A Funny Thing Happened on the Way to the Forum – Richard Lester (1966)

A Funny Thing Happened On The Way To The Forum“Öyle güzel bir çehresi, öyle temiz bir kalbi var ki! Efendim, eğer kadın olarak doğsaydınız, onun gibi olurdunuz”

Roma İmparatorluğu döneminde, özgürlüğünü kazanabilmenin karşılığında genç sahibini aşık olduğu kadına kavuşturmaya çalışan bir kölenin hikâyesi.

Antik Roma döneminin komedya yazarı Titus Maccius Plautus’un oyunlarından esinlenen bir sahne müzikalinin sinema uyarlaması. Prestijli Tony ödülünü kazanan, Burt Shevelove ve Larry Gelbart tarafından yazılan hikâyesine Stephen Sondheim’ın şarkılarının eşlik ettiği sahne müzikalinin bu sinema uyarlamasının senaryosu Melvin Frank ve Michael Pertwee’ye ait, yönetmenliği ise Richard Lester üstlenmiş. Türünü fars olarak nitelendirebileceğimiz filmin hikâyesi temel olarak yanlış anlamalar, saklanan kimlikler vs. üzerinden ilerliyor ve temposunu bir an bile kaybetmeden dolu dizgin anlatıyor anlatacağını. Bu süratli anlatım bir yandan filmi dinamik kılarkan ve seyircinin bir an bile hikâyeden kopmamasını sağlarken, öte yandan komedinin de zaman zaman idrak edilememesine yol açacak kadar ivme kazanıyor. Başta köleyi oynayan Zero Mostel ve kölebaşını canlandıran Jack Gilford olmak üzere tüm oyuncuların bu sürate başarılı bir şekilde uyum gösterdiği ve bugünün seyircisi için belki biraz dozu kaçmış bir abartıya başvurduğu film Hollywood’un klasik dönemlerinden ilgiyi hak eden bir eğlencelik.

Filmimize kaynaklık eden müzikal adını vodvil oyuncularının bir hikâye anlatmaya başladıklarında kullandıkları giriş cümlesinden (“Tiyatroya gelirken yolda komik bir şey oldu”) alıyor ve bize komedisini başta sona korumaya çalışan ve bunu her zaman yeterince olmasa da genellikle başaran bir hikâye anlatıyor. Müzikalde yer alan şarkıların bir kısmı filmde kullanılmamış ve açıkçası birkaçı dışında filmin komedisine sağlam bir katkıda da bulunmuyor kullanılanlar. Aslında pek çok şarkı sahnesine rağmen, filmin müzikal yanının komedi yanının hayli gölgesinde kaldığını ve daha çok arada şarkıların yer aldığı bir komedi havası taşıdığını söylemek gerekiyor karşımıza çıkanın. Şarkıların bir müzikaldekinin aksine her zaman hikâyeyi anlatmanın bir parçası olmaması ve bundan da daha önemli olmak üzere, nerede ise kesintisiz diyalog kullanımının ve komedisinin fiziksel yanının sık sık öne çıkmasının etkisi olmuş bu sonuçta. Filmin müzikal açıdan bu tercihte bulunması belki kimileri için bir olumsuz puan olabilir ama bu açıdan bir sorun yok ortada aslında. Hatta filmin şarkıları kullanımı bazen sıkı bir komedinin de kaynağı olmuş: Örneğin “Lovely” adlı şarkının önce genç sahip ve aşık olduğu “bakire cariye”nin düeti, ilerleyen bir bölümde ise köle ile kölebaşı arasında bir düet olarak sergilenmesi eğlenceli bir tercih kesinlikle.

