Darling Lili – Blake Edwards (1970)

“O pis, entrikacı, aldatan, sahtekâr, yalancı, bencil, kendine düşkün, hedonistik, aşağılık yaratık!”

Birinci Dünya savaşı sırasında Almanlar için casusluk yapan bir şarkıcı kadının ve istihbarat için yakınlaştığı Amerikalı bir pilot binbaşının birbirlerine aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu William Peter Blatty ve Blake Edwards’ın birlikte yazdıkları ve Edwards’ın yönettiği bir ABD yapımı. Hayli aşılan bütçesi ve yapımcıların yönetmene sık sık müdahale etmesi nedeni ile zorlu bir çekim süreci geçiren film gişede de başarı sağlayamamıştı. Çekimler sırasında yaşadıklarını 1981’de yaptığı “S.O.B. – Onun Çocuğu” filminde ilham kaynağı olarak kullanan Edwards’ın bu filmi yönetmenin klasikleri kadar güçlü bir eser değil. Müzikli sahneleri olan ama müzikal olmayan ve sahneler arasına serpiştirilmiş gibi duran komik anları yeteri kadar çok olmayan film başroldeki Julie Andrews’ın etkileyici performansından ve Henry Mancini’nin müzik çalışması ve şarkılarından aldığı destekle yine de seyri keyifli bir film olmayı başarıyor.

Başrolü Julie Andrews ile paylaşan ve Amerikalı binbaşıyı canlandıran Rock Hudson’ın kendisine hem bu filmin hem de sekiz yıl sonra yaptığı “Avalanche – Çığ” filminin büyük gişe başarısızlığı sorulduğunda, “Filmlerin birinde buz dağı diğerinde Julie Andrews vardı. Sanırım seyirci ikisinin arasındaki farkı anlayamadı.” şeklinde cevap vermiş. Evet, belki Andrews hikâyenin karakteri için gerekli kıldığı “femme fatale” havası için en uygun aday değil ve bunu da zaman zaman hissediyorsunuz ama yine de filmin en büyük kozlarından biri o oluyor. Tek çekimle gerçekleştirilen açılış sahnesi Julie Andrews’ın sadece gözlerini göstererek başlıyor ve sanatçı karanlığın ortasında yavaş yavaş büyürken ondan Henry Mancini’nin Oscar’a aday olan ve Altın Küre’yi kazanan “Whistling Away The Dark” şarkısını dinliyoruz. Sahne, başladığının tersine, Andrews karanlıkta gittikçe küçülerek kaybolacak şekilde sona ererken bir konser salonunda olduğumuzu ve bir savaş döneminin yaşandığını anlıyoruz. Şarkının güzelliği ve Andrews’ın “pırıl pırıl” yorumu filme iyi bir giriş sağlıyor. Mancini’nin filme katkısı bu şarkı ile kısıtlı değil; bestecinin film için hazırladığı müzikler hem Oscar’a hem de Grammy’e aday olarak gösterilmiş ve hikâyenin en keyifli yanlarının da sağlam bir destekçisi olmuşlar. Hikâyenin geçtiği dönemin kimi popüler şarkılarının da (“It’s a Long Way to Tipperary”, “Pack Up Your Troubles in Your Old Kit-Bag”, “Keep the Home Fires Burning” ve “Mademoiselle from Armentières”) katılımı ile film müzik açısından hayli zengin bir görüntüye sahip oluyor.

