La Jalousie – Philippe Garrel (2013)

La jalousie“Sence birimiz aldatırsa, diğerine söylemeli mi?”

Karısı ve kızını terk eden bir adamın yeni ilişkisinde karşılaştıklarının hikâyesi.

Fransız sinemasından “Fransız” bir film. Senaryoda da payı olan Philippe Garrel’in yönettiği filmin başrolünde yönetmenin oğlu olan Louis Garrel oynamış ve kendisine yeni sevgilisi rolündeki Anna Mouglalis eşlik etmiş. Hikâye hayli basit aslında ve başta Fransız sinemasındakiler olmak üzere daha önce pek çok benzerini de seyretmişizdir. Bitirdiği bir ilişkiden sonraki ilişkisini ayakta tutmaya çalışan bir genç adam var karşımızda ve aşk, tutku, aldatma gibi kavramlar üzerine konuşmalar ve eylemlerle ilerleyen film bu bağlamda çok yeni şeyler vaat etmiyor aslında ama başta ve özellikle Louis Garrel’in doğal ve dokunaklı oyunu, yönetmenin hikâyeye uygun yalın, hafif ve zarif bir dil kullanması ve tüm Fransızlığına rağmen, Fransız sinemasının bazı örneklerinin sıkıntı veren “mızmız” havasından uzak kalmayı başarabilmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Siyah beyaz çekmiş filmi Philippe Garrel ve filmi için doğru kararlarından birini de daha baştan vermiş görünüyor bu şekilde. Modern zamanlarda ve büyük bir şehirde geçen hikâyenin hem yalınlığına ve bilinçli gösterişsizliğine uygun bir tercih bu hem de anlattığının aslında ezelden beri hep yaşandığını ve elbette ebediyete kadar da sürecek değişmezliğini vurgulaması açısından önemli. Açılış sahnesinde tanık olduğumuz bir terk etme ile başlayan film yine bir terk etme ile sona ererken bu iki ayrılık arasında bize zarif bir dil kullanarak erkek ve kadın ilişkileri üzerine küçük bir hikâye anlatıyor temel olarak. Sadakat, tutku, seks vs. bu küçük hikâyenin üzerinde durduğu kavramlar ve Fransız sinemasının hep yapageldiği gibi entelektüel göndermeleri olan bir içerikle geliyorlar önümüze. Genç adamın bir tiyatro oyuncusu olması ve doğal olarak arkadaşlarının da yine o çevreden gelmesi, yeni sevgilisinin de işsizlikten muzdarip bir oyuncu olması, kadının “hami”si yaşlı bir entelektüel adam vs. gibi unsurlar hikâye boyunca kulağımıza Seneca veya Mayakovski gibi isimlerin çalınmasına yol açarken, bir sahnede bir arkadaşının genç adama söylediği “Belki de kurgu karakterleri gerçek karakterlerden daha iyi anlıyorsundur” cümlesi de sanat ve hayat çatışması üzerine bir fikir jimnastiği yapma fırsatı sağlıyor seyirciye. Tam da Fransız sinemasına özgü olarak karakterlerin kimi eylemlerini veya duygularını anlamlandırmada bir sıkıntısı var hikâyenin ve neden-sonuç ilişkisine sıkı sıkıya bağlı seyirci için rahatsızlık verebilir bu durum ama filmin seyirciden beklediği temel olarak hayli gerçekçi ve doğal bir atmosferi olan hikâyenin akışına kendisini bırakması ve bir ilişkinin yaşattığı mutluluğun ve onu kaybetme endişesinin yarattığı tedirginliğin “tadına” varması.

Başroldeki Louis Garrel’in “oynamadığı” bir film bu; oyuncu sanki kendisinin gerçekten yaşadıkları görüntüleniyormuşcasına doğal ve gerçekçi bir performans sunuyor film boyunca. Yönetmenin zaman zaman sahneleri doğaçlama havası veren bir şekilde oluşturmuş olması da onun oyunculuğunun bu yönünü destekliyor. Bir parkta adam, kadın ve adamın evliliğinden olan kızının birlikte konuştuğu ve fıstık yediği sahne diyalogları, el kamerası kullanımı ve yakın plan çekimi ile filmin doğallık alanında başarılı olduğunun tipik örneklerinden biri olarak gösterilebilir. Jean-Louis Aubert’in biraz uçarı ve biraz da dokunaklı bir havası olan melodileri de hikâyenin “Yeni Dalga”yı çağrıştıran yönlerini etkileyici bir şekilde destekliyor. En az onun kadar filme katkısı olan bir diğer isim de görüntü yönetmeni Willy Kurant; filmin çekildiği tarihte 79 yaşında olan sanatçı özellikle yakın planlarında karakterlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin olumlu ve olumsuz yönlerini yansıtmayı başaran görüntü tercihleri ve kadının hissettiği “tıkanmışlık” duygusunu yaşadıkları evin küçüklüğü ile de yansıtan kamera açıları ile olgun bir sanatçının çalışmasının ne denli parlak olabileceğini gösteriyor bize.