Sahnede de aynı rolleri canlandıran Zero Mostel ve Jack Gilford’un oyunculukları diğer oyuncuların da eşlik ettiği ve fiziksel yanın sıklıkla öne çıktığı eğlenceli bir havayı getiriyorlar karşımıza. Burada, yönetmen Richard Lester’ın favori oyuncularından olan Michael Crawford’un hemen hiç dublör kullanmadan canlandırdığı sahnelerdeki cesaretini de atlamamak gerekiyor. Crawford onlarca basamağı olan bir merdivenden aşağıya sıkı bir düşüş sergiliyor hayli eğlenceli bir sahnede ve karakterinin “şapşal aşık” halini seyirci için kesinlikle filmin eğlenceli öğelerinden biri yapmayı başarıyor. Onun diğerleri ile kıyaslandığında nerede ise “minimal” bir oyunculuk sergilediği bile söylenebilir çünkü diğer tüm oyuncular, başta Mostel olmak üzere mimiklerini fazlası ile kullanan bir performans sergiliyorlar. Öyle ki Mostel’in mimiklerinin, yıllar sonra çekilen filmlerinde zaman zaman hayli abartılı olabilen Zeki Alasya tarafından tekrarlandığını rahatça söyleyebilirsiniz. Bunun da aslında olumsuz bir durum olmayabileceğini, aksine filmin genel havasına gayet uygun olduğunu da söylemek mümkün öte yandan. Ve tüm bu oyuncuların yanında sinemanın “gülmeyen komedyeni” Buster Keaton da var filmde. Sanatçı kanserle boğuştuğu sırada oynadığı, sinemadaki bu son filminde kendisini göstermeyi başarıyor o geniş kadro içinde.

Tüm karakterlerin bir oyunun peşinde koştuğu, her birinin kendi zaaflarının neden olduğu tuzaklara düştüğü, kimliklerin karıştığı, yanlış anlaşılmaların nefes aldırmayacak bir yoğunlukla üst üste geldiği hikâye bazen “karmaşık” görünebilir ama aslında filmin amaçladığı tam da bu sanki: Komedinin tadını seyircinin de tıpkı karakterler gibi kafası karıştıkça daha iyi aldığı bir film çünkü bu. Eğlenceli ama bir parça “kaba” komedisi olan kimi sahneleri (cariyelerin müşteriye tanıtıldığı sahne örneğin veya komutanın şehre girişi bölümü), eğlenceli kimi esprileri veya abartının rahatsız etmeden eğlendirdiği anları (iksir için “at teri” peşinde koşan gencin sonunda bir atı hamama götürmesi gibi) için de ilgiyi hak eden bir film karşımızdaki. Kapanış jeneriğindeki “sinek istilası”nın esprisini merak edenler için bunun filmin çekim sürecinde yaşanan bir sıkıntıya gönderme olduğunu söyleyelim bir not olarak. Filmdeki bir sahnede bizim de tanık olduğumuz gibi, sinekler İspanya’da hayli sıcak bir havada devam eden çekimlerde setteki meyve ve sebzelerin çürümesinin etkisi ile, çekim yapanları sık sık sıkıntıya sokmuş ve Richard Williams imzalı kapanış jeneriğindeki animasyonun konusu olmuşlar buna gönderme olarak.

Görüntü yönetmenliğini sonraların ünlü yönetmeni Nicolas Roeg’in üstlendiği, gerçekçi set tasarımları ile dikkat çeken, Ken Thorne’un müzik çalışması ile Oscar kazandığı bu enerji dolu film yönetmen Richard Lester’ın en parlak işlerinden biri değil kuşkusuz. Onun kimi kamera oyunları ve kurgu tercihleri de her zaman pek şık durmuyor açıkçası ama tüm bunlar filmden keyif almaya ve örneğin “Everybody Should Have A Maid” şarkısının yarattığı “erotik” havanın tadını çıkarmaya engel olmamalı.

