Like Someone in Love – Abbas Kiarostami (2012)

Like Someone In Love“Kendine yalan söylendiğini düşündüğünde, soru sormamak en iyisidir. Tecrübe bunu öğretir insana işte”

Yaşlı bir profesör ile okuduğu üniversitenin parasını ödemek işin seks işçiliği yapan genç bir kadının arkadaşlığının hikâyesi.

İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin yazdığı ve yönettiği, Fransa – Japonya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Yönetmenin bir Japonya gezisinde bir gece vakti sokakta gördüğü ve kendisinde iz bırakan, gelinlik içindeki bir genç kızın görüntüsünden ilham alarak çektiğini söylediği film melankolik havası, sakin temposu ve yalın görüntüleri ve kurgusu ile “aşk gibi” bir hikâye anlatıyor bize. Uzun planları, pek hareket etmeyen kamerası ile, o herkese göre olmayan filmlerden biri bu ama yönetmenin bir önceki filmi ile tema açısından ortak bir yanı da olan çalışma Kiarostami’yi tanıyanlar ve sevenler için görülmesi gerekli bir sinema eseri.

Gece kulübüne benzeyen bir ortamda sabit kamera ile çekilen bir sahne ile açılıyor film: Genç bir kadın sevgilisi olduğunu düşündürten bir kişi ile telefonda konuşuyor ve bu kıskanç kişiyi yalanlar ile atlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de başka bir genç kadından yardım alıyor. Orta yaşlı bir adam genç kadını bir “iş”e yollamaya çalışıyor ama kadın yarın sınavları olduğunu ve yorgun olduğunu söyleyerek gitmek istemiyor. Bu açılış sahnesindeki karakterleri ve kim olduklarını/ne yaptıklarını hikâye yavaş yavaş ilerlemeye başladıkça anlıyoruz. Hikâyenin bundan sonraki hemen tüm kısmı temel olarak üç karakter arasında geçiyor: Genç kadın, kıskanç adam ve kadının “iş”e gittiğinde tanıştığı yaşlı profesör. Tanık olduğumuz hikâye, aşık ve kıskanç genç adamın kadına sorgulayıcı ve hırpalayıcı yaklaşımının, tipik bir “erkek bakışı”nın örneği olan tavırlarının karşısına yaşlı adam ile kadın arasında gelişen dostluğu ve, sorgulamayı değil anlamayı ve kabullenmeyi içeren davranışları koyuyor. Kısacası, “hikâye” arayanların arzuladığı türden bir hikâye değil bu: Karakterler konuşuyorlar, anlatıyorlar, sorular soruyorlar vs. Evet arada “aksiyon” sahneleri de var ama onlar da hikâyenin ruhuna uygun sahneler ve hız, tempo, heyecan vs. düşkünlerini tatmin etmekten çok uzak bunlar. Kiarostami’nin tempo, hız, heyecan vs. gibi bir derdi yok burada, diğer filmlerinde olduğu gibi. Hayatın içinden seçip aldığı üç karakteri -kimi yan karakterlerle de zenginleştirerek- önümüze bırakıyor temel olarak ve onların konuşmalarına tanıklık etmemizi istiyor (bu konuşmalar, örneğin bir Tarantino filminde olduğu gibi, öyle büyük konuşmalar değil, “sıradan” sohbetler bunlar). Örneğin, genç kadının kendisini ziyarete gelen büyükannesinin ona ulaşamadığı için telefonuna bıraktığı yedi mesajını hiç acele etmeden tek tek dinletiyor bize Kiarostami. Bu “durgun” hikâye dinlemeye kendini bırakanlar için keşfedilmeyi bekleyen çekici öğelere sahip ama. Örneğin, karakterlerden birine karşı diğer iki karakterin kimlik değişikliği üzerinden giriştiği bir oyun var ortada ki hikâyeye hem heyecan katıyor hem de filmin kendine özgü sakin ve küçük mizahının da temel kaynağı oluyor.

