Jimmy’s Hall – Ken Loach (2014)

Jimmy's Hall_OnesheetFINAL4915.indd“Şu ellerime bir bakın peder. Tırnaklarımın içinde toprak var. Ben okumuş biri değilim. Asker oldum, denizci oldum, tersane işçisi, madenci oldum. Hem denizde hem yer altında çalıştım. Çok şey yaşadım ve çok da hata yaptım tabii, ama tüm kusurlarımıza rağmen ben komşularıma inanıyorum, dostlarıma, sınıfıma inanıyorum”

1930’ların büyük ekonomik kriz döneminde, on yıldır sürgünde bulunduğu Amerika’dan ülkesine geri dönen bir İrlandalı siyasal aktivistin tekrar açtığı sosyal faaliyet salonunun neden olduğu gelişmelerin hikâyesi.

Sosyalizme inancını yansıttığı, “sosyal gerçekçi” filmleri ile tanınan İngiliz yönetmen Ken Loach’un yönettiği ve onun filmlerinin büyük bir kısmında birlikte çalıştığı Paul Laverty’nin senaryosunu yazdığı bir İngiltere – İrlanda ortak yapımı. Filmde bir IRA militanı olarak küçük bir rolü de olan İrlandalı Donal O’Kelly’nin “Jimmy Gralton’s Dancehall” adlı oyunundan yola çıkan çalışma, tarihte ülkesinden sınır dışı edilen tek İrlandalı olan komünist lider Jimmy Gralton’un on yıllık bir sürgünden sonra döndüğü ülkesinde yaşadıklarını anlatıyor bize. Ken Loach’un filmografisine çok yakışan bir film bu, biçim ve içerik olarak ve onun dürüst sinemasının, derdi olan sanatçılığının ve yoksulun/ezilenin/direnenin yanındaki tavrının izlerini taşıması ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Zaman zaman didaktik bir hava takınmaktan kurtulamamış olsa da ve hikâyenin içeriği biçiminin önüne gereğinden fazla geçmiş gibi görünse de, görülmesi gerekli bir Loach filmi bu.

On yıl sonra döndüğü ülkesinde, fikir ve mücadele yoldaşlarının beklentisi ve bölgenin gençlerinin ısrarı ile “dans salonu”nu tekrar açmaya karar veriyor Jimmy Gralton. Sadece dans düzenlemek için kullanılan bir yer değil burası; bölgenin rahibinin alay konusu yaptığı, Marx’ın “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” sözüne uygun olarak bölge halkının elindekini paylaştığı (ücretsiz resim, müzik, boks dersi vererek örneğin) bir yer söz konusu ve Gralton’un baştaki amacı o olmasa da bir süre sonra politik faaliyetlerin de yürütüldüğü bir yere dönüşüyor on yıl öncesinde olduğu gibi. Film bu faaliyetlerin “kaçınılmaz”lığını iki nedenle açıklıyor: Birincisi, Grafton’un içindeki devrimci ruhun hâlâ ilk günkü ateşi ile yanıyor olması ve onun kitleler üzerindeki etki gücü; ikincisi ise içinde bulunulan koşulların (yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik) bu mücadeleyi gerekli kılması. Bir sahnede net bir biçimde ifade edildiği gibi, ne zaman bir direniş, hak arama mücadelesi örgütlense, bu mücadeleye hep aynı iki kesim muhalefet ediyor ve paranın ve kilisenin gücü ile bastırılmaya çalışıyor direnenler. Kiraladıkları toprakların parasını ödeyemedikleri için evlerinden atılan yoksul çiftçilerin sıklıkla rastlanan bir durum olduğu günlerde geçiyor hikâye ve zenginler arkalarındaki kilisenin de desteği ile “komünistler”i gerekirse şiddetle ortadan kaldırmaya çalışıyorlar, kendilerine bir tehdit olarak gördükleri için. Bir başka deyişle, Gralton’un etrafında örgütlenenler iki iktidar odağı (zengin toprak sahipleri ve kilise) tarafından tehdit unsuru olarak görülüyorlar ve bu odaklar arkalarına devletin ve dinin gücünü olarak onları yok etmeye soyunuyorlar. Rahibin halka “ya İsa ya Jimmy” diyerek bir seçim yapmalarını istemesi, zenginlerinse polisin gücünü kendi emelleri için kullanması mücadelenin zorluğunu ortaya koyuyor. Gralton’un bir uzlaşma umudu ile gittiği rahibin evinde söylediği “Sözümü geri alıyorum. İnsanları dinliyorsunuz ama sadece önünüzde diz çöktükleri zaman” cümlesi kahramanımızın ne ile karşı karşıya olduğunun bir özeti adeta: Kendi iktidarına sınırsız itaat talep eden ve ancak onu aldığında karşısındakini “dinleyen” bir iktidar sahib(pler)i.

