Deli Kan – Atıf Yılmaz (1981)

“Ben aşık değil miyim sandın? Ama insan gibi yaklaşmıyor ki! Sanki babasının malıyım; alacak, kaçıracak, karı edecek. Sevsem de kimse kendisine zorla karı edemez beni. Gönlümü ederse, o zaman başka. Anladın mı?”

Kaçırarak karısı yaptığı kadının kaçması üzerine onun peşine düşen bir adamın ve sadece sevilmeyi değil, insanca yaklaşılmayı da isteyen sevdiği kadının hikâyesi.

Atıf Yilmaz, Ayşe Şasa ve Onat Kutlar’ın senaryosundan Yılmaz’ın çektiği film, Zeyyat Selimoglu’nun “Deprem” adlı uzun hikâyesinden uyarlanmış. Orijinal hikâyeden kimi radikal değişiklikler içeren senaryo, arkasındaki üç güçlü isme rağmen filmin en zayıf noktasını oluşturmuş görünüyor ve Yılmaz’ın sinema dili olarak kimi başarılarına karşın ortaya pek başarılı bir film çıkamamış. Selimoğlu’nun hikâyesindeki iki ayrı kadın karakterini tek bir kadında birleştiren senaryo klasik Yeşilçam’dan uzaklaşmaya çalışan filmi gerisin geriye bu kaçtığı noktaya iterken, senaryodaki kimi öğeler de hayli eğreti durmuş filmde. Tarık Akan ve Müjde Ar ikilisinin işlerini yaptığı ama pek de sağlam ve tutarlı çizilmemiş karakterlerinde zaman zaman zorlandıkları filmi seyre değer kılan kimi sahneleri var neyse ki ve işte o anların hatırına görülebilir bir film bu.

Selimoğlu’nun öyküsündeki pek çok toplumsal öğeyi ya tamamen çıkarmış senaristler ya da ağırlıklarını epey düşürmüşler. Filmin çekildiği yılların 12 Eylül darbesinin zamanı olmasının da bunda etkisi olsa gerek ama işte pek de elle tutulur bir yanı kalmamış hikâye açısından. Ne “okumak” (ya da okuyup adam olmak, eli kalem tutmak) kavramı kendisine yer bulabilmiş hikâyede ne de Selimoğlu’nun “ekonomik ve sosyal düzen karşısında bireyin yıkılması” teması hissedilebilir bir düzeyde tutulabilmiş. Akan’ın karakterinin geleneklerden beslenen ve kadına saygıdan çok onu sahiplenilecek (ve bu arada belki de sevilecek) bir meta olarak görmeyi içeren bakışının neden olduğu trajediler karşısında filmin hikâyesi doğru bir yerde duruyor gibi olsa da gerek senaryodan kaynaklanan problemler gerekse başka bazı tercihler bu duruşu pek de sağlam kılmıyor. Yılmaz’ın 80’lerde iyice öne çıkan “feminist” bakışının buradaki yansımaları da pek parlak değil ve örneğin bir “kapı önü” sahnesinde olduğu gibi epey zorlama duruyor. Söz konusu bu sahnede apartman dairesinin kapısı önünde sarıldığı adamın komşular görmesin diye kapıyı kapatmaya teşebbüs etmesi üzerine kadın “bırak, görsünler” diyerek “cesur ve aşkını savunan kadın” tepkisini veriyor. Evet, “feminist” Atıf Yılmaz’a ve bu tip karakterleri canlandırmış Müjde Ar’a uygun bir sahne bu ama bir o kadar da anlamsız. Bir pavyon şarkıcısı olan bir kadın ve bir pavyon fedaisi olan bir erkek var karşımızda ve apartmandakilerin ne ilişkilerinden ve beraber yaşadıklarından ne de kadının işinden habersiz olmaları için hem kör hem de sağır olmaları gerekiyor herhalde.

