâyesi.

Kırgız sinemacı Aktan Arym Kubat’ın yönettiği ve senaryosunu da -Ernest Abdyjaparov’un katkısı ile- yazdığı bir Kırgızistan, Almanya, Hollanda ve Fransa ortak yapımı. Bir Kırgızistan atasözü olan “At, insanoğlunun kanatlarıdır” ile başlayan film halkının birlik içinde olduğu eski günlerin özlemini duyan ve o günleri de atlarla olan dostluğa borçlu olduklarını düşünen bir adamın hikâyesini anlatıyor bize. Kubat’ın yalın sinema dili ve alçak gönüllü hikâyesi naif denebilecek bir sinemanın örneğini getiriyor karşımıza. Farklı kültürler ve coğrafyalardaki insanların hikâyelerini anlatan filmlerden hoşlananların özellikle ilgisini çekecek olan çalışma bu yılki ödüllerlede Kırgızistan’ın Oscar’a ülkenin adayı olarak gösterdiği film olmuştu. Başrolü de üstlenen Kubat, aralarında amatör oyuncuların da bulunduğu kadrodan filmin ruhuna uygun sade ve doğal oyunculuklar almayı başarmış ve ortaya günümüz sinemasının tüm gürültüsünden uzak ve küçük insanları anlatan o sıcak filmlerden biri çıkmış.

Sinema dilinde bir yenilik yok ve bir başyapıt da değil bu film kuşkusuz ama günümüz Kırgızistan sinemasının en önemli ismi olduğunu söyleyebileceğimiz ve daha önce üç filmi daha ülkesinin Oscar adayı olan Aktan Arym Kubat’ın bu çalışması seyrettiğinizde içinizi bir sıcaklık duygusunun kapladığı ve içerdiği trajediye rağmen ve hüzünle karışık da olsa mutlu olduğunuz bir film. Kendisinden genç ve sağır dilsiz karısı ve küçük çocuğu ile birlikte yaşayan naif bir adamın hikâyesini anlatan film, bu adamın bir yandan bir problemi olmadığı halde konuşmayan çocuğuna yardımcı olmaya çalışmasını ve yaşadığı köyün halkı ile ilişkilerini, diğer yandan onun Kırgız toplumunda kaybolduğunu düşündüğü birliği tekrar geri getirmeye çalışmasını anlatıyor bize. Kırgızların güçlü ve birlik içinde olduğu zamanlarda atlarla insanların arkadaş olduğunu ve insanların atlara hükmetmeyip onlarla bütünleştiğini anlatan Kırgız efsanesini ayakta tutmaya çalışıyor bu sıradan görünümlü adam. Ne var ki hızla değişen ve geleneklerinden kopan bir toplumda zor bir iş bu ve adamın hem bu yöndeki çabası hem de diğer başka yüce gönüllü davranışları yanlış anlaşılıyor ve cezalandırılıyor.

Film toplumsal değişimin göstergelerinden biri olarak dinin konumunu da gösteriyor hikâye boyunca. Türbanlı bir kadının çocukları (bu çocukların bir kısmı da türbanlı) ile bir köprü üzerinden yürürken karşıdan yabancı bir erkeğin geldiğini görünce köprünün ortasından geri dönmesini herhangi bir vurguya dayanmadan ama net bir şekilde gösteriyor bize; bir başka ifade ile söylersek bir eleştiri kaynağı yapmıyor bunu doğrudan ama toplumdaki değişimin bir göstergesi olarak gösterme gereği hissediyor. Dinle ilgili ve daha eleştirilel bir unsuru daha var filmin: “Müslüman misyonerler”. Halkı ısrarla ve sürekli olarak camiye çağıran cübbeli adamları, bu adamların köyün zengininden hacca gidebilmeleri için masrafları karşılamalarını istemesini ve aynı adamların zengin adamın karşılık olarak, çalınan atının bulunması için dua etmelerini istediğinde bunu kabul etmelerini ve bu cemaatin kahramanımızın şimdi cami olan ama eskiden sinema olarak kullanılan binada film göstermesi üzerine makinist odasının kapısını kilitlemelerini gösteren film bir başka sahnede bu adamları çok net bir biçimda halkla, özellikle da kadınlarla karşı karşıya getiriyor. Kadınlar kendilerini başlarını örtmeye çağıran bu grubu insanların beyinlerini yıkamakla suçluyor. Kahramanımızın yarıda bıraktığı ve acemice kılmaya çalıştığı namaza tanık olduğumuz sahneyi de ekleyebiliriz bunlara. İşte kaynağını dinden alan bu değişime de pek sıcak bakmıyor kahramanımız ve filmin kendisi, bunu özellikle sert bir biçimde vurgulamasa da.