Evet, tüm bunları anlatıyor Laverty – Loach işbirliği ve bir kez daha, söyleyecekleri olan has sanatçıların izlerini taşıyan bir film koyuyorlar önümüze. Bunu yaparken de tüm oyuncu kadrosundan ama özellikle başroldeki Barry Ward’dan büyük destek alıyorlar. Sadece bir devrimci mücadelenin değil, yaşamı “kutsayan”, onun tadını çıkarmayı ihmal etmeyen bir yanı da olan bir mücadelenin kahramanını etkileyici biçimde canlandırıyor hikâye boyunca ve Gralton’un içindeki yaşam sevgisini ve mücadele heyecanını bize aynen geçiriyor. Belki çok özel bir yanı var gibi görünmese de, istemeden geride bırakılmış ve şimdi evli olan eski sevgili ile yapılan dansa tanık olduğumuz sahne de kahramanımızın hayatının bir özeti olması ve Ward ve ona eşlik eden Simone Kirby’nin oyunları ile öne çıkıyor ve kahramanlığın fedakârlıkla nasıl iç içe geçtiğini söylüyor bize. Bunları duyarlı ve başarılı bir şekilde bize geçirmeyi başaran senaryonun bir başka başarısı da yalın içeriği ile İrlanda tarihinde yaşananlardan hiç haberi olmayanların bile rahatlıkla takip edebileceği bir biçimde anlatması hikâyesini. Buna karşılık senaryonun zaman zaman ve aslında galiba amaçlandığı şekilde bir parça düz ilerlediğini ve yeterince heyecan/sürpriz öğesi barındırmadığını da söylemek gerekiyor. Loach’un her zamanki yalın ve gerçekçi anlatımı da yine samimiyeti ile dikkati çekiyor ama sonuçta senaryonun bu problemini aşacak bir yenilik veya farklılık da yaratamıyor.

Halkını seven ve halk tarafından sevilen lider ruhlu insanların yerleşik iktidarlar için her yerde ve her zaman bir “tehlike” olduğunu ve dinin her zaman nasıl da kitleleri ezmek/susturmak/korkutmak için kullanıldığını bir kez daha anlatan film sineması ile çok orijinal görünmüyor ama gerçek hikâyesinin kimi öğeleri (örneğin halkı bölerek yönetenlerin yoksul protestanlar ile yoksul katoliklerin bir araya gelmesinden korktuğuna, etnik/dinsel vb. kimliklerden nasıl ustaca yararlandığına bir kez daha tanık oluyoruz) ile özellikle politik/sosyal/duyarlı sinema düşkünlerinin zevkle izleyeceği bir esere dönüşmeyi başarıyor. Yukarıda sıraladığım birkaç soruna ilave olarak, senaryodaki karakterlerin gerçek bir karakterden çok sembollere dönüşmesi ve hikâyenin bir manifestodan esintiler taşıması gibi pek de önemsiz olmayan problemleri de olan film yine de salonda bir araya gelip Yeats’in bir şiirini tartışan insanların olduğu bir dünyayı ve bu dünyanın kurucusu Gralton’u bize hatırlattığı için de önemini koruyan bir çalışma. İnsanı ve onun gerçeklerini yine yalın bir dille ve sinema oyunlarına girişmeden karşımıza getiren bir Loach filmi, özet olarak.