Yeşilçam usülü bir Karadeniz komedisi gibi başlayan filmin hikâyesi İstanbul’a taşındıktan sonra Yeşilçam’dan uzak durmaya çalışan bir drama dönüşüyor. Bu tür değişimi ile amaçlanan nedir bilmiyorum ama filme yaramadığı açık. Benzer şekilde türkücü Kâmil Sönmez’in canlandırdığı karakterin “komedi” anlarında “sıradan ama en azından eğreti değil” diye tanımlayabileceğimiz hâli, bu anlamlarda “anlamsız ve eğreti” dememiz gereken bir biçim alıyor ve işte tam da bu nedenle, oldukça etkileyici olabilecek bir horon sahnesi (kahramanlarımızın kırda horon tepenleri gördüğü sahne) etkileyiciliğini büyük ölçüde yitiriyor. Sönmez’in manileri ile hikâyede bir anlatıcı/açıklayıcı rolü üstlenmesi de istenen etkiyi yaratmaktan çok etnik bir öğe olarak kalıyor çoğunlukla. Selim Atakan’ın hazırladığı müzikler ve özellikle Yeni Türkü grubunun “Akdeniz Akdeniz” albümünde de yer verilen “Mitari’nin Gelini” isimli eser hayli etkileyici ama bu alanda bile problemi var filmin. Filmin ikinci yarısında hikâyeye sıkı bir destek sağlayan müzik ilk yarıda mizahın ağırlıklı olduğu bölümlerde de aynen kullanılmış ve örneğin eğlenceli olması beklenen bir “bayırdan koşarak inme” sahnesine gerilimli bir hava eklemiş anlamsız bir şekilde.

Filmin “feminist” söyleminde üstte bahsedilen eğretiliğin yanısıra başka ve hayli önemli bir problem daha var. Filme verilen “Deli Kan” adından başlamak gerekiyor öncelikle. Adamın kadına nasıl davranılması gerektiğini öğrenene kadarki kaba sevgisini ve kullandığı cinsel şiddeti bağışlayan bir isim bu ve onun yaptıklarını delikanlılığına vermemizi istiyor adeta. Kadına bir tecavüzle sahip olunmasını sırıtarak “hayırlı” olsun diye karşılayanlar, kadının tüm “kışkırtmasına” karşılık bıçağı ona değil kendi eline saplama “delikanlılığı” veya her ne kadar kadını aktif bir role büründürmek gibi kesinlikle alkışlanması gereken bir tercihle süslenmiş olsa da kadının delikanlıyı adam etme çabasını da sorgulamak gerekiyor kesinlikle: Bu tür hikâyelerin hemen tümü bir kadın cinayeti ile suçlanır gerçek hayatta çünkü; burada tanık olduğumuzun aksine, kadını sahiplenebileceği bir mal olarak gören erkekler, Tarık Akan’ın aksine sevdiği için adam olmayı değil, öldürmeyi seçerler ve bunda da hak görürler kendilerinde.

“80’lere taşınmış ve feminist/toplumsal bir sos eklenmiş 70’lerden bir Yeşilçam filmi” izlenimi bırakan ve kadın berberinin “elbette” eşcinsel olduğu filmin İstanbul’u hiç görmemiş birine “Beyoğlu’na çıkmak” gibi tam bir İstanbullu dilini yakıştırması veya doğrudan tehdit altında olmayan kadınların adeta dedikodu yapar bir havada, kadının peşine düşen adama tüm bilgileri vermesi gibi anlamsızlıkları da var. Müjde Ar’ın pavyonda şarkı söylediği sahnelerde, herhalde pek benimsemediği için bu anları, nerede ise komedi havasında oynamasını da ekleyelim filmin problemlerine. Açıkçası bu son örnek Müjde Ar’ın epey sıkıntı yaşadığını da söylüyor bize karakteri ile. Oyuncu görevini yapıyor ama karakteri hayli zayıf ve hatta yanlış sahnelerin kurbanı olmuş. Bir sahnede “beni konsomatris mi zannettin” diye bağırdıktan sonra, hemen arkasından gelen sahnede konsomasyon yapması veya kendisini dudağını kanatacak kadar defalarca tokatlayan adamı başına sopa ile vurarak bayılttıktan sonra onunla romantik anların içine girmesi gibi nerede ise şiddeti öven tuhaflıkların parçası olması bu problemlerin sadece ikisi.