(“Aptallar Şehri”)

A Little Chaos – Alan Rickman (2014)

a-little-chaos“Güzelliği böyle bir hayal gücü ile ifade edebiliyorsa, sanatı da eminim krallara layık olacaktır”

14. Louis için Versailles sarayında bir bahçe tasarlayan bir kadın peyzaj ustasının hikâyesi.

Ocak ayında hayatını kaybeden İngiliz oyuncu Alan Rickman’ın ikinci ve son yönetmenlik çalışması. Hayali bir karakter olan Sabine De Barra ve gerçek bir karakter olan André Le Nôtre ikilisi üzerine kurulu olan hikâye, bahçe düzenlemede (ve hayatta) ilki bir parça karmaşadan, ikincisi ise düzenden/disiplinden yana olan iki peyzaj sanatçısını getiriyor karşımıza. Dönem filmlerinin kostümlü havasının ağırlığından kurutulabilmiş görünen, etkileyici kimi sahneleri ile dikkat çeken ve Kate Winslet’in yine çarpıcı bir performans sergilediği çalışma, başarılı set tasarımları ile de ilgi çekmeye aday. Buna karşılık hikâyenin daha fazla derinliğe ihtiyaç duyduğunu ve finali başta olmak üzere garantili sulardan pek ayrılmadığını da söylemek gerekiyor.

Fransız kralı 14. Louis’nin baş bahçıvanı olan André Le Nôtre Versailles sarayında yaptığı bahçe tasarımları ve Paris’in ünlü Champs-Élysées caddesini tasarlaması ile tarihe geçen bir Fransız peyzaj sanatçısı. Jeremy Brock, Alison Deegan ve Alan Rickman tarafından yazılan senaryo onun yanına hayali bir karakteri, bir kadın peyzaj sanatçısını koyuyor (ki dönemin gerçekleri ile bağdaşan bir durum değil bu elbette) ve ikili arasındaki sanatsal yaklaşım farklılığı üzerinden başlayan ve tahmin edilebileceği gibi romantizmi içine alarak devam eden bir ilişkiyi anlatıyor bize. Matthias Schoenaerts’in belki karakterinin sakinliğini yansıtmayı amaçlayan ama fazlası ile donuk bir oyunculukla canlandırdığı karakteri ile Kate Winslet’in her zamanki gibi ustalıkla oynadığı kadın arasındaki ilişkinin fazlası ile tahmin edilebilir bir şekilde ilerlemesi filmin zayıflıklarından biri olarak öne çıkıyor. Aslında filmin genel olarak durmayı seçtiği alanın sorunlu olmasının bir örneği bu. Hikâye bir “mutlu son”a doğru ilerlerken aslında pek çok durağa uğruyor; o dönemde bir kadın sanatçı olmanın zorlukları, sınıf farkının neden olduğu problemler, saray entrikaları (filmin adı bir parça buraya da gönderme olabilir çünkü bu entrikalar bir karmaşa yaratıyor ama küçük ölçekli bu kaoslar ve düzen sürüp gidiyor) veya meslek içindeki rekabetler hayli doğal ve birbirleri ile uyumlu bir şekilde hikâyenin parçası olarak yerlerini almışlar. Ne var ki film tüm bunlarda çok yeni bir şey söylemediği gibi yeterli bir derinliğe de kavuşturmuyor bu duraklarda rastladıklarını. Hemen her şey hayli hafif ele alınıyor ve film seyirciyi yormadan ilerleyip onu mutlu edecek şekilde sonlanıyor.

1682 yılının Paris’inde geçen hikâyede Rickman kralı canlandırıyor sinemadaki son rollerinden birinde. Filmin kesinlikle en fazla etkileyici olan anları da onun (kralın) kadın sanatçı ile bahçede geçen ikili sahnesinde yaşanıyor. Kralın bu kimliğinden sıyırılarak (dönemin o ağır peruğundan sıyrılması da kimliğin en azından o an için bir kenara koyulmasının sembolü olsa gerek) kadınla iki doğa aşığı olarak yaptığı sohbet zarif dokunaklığı ile filmin zirvesini oluşturuyor. Bu sahnedeki başarı filmin genel olarak başardığı ve hayli önemli bir şeyin de bir örneği: Tüm o kostümlere, peruklara vs. rağmen film asla sıradan seyirciyi kaçıracak o “ağır dönem filmi” monotonluğuna düşmüyor ve -sık sık gereğinden fazla- hafif olarak akıp gidiyor. Kadının ait olmadığı bir sınıfın temsilcisi olarak girdiği saray ortamında başardıkları seyirci olarak bizi mutlu ediyor belki ama filmin gerçekçiliğine de zarar veriyor.