(“Özgürlük Dansı”)

Azap – Türkân Şoray (1973)

azap“Adını ben verdim, ömrünü Allah versin. Ver ilacını, diyiver öğütlerini bir bir yapayım. İyileşsin oğlum, hadi yürütüver, konuşturuver”

Hasta çocuğunu tedavi için İstanbul’a getiren köylü bir kadının hikâyesi.

Türkân Şoray’ın yönetmenlik kariyerindeki bu ikinci çalışması, Yeşilçam melodramlarının izinden giden, içeriği ve yönetmenliği ile bu melodramlardan farklılaşmaya çalışan ama bunu arzu ettiği kadar başaramamış görünen bir film. Safa Önal’ın “edebî” ve zaman zaman bir Yunan trajedisine yakışacak cümlelerle dolu senaryosunun her zamanki etkisini yaratamamış göründüğü film, kusurlarına rağmen yine de görülmeyi hak ediyor: Takdiri hak eden bir farklı olma çabası, Şoray’ın kimi sahnelerdeki performansı, onun 1970 başlarının İstanbul’da sırtında hasta çocuğu ile gezinirken yakalanan görüntüler ve yoksulluk ve eşitsizlik üzerine dertleri filmi ilginç kılmaya yetiyor çoğunlukla.

Kocası tek çocuklarını göremeden ölen köylü bir kadının “koca İstanbul”da hasta çocuğu ile birlikte çektikleri azabın hikâyesi bize anlatılan. Sağlıklı doğan ama anne karnında iken yaşadığı bir travma nedeni ile sonradan konuşma ve yürüme yeteneğini yitiren çocuğunu sırtına alıp İstanbul’a doktora getiren kadının hikâyesi iç burkan bir içeriğe sahip ve Safa Önal’ın senaryosu ile Şoray’ın oyunu da zaman zaman trajedilere yakışan biçimi ile bu iç burkma özelliğini artırıyor. Hasta bir çocuk ve bir iki kişi hariç tümü ile kötü veya en hafif deyimi ile umursamaz bireylerin kadına yaşattığı cehennem azabı özellikle “anne”leri epey etkileyecektir kuşkusuz. Ne var ki senaryonun kimi problemleri bu etki gücünü sinema açısından hassas seyirciler için azaltıyor. Önal’ın senaryosunun birinci problemi baş karakterinin “hayatında ilk kez büyük şehir gören köylü kadın” temasını tutarlı ve filmin kronolojik akışına uygun şekilde oluşturamamış olması. Kadın şehirde bir rahat hareket ediyor, bir panik atağa kapılıyor örneğin. Sanki bu tema unutuluyor ve bir trajik etki yaratılmak istendiğinde akla geliyor ve yeniden kullanılıyor gibi bir görüntü var filmde. Önal’ın o yüreğe dokunan edebî cümleleri de bu kez yerli yerinde kullanılmamış gibi senaryoda ve zaman zaman da zorlama görünüyor açıkçası. Hikâyesi zaten yeterince/fazlası ile trajik olan bir filmde bu tür cümleler daha özenle ve ekonomik kullanılmalıydı senaryoda kesinlikle. Önal’ın hikâyesinin ortalama bir film süresine yetmediği ve bu nedenle uzatıldığı da dikkat çekiyor. Örneğin geriye dönüşle gösterilen köy sahneleri hikâyeye hiçbir şey katmamış süreyi uzatmak dışında.