Film sinemaya, özellikle Kırgız sinemasının büyük ismi Tolomush Okeyev’e ve onun 1975 yapımı “Krasnoe Yabloko – Kızıl Elma” adlı eserine ve daha genel olarak sinema sanatına da bir saygı gösterisi aynı zamanda. Filmin afişi kahramanımızın evinin duvarında asılı ve filmden bir sahneyi de (iki karakterin ata bindiği bir sahne bu) seyrediyoruz hikâyenin içerik ve akışına hayli uygun bir biçimde. Adamın kendisine aşık bir kadınla olan sahnesinde de köyde filmlerin gösterildiği eski güzel günlerden ve kadının çok sevdiği bir Hint filminden bahsedilmesine tanık oluyoruz. Filmin trajik finalinden hemen önce kahramanımızın bir sinema filmi kutusunu yanında götürecekken vazgeçip kutuyu içindekinin ne olduğu hakkında fikirleri yok gibi görünen tanımadığı iki gence bırakması da değişen veya kahramanımızın ifadesi ile söylersek “Kanatlarını, ruhunu yitiren” toplumda kaybolan bir başka öğeyi, sinemayı hatırlatıyor.

Küçük bir mizah havası da olan film kimilerine göre hikâyesi ile de fazlası ile küçük görünebilir ve belki öyle de. Ne var ki yalın bir sinema dili ile insanları, bizleri anlatan; vurucu finali ile duygulandıran; karakterlerine hep anlayışla yaklaşan ve onları anlamaya/anlatmaya çalışan bu samimi film kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Bittiğinde sizi duygularınızla ve anlatılanlarla ilgili düşüncelerle baş başa bırakan bir film olmasını da eklemeli filmin artılarına kuşkusuz. Filmin ve kahramanımızın adının Yunan mitolojisindeki “Centaur”dan geldiğini ve bu yaratığın başı ve belden yukarısı insan, vücudun geri kalanı at olan bir canlı olduğunu söyleyelim bu arada. “Tulpar” adındaki ve at ile avcı kuş karışımı olan kanatlı atın Kırgızistan devletinin sembolünde yer almasının da gösterdiği gibi atın önemli olduğu bir kültürden gelen bu film, görüntü yönetmeni Khasan Kydyraliyev’in geniş düzlükleri başarı ile yakalayan çalışmasının da zenginleştirdiği görülmesi gerekli bir çalışma.

El Invierno – Emiliano Torres (2016)

“Bu iş için yaşlandığını düşünüyorum. Emekli olmayı düşünmelisin. Biraz dinlen. Bunca yıllık emeğin için sana minnettarız ama değişikliğe ihtiyacımız var. Bence herkesin değişikliğe ihtiyacı var. Yeni bir iş bulmalısın”

Yıllardır çalıştığı bir çiftlikteki işini kaybeden yaşlı bir adam ve onun yerini alan genç bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Emiliano Torres ve Marcelo Chaparro’nun yazdığı, yönetmenliğini Torres’in üstlendiği bir Arjantin ve Fransa ortak yapımı. Torres yirmi üç filmdeki yardımcı yönetmenliğinden sonraki ilk yönetmenlik çalışması olan bu filmde küçük bir hikâyeyi yalın bir dille ve Ramiro Civita’nın başarılı görüntü çalışmasının sonucu olan görsel gücü ile çekici bir biçimde anlatıyor. Yavaş ilerleyen hikâyesi ve süssüz dili geniş kitleler için pek çekici olmayacaktır muhtemelen ama insanlara odaklı bir hikâye seyretmek isteyenler için önemli o küçük filmlerden biri bu. Küçük rollerde genellikle amatör oyuncuların yer aldığı filmde yaşlı adamı oynayan Alejandro Sieveking ve onun yerini alan genç adamı canlandıran Cristian Salguero’nun sade, doğal ve gerçekçi oyunlarının ve Cyril Morin’in hikâyenin atmosferini kendisini özellikle öne çıkarmadan zenginleştiren müziği ile başarılı bir ilk film bu.