Selimoğlu’nun hikâyesi toplumsal düzeni eleştirirken, film bunun aksine ve elbette hiç de amaçlamadığı bir şekilde olan biteni adamın yanlışlarına bağlıyor ve üstelik bu yanlışları da kanının deliliğine bağlayarak onları bağışlamamızı istiyor sanki. Evet, sonuçta hayli önemli kusurları olan bir Atıf Yılmaz filmi bu ama buna rağmen ilgi göstermeyi gerektirebilecek bir iyi niyet de var ortada. Farklı olmaya çalışan bir eser bu ve iki baş karakterin Yeşilçam ölçülerine göre hayli uzun bir süre sessizce oturduğu ve rakı içtikleri sahne bu niyetin en iyi göstergelerinden biri; bu sahnenin mizanseni filmin becerilebilse gidebileceği yer konusunda da bir fikir veriyor bize. Pek çoğu aksayan söylemleri nedeni ile de ilgi gösterilebilir bir film bu özetlemek gerekirse.

I, Daniel Blake – Ken Loach (2016)

“Ben bir müşteri veya bir hizmet kullanıcısı değilim. Kaytarmam, otlakçılık etmem, dilenmem, çalmam. Ben bir sosyal güvenlik numarası veya ekrandaki bir bip değilim. Tüm vergilerimi ödedim, son kuruşuna kadar ve bundan gurur duyuyorum. Kimseye yalakalık yapmam ama komşumun gözlerinin içine bakarım ve yardım edebileceksem ederim. Ne yardım kabul ederim ne de yardım isterim. Ben, Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değil. Bundan dolayı, haklarımı talep ediyorum. Bana saygılı davranmanızı istiyorum. Ben, Daniel Blake; bir vatandaşım, ne daha fazlası ne de daha azı. Teşekkür ederim”

Geçirdiği kalp krizi nedeni ile doktorlar çalışmasına izin vermediği için işini kaybeden ama devletten yardım alabilmek için bürokrasi ile boğuşmak zorunda kalan yaşlı bir adamın hikâyesi.

Senarist Paul Laverty ve yönetmen Ken Loach’tan Altın Palmiye ödüllü bir iş birliği. İkili yine yalın bir sinema dili ve yalın bir hikâye ile kapitalist bir toplumsal düzen eleştirisini ve ezilen bireyleri anlatıyor bize. “Çalışamayacak kadar kötü ama yardım alamayacak kadar iyi” durumda olan yaşlı adamın hikâyenin başındaki kararlı ve mücadeleci kişiliğinin trajik finale doğru giderken yavaş yavaş değişmesi üzerinden ilerliyor film ve çağdaş Britanya’dan yoksulluk manzaralarını ve neo-liberal politikaların ezdiği işçi sınıfının meselelerini getiriyor önümüze. Kahramanımızın bireysel “isyan”ı dışında bir çözüm söylemiyor Loach (bu güçlü ve sorumlu sinemacının böyle bir kendini kanıtlama derdi olmamalı zaten), bunun yerine artık sıradanlaşan bir manzarayı getirmeyi tercih ediyor önümüze. Hikâyeye güç katan ve onu çarpıcı kılan sadeliğin ve gerçekçi tavrın sinema dili açısından yeterince güçlü olmadığı düşünülebilir belki ama hikâyesi o denli önemli ki bunu göz ardı etmekte bir sakınca yok kesinlikle.