Türkân Şoray’ın kendisini karakterine tamamen verdiğini her anında hissettiğiniz bir performansı var filmde. Çocuğu ile konuştuğu, doktorlardan ve etrafından yardım beklediği veya etrafını sarmış görünen şeytanî kötülüklerle mücadele ettiği sahnelerde kendini kaptırmış giden bir performansı var. Bu anlamda bir parça dozu kaçmış gibi görünüyor oyunculuğunun çünkü tıpkı senaryonun trajedinin altını sürekli ve ihtiyacı olmayan bir şekilde vurgulaması gibi, Şoray’ın oyunu da benzer şekilde bazı anlarda “fazla büyük” görünüyor. Yine de karşımızdaki Türkân Şoray ve ne yapsa yakışıyor kendisine ve çektiği azaba seyirciyi de ortak etmesini başarıyor. Yönetmenliğinde ise bir ikilem içinde kalmış gibi Şoray: Kendisinin de oyuncu olarak pek çok örneğinde yer aldığı Yeşilçam melodramlarını sıkı sıkıya takip eden bir senaryoyu alışılagelen şekilde perdeye aktarmış ama bir yandan da farklı olmaya çalışmış. Örneğin Şoray gibi ünlü bir oyuncu ile İstanbul’un kalabalığında dış sahne çekmek epey zor ama işte bu zor işe soyunmuş sanatçı ve “kaçınılmaz” kimi kazalara (“Türkân Şoray’a bakanlar” gibi) rağmen altından kalkmış bu işin. Sanatçının kamera kullanımı da Yeşilçam’ın klasik ve garantili anlayışından uzaklaşıyor zaman zaman ve hareketleniyor, karakterlerin etrafında dönüyor hatta ve arada sallantılı ve titremeli çekimleri bile deniyor. İstanbul’dan yoksulluk manzaraları da getiriyor karşımıza Şoray’ın kamerası hastane koridorlarlarında ve sokaklarda gezinirken. Bunu da filme “bir süs olsun” diye değil, gerçekten halktan resimler almak için yaptığını ve bu konudaki samimiyetini her anında hissediyorsunuz bu sahnelerin.

Hastane odalarında sigara içildiği, eski Galata köprüsünün yerinde durduğu, İstanbul’da üzerinde henüz “rezidans” inşa edilmemiş alanların var olduğu yıllarda geçen filmde kadını manevi ve maddi olarak sürekli sömüren bir şehir manzarası çiziliyor bize ve finaldeki “benden aldığını geri vereceksin” sahnesi (tam Safa Önal’dan beklenen ve filme de çok yakışan bir sahne bu) ile azabı çektiren tüm bir düzene, bu düzenin zengin temsilcisi üzerinden isyan ediliyor, bireysel olarak da olsa. Evet, tam bir azap hikâyesi bu ve yukarıda sıralamaya çalıştığım tüm kusurlarına rağmen ilgiyi hak ediyor. Son ve eğlenceli bir not olarak bir kurgu hatasını da anmadan geçmeyelim. Filmin yaklaşık 47. Dakikasında, Şoray yönetmen olarak oyuncusunu seyrederken bir karakterin arkasında çok kısa bir süre görünüp kayboluyor!

Ugly – Anurag Kashyap (2013)

ugly“Kendi karının telefonlarını mı dinletiyorsun?”

10 yaşındaki bir kızın kaybolması ile tüm yozlaşmış yönleri ortaya çıkan bir toplumun hikâyesi.

Hindistan sinemasından “kara film” tarzında bir suç filmi. Anurag Kashyap’ın yazıp yönettiği film, psikolojik boyutları olan bir gerilim hikâyesini ustalıkla anlatan ve gizemi hep ayakta tutan, ama anlattıklarının gerisindeki, tüm bireyleri ile yozlaşmış ve sözlü ve fiziksel şiddetin egemen olduğu bir toplumun resmini ihmal etmeden, hatta özellikle öne çıkararak bir derdi olduğunu da gösteren çalışmalardan. Biçimi ile Batı sinemasının tekniğinden geri kalmadığı gibi, orada çekilen pek çok filme de içeriği ile örnek olabilecek bir film bu. Popüler sularda kalarak da kalitenin öne çıkarılabileceğini kanıtlayan film ticari sinemanın örneklerinin izinden gidip genel seyirciye göz kırpıyor çoğunlukla ama bunu hem ustalıkla yapıyor hem de düşündürtmeyi başarıyor seyircisini.