Tüm hafifliğine karşı filmin tam da bunu da içine alan bir konuda hakkını teslim etmek gerek: Alan Rickman tüm öğeleri ile kesinlikle “tutarlı” bir film çıkarmış ortaya. Görüntüleri, kamera hareketleri, mizanseni, oyunculukları, müziği ve kurgusu ile zarif bir film bu. Bütün bu öğeler birbiri ile gayet uyumlu bir şekilde bir araya getirilmişler ve seyirciyi bir zariflikle baş başa bırakıyorlar. Kadının hikaye boyunca adım adım dozu artan bir biçimde hissettirilen ve finalde etkileyici bir biçimde açıklanan travması bile bir trajik anın hak ettiği incelikle getiriliyor önümüze. Karakterlerin pek derin işlenmemiş olmasına rağmen bir şekilde onları anlamanızı da sağlamış görünüyor film ve sınıf farkını, meslek ve cinsiyet alanlarındaki rekabetleri ve yerleşik düzen kültürünü aşmayı başaran bir kadını bize ikna edici biçimde anlatmayı başarıyor. Temaları üzerinden epey “kaotik” hikayeler anlatılabilecek olsa da, bunun yerine tıpkı adı gibi küçük bir karmaşa ile yetiniyor olması kalıcılığına zarar veriyor belki ama yine de ilgiyi hak ediyor bu Rickman çalışması.

(“Küçük Karmaşa”)

Mr. Holland’s Opus – Stephen Herek (1995)

Mr_Hollands_Opus“Buradaki asıl problem, sizlerin düşünmesini, dinlemesini ve yaratmasını bilmeyen bir nesil yaratmanız”

Para kazanabilmek ve beste yapmaya vakit ayırabilmek için bir lisede müzik öğretmenliğine başlayan bir müzisyenin hikâyesi.

Patrick Sheane Duncan’ın senaryosundan Stephen Herek’in çektiği bir “öğretmenin ve öğretmenin kutsallığı” filmi. İki buçuk saate yaklaşan süresi ile bir adamın zoraki başladığı bir meslekte yarattığı güzelliklerin hikâyesini anlatan çalışma, bir parça fazlası ile klasik sinema dili ile “aile” filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek ve başroldeki Richard Dreyfuss’un Oscar’a aday gösterilen performansı ile öne çıktığı bir film. Meslek hayatının sonunda öğretmenin başına geleni bir sorgulama aracı olarak değil de bir dram yaratma amacı ile kullanması ile farklı bir kulvara geçebilme şansını yok eden film, garantili sularda ilerlemesi ile ortalama seyirciyi elinde tutabilen ama zaman zaman tam da bu nedenle sıradanlığa düşen bir eser izlenimi bırakıyor çoğunlukla.