Yalın görüntülerle anlatıyor derdini Kiarostami ve Takeshi Kitano ile yaptığı çalışmalarla tanınan Japon görüntü yönetmeni Katsumi Yanagijima’nın yalın ve sadece araba camından yansımalarla “renklenen” çalışmasını hikâyesinin doğru bir tamamlayıcısı olarak kullanıyor. Film şehri de çoğunlukla hareket eden bir arabanın içinden göründüğü ve duyulduğu kadarı ile getiriyor karşımıza. Filme adını veren ve Ella Fitzgerald yorumunu bir sahnesinde dinlediğimiz şarkının sözlerindeki gibi “bir aşk herhalde bu” demiyor doğrudan hikâye ve tıpkı yalın ve net görüntüleri gibi imalarda da bulunmuyor. Adeta birilerinin hayatından iki günü veriyor bize tanıklık ve tecrübemiz için. Tıpkı bir önceki filmi “Copie Conforme – Aslı Gibidir”de olduğu gibi “rol oynama”, hayat ve sanat ilişkisi gibi temalara da değinen film hikâyesinin kurgusu ve karakterleri ile Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası”, iki baş karakterinin ilişkisi açısından da Kieslowski’nin “Trois Couleurs: Rouge – Üç Renk: Kırmızı” filmlerini hatırlatacaktır kimilerine kuşkusuz. Üç başoyuncusunun (Tadashi Okuno, Rin Takanashi ve Ryô Kase) ekonomik ve sade oyunculukları ile filme yakışan bir performans sergiledikleri çalışma, evet herkese göre değil. Kadının bir taksi ile Tokyo’nun gecesi içinde bir düş sahnesindeki gibi kayarak gittiği türden sahnelerden hoşlananlar içinse, elbette görülmesi gerekli bir Kiarostami filmi bu. Yasujiro Ozu’nun ülkesinde onun sinemasına da göndermelerde bulunan bu çalışması “Copie Conforme”nin gerisinde kalsa da ve tekrarladığı temaları bu kez o denli güçlü işleyememiş olsa da, ne olursa olsun bir Kiarostami filmi bu sonuçta.

(“Sevmek Gibi”)

Becoming Jane – Julian Jarrold (2007)

Becoming Jane“Aşkımız aileni mahvedecekse, kendini de yok eder. Uzun sürede, yavaş yavaş, vicdan azabı ve pişmanlıkla”

Jane Austen’ın bir yazar olarak ün kazanmadan önce, İrlandalı bir erkekle yaşadığı aşkın hikâyesi.

İngiliz edebiyatına klasikler armağan etmiş, kadınların yazar olmasının en hafif deyimi ile tuhaf karşılandığı bir dönemde yeteneğini ve zekâsını toplumun beklentisinin aksine gizleme gereği duymadan ürettikleri ile haklı bir üne kavuşmuş İngiliz yazar Jane Austen’ın yazarlık günlerinin başlangıcına odaklanan bir film. İngiliz yönetmen Julian Jarrold’ın İngiltere ve İrlanda ortak yapımı olarak çektiği filmin senaryosu Kevin Hood ve Sarah Williams tarafından yazarın mektuplarına da dayanılarak oluşturulmuş. Sinemanın sıkça yaptığı gibi kimi gerçeklerin “sinemasal cazibe uğruna” tahrif edildiği film, öncelikle Jarrold’ın zarif anlatımı ve bu anlatım sayesinde kostümlü dönem filmlerinin havasından rahatça sıyrılabilmesi ile dikkat çekiyor. Eigil Bryld’in başarılı görüntüleri ve Adrian Johnston’ın hikâyenin dönemine uygun müzik çalışması ile de renklenen filmin en önemli başarısı yazarın hayatını -yaptığı kimi önemli değişiklik ve eklemelerle- bir Austen romanı tadında anlatmaya soyunması ve bunun altından da genel olarak kalkabilmiş olması. Bunun yanında, filmin önemli temalarının (kadın hakları başta olmak üzere) filmin hafifliğinin zaman zaman altında kaldığını da söylemek gerekiyor. Bir başka deyişle, filmin “aydınlığı” anlatmaya soyunduğu karanlığı çoğunlukla da gereksiz yere yok ediyor zaman zaman.