Yaşlı adam hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir çalışıyor bir çiftlikte. Koyunlara çobanlık etme ve yünlerini kırpma mevsiminde gelen işçiler dışında koca bir arazide yıllardır tek başına bir yaşam sürüyor; hikâyenin ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz üzere tek çocuğu olan ve artık evli bir kadın olan kızı ile de hiç görüşmeden. Yeni bir işçi çalışkanlığı ve becerisi ile göz dolduruyor ve çiftliğin patronu tarafından, artık yaşlandığı düşünülen adamın yerine getiriliyor. Bu özetin de gösterdiği gibi iki adamın hikâyesi bu; iki farklı nesile ait, biri “yaşlı” diğeri “genç” iki adam bunlar. Filmin ilk yarısı yaşlıyı, ikinci yarısı ise genç olanı odağına alarak ilerlerken, hikâye finale doğru karşı karşıya getiriyor iki adamı ve sertliğine ve trajikliğine rağmen yönetmenin başarılı çalışması ile hikâyeye uygun bir doğallık içeren bir şekilde sonuçlanıyor bu karşılaşma. Final ise bireyler değişse de hikâyenin aslında değişmediğini gösteren sade bir çarpıcılıkla geliyor ve sizi de düşüncelerinizle baş başa bırakıyor. Belki de filmin temel başarılarından biri bu: Bu derece yalın bir hikâyenin kahramanlarını size bu denli yaklaştırabilmek ve onların hayatlarını sizin için önemli kılabilmek.

Zor bir coğrafyada zor bir işi yaparak hayata tutunmaya çalışan iki adam var karşımızda; yaşlı olan yılların neden olduğu katılıkla yaklaşıyor hayata ve yavaş yavaş azalan fiziksel gücüne rağmen ayakta kalmaya çalışırken, genç adam -en azından işe resmî olarak kabul edilene kadar- gizlemeyi tercih ettiği sırrı ile yeni bir hayat kurmaya çalışıyor kendisi için. Film bize bu bağlamda bir dönüşümü veya bir nesilden diğerine geçişi anlatırken, şu hususun da altını çiziyor: bireylerin içinde yaşadıkları düzen içinde aslında hayatlarının genel belirleyicisi ol(a)madıkları. Uçsuz bucaksız alandaki yüncülüğün artık yeterince kârlı bir iş olmaması ve Çin’den gelen ucuz yünün piyasayı ele geçirmesi nedeni ile iki adamın mücadele alanı olan arazi belki de artık onların bu mücadelesini anlamsız kılacak bir şekilde farklı bir amaç için kullanılacaktır. Bu bağlamda, iki adamın fiziksel olarak çatışmasını ve bu çatışmanın istenmeden gerçekleşen trajik sonunu, bir “sınıf içi çatışma” olarak değerlendirmek ve egemen güçlere karşı çaresiz olan bir sınıfın üyelerinin bireysel kurtuluşları için birbirlerini yok etmesi olarak görmek gerekiyor belki de.

Ramiro Civita’nın görüntüleri Arjantin’in uçsuz bucaksız düzlüklerinden birinde geçen hikâyede gerek bu mekanları gerekse iç mekanları hep başarı ile kullanıyor ve özellikle hemen tüm dış çekimlerde karakterleri sonsuzluğun içinde bir nokta gibi algılatacak şekilde küçüklüklerini vurguluyor düzenli olarak. Bu vurgu bir yandan da karakterlerin mücadelesinin anlamsızlığını gösteriyor bize. İki adamın tüm bir kışı tek başlarına geçirmek zorunda kaldıkları bu uçsuz bucaksız arazinin her noktasını ve mevsimini ustalıkla yansıtan görüntüler filmin kozlarından biri. Filmin bir diğer kozu ise hikâyedeki ufak belirsizlikler: Darmadağın edilen bir ev, ortadan kaybolan köpekler, yaralanan bir at, gece yarısı evin önüne gelip genç adamla konuşan ve yüzleri görünmeyen “karanlık” tipler. Olanların sorumlusunun kim olduğunu net bir şekilde söylemiyor hikâye ve ima etmekle yetiniyor sadece ve bununla da filmin geneli ile uyumlu bir tavır takınmış oluyor: Bir suçu, bir suçluyu veya bir mağduru anlatmaya değil, bunların tümünün bir arada olduğu ya da aslında hiç birinin bu etiketlerden biri ile ilişkilendirilemeyeceği (ya da ilişkilendirilmemesi gerektiği) bir hikâye anlatmaya soyunmuş film ve bunu da başarmış kesinlikle. İki adamın -işi ve mekânı- sahiplenme çabası ve çatışmaları ile uzaktan uzağa western’e de göz kırpan film genç adamın yaşlı olanın yıllara yayılmış hikâyesinin hızlandırılmış kopyasını yaşaması ve sonunda da ona dönüşmesini anlatırken sessizliğin eşlik ettiği geniş plan görüntüleri ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“The Winter” – “Kış”)