Altın Küre’ye aday olsa da senaryosu oldukça tanıdık ve hemen hep beklenen şekilde ilerlemesi nedeni ile de bir parça yaratıcılıktan yoksun bir film bu. Öğretmen sınıfa gelir, öğrenciler ilgisizdir, öğretmen onlara farklı bir dünyanın kapısını açar ve onlarla birlikte kendisi de gelişir vs. Evet, hayli aşina olduğumuz bir hikâye bu ve Amerikalılar’ın anlatmayı ve dinlemeyi/seyretmeyi sevdiği türden bir “sistemi rahatsız etmeden başarılı olabilme” ifadesi ile özetlenebilecek bir içeriği var. Ne var ki senaryo bu klişeleri kullanırken bile yeterince iyi değil: Örneğin lisedeki spor öğretmeninin ağzından duyduğumuz ve yemek sırasında neden öğrencilerin önüne geçtiğini açıklamak için söylediği “burası okul, burada demokrasi olmaz” cümlesi ne bu öğretmenle ilgili sonraki gelişmelerle illişkilendiriliyor ne de kahramanımızın sonradan yaşayacakları ile. Tıpkı bunun gibi, müdür yardımcısının “etek boyu” kontrolü de bu karakterin olduğu pek çok sahnede yer verilen hafif mizahın da olumsuz yönde katkıda bulunduğu bir havada kalmaya yol açıyor hikâyenin gelişim sürecinde. Duncan senaryosunu hikâyesini yaklaşık otuz senelik bir süreye yayarak ve adeta öğretmenin hikâyesini ABD tarihi ile paralel bir biçimde anlatmaya soyunarak farklılaştırmaya çalışmış ama burada da pek başarılı olamamış açıkçası. Tüm o belgesel görüntüler hikâyeye hiç bir şey katmıyor ve filmin süresini uzatmak dışında da bir sonuç vermiş görünmüyor. Kahramanının mücadelesini dolaylı veya dolaysız olarak ilişkilendirmeden Vietnam savaşını, Reagan’ı, Nixon’ı veya John Lennon’ı araya sokuşturmakla pek de doğru bir tercihte bulunulmamış.

Seyircinin bir sonraki sahnede ne olacağını sık sık rahatlıkla öngörebileceği bir akışı var filmin ve bu halinin de katkıda bulunduğu bir televizyon filmi havası. Kahramanımızın eşi ile tartışmasından anlıyoruz ki şimdi bir “yasak aşk” ihtimali var örneğin ve hikâye bu nedenle kendisini monoton ve sürprizsiz kalmış ne yazık ki. Seyircide yaratılmak istenen duygusallığın başarıldığı sahneleri var oysa filmin ama nedense bunların dozu çok az ve bu da filmin etki gücünü azaltıyor. Örneğin bir çocuğun sağırlığının keşfedildiği sahne veya yıllarca sağlıklı ilişki kurulamamış bir evlada ithaf edilen şarkı oldukça başarılı ve filmin seçtiği klasik kulvarda aslında neler yapabileceğinin de göstergesi ama yeterli sayıda değil bu sahneler. Oldukça Amerikanvari olsa da duygusal etkisi ile başarılı ve Dreyfuss’un da oyunculuğunu konuşturduğu final sahnesi ise filmin duruşu konusunda düşünmemizi sağlıyor ve bundan da pek hayırlı bir sonuç çıkmıyor film adına. Otuz yıldır aynı okulda öğretmenlik yapan, yüzlerce hayata dokunmuş ve onları zenginleştirmiş ve herkes tarafından sevilen bir adamın başına geleni şehir halkının bu kadar kolay kabullenip ona güzel bir veda ile yetinmesi üzerinde düşünmek gerekiyor bir parça. Bir zamanlar öğrencisi olan ve hayatı öğretmenin sayesinde değişen belediye başkanı bile güzel ve duygulu sözlerle dolu bir konuşma ile yetiniyor. Halkın yaşananlar konusunda tek bir mücadele çabasının bile içine girmemesi çok pasif bir tutum ve ancak ABD’den çıkacak bir “sisteme biat” anlayışının eseri olabilir.

Stephen Herek’in yönetmenliği de birkaç sahne dışında rutin bir anlayışa sahip ve kamera kullanım tercihleri de tıpkı senaryoda olduğu gibi tahmin edilebilir çoğunlukla. Örneğin kahramanımız bir hikâye anlatmaya başladığında tam da düşündüğümüz gibi kamera yavaşça ona yaklaşıyor vs. Okulun adının John F. Kennedy olması bile fazlası ile formüllü bir yaklaşımı olduğunu söylüyor bize filmin ve sık sık dağılan hikâyeyi toparlayamamış görünen Herek’in mizanseni de bir çekicilik yaratamıyor. Başarılı bir öğretmeni mi, sağır çocuğu olan bir adamı mı yoksa hayallerini gerçekleştiremeyen bir adamı mı anlatacağına karar veremeyip tümünü anlatmaya soyunan bir film karşımızdaki ve sinema açısından bir cazibesi de pek yok özetle.