Yönetmen Garrel’in -aldatma ve aldatılma açısından- bir parça da kendi babasının hikâyesini anlattığı söylenen film sahnelerini art arda dizerken en ufak bir zorlamaya başvurmaması ve “gerçekte” ne oluyorsa sadece onu göstermesi ile de takdir edilmeli. Örneğin adamın kızı ile geçirdiği bir gün ve ardından kızının evine dönüp annesinin hazırladığı yemek için sofraya oturması tanık olduğumuz sözler ve davranışlar ile kesinlikle etkileyici bir gerçekçilik sunuyor perdede. Filme adını veren kıskançlık duygusunu, kızın babasının yeni sevgilisine, terk edilen annenin yeni sevgiliye veya genç adamın sevgilinin tanıştığı bir başka erkeğe olan yaklaşımı üzerinden anlatan film asla bunun altını çizmeden, kimi zaman sadece bir bakış, kimi zaman da başka bir konu ile ilgili olarak söylenen bir söz üzerinden yansıtıyor bize. Bir başka deyişle, mesafesini koruyan ve nezaketi hiç bırakmayan yaklaşımını burada da koruyor film ve alçak gönüllü hikâyesi ile bize bizi anlatmayı isteyen ve bunu başaran eserlerden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

(“Jealousy” – “Kıskançlık”)

Barbarella – Roger Vadim (1968)

barbarella“Sevişmek mi? Bunu yüzyıllardır kimse yapmıyor”

Çok uzak bir gelecekte, yüzyıllardır huzur içinde yaşayan evrendeki barışı icat ettiği bir silahla bozmaya çalışan bir bilim adamını durdurmakla görevlendirilen bir kadının hikâyesi.

Fransız sanatçı Jean-Claude Forest’in aynı adlı çizgi romanından uyarlanan bir Fransa – İtalya ortak yapımı. Çizgi romana adını veren Barbarella gezegenler arası seyahatlerinde farklı maceralar yaşayan bir kadın karakter ve bu maceraları sık sık seks de içerdiği için bir nevi erotik bir çizgi romandı söz konusu olan. Fransız yönetmen Roger Vadim’in başrolü o dönemde evli olduğu Amerikalı yıldız Jane Fonda’ya verdiği bu bilim kurgu filmi pek de önemi olmayan, hatta çocuksu bir basitliğe varan bir içeriğe sahip olan hikâyesinden çok tuhaflığı, erotik göndermeleri ve 1960’lı yılları tüm özellikleri ile karşımıza getiren set tasarımları ile dikkat çeken bir çalışma. Fonda’nın bu “kötü” filmde ne aradığının bir dönem sık sık sorulduğu film bugün olumlu ve olumsuz anlamda bir kült yapım olarak ilgi çekebilir.

Kimi -o dönem için- daha cüretkâr sahneleri gösterime çıkmadan önce kesilmiş olsa da yine de erotizmini koruyan bir film bu. Jane Fonda’nın yerçekimsiz bir ortamda üzerindeki astronot kıyafetinden striptizvari hareketlerle kurtularak tamamen çıplak kaldığı sahne ile açılan film böylece en başından itibaren “farklı ve eğlenceli” olacağını söylüyor seyircisine. Ancak erotizmle birlikte sunulduğunda eğlenceli olan ama bunun dışında yeterince güçlü görünmeyen bir mizah ile anlatılan hikâye temel olarak Fonda’nın eğlenceli performansı ve çoğunlukla onun üzerinden üretilen erotizme ve renk cümbüşü içeren tasarımlara dayanıyor ve eğer bunlardan keyif alınırsa epey de eğlenceli olmayı başarıyor zaman zaman. Hikâyenin başında kadının kayıp olduğu için aramaya çıktığı ama sonra, keşfettiği silah ile evreni ele geçirmeye çalıştığını anladığı çılgın bilim adamı (ismi olan Durand Durand 1980’lerin pop grubu Duran Duran’a isimleri için ilham vermişti), isyancılar, kahramanımızla erotik bir yakınlaşma içine giren kraliçe, görmeyen bir melek vs. gibi birbirinden tuhaf karakterlerin geçit yaptığı hikâyenin içerik açısından pek ciddiye alınacak bir yanı yok ve bu açıdan sinemadaki çizgi roman uyarlamalarının ortalamasının da altında seyrediyor kesinlikle. Ne var ki filmin zaten hikâyesi ile dikkat çekme gibi bir derdi yok.