İşini seven ve usta bir marangoz Daniel Blake; eşini uzun bir hastalıktan sonra kaybetmiş ve çocuğu da olmadığından yalnız yaşıyor. Geçirdiği kalp krizi sonucu işini yitiriyor ve sonra devletin sonsuz bürokrasisi içinde kayboluyor hak ettiği yardımı alabilmek için uğraşırken. Benzer bir mücadele veren ve iki çocuklu bir bekâr anneye de yardımcı olmaya çalışıyor bu arada. Bir toplumsal veya sistemsel çözüm önermiyor Loach’un bu filmi ama gerek onun gerekse senarist Laverty’nin politik eğilimleri belli ve bunu daha önce pek çok farklı filmde göstermişlerdi zaten; bunun yerine bir dayanışma var sadece karşımızda adam ile kadın arasında ama bu bireysel dayanışmanın bir çözüm olduğunu da söylemiyor Loach ve hikâyenin gelişimi de bunu işaret etmiyor. İktidarların sadece ekonomik politikalarının değil, sosyal politikalarının da ezdiği bireyler var karşımızda bu hikâyede. Derdini anlatabilmek için 48 dakika telefonda bir çağrı merkezinin cevap vermesini bekleyen (çünkü tasarruf tedbirleri nedeni ile kısıtlı sayıda çalışan vardır çağrı merkezinde ve zaten hedef vatandaşın finansal yardımı almasını sağlamak değil, neden yardımı hak etmediğini kanıtlamak bu merkezin), asla esnetilmeyen ve insanlara hizmet etmekten çok onları disipline etmeye yönelik görünen bürokratik kurallar karşısında çaresiz kalan ve “gıda bankaları”nda tanık olduğu manzaraların dehşete düşürdüğü adamın sistem/iktidar karşısındaki konumu kuşkusuz çok etkileyici bir resim getiriyor önümüze ve Loach belgesele yakın ve sade bir dil ile bizi tanığı olmaya çağırıyor bu resmin.

Çok etkileyici olan ve Laverty’nin Glasgow’daki bir gıda bankasında (bağışlarla toplanan gıda ürünlerinin yoksullara dağıtıldığı yerlere verilen bir isim bu) tanık olduğu gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı sahne, kadının markette hırsızlık yaparken çalmak zorunda kaldığı ürün ve bu hırsızlığın kadını götürdüğü teslimiyet noktasının arkasında yatan organizasyon (insanların artık “doğal” olan yoksulluğunu kullananlar) veya yardım bürosunda çalışan kadının sistemin dışına çıkarak insanca davranmaya çalışmasının sonucuna tanık olduğumuz an gibi epey çarpıcı bölümleri var filmin. Sergilenenlerin bir kısmını “bu kadar da değil artık” diye düşünerek seyredebilirsiniz belki ama gerçeğin ta kendisi bu ve hatta daha azı bile. Örneğin yardımın bağlanması için bekleyenlerle görüşmelerin yapıldığı büroda geçen bir sahnede bir görevli kadın adama su sebilinden aldığı bir bardak suyu veriyor ama bu sebiller 2010 yılında tasarruf tedbirleri kapsamında kaldırılmış bu merkezlerden!

Kesintileri arttıran, sosyal yardımları azaltan ama büyük şirketlerin vergi oranlarını düşüren neo-liberal politikaların özsaygısını yitirmesine neden olduğu adamı canlandıran Dave Johns’un ilk sinema filmi bu ve daha önce hep televizyon için çalışmış. Oyuncu, karakterinin ruh halini, kötüye doğru değişimini ve çıkışsızlığını çarpıcı bir sadelikle oynuyor ve her anında yer aldığı hikâyeyi bu gerçekçilik tercihi ile sürüklüyor. Bekâr anne rolündeki Hayley Squires de çaresizlik içinde istemediği tercihler yapmak zorunda kalan genç kadını başarılı bir performans ile oynarken, finalde adamın adına onun “son mektubunu” okurken hayli etkiliyor seyredeni filmin doğasına da uyan ekonomik bir oyun ile. Bu sahne belki bir parça “mesaj kaygılı” ama yine de etkileyici kesinlikle. En küçük roldekiler de dahil olmak üzere diğer tüm oyuncuların da adeta kendi hayatlarını oynuyorlarmış gibi rahat ve doğal performanslar sunuyor olmalarını da filmin artıları arasına eklemek gerekiyor.