Evet, karanlık bir film bu ama karanlığı asıl olarak, kaçırılan bir küçük kızın akıbeti üzerinden oluşturulmuyor. Aksine, zaman zaman kızı unut(turu)yor film ve kızla ilişkili tüm yetişkinleri eleştirisinin odağına alarak onlar üzerinden sert bir toplum eleştirisi de yapıyor. Evet, karanlığının yanında sert olarak da nitelenmeyi hak eden bir film karşımızdaki. Bu sertlik bir yandan hikâyeye hâkim olan sözlü ve fiziksel şiddetten, diğer yandan da karanlığı da oluşturan bir umutsuzluğun filmin atmosferinden hiç eksilmemesinden kaynaklanıyor. Her bir bireyin finalde çözümle birlikte daha da altı çizilen bir “kötülüğün” aracı olduğunu görüyoruz hikâye boyunca. Söylenen yalanlar, aldatmalar, sözlü ve fiziksel şiddet, işkence, cinayet, işkence vs. ne ararsanız var hikâyede ama garip bir şekilde bunların tümü oldukça doğal duruyor ve herhangi bir zorlama duygusu yaratmıyor seyredende. Burada filmin fazlası ile karanlık olması bir eleştiri konusu yapılabilir belki ama Kashyap’ın senaryosu küçük kara mizahı ve ondan da çok ustalıkla oluşturulmuş diyalogların yarattığı gerçekçilikle bu karanlığı zenginleştirmeyi başarıyor kesinlikle. Yönetmenin oyunculara pek çok sahnede sadece ne olduğunu anlatıp yazdığı diyalogları verdiğini ve gerisini onların doğaçlama yeteneğine bıraktığı söyleniyor. Açıkçası bu bir hayli işe de yaramış görünüyor. Örneğin kızın kaçırılması üzerine karakola giden baba ve arkadaşının orada dertlerini anlatmaya çalışırken akıllı telefonlar ve kameraları üzerinden gelişen konuşmalar eğlenceli olmakla kalmamış, aynı zamanda absürt yanı ile şaşırtan ve ilerleyen dakikalarda karşı karşıya kalacağımız sertliğin de ilk ipuçlarını veren içeriği ile çok başarılı olmuş. Bu sahnenin bir dakika sürmesinin planlandığı ama oyuncuların başarılı doğaçlama performansları ile on dakikayı aştığını da söyleyelim ilginç bir not olarak.