Sahip olduğu onca şarkı sahnesine rağmen bir müzikal değil bu; şarkılar her zaman bir konser ortamı içinde seslendiriliyor ve klasik bir müzikalde olduğu gibi diyalogların yerini almıyor. Buna karşılık şarkıların bir müzikale yakışacak denli sık kullanılması filmin müzikal olmakla olmamak arasında kararsız kaldığını gösteriyor adeta. Benzer bir problem de hayli uzun tutulmuş kimi sahnelerin içeriği (1991 yılında Blake Edwards’ın 29 dakika daha kısa olan bir “yönetmenin kurgusu” versiyonunu hazırladığını belirtelim bu arada) ile ilgili. Alman uçakları ile müttefik ülkelerin uçakları arasındaki hava çatışmaları filmin odağını kaybetmesine neden olacak kadar, nerede ise bir savaş filmindeki kadar uzun tutulmuş örneğin. Birkaç kez karşımıza gelen bu sahneler kendi başlarına da özel bir çekicilik taşımadıklarından filmin aleyhine olmuş bu durum. Can-can dansı sahnesi veya şarkıcı ile binbaşının şarkı söyleyen çocukların peşine takıldığı sahne de bu gereksiz uzun tutulan bölümlere örnek olarak gösterilebilir.

Fazlası ile uzun tutulanların aksine kimi küçük mizah anlarının sayıca azlığı da filmin bir başka problemi. Hem filmin açılışından epey sonra ilk mizah sahnesi ile karşılaşıyoruz (suya düşen tekerlekli sandalyedeki yaralı adam) hem de hikâye içinde nerede ise kaybolup gidiyor bu mizah. Oysa bu küçük mizah anları hikâyeyi epey canlandırıyor ve kesinlikle çok keyifliler (iki Fransız istihbaratçının olduğu hemen tüm sahneler, garsonla bir subayın “kılıç savaşı”, kadının yatakta binbaşıdan bilgi almaya çalışması vs.). Benzer şekilde hikâyedeki kimi öğeler de hayli parlak bir komedi getiriyor karşımıza. İlk yarıdaki bir parça hantal görüntünün özellikle son yarım saatte yerini parlak bir görüntüye bırakmasının nedeni “Krep Suzette” karakterinin hikâyeye girmesi, kadın ile binbaşı arasındaki karşılıklı kuşkular ve aşk ile işin birbirine karışması gibi hikâyenin bu çekici ve komik unsurları oluyor.

Fransız istihbaratçaıların sürekli alay konusu olmasının (aptalca davranıyorlar, aldatılıyorlar, aşağılanıyorlar, fiziksel olarak hırpalanıyorlar vs.) dikkat çektiği film, altı kez Oscar’a aday olan ama ödülü bir türlü alamayan Russell Harlan’ın kimi sahnelerde özellikle etkileyici olan başarılı görüntü çalışmasına da sahip. Piknik sahnesinin izlenimci olarak nitelenebilecek havasının bir örneği olduğu başarı filmin cazip unsurlarından biri kesinlikle.

Özetlemek gerekirse, romantizmi, komedisi ve heyecanı olan; çok daha dinamik olma fırsatını kaçırmış; kimi sahneler kısaltılsa ve hatta tamamen çıkartılsa daha başarılı olabilecek bir film bu. Bu kusurlarına rağmen, Andrews’ın şarkıları başta olmak üzere, bu bir yandan klasik sinemanın havasını taşıyan bir yandan daha modern bir görünmü olan film izlenmeyi hak eden bir çalışma.

(“Sevgili Lili”)

Korkunun Bütün Sesleri – H. Ellison / R. Bradbury / J. G. Ballard / I. Asimov / K. Vonnegut Jr. / S. Lem / R. A. Heinlein