Politik çözümü değil, politik bir sorunu göstermeyi tercih eden film iki baş karakterinin dayanışması ve başta gıda bankasındaki gönüllüler olmak üzere kimi bireylerin iyilikleri aracılığı ile aksi takdirde hayli karamsar olan resime bir parça “güzellik” katıyor ama sonuçta hikâye sert gerçekçiliğini koruyor ve hem duygusal hem de politik olarak etkileyici bir çalışma olmayı başarıyor. Has sinemacılardan biri Ken Loach ve ticarî sinemanın görmezden geldiği, hikâyelerini anlatmaya değer bulmadığı bireyleri ve kapitalist sistemlerin onlara yaptıklarını sergilemeye devam ediyor ve iyi ki yapıyor bunu!

(“Ben, Daniel Blake”)

Felsefenin Tesellisi – Alain de Botton

Alain de Botton’un hayatımızda sıkıntı yaratan durum ve olaylarla, acı veren sorunlarla baş etmek için felsefeyi nasıl kullanabileceğimizi anlattığı kitabı. Daha önce “Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir” adını verdiği kitabı ile benzer bir “rehber” eseri okuyucuya sunan yazar, bu kitabında ise seçtiği altı filozofun felsefelerinden ve yaşamlarından yola çıkarak bize altı farklı kategori altında topladığı güçlüklerle nasıl mücadele edebileceğimizi anlatmış. Alain de Botton, kitabının adını Romalı filozof Boethius’un aynı adlı eserinden almış; Boethius karıştırıldığı bir suikast suçlaması nedeni ile öldürülmeden önce, bir kadın olarak çizdiği felsefe ile kendisi arasındaki diyaloglardan oluşturduğu kitabını yine kendisine bir teselli olarak yazmış. Korkunç bir işkence ile öldürülen Boethius en azından öncesinde bir teselli bulmuş mudur kitabı ile bilmiyorum ama bu kitabın yazarı okuyucusunu teselli etmek için elinden geleni yapıyor. Alain de Botton bunu yaparken de popüler bir dili tercih ediyor; bir yandan felsefeye ve adı geçen altı filozofa uzak olanlar için okuma tecrübesini kolaylaştırması ile doğru bir tercih bu ama öte yandan bu popüler yaklaşım felsefenin derinliğine pek de uymuyor ve hatta filozofları (ve elbette yazarın kendisini de) bir yaşam koçu rolüne büründürüyor. Yine de okuması hayli keyifli bir kitap bu ve onu adı geçen filozofların öğretilerine hâkim olmanızı sağlayacak değil, o öğretilere yumuşak bir giriş yapmanızı sağlayacak bir araç olarak düşünüp öyle okursanız epey bir teselli bulmanız da mümkün.