Renk ve tasarım cümbüşü içindeki setleri ve tuhaf yaratıkları ile “saçmalık” sınırını özellikle zorlayan bir film bu. Mor renkli tavşanlar, ahtapota benzeyen ve buzda kayan yaratıklar, kahramanımıza işkence eden (ki hayli eğlenceli bir sahne bu) oyuncak bebekler, orgazm makinesi, artık sadece “psikokardiyogram”ları uyuşanların önce birer arzu uyandırıcı hap alıp sonra da avuç içlerini birbirine değdirerek seviştikleri dönemde kahramanımızın eski moda seksi keşfetmesi, “fallik” sembolü gibi görünen uzay aracı, İsa gibi çarmıha gerilen bir melek veya dev bir nargilenin içindeki canlı erkeğin esansını içen seksi kadınlar gibi unsurların peş peşe karşımıza geldiği film tüm bu tuhaflıkları ile bir ilgiyi hak ediyor şüphesiz, tüm bunlar aslında pek de bir bütün, bir anlam elde etme çabası ile bir araya getirilmiş gibi görünmeseler de. Fonda’nın erotizmin hakkını veren ve kendisi de eğleniyor göründüğü için bu duyguyu seyirciye de geçirebildiği performansı da filme ilgi göstermeyi anlamlı kılıyor. Onun “seks düşkünlüğü”nün bozduğu makine gibi esprilerin söze dayalı esprilerin önüne geçtiği film ciddiye alınmadan izlenirse hayli eğlenceli olabilen ve tuhaflığını hiç yitirmeyecek olması ile de bu özelliğini hep koruyacak gibi görünen bir çalışma. Fonda’nın bu filmden sonra oynadığı filmlerin “They Shoot Horses, Don’t They – Son Gerçek” ve “Klute – Fahişe” gibi hayli “ciddi” yapımlar olduğunu düşününce, Fonda’nın kariyer çizgisi içindeki yeri ile de dikkat çekebilecek bir film bu. Fonda’nın yanında John Phillip Law ve Avrupa sinemasının o dönemdeki ünlü isimleri olan Anita Pallenberg, Milo O’Shea, Marcel Marceau, David Hemmings ve Ugo Tognazzi’nin varlıklarının da eğlencesine katkı sağladığı bu “kitsch” film ilgiyi hak ediyor özet olarak. Vadim’in pek de umursamış görünmediği veya hatta özellikle tasarladığı kaotik hali ve kitsch kadar “camp” ifadesini de hak eden biçimi ile bir kült ne de olsa karşımızdaki.

İtalya Hikâyeleri – Stendhal

italya hikayeleriGerçek adı Marie-Henri Beyle olan ama eserlerini yazarken kullandığı Stendhal adı ile tanınan Fransız yazarın önce dergilerde yayımlanan ve ölümünden sonra “Chroniques Italiennes” adı altında bir kitapta toplanan hikâyeleri. Eski el yazmalarından derleyerek oluşturduğu hikâyelerde yazar zaman zaman “çeviri”sini yaptığını belirttiği el yazmalarına atıfta bulunarak, bazı bölümleri günün (1800’lü yılların ilk yarısı) okuyucusu için gereksiz detayları içerdiği veya fazla garip olacağı için dışarıda bıraktığını belirtiyor. 16. ve 18. yüzyıllar gibi farklı tarihlerde geçen bu tutku ve şiddet hikâyeleri geçtikleri dönemlerin İtalya’sından “skandal”lar getiriyor karşımıza ve soyluların, kilisenin ve ordu mensuplarının ülkenin kaos ortamında yaşadıkları dramları anlatıyor bize.