Bilim kurgu edebiyatının yedi ünlü isminden birer hikâyenin yer aldığı bir derleme. Hikâyeleri seçen Levent Mollamustafaoğlu ve Sedef Öztürk’ün çevirileri de yaptığı kitapta, bilim kurgu türünde farklı akımlara ve üsluplara sahip yazarlardan bir seçki yapılarak bu edebiyat türü geniş bir yelpaze içinde getirilmeye çalışılmış okuyucunun önüne. Her bir hikâyenin başında yazarla ilgili kısa bir bilgiye (nedense kitabın girişinde ilgili yedi yazarın daha kısa birer tanıtımı daha yer alıyor) ve seçilen hikâyesi ile ilgili çok kısa notlara da yer verilen kitabın başındaki sunuş yazısında Mollamustafoğlu ve Öztürk’ün birlikte kaleme aldıkları ve kendi ifadeleri ile “… bilim kurguyu irdelemeyi değil, eğilimlerine ve tarihsel gelişimine değinmeyi…” amaçlayan bir inceleme de yer alıyor. Beş sayfalık bu yazıda türün tanıtımı ve kendine has özellikleri anlatıldıktan sonra, tarihsel gelişimi, bir edebiyat türü olarak özellikleri, Batı ile eski Doğu Bloku ülkelerinde bu türde üretilen eserler, türün Türkiye’deki telif ve çeviri örnekleri, sinemadaki karşılığı ve son olarak da neden bu yedi yazarın seçildiği açıklanıyor. Tüm bu konular için kuşkusuz kısa bir yazı temel olarak bu ama yine de özenli yazılmış ve iyi bir özet kesinlikle.

Kitaba adını veren ilk öykü Amerikalı yazar Harlan Ellison’a (1934 – 2018) ait olan 1971 tarihli “All The Sounds of Fear – Korkunun Bütün Sesleri”. Bilim kurgu dalındaki pek çok edebiyat ödülünü kazanan ve çevirmenlerin “yenilikçi stili ile türü geliştiren yazarlardan biri” olarak niteledikleri edebiyatçının seçilen bu öyküsü şaşırtıcı bir giriş ile açılan ve “metod oyunculuğu” yöntemini kullanan olağanüstü başarılı bir tiyatro oyuncusunun bu yöntemde gittiği uç noktanın sonuçlarını anlatan çok çarpıcı bir eser ve kitaba hayli sağam bir giriş sağlıyor. İkinci öykü bir başka Amerikalı yazar Ray Bradbury’in (1920 – 2012) 1952 tarihli “The Smile – Gülümseme” adlı eseri. “Bilim kurguya geçiş yapmak için birebir” olarak tanımlanan ve eserlerinin büyük bir kısmı “bilim kurgudan çok, “dehşet” edebiyatı türünde” gösterilen yazarın bu öyküsünde bir atom bombasının yıkımına neden olduğu bir dünyadaki insanı bu yıkıma götüren eski uygarlığın her türlü izine saldırıldığı bir toplumu anlatılırken, “Mona Lisa” tablosu üzerinden insanlığın geleceği ile ilgili müthiş bir resim çiziyor Bradbury ve yıkıma neden olan insan tabiatının aynı zamanda insanın kurtuluş umudunun da kaynağı olduğunu hatırlatıyor.

Derlemedeki üçüncü hikâye İngiliz James Graham Ballard’ın (1930 – 2009) ilk kez 1967 yılında yayımlanan “The Subliminal Man – Bilinç Eşiğini Atlayan Adam”. İnsanların sürekli artan bir şekilde daha fazla tüketmek ve bu tüketimi karşılayabilmek için de sürekli çalışmak zorunda kaldığı bir toplumda tüketimi teşvik etmek için “bilinçaltı reklamlar”ın korkunç kullanımını etkileyici bir şekilde anlatıyor. Bilim kurgunun “yeni dalga” akımının temsilcilerinden biri olarak nitelenen yazarın bu öyküsü tüketim toplumuna ciddi bir eleştiri ve kapitalizmin dünyayı taşıdığı nokta için de ciddi bir uyarı. Dördüncü hikâye ülkemizde en fazla tanınan bilim kurgu yazarlarından biri olan, bir başka Amerikalı yazar Isaac Asimov’un (1920 – 1992) 1958 tarihli “The Feeling of Power – Güç Duygusu”. Bilgisayarların korkunç bir kapsaite ve güce ulaştığı ve insanların matematiği unuttuğu bir dünyada, insan aklının da bilgisayarlar gibi çalışabileceğinin ve matematiği bilgisayarı taklit ederek öğrenebileceğinin keşfi ile gelişen olaylar anlatılıyor. Oldukça gerçekçi görünen bu hikâye Asimov’un neden türün ustaları arasında olduğunu da gösteren etkileyici bir çalışma.