Onca kusuruna ve vasat görünümüne rağmen filmi seyre değer kılabilecek (en azından kimileri için) öğeler de var neyse ki. Bunların en başında da öğretmenliğin yol gösterme, ufku genişletme ve zenginleştirme anlamında çocukların ve gençlerin hayatlarını, dolayısı ile tüm bir toplumu nasıl değiştirebileceğini bize göstermesi geliyor. Finalde, belediye başkanının konuşmasında söylediği cümleler besteci olma hayallerini gerçekleştirememiş ve otuz yılın sonunda gözden çıkarılan bir öğretmene söylenebilecek en güzel sözler olsa gerek: “Sizin senfoniniz biziz, Bay Holland. Opusunuzdaki notalar ve melodiler bizleriz. Ve sizin hayatınızın müziği biziz.” Buna Dreyfuss’un oyununu, Amerikanvari olsa da bir umudu öne süren yaklaşımını ve elbette adamın oğluna John Lennon’ın “Beautiful Boy” şarkısını söyleyerek gecikmiş bir sevgiyi sunduğu ve af dilediği sahnenin güzelliğini de eklemeli. Ve kuşkusuz, hikâye boyunca dinlediğimiz ve klasikten caza, poptan rock’a uzanan geniş bir yelpazedeki şarkılar ve Michael Kamen imzalı orijinal müziğinin de keyif vereceğini garanti edebiliriz.

(“Sevgili Öğretmenim”)

Wadjda – Haifaa Al-Mansour (2012)

wadjda“Bisiklet kızlar için uygun değil, özellikle de ruhlarını ve onurlarını korumak isteyen kızlar için”

İçinde yaşadığı tüm koşullar ona yapamayacağını ve yapmamasını söylediği halde, bisiklet sahibi olmak isteyen on iki yaşındaki bir Suudi Arabistanlı kızın hikâyesi.

Varlığı (var olabilmesi) sinema değerinin beklenen nedenlerle önüne geçen ama bundan bağımsız olarak da önemli bir film. Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni Haifaf Al-Mansour’un yazıp yönettiği film tümüyle bu ülke sınırları içinde çekilen ilk konulu film aynı zamanda. Bu sansasyonel özellikleri doğal olarak filmin epey ilgi toplamasını sağladı ama Al-Mansour’un çalışması işin bu “magazin” boyutunun gölgesinde kalmaması gereken düzeyi ile ilgiyi hak ediyor asıl olarak. Hikâye Vecide adındaki küçük kızın hikâyesini anlatıyor olsa da, gerek ondan biraz daha büyük genç kadınlar ve özellikle annesi üzerinden ülkedeki tüm kadınların hikâyesinin peşine düşmüş aslında. Küçük oyuncu Waad Mohammed’in başarılı ve sevimli performansı ile de dikkat çeken film “basit” hikâyesi üzerinden kadınlar için çok “karmaşık” bir hayatı getiriyor karşımıza.