Edebiyattaki realizm akımının en önemli isimlerinden biri olan Stendhal’in hikâyelerinin her birinin başında, çeviriyi yapan Hamdi Varoğlu’nun (kitapta belirtilmediği için ona ait olduğunu varsayıyorum) bir iki sayfalık açıklamaları var ve bu açıklamalar hem hikâyelerin içeriği ile ilgili yorumlar içeriyor hem de yazarın üslubunu açıklıyor okuyucuya. Stendhal’in üslubu hikâyelerden biri (“Castro Başrahibesi”) ve o da kısmen hariç olmak üzere, gerçekten de farklılığı ile vurgulanması gereken bir unsur. Romantizme hayli açık olan hikâyeleri nispeten mesafeli bir dile ile yazmış Stendhal ve zaman zaman kendinizi popüler bir tarih dergisinde, geçmişte olmuş bir olayı (skandallar, ölümler, aşklar, ihanetler, fedakârlıklar içeren) okur gibi hissediyorsunuz. İlgili dönemlerin İtalya’sında halk, soylular, papalık, dinsel kurumlar, ordu, yargı, sosyal ve toplumsal düzen hakkında epey bilgi veren ve Stendhal’in yaşamının son yıllarında yazdığı hikâyeler ilginç bir okuma serüveni sunuyor okura kesinlikle ve bireylerin ve başta din olmak üzere kurumların ikiyüzlülüklerinden de ilginç sahneler anlatıyor.

(“Chroniques Italiennes”)

Umut Dünyası – Safa Önal (1973)

Umut_dunyasi“Ümidini kes artık! Zeynep yok, dönmeyecek. Gitmekle sana iyilik ettiğini sanıyor o budala. Senin iyiliklerine karşılık fedakârlık yaptığını sanıyor. Belki de haklı…”

Avustralya’ya işçi olarak gitme hayali kuran genç bir adam ile onun evine sığınmak zorunda kalan kimsesiz bir genç kadının hikâyesi.

Türk sineması için yüzlerce senaryo yazan Safa Önal’ın bu kez hem yazıp hem yönettiği bir film. Afişindeki “Bu normal bir aşk filmi değildir” ibaresini yüzde yüz doğrulayan bir içeriği olmasa da, 1973 yapımı filmin klasik Yeşilçam anlayışına kimi yönleri ile uzak durduğunu söylemek gerekiyor. Başrollerdeki Tarık Akan ve Necla Nazır’ın (24 ve 17 yaşlarındaki halleri ile) birbirlerine çok yakışan bir ikiliyi oynadıkları filmde özellikle Tarık Akan’ın oyunu da hayli dikkat çekiyor. Safa Önal’ın ustası olduğu edebî dilden bu kez çoğunlukla uzak durmayı seçmiş göründüğü filmin hikâyesi de dönemin örneklerinden çoğunlukla farklı ilerliyor ama kimi önemli problemlere de sahip, özellikle “politik” açıdan.

Yalçın Tura’nın, taşıdığı yerel ve hüzünlü motifler ile filme hayli yakışan müziği eşliğinde anlatılan hikâye genç bir işçinin kendisi için kurduğu bir hayali, Avustralya’ya gidip işçi olarak rahat bir yaşam kurma hayali bu, gerçekleştirmek için çalışırken karşısına çıkan genç bir kadınla yaşadığı aşkın bu hayalini olumlu ve olumsuz olarak etkilemesini getiriyor karşımıza. Almanya’nın hâlâ popüler bir göç hedefi olduğu 1973 yılında, ülkenin gündemine yeni giren bir ülkeydi Avustralya ve dönemin çok satan gazetesi Günaydın’da yayımlanan Ertuğrul Akbay röportajı “Avustralya’da 150 Bin Türk” gazeteye ciddi bir tiraj artışı sağlamıştı. Filmde de bu röportajın basılı olduğu gazeteler elden ele dolaşıyor ve pek çok yoksulun “umut dünyası”nın önemli bir parçası oluyor. Safa Önal’ın dönemin önemli bir konusunu üstelik gerçek bir gazete röportajı üzerinden hikâyesine yedirmesi “Yeşilçam dışı” bir davranış ve filmi de özel kılan durumlardan biri. Nerede ise ütopik bir ülke olarak hayal edilen Avustralya’yı ve oraya göç etme hayalini senaryosuna ustalıkla eklemlemiş Önal. Bunu yaparken gerçekçilikten de çok az kopmuş dönemin Yeşilçam’ı ile kıyaslandığında. Duvarlarında siyasî parti sloganlarının yazılı olduğu sokaklar, mahallelerin yazlık sinemaları, İspanyol paçalı dar pantolar vs. günlerinde İstanbul’da geçen hikâyede Safa Önal hemen hiç pot kırmadan (ünlüleri tanıyarak kameraya bakan halk gibi) çekmeyi başardığı dış sahneler ile de artan bir gerçekçilik duygusunu elde etmeyi ve hikâye boyunca da korumayı başararak önemli bir iş yapıyor. Zaman zaman kamera ile İstanbul’u bir tepeden görüntülediği/taradığı anlar ise iyi niyetli ama sinema dili olarak yetersiz ve filmin gerçekçiliğini ve hikâyenin “yoksul çoğunluğun” dünyasına göz atan bakışını zenginleştirme açısından bir fırsatın kaçmasına neden olmuş.