Açılışından finaline kadar gerilimini ayakta tutmayı başaran, küçük kıza ne olduğundan çok, her ne olduysa onu kim(ler)in yaptığına odaklanan film (ki bu aslında filmin eleştiriye açık bir yanı çünkü kötücül bir eylemin kurbanının zaman zaman ihmal edilmesi anlamına geliyor bu), şehrin yoksul mahallelerinde gezintiye de çıkarıyor bizi ve kötülüğün ve yozlaşmanın hem sonucu hem bir örneği olan bu mekanlarda dolaşırken gerçekçi anlar da yakalamayı başarıyor. Kaçırılan çocuğun “beyaz” tenli ise Hintliler’den, “koyu” tenli ise yabancılardan talep gördüğü bir dünyayı çiziyor film ve açıkçası milliyetçi bir Hintli’nin pek de hoşlanmayacağı bir karanlık tablo ortaya koyuyor ülke için. Oyunculuklarda, Müfettiş Jadhaw karakterini canlandıran Girish Kulkarni ve Chaitanya Mishra rolündeki Vineet Kumar Singh’in öne çıktığı film müzik kullanımı ve tercihleri ile de klasik bir Hint filminden farklı bir noktada durmayı tercih etmiş görünüyor ve bu alanda da kesinlikle başarılı bir sonuç çıkarmış ortaya. Finalde bir karakterin ağzından gereksiz bir şekilde vurgulanıyor olsa da, gerçekten farklı bitebilirdi hikâye eğer herkes bu denli bencil, kötü ve önyargılı olmasaydı diye düşündürten bu film Hint sineması içinde izlenmeyi hak eden bir örnek ve görmekte yarar var kesinlikle. Nikos Andritsakis’in hem doğal hem etkileyici olmayı başaran görüntüleri ve her bireyin içinde var olduğunu iddia ettiği kötülüğü sergilemesi ile de önemli olan film, ikinci yarısında bir parça tekrara düşmek gibi bir kusura sahip ama yine de kaliteli bir popüler sinema örneği olmasına engel oluşturmuyor bu durum.

(“Çirkin”)

Wendy and Lucy – Kelly Reichardt (2008)

wendy-and-lucy“Köpek maması alacak parası olmayan bir insan, köpek sahibi olmamalı”

Bir iş bulup çalışmak üzere arabası ve köpeği ile Alaska’ya gitmeye çalışan yoksul bir kadının hikâyesi.

ABD’li yönetmen Kelly Reichardt’tan bağımsız sinemanın yüzakı örneklerinden biri olan ve çok düşük bir bütçe (yaklaşık 300 Bin USD) ile çekilen film, yoksul bir kadının ayakta kalma çabasını dramatik anlardan özenle uzak durarak ama yine de yüreğe dokunmayı başaran bir dille anlatan bir çalışma. Başroldeki Michelle Williams’ın filmin gerçekçi atmosferine tam bir uyum içindeki performansı ile de dikkat çeken film, yoksulluğun hayatlarının bir gerçeği olduğu bireyleri gözlemci bir tavırla ve seyrederken hiçbir müdahalede bulunulmadığını hissettiren bir hikâye ile anlatıyor bize ve İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının parlak örneklerine selam gönderiyor bir bakıma.

Cebinde çok kısıtlı bir para olan, harcadığı her kuruşun içini acıttığı, sokaktan topladığı boş teneke kutularını satarak birkaç kuruş kazanmaya çalışan ve hem köpeği hem kendisi için marketten yiyecek çalarak hayatta kalmaya çalışan bir kadın Wendy ve en sadık arkadaşı da aralarında sağlam bir dostluk olan köpeği Lucy. Hikâye bu ikiliyi Alaska’ya giden yolda uğradıkları Oregon’da getiriyor karşımıza ve arabanın bozulması nedeni ile burada kalmaları sonucu yaşadıklarını anlatıyor. Yaşadıklarını derken, bundan Hollywood’un sözlüğündeki anlamın çıkarılmaması gerekiyor. Birkaç günü tam bir gözlemci tavırla ve adeta gerçek bir karakteri takip eden bir belgeselci gözü ile anlatıyor Kelly Reichardt. Bu gözlemlerini bizimle paylaşırken de ıssızlaşmış ama bir zamanlar öyle olmadığı hissettirilen bir kasabadaki kimi karakterleri yoksullukları ile birlikte sergiliyor ve hayatın durmuş gibi göründüğü bu yerdeki bireylerin bezgin ve adeta öylesine yaşayıp giden hallerini gerçekçiliği ile etkileyen bir biçimde yansıtıyor hikâyesi boyunca. Jonathan Raymond’un “Night Choir” adlı hikâyesinden uyarlanan film, kaynağına özgü “küçük hikâye” havasını da koruyor ve öncesine tanık olmadığımız gibi sorasına da tanık olmayacağımız bir şekilde, bir karakterin hayatından bir kesiti getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de ne önce ama özellikle ne de sonrası için farklı bir resim çiziyor ve bir umut veya en azından bir değişiklik vaat etmiyor.