Hikâye boyunca kadınların neleri yapamayacağını, yapmaması gerektiğini duyuyor Vecide bizimle birlikte ama daha ilk sahnede ayağında gördüğümüz spor ayakkabılar ile anlıyoruz ki farklı bir kız o ve diğerlerinden farklı davranacak. Film onun bisikleti alabilmek için giriştiği çabaları anlatırken ülkeden kadın manzaraları getiriyor önümüze; daha doğrusu kadınlar için erkekler tarafından çizilmiş bir resmi koyuyor karşımıza. Film boyunca pek çok örneğini gördüğümüz kısıtlamalarla karşı karşıya kadınlar: Öğretmenin kız öğrencileri dışarıdaki erkekler duyabilir diye yüksek sesle gülmemeleri için uyarması, bu kısıtlamaların içselleştirildiğini gösteren bir sahnede okulun bahçesindeki kız öğrencilerin uzaktaki bir inşaatta çalışan işçiler tarafından görülebilecekleri endişesi ile hızlıca okul binasına girmeleri, kocasına erkek çocuk veremediği için onun alacağı ikinci kadına kendisini hazırlayan kadın, AVM’de erkek satıcı nedeni ile kıyafetin kadınlar tuvaletinde denenmesi, adet döneminde “kirlendikleri” için Kuran’a çıplak elle dokunamayan kadınlar… Tüm bu örnekler aslında bilinmeyen bir şey söylemiyor bize ama bir kadının günlük yaşamının bir parçası olarak karşımıza geldiklerinde ne derece trajik olduklarını hatırlamamızı sağlıyorlar. 20 yaşında bir erkekle evlendirilen on iki yaşındaki bir kızın kocasının resmini okula getirip arkadaşlarına göstermesi örneğin o denli doğal bir biçimde anlatılıyor ki filmde tanık olduğunuzun ne kadar korkunç olduğunu bir an için bile olsa unutabiliyorsunuz. Filmin temel başarılarından biri işte tam da burada yatıyor: Onca örneğini koymasına rağmen, bu trajik anların hemen hiçbir anında altını kabaca çiziyor gibi görünmüyor ve hikayesinin doğallığını korumayı hep başarıyor.

Yönetmen erkek oyuncular ve diğer erkek çalışanlar ile doğrudan temas etmesi mümkün olmadığından onları bir monitörden izleyerek ve komutlarını telsizle vererek çalışmak zorunda kalmış. Benzeri başka kısıtlamaları da işte bir şekilde aşmış yönetmen ve kendi yönetmenlik macerasını adeta Vecide’nin mücadelesinin bir diğer örneği kılmış. Suudi Arabistan’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği ilk film olan çalışmanın bir diğer dikkat çeken yanı, hikâyesinin içerden bir dille anlatılmış olması. Kamera Vecide’yi takip ederken zaman zaman bir belgesel havası takınıyor ve gördüklerimizi özellikle vurgulama gereği duymadan ve yalın bir dille getirirken karşımıza, yargılarda bulunmaktan kaçınıyor çoğunlukla. Dışarıdan bakacak bir gözün yaşayacağı şaşkınlığın izi yok yönetmenin çalışmasında ki bu içerden bakış filmin gerçekçiliğine de katkı sağlıyor. Şaşkınlık yaratan ise bu derece katı kuralların hüküm sürdüğü bir toplumda, erkek inşaat işçilerinin küçük kıza müstehcen sözlerle taciz etmeye yeltenmeleri rahatça. Bazı şeyler hiç değişmiyor anlaşılan, zaman ve yer neresi olursa olsun.

Kuşkusuz yukarıda sıralanan sansayonel özellikleri olmasa bu denli ilgi toplamayacaktı film; sonuçta samimiyeti ve doğallığını dışarıda tutarsak filmi sinema değerleri açısından öne çıkaran olağanüstü özellikleri yok. Ayrıca filmin eleştirisinin bir parça hafif kaldığı ve olanı sadece sergilemekle onu doğal/normal kıldığını söylemek de mümkün. Ne var ki dünyada hâlâ küçük bir takım arzuların (buradaki bisiklet örneğinde olduğu gibi) sert gerçekler karşısında nasıl yok olduğunu gösteren bu samimi film finalinin verdiği umut nedeni ile de ayrıca görülmeyi hak eden bir çalışma. Yaşam bir şekilde sürüyor ve ne mücadeleyi elden bırakmak doğru ne de bu mücadele boyunca kişinin içinde bulunduğu koşullarda alabileceğinin en iyisini almaya gayret etmekten vazgeçmesi.

(“Vecide”)