Safa Önal’ın senaryosu dükkanında rakı içen esnaf gibi bugün görmemiz pek mümkün olmayan bir mahalle resmi de çiziyor bize ve burada yaşayanların dayanışmasını da tipik bir Yeşilçam geleneği olarak kutsuyor. Buna karşılık “mahalle baskısı” konusunda pek de doğru bir tutum alamamış gibi görünüyor film. Evlenmeden birlikte yaşayan gençlerin “ahlâksızlığı”ndan (mahallelinin düşündüğünün aksine ellleri bile birbirine değmemiştir oysa!) rahatsız olan komşuların evleneceklerini öğrenince tavırlarının yüz seksen derece değişmesini nasıl anlatması gerektiğini bilememiş gibi görünüyor Önal. Kısa bir an için komediye başvursa da daha sonra tamamı ile unutuyor bu konuyu ve adeta ilk tepkisel tavırlarını da doğrularcasına, komşuların evlilik haberinden sonraki desteklerini öne çıkarıyor. Özetle, mahallenin ahlâk anlayışındaki ikyüzlülüğün (“Erkek adam karda yürür izini belli etmez; kendine laf getirmez”) arkasında durmuş oluyor hikâye. Safa Önal’ın filmin iki patron karakterinden Türk olanını başta onca huysuz ve acımasız göstermesine rağmen sonradan sevimli bir adama dönüştürürken, gayrimüslim olanını göründüğü iki sahnede de şeytansı olarak yansıtmasını da rahatsız edici bir tercih olarak not etmek gerekiyor. Evsahibinin çocuğu karakterinin hiçbir işlevi olmadan senaryoda onca yer alması (bir Almancı çiftin bakılması için babaanneye bıraktığı bir karakter olarak, hikâyedeki Avustralya’ya göç ile bağlantısının kurulması düşünülmüş ama sonra unutulmuş gibi görünüyor bu niyet) veya düğün sahnesinin gereksiz bir şekilde uzun tutulmuş olması da senaryonun problemleri arasında yer alıyor.

Safa Önal’ın yönetmen olarak filme özel bir katkısı -dış mekan çekimleri dışında- pek yok gibi görünse de mizansen anlayışının masum ve zarif bir aşkı anlatmak için doğru tonlara sahip olduğu söylenebilir. Mezarlık sahnesinde ney sesi kullanmak gibi Yeşilçam klişelerinden -herhalde bunun yapmamanın bir günah olduğunu düşünen Yeşilçam’da var olmuş bir isim için normal kabul etmeli bunu- kaçınamamayı bir kenara koyarsak, trajik bir olaydan sonra genç adamın karısını hayata tekrar bağlamak için yaptıkları, başta restorandaki tüm sahne olmak üzere epey etkileyici ve Önal’ın yönetmen ve senarist olarak başarı hanesine eklenmesi gerekiyor bu anların. Tarık Akan da başta sözü geçen bu sahne olmak üzere masum, sevecen, mahçup ve yürekli bir delikanlı olan karakterini samimi ve sıcak bir performans ile canlandırarak filmin başarısına çok ciddi bir katkı sağlıyor ve seyirciyi kendi umut dünyasının parçası yapıyor etkileyici oyunu ile. Finali ile de farklı (ki aslında daha da radikal bir farklılığı kaçırmış film, hikâyeye ille de bir son verme kuralına uyduğu için) olan bu Yeşilçam yapımı görülmeyi hak ediyor kesinlikle.