Beşinci hikâye, Amerikalı Kurt Vonnegut Jr.’ın (1922 – 2007) 1961 tarihli “Harrison Bergeron” adlı çalışması. “Yıl 2081’di ve nihayet herkes eşitti.” cümlesi ile başlayan öykü mutlak eşitliğin olduğu bir dünyada bu eşitliğin sağlanabilmesi ve sürdürülebilmesi için insanların onları farklı kılan her türlü özellikleri ve yeteneklerinin nasıl yok edildiğini anlatıyor. Mizah havası da olan öykü, eşitlikçi rejimlerin eleştirisinden çok, insanları tektipleştiren tüm sistemlere sert bir saldırı olarak görülmesi gereken başarılı bir çalışma. Altıncı öykü Polonyalı yazar Stanislav Lem’e (1921 – 2006) ait olan 1974 tarihli “Maska – Maske”. Gizemli havası ile dikkat çeken, kitaptaki bu en uzun eser müthiş etkileyici bir dil ile yazılmış bir kimlik, özgürlük ve av/avcı öyküsü. Politik boyutu da olan öykü “ben kimim? (ya da ben neyim?)” sorusunun edebiyat tarihinde en etkileyici şekilde sorulduğu eserlerden biri kesinlikle. Kitaptaki son öykü Amerikalı Robert Anson Heinlein’in (1907 – 1988) 1947 tarihli “The Green Hills of Earth – Dünyanın Yeşil Tepeleri” adını taşıyan eseri. Evrendeki koloniler arasında seyahat eden bir “jetçi”nin (aynı zamanda bir müzisyen ve ozan) hikâyesini ve son yolculuğunu anlatan eser hüznü ile de dikkat çekiyor.

Türün tüm özelliklerini ve tarihini gösterebilmek için yeterli sayıda öykü içermese de okuması hayli keyifli bir kitap bu. Seçilen tüm öyküler farklı açılardan ve farklı nedenlerle etkiliyor okuyucuyu ve kesinlikle zengin bir okuma serüveni sunuyor.

Geumul – Kim Ki-duk (2016)

“Yoldaş, merakımdan soruyorum: Teknen Güney’e doğru sürükleniyor olsaydı ne yapardın? Tekneyi bırakıp denize atlar mıydın yoksa Güney’e mi kaçardın?”

Teknesi bozulunca Güney Kore’nin karasularına giren ve orada kıyıya çıkmak zorunda kalan Kuzey Koreli bir balıkçının Güney’de casus, Kuzey’de ise hain olmasından şüphelenilmesinin hikâyesi.

Güney Kore sinemasının en önemli isimlerinden Kim Ki-duk’un yazdığı ve yönettiği bir film. Tek derdi karısı ve tek çocuğundan oluşan ailesini geçindirebilmek olan Kuzey Koreli bir balıkçının bir talihsizlik sonucu yaşamak zorunda kaldığı korkunç olayları, eleştirisinin aracı kılmış yönetmen ve hem halkının birbirine çok benzeyen iki ayrı yarıya yapay bir şekilde ayrılmasını hem de iki taraftaki rejimi suçlamış bu filminde. 2002 tarihli “Hae Anseon” adlı filminde de iki ülkeyi ayıran sınırda görev yapan askerler üzerine bir hikâye anlatan Kim Ki-duk bu kez sertlik dozu çok aşırıya kaçmamış görünen ama yine de sertlikten uzak durmayan bir hikâye anlatıyor ve bugünlerde “yakınlaşan” iki ülke için bir barış çağrısı yapıyor bir bakıma. Balıkçıyı oynayan Ryoo Seung-bum’un çarpıcı bir gücü olan performansla canlandırdığı karakteri hikâyenin en büyük kozu olurken, filmi yönetmenin en parlak eserleri arasında değerlendirmek görmek zor bir parça. Oldukça hümanist ve baş karakterine ısındığınız ölçüde çekiciliği artan bir film bu yine de; Kim Ki-duk’un burada mesajlarının bir parça öne çıkmasını ise anlattığı hikâyenin kendisi ve halkı için kişisel olmasına bağlamak mümkün sanırım.