Sevimli açılış sahnesinden başlayarak etrafındakilerin huzurunu kaçıran bir karakterle karşı karşıya kalacağımızı söyleyen film, İngiliz edebiyatının bu ünlü isminin kadınların “Önce evlat ve kardeş, sonra eş ve anne” olmalarının beklendiği bir dönemde ve “Bu kıza bir koca lâzım” cümlesinin sıklıkla kurulduğu bir toplumda, tüm bu rollerin dışında hareket etmeye çalışan, paranın ve kocanın değil, kendisini en iyi ifade etme aracı olarak gördüğü edebiyatın ve aşkın peşine düşen bir karakteri anlatıyor bize. Her ne kadar gerçeklerle epey bir oynasa da sonuçta klasik sinemanın sınırları içinde hareket eden film, kahramanının gerçek hayatta hiç evlenmediğini ve aşkı bulamadığını bilenler için, sürprizli bir son içermiyor doğal olarak. Filmin yaratıcıları bu sürprizi, hikâyede anlatılanın aksine bir tanışıklıktan öteye geçmemiş gibi görünen bir “ilişki”yi tam da Austen romanlarına yakışan tarzda bir aşka dönüştürerek üretmeyi denemişler ve açıkçası bunu yeterince başarmış da görünüyorlar. Paranın ve geleneklerin tüm bireylerin hayatını –herkesçe doğal kabul edilen bir şekilde- etkilediği bir toplumda “vuslatsız bir aşk”ı anlatıyor film ve gerçekle ilgisi olmadığını bilseniz de sizi bir şekilde etkilemeyi başarıyor bununla. Bu aşkın iki kahramanını canlandıran Anne Hathaway ve James McAvoy’un doğal ve karakterlerine yakışan oyunculukları da bu aşk hikâyesine bir cazibe katıyor ve öyle olmayacağını bilseniz de bu aşkın mutlu bir sona kavuşmasını dilemenizi sağlıyor. Bu da bir Austen romanı havasında anlatılan bir film için doğru bir tercih kuşkusuz.

Yönetmen Jarrold’ın karakterlerinin ironik yanlarını başarı ile işlediği film kimi sahnelerinde de kalıcı bir başarıya sahip. Örneğin iki aşığın aşklarının henüz başında Henry Fielding’in “The History of Tom Jones, a Foundling” romanı üzerinden çekişme içeren flörtleri, Hathaway’in yüzünde aşkın yarattığı duru ve aydınlık güzellik veya ormandaki sahnelerde elde edilen zarafet gibi öğeler filme epey çekicilik katıyor. Jarrold’ın kimi küçük oyunları da filme eğlenceli kılmaya yaramış: İki ana karakterin ilk kez yalnız kalmalarından hemen önce, kadını ormanda doğal ortamında yürümenin verdiği rahatlık, erkeği ise taşra hayatına uyumsuz bir şehirlinin rahatsızlığı içinde göstermesi örneğin, hoş bir oyun kesinlikle. Filmin finalinde artık ünlü ama yalnız bir yazar olan Austen’ı Mozart’ın Figaro’nun Düğünü Operası’ndan “Deh Vieni, Non Tardar” aryasını dinlerken göstermesi ve tam da bu aryaya uygun bir şekilde hep özlenen sevgili ile karşılaştırması da filmin inceliklerinden biri.