Altı bölüme ayrılan ve metin içinde sık sık çeşitli görsellerin kullanıldığı bu eğlenceli (yazarın zaman zaman ironik bir tonu da var bu eğlenceyi arttıran) kitap çok rahat okunan bir eser ve “felsefeye giriş” için ideal bir kitap bile denebilir; daha doğrusu felsefeyi günlük hayatımıza sokmanın ve tüm o öğretilerin aslında sonuçta hayatla ve insanla ilgili olduğunu fark etmenin bir aracı olarak ilgiyi hak eden bir kitap. “Kabul Görmemenin Tesellisi” için Sokrates, “Yeterince Paraya Sahip Olmamanın Tesellisi” için Epikuros, “Düş Kırıklığının Tesellisi” için Seneca, “Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi” için Montaigne, “Kırık Bir Kalbin Tesellisi” için Schopenhauer ve “Zorluklar Yaşamanın Tesellisi” için Nietzsche karşımıza çıkıyorlar sırası ile bu kitapta. Yazar bir klasik resim veya kaldığı bir otelin lobisinde gördüğü bir dergi gibi unsurlardan yola çıkarak giriş yapıyor bölümlere ve “yaşamın kusurlu yanlarına karşı hazırlıklı olmak” için altı farklı filozoftan nasıl yararlanabileceğimizi anlatıyor. “Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin” diyerek bir bakıma, rehberliği eşliğinde bizi bu filozofların dünyasında gezdiriyor. Bu rehberlikte karşımıza çıkan/çıkardığı teselli yöntemlerinin bir kısmı tanıdık/basit vs. gelebilir ama bu yöntemlerin sonuçta o büyük filozofların düşünceleri/felsefeleri ile örtüşmesi güçlendiriyor onları ve açıkçası sık sık da “teselli ediyor” okuyucuyu.

Montaigne ile ilgili bölümde ondan bir alıntı yapıyor yazar; “Nasıl önemli birinin özel yaşamından yola çıkarak tüm bir ahlâk felsefesine varabiliyorsak, aynı şeyi sıradan birinin özel yaşamından yola çıkarak da yapabiliriz” demiş Montaigne ve bu ifadeyi yine onun “Biz, her birimiz sandığımızdan çok daha zenginiz aslında” cümlesinin hemen arkasından kullanmış yazar. Teselli için gerekenleri kendi “sıradan” yaşamlarımızda bulabileceğimizi anlatan bu ifade, yazarın bize teselli kaynağı olarak sıradan insanları değil, altı ünlü ismi seçmiş olması ile hoş bir zıtlık yaratıyor belki ama bu filozofların yerine altı sıradan insan herhalde bizlerin pek de ilgisini çekmezdi. Yine Montaigne ile ilgili bölümde, “Okumakta olduğumuz kitabı anlamadığımızda, genellikle bunun entelektüel birikim gerektiren bir kitap olduğunu düşünürüz” diye yazan ve filozofun “Zor (gizemli) kitaplarla pek bir alışverişim yok; ben ilgimi çeken, bana keyif veren, basit kitapları seviyorum” sözünden de destek alarak tam da bu şekilde yazmış kitabını. Channel 4 kanalında yayınlanan “Philosophy: A Guide To Happiness – Felsefe: Bir Mutluluk Rehberi” adlı belgeselin esin kaynağı da olan kitap, popüler sularda geziyor olsa da bir yaşam rehberi (üstelik eğlenceli türünden bir yaşam rehberi) olarak okunabilecek bir eser ve yalnız bir anımızda yaşamın herhangi bir acısı ile karşı karşıya kaldığımızda bir teselli sunabilir de bize gerçekten…

(“The Consolations of Philosophy”)

Hymyilevä Mies – Juho Kuosmanen (2016)

“Sadece önemli olana odaklan ve diğer her şeyi unut. Güven bana, bütün bunlar bittiğinde 17 Ağustos 1962’nin hayatının en mutlu günü olduğunu söyleyeceksin”

Tüy sıklette dünya şampiyonu A.B.D.li rakibi ile unvan maçına çıkacak olan ve bu arada âşık olunca hayattaki öncelikleri konusunda kafası karışan bir Fin boksörün hikâyesi.