Yoksul bir balıkçı ailesini göstererek başlıyor film hikâyesine. Teknesinin bozulması sonucu Güney Kore’de kıyıya yanaşmak zorunda kalan adamın orada ve daha sonra Kuzey’de yaşadıkları ve özellikle iki taraftaki güvenlik güçlerince yargılanmasını iki ülkenin ve yönetimlerinin benzerliğini göstermek için kullanmış yönetmen. Balıkçımız sıradan bir adam olsa da askerliğini özel birimlerde yapmış ve bu da onu daha da şüpheli biri konumuna düşürüyor Güney’in gözünde. Güney onun ülkesine iltica etmesini beklerken ve neden buna yanaşmadığını anlamazken, Kuzey ailesini bir koz olarak da kullanıp hain olmadığının kanıtı olarak geri dönmesini bekliyor. İki tarafın propaganda mücadelesinin ortasında kalan adamın tek istediği ise karısı ve çocuğuna kavuşmak ve sıradan yaşamını sürdürebilmek. Kim Ki-duk iki tarafın benzerliğini özellikle sorgulama sahnelerinden ve bu sorgulamalarda kullanılan yöntemlerden yararlanarak anlatıyor. Adamı yormak ve çökmesine neden olmak için defalarca yazdırıyorlar ifadesini örneğin ve her iki tarafta da adamı konuşturmak için şiddete başvurmaktan çekinmiyorlar. Kim Ki-duk’un bu şiddet sahnelerinde kendi ölçüleri içinde mütevazı kalsa da yine de rahatsız edici olmaktan çekinmediği film, iki tarafı da eşit ölçüde eleştirisinin konusu yapmaya dikkat etmiş çoğunlukla.

Bir parça kara mizah olarak görülebilecek bir içeriği de var filmin: Adamın ileride başına dert açmaması için Güney’in tüm görüntülerine gözlerini kapaması veya yine onun televizyonda Kuzey Kore’nin lideri görününce ayağa fırlaması gibi görüntüler üzerinden bir mizah üretiyor film ve kimi sert sahneleri de dengeliyor bir bakıma böylece. “Kendi dilini koparma” sahnesi (daha doğrusu sahneleri) ise seyirciyi bir ikilemde bırakıyor gibi. Belki de amaçlanmadığı halde bir mizah havası da var bu görüntülerin (daha doğrusu insanların inançları ve korkuları nedeni ile yapabileceklerini gösteren bir kara mizah) ama öte yandan yönetmen bu sert sahneleri üstelik de oldukça kanlı bir biçimde getiriyor karşımıza.

Güney Koreli genç ve iyi yürekli polisin bir casusun balıkçıdan tuhaf ricasına tanık olduğu halde bundan hiç kuşkulanmaması veya bu casusun güvenecek kadar tanımadığı bir adamdan başka bir casusun hayatını tehlikeye sokacak bir ricada bulunması gibi gerçekliği zorlayan anları belki yine yukarıda belirtilen mizahın bir parçası olarak görmek mümkün ama yine de hikâye açısından pek doğru olmamış bu açıkçası. Güney Koreli kötü polisin biraz kaba çizgilerle çizilmesi de -bu karakteri oynayan Kim Young-Mim’in zor bir rolü başarı ile oynamasına rağmen- yönetmen ve filmin düzeyi açısından doğru bir seçim olmamış. Mesajını iletebilmek için klişelere başvurmuş Kim Ki-duk ve “Barış senin gibilerle gelmez” benzeri diyaloglarda olduğu gibi derdini anlatmak için zaman zaman yüzeysel tercihlerde bulunmuş.