En dramatik sahnelerinde bile (“ayrılık” sahnesi veya kadının geceyarısı tepesinde dikilen tuhaf bir adamla karşı karşıya kalması) sakinliğini ve gerçekçiliğini koruyur film ve bu tercihi ile önümüze getirdiği karakter için tüm bunların “sıradan” olduğunu, onun hayatını derin bir yoksulluğun çizdiği bir çerçeve içinde sürdürmeye çalışırken benzer olaylarla sıklıkla karşılaşmış olabileceğini söylüyor bize. Tüm bunlar filmin karanlık bir atmosfere sahip olduğu sonucuna götürmemeli bizi. Evet, zorluklar içinde hayatını sürdüren ve bir iş bulabilmek (ve o da muhtemelen düşük ücretli bir iş) uğruna binlerce kilometre yolculuk eden, hayatında köpeği dışında kendisine destek olacak bir ilişkisi yok gibi görünen bir kadın var karşımızda ama yönetmen Reichardt ve oyuncu Williams bu resimden gerçekçi bir şiir çıkartıyorlar karşımıza ve tüm olumsuzluklara rağmen bir “devam etme” hikâyesi anlatıyorlar bize. Burada kimi eleştirmenlerin de dikkat çektiği bir referansı dile getirmekte yarar var. Film İtalyan Yeni Gerçekçilik akımına selam gönderiyor demiştik: Burada özellikle Vittorio de Sica’nın “Umberto D.” adlı başyapıtını hatırlamakta yarar var. O filmde Umberto D. adındaki yaşlı ve yine köpeği olan yaşlı bir adam yoksulluğun pençesinde, dilenmekten intihara kadar uzanan alternatifler arasında gezinirken benzer bir hayatı sergiliyordu bize. Bu benzerlik, Reichardt’ın senaryosunu Jonathan Raymond ile birlikte yazdığı filminin Amerika’dan çok Avrupa sinemasına yakın duran havasının da bir örneği olarak dikkat çekiyor.

“Basit” bir hikâyeyi hiç uzatmadan (sadece 80 dakika sürüyor film) ve yapaylıklara, “heyecan” yaratmak veya filmin daha uzun sürmesi için zoraki eklenmiş anlara/yan hikâyelere başvurmadan anlatan film yalın bir dil ile de etkileyici olunabileceğini de kanıtlıyor. Örneğin, geceyarısı ormanda tepesine dikilen ve parasını isteyen adamın yarattığı korkuyu sadece Williams’ın yakın plan yüzü (ve hatta yüzünün bir kısmının battaniye altında olduğunu düşünürsek gözleri) ile anlatıyor hiç ek bir vurguya veya teknik oyunlara girişmeden. Kaybolan köpeği için kasabaya yapıştırdığı ve üzerinde köpeğinin resmi olan el ilanındaki “I am Lost” ifadesi ile kahramanımızın ve aslında toplumdaki tüm yoksulların kaybolmuşluğunu ve kadının bir sahnede ağzından duyduğumuz “Buradan sadece geçiyordum” cümlesi ile benzer bir hayatı süren bireylerin de adeta yaşam denen yoldan öylesine geçtiklerini ima ettiğini söyleyebileceğimiz filmin derdinin ne olduğu belki de asıl şu sahnede gizli: Kendisini hırsızlık yaparken yakalayan market çalışanı, genç kadına “Köpek maması alacak parası olmayan bir insan, köpek sahibi olmamalı” derken, sistemin ima ettiği daha acımasız bir yargıyı dile getiriyor belki de: Yoksulsan “yaşamamalısın”. Michelle Williams’ın mükemmel oyununun da mutlak bir takdiri hak ettiği film izlenmeli, özet olarak.

(“Wendy ve Lucy”)