Fin boksör Olli Mäki’nin gerçek hikâyesinden sinemaya uyarlanan, senaryosunu Juho Kuosmanen ve Mikko Myllylahti’nin yazdığı, yönetmenliğini Kuosmanen’in üstlendiği ve Finlandiya, İsveç ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” ödülünü kazanan film Finlandiya’nın ulusal sinema ödülü olan “Jussi”yi de aralarında en iyi film, yönetmen ve erkek oyuncunun da olduğu sekiz dalda kazanırken, iki dalda da adaylık almıştı. “Küçük ve sıcak” bir film bu ve bunu hiç unutmadan samimiyeti ile hikâyesi boyunca seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Ne finaldeki büyük unvan maçını ne de anlattığı aşkı büyütüyor film ve temel olarak bir kadına tutku ile bağlanınca hayattan ve mesleğinden (bir boksör olmaktan) beklentilerini sorgulayan adamın sıcak ve duygusal hikâyesini anlatmayı tercih ediyor. Başrol oyuncusu Jarkko Lahti, menajerini canlandıran Eero Milenoff ve âşık olduğu kadını oynayan Oona Airola’nın gerçekçi ve doğal oyunları ile ciddi bir katkı sağladığı film sesini yükseltmeden etkileyici olabilen örneklerden birini oluşturuyor sinema dünyasında. Zaman zaman daha fazlasını bekletiyor olsa da ve kahramanının karakter incelemesine verdiği ağırlık diğer öğeleri bazen gereğindan fazla arka plana itse de sevimli, etkileyici ve samimi bu film kesinlikle görülmeli.

Güçlü A.B.D.li rakibine karşı kendi halkının önünde unvan maçına çıkacak olan bir Fin boksörü anlatıyor film. Kendisi de eski bir boksör olan hırslı menajeri, basın ve tüm bir ülke ondan bir dünya şampiyonluğu beklerken ve o da bunun için tüm gücü ile çalışırken âşık oluveriyor ve sorgulamaya başlıyor içinde bulunduğu spor dünyasının gerçeklerini ve hayattan aslında ne beklediğini. Amatörlükten profesyonelliğe geçiş ve bunun beraberinde getirdiği “endüstriyel spor”un gerçekleri bir tarafta, sevdiği kadın diğer tarafta. Hayatına giren sponsorlar, kamera önünde poz verme zorunlulukları, tüm ülkenin gözü üzerindeyken sevdiği kadınla çok fazla birlikte görünmemesi gerektiğinin söylenmesi vs. Oysa onun tek istediği sevdiği sporu sadece bir spor olarak yapabilmek ve âşık olduğu kadınla su üzerinde taş sektirebilmek örneğin. Kuosmanen siyah beyaz çektiği filminde bu hikâyeyi duygusal tüm tuzaklardan kurtularak ama yine de duygusal bir etkileyiciliği yakalayarak anlatmayı başarmış. Bu başarıda filmin görselliğinin ciddi bir payı var kesinlikle. J. P. Passi’nin görüntüleri dört dörtlük denen türden: Siyah beyazın doğal olarak yarattığı nostalji duygusunu, anlattığı 1960’lı yılların havasına uygun görüntülerle destekliyor Passi’nin çalışması ve birlikte binilen bisikletle yapılan gezintilerden aniden bastıran bir yağmur altındaki düğüne her anında görselliği çok yüksek bir düzeye taşıyor. Çoğunlukla hareketli kamera kullanımının da desteklediği bir uçarılığı kazandırıyor filme bu görüntü çalışması ve filmin en olumlu öğelerinden biri oluyor. Kostümlerden setlere altmışlı yılları başarı ile karşımıza getiren film, bu uçarılığı ile Fransız Yeni Dalga akımından izler taşırken, hikâyesi ile de sadece birkaç yıl sürse de sinemaya başyapıtlar armağan eden İngiliz Yeni Dalga’sını hatırlatıyor. Tüm bunları alçak gönüllü bir film ile yapabilmek ise ayrıca takdiri gerektiren bir başarı olsa gerek.