Finalde “iki oyuncak ayı” ile birlikte mutlu bir görüntüsüne tanık olduğumuz balıkçının çocuğu barış için bir umut olarak dikkat çekerken, filmin hiçbir anında milliyetçilik tuzağına düşmeden iki rejimi de “dogmatik” karakteristikleri ve ön yargıları nedeni ile eleştirmesi de övgüyü hak ediyor. Kim Ki-duk’tan bekleyeceğiniz kadar provokatif olmayan film yine ondan bekleyeceğiniz kadar güçlü olmasa da ilgiyi hak eden ve tıpkı teknesinin motorunun ağa dolanması gibi kendisini iki ülkenin rejimleri arasında “ağa bulanmış” olarak bulan karakteri canlandıran Ryoo Seung-Bum’un müthiş performansı ile dikkat çeken bir çalışma.

(“The Net” – “Ağ”)

Sonsuzluğun Kıyıları – Adrian Berry

1977‘den 1996’ya kadar The Daily Telegraph gazetesinde bilim üzerine yazılar ve haberler kaleme alan ve daha sonra da aynı gazetede bilimle ilgili konularda danışman editör olarak çalışan Adrian Berry’nin bu gazetedeki yazılarından oluşturulan bir derleme. “Bilim Dünyasından Şaşırtıcı Ama Gerçek Öyküler” alt başlığı ile yayımlanan kitabın orijinal adı içindeki ilk yazıdan (“Galileo ve Yunuslar”) gelse de, TÜBİTAK, Popüler Bilim Kitapları serisinden yayımladığı kitaba isim olarak bölüm adlarından birini koymayı uygun görmüş. Yazıların pek çoğunda Jovan Djordjevic’e ait çizimlerin yer aldığı kitap bir gazete sayfasının sınırları ile çevrili olduğu için çok derinlere in(e)meyen bir haber/özet havası taşıyor; ama kesinlikle bilime karşı merak uyandıran ve okuması keyifli yazılardan oluşan bir eser bu. Bilimdeki güncel -yazıların yazıldığı tarih için güncel- bir gelişmeden, bir dergide yayımlanan bir makaleden veya günlük hayattaki bir olaydan yola çıkarak yazılmış yazılar bizim gazetelerimizde her geçen gün daha sığlaşan içerikleri ile artık görmemizin mümkün olmadığı bir düzeyi hatırlatmaları ile de önemli.

The Daily Telegraph Birleşik Krallık seçimlerinde hemen her zaman Muhafazakâr Parti’yi ve Avrupa Birliği’nden ayrılmayı ifade eden Brexit’i desetklemiş bir gazete ve Berry’nin görüşlerinde de zaman zaman yansımasını görüyoruz bu eğilimin. “Radikal” feminist ve çevrecileri eleştiriyor örneğin veya “Gerontokratlar” başlıklı yazıda nüfus artış oranını düşürmeye çalışanları aptallıkla eleştiriyor. Ne var ki bu görüşlerini her zaman bir bilimsel argümanla destekliyor yazar. Muhafazakârlığı evrim teorisi gibi “tartışmalı” konulardaysa kendisini hiç göstermiyor örneğin. “Tarihin Sahibi Kim?” başlığını taşıyan yazıda İsrail’i, Eski Uygarlıklar Kurumu’nu dinî gerekçelerle “5.000 yıllık döneme ait çok çeşitli kemiklerden oluşan geniş koleksiyonu Diyanet Bakanlığı’na devretmeye zorlamasını” sert bir biçimde eleştiriyor. Yazar 2015 yılında “iklim değişikliği” ile ilgili olarak ise küresel ısınmadan farklı bir gerekçe öne sürmüş ve genellikle sağ/muhafazakâr eğilimli olan bilimcilerin desteklediği bir gerekçeyi kabul etmiş: Güneş sistemindeki şiddetli patlamalar. Metrik sisteme geçmemekte direnen (“Firkin, Kilderkin, Hogshead ve Diğerleri”) ve teknolojideki gelişmeleri hep geriden gelerek takip eden (“Geri Kalmış İngiltere”) ülkesini sert bir biçimde eleştirmekten ise geri kalmıyor ve bilimi öne çıkarıyor her zaman Berry.

5 bölüme ayrılmış kitaptaki yazılar: “Geçmişin İzinde” başlığını taşıyan bölümde tarih, coğrafya, evrim, bilim insanları, kâşif ve keşifler gibi başlıklar altında toplanabilecek çok farklı konulara değinen yazılar yer alıyor ve geçmişte kalan bir olay -genellikle günümüzdeki yansımaları ve/veya yeni keşfedilen bir bilgi ile birlikte- ele alınarak anlatılıyor okuyucuya. “Şimdiki Yaşam Tarzımız” adını taşıyan ikinci bölümde ise günümüzdeki (daha doğrusu yazıların ilk kez yayımlandığı 1977 – 1996 arasındaki tarihlerde) bilimsel gelişmelere odaklanan yazılar var. Üçüncü bölümün başlığı “Önümüzdeki Binyılın Teknolojisi” ve bu bölümde özellikle bilgisayar dünyasındaki gelişmelerin insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği ve insanlığı yeni binyılda nelerin bekliyor olabileceği üzerine hazırlanmış gazete yazıları yer bulmuş.

Gazete yazıları olması nedeni ile doğal olarak içerikleri çok derinleşmeyen ve daha çok özet bilgiler veren yazıların yer aldığı kitabın dördüncü bölümün adı ise “Sonsuzluğun Kıyıları”. Bu bölümde en parlak yıldız, en soğuk nokta, uzayın/dünyanın sınırları gibi uç konular ve bizi sınırlayan algılarımızın ve dünyanın dışına çıkan konulara eğilen yazılar bir araya getirilmiş. Son bölümün adı “Tuhaf İnançlar”; bu bölümde “tuhaf” hikâyeler yer alırken “doğaüstücü”leri eleştiriyor Berry ve “radikal feministlerin kadınların bilime atılma cesaretlerini kırmalarını” örnek vererek tuhaf görüşleri eleştirisinin kapsamına alıyor.

Kitapta, yazıların The Daily Telegraph’ta ilk yayımlanma tarihlerine nedense yer verilmemiş. Oysa bu bilgi kimi karşılaştırmaları eğlenceli kılabilirdi. Örneğin “Sürücüsüz Otomobiller” yazısında adı geçen araştırmacıların hayal ettiği ve 2010 yılında gerçekleşeceğine inandıkları kendi kendine hareket eden otomobiller dünyasına henüz gerçek anlamda erişmiş değiliz 2018 yılında. Bir başka örnek ise bilgisayarların hız ve kapasitelerindeki müthiş değişimi kanıtlıyor bize. “Goldblach Varsayımı” (“2’den büyük tüm çift sayılar iki asal sayının toplamı şeklinde yazılabilir”) gazetedeki yazı yayımlandığı tarihte (en erken 1977, en geç 1996 olabilir bu tarih) 100.000’e kadar olan tüm çift sayılar için kanıtlanabilmişken, 2013 yılında bilgisayarlar bunu 4*1018’e kadar taşımışlar! Bir başka örnek olarak da “Benim Gazetem” başlıklı yazıda hayal edilen gazeteyi gösterebiliriz. Cep telefonu ve gazetelerin dijitalleşmesi sayesinde burada hayal edilenin çok daha ötesine geçen bir medya dünyası ve medyaya erişim olanakları var artık. Buna karşılık aynı yazıda adı geçen Peter Kruger adındaki danışmanın şu beklentisi pek de karşılanmış olmasa gerek: “Belki de gelecekte, Bosna ve Kuzey İrlanda gibi, bağnazlık ve nefret yüzünden bölünmüş toplumlar olmayacak, çünkü insanların elinde birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlayan araçlar olacak.”

(“Galileo and the Dolphins – Amazing But True Stories from Science”)