Kuosmanen filminde etkileyici pek çok sahne yaratmış: Kimilerinin bekleyeceği ve belki de bulamayacağı için hayal kırıklığı yaşayacağı final maçını örneğin, sade, gerçekçi ve kahramanımızın maçtan sonra soyunma odasında gazetecilere söyleyeceği “çok hızlı oldu, ne olduğunu anlayamadım” sözlerine uygun bir şekilde çekmiş yönetmen. Oona Airola’nın sıcak gülüşünün de katkısı ile zenginleşen tüm romantik sahneler (onunla suda taş sektirmeyecek bir heteroseksüel erkek yoktur herhalde!), boksörün kendisinden beklenenleri değil içinden geleni yaptığı için rahatsız olduğu basın toplantıları veya hüznü ile etkileyen ve kahramanımızın kendisini sorgulamasını hızlandıran “top atarak kızları suya düşürme eğlencesi” sahneleri filmin hayli çekici anlarından birkaçı sadece.

Filmin başarısının en açık göstergelerinden biri finali belki de: Boksör ve sevgilisi gece karanlığında yürürken yanlarından geçen ve el ele tutuşmuş yaşlı bir çifte bakarak “biz de onlar gibi olabilecek miyiz” diye soruyorlar birbirlerine. Kapanış jeneriğinde yaşlı çifti canlandıran bu iki kişinin gerçek Olli Mäki ve eşi olduğunu anlıyoruz; oyuncuların oynadıkları karakterlerin gerçek hayattaki karşılıkları ile veya iki genç insanın kendi yaşlı halleri ile karşılaştıkları bu sahne piyasa işi olmayan bu film için biraz ucuz bir numara olarak görülebilirdi belki ama boksörümüzü o denli yakından tanıyor ve onu o denli anlıyor ve seviyorsunuz ki sadece sizi mutlu ediyor ve gülümsetiyor bu bölüm.

Hikâye, her anında karşımızda olan kahramanımız üzerinden ilerliyor ve onun karakteri (düşünceleri, endişeleri ve diğer tüm hisleri) hep odakta duruyor. Yoğun olmayan ve bu tercihi de doğru olan hikâyenin karakterine bu denli yoğun bir biçimde yaklaşması sinemasal anlamda etkileyici olabilecek kimi şeylerden (örneğin final maçından veya boksörün etrafında olan bitenlerden) yoksun kalmasına neden oluyor zaman zaman ve örneğin bir Amerikan filminde “görkemli” olabilecek kimi anlarda özellikle minimal bir tavır takınıldığını ve bunun da belki bazı anlarda yeterince güçlü olmamak gibi bir his duyurduğunu söylemek mümkün ama bu hoş filmin başarısının yanında hemen hiçbir önemi yok bu problemlerin. Damien Chazelle’ın “Whiplash” filmi başarı/kariyer için günden güne artan bir hırsa sahip olan ve kız arakadaşını daha rahat ve fazla çalışabilmek için terk eden bir davulcuyu anlatıyordu; Juho Kuosmanen’in filmi ise işte bu davulcunun tam karşısında bir duruş seçen bir boksörü anlatırken, yönetmenin kendisi de Chazelle’ın tam karşısında duruyor ve onun hızlı ve sesini sürekli yükselten hikâyesinin karşısına kendisinin sakin ve fısıldayan filmini koyuyor. Jarkko Lahti’nin müthiş doğal oyunu ile daha da etkileyici olan soyunma odasındaki son sahnesi ile bile görülmeyi hak eden bu çalışmanın kurgusunu üstlenen Jussi Rautaniemi’nin özellikle planlar arasındaki geçişleri ile dikkat çeken kurgusunu ve hem boksörü hem seyredeni epey etkileyen “lunaparktaki hüzünlü kız” karesini de analım son olarak ve filmi hararetle tavsiye edelim.

(“The Happiest Day in the Life of Olli Mäki” – “Olli Maki’nin En Mutlu Günü”)