Julie Walters’dan Maggie Smith ve ölümünden hemen önce oynadığı bu son filmde Ian Richardson’a yan karakterler de başarılı oyunculuklarla geliyor karşımıza ve özellikle hayli kısıtlı bir roldeki (Mr. Wisley) Laurence Fox başta olmak üzere diğer oyuncular da bu usta isimlere keyif verici bir şekilde eşlik ediyorlar. Austen’ı canlandıran Hathaway’in rolü için bir parça fazla zarif ve güzel durmasının örneği olduğu bir kusuru da var filmin. Oyuncunun performansından bağımsız olarak, “romantik komedi karakteri” aydınlığında çizilen Austen’ın o büyük edebiyatçı olacağına inanmak bir parça zor ve filmin kimi karanlık yanlarının da önüne geçiyor açıkçası onun bu aydınlık havası. Austen’ın ebeveynlerinin “üstü örtülü” yatak sahnesinin veya filmin posterinde Hathaway’in bize doğru bakarken gösterilmesinin de örneği olduğu kimi başka tercihler de bu problemin göstergelerinden. Yine de bu kusuruna rağmen, Austen’ı Austen romanı gibi anlatan filmi görmekte ve zarafet ve inceliğine tanık olmakta yarar var.

(“Aşkın Kitabı”)

Fehér Isten – Kornél Mundruczó (2014)

Feher Isten“Kötü olan her şeyin sevgiye ihtiyacı vardır – Rilke”

Sokağa bırakılan bir köpeğin insanların elinde yaşadıkları sonucu geçirdiği olumsuz değişimin ve başlattığı şiddetin hikâyesi.

Macar yönetmen Kornél Mundruczó’nun bu “köpeklerin isyanı” filmi 2014 yılının en dikkat çeken çalışmalarından biri olmuş ve özellikle teknik becerisi, belki de yüzlerce köpeğin koordine edilme başarısı ve hiçbir hayvan zarar görmeden tüm o sahnelerin nasıl çekilebildiği konusunda yarattığı merak ile epey ilgi toplamıştı. Mundruczó’nun senaryosunu Viktória Petrányi ve Kata Wéber ile birlikte yazdığı ve büyük Macar sinemacı Miklós Jancsó’ya ithaf edilen film şiddetin doğuşu (veya belki de daha doğru bir deyişle içte gizli olan şiddetin ortaya çıkışı) üzerine bir hikâye anlatan ve bunu yaparken değindiği başka temalar ile de ilgi çeken bir çalışma. Bir küçük kız ve köpeği hikâyesi olarak başlayan ama sonra çok farklı boyutlarda ilerleyen film finali ile de zaman zaman bir masalı çağrıştırıyor ve etki gücünü azaltıyor ama yine de kesinlikle kaçırılmaması gereken bir eser.

Filmin alegorik sinemanın ustası ve özellikle bir dönem filmlerinde yoğun sembolizm kullanması ile bilinen Miklós Jancsó’ya ithaf edilmesi biçimsel açıdan nasıl bir hikâye ile karşı karşıya olacağımızı bize baştan söylüyor aslında ve açılıştaki Rilke sözü (“Kötü olan her şeyin sevgiye ihtiyacı vardır”) de içeriğinin ne üzerine olduğunu. Filmin hikâyenin finaline yakın bir sahne ile (terk edilmiş görünen bir şehirde tek başına bisiklet kullanan kız ve…) başlayan ve sonra geriye dönen film, annenin Avustralya’ya gitmesi nedeni ile küçük kızını ve köpeğini eski eşine bırakması ve babanın içinde bulunduğu koşullar nedeni ile kendisini bir parça mecbur hissetmesi sonucu ama asıl olarak da öfke (kendi kişisel mutsuzluğundan kaynaklandığını anladığımız) ve sevgisizlikten kaynaklanan nedenlerle köpeği sokağa atması ile gelişen tuhaf olayları anlatıyor bize. Sonlarında hayli kanlı bir intikam hikâyesini de içeriğine katan film kötülüğün beslenirse ortaya çıkabildiğini ve canlı kalabildiğini öne sürüyor temel olarak. Bu beslemenin yönteminin de bir diğerini kendi çıkarı için kullanma, bir diğerini ötekileştirme gibi davranışlar olduğunu söylüyor bize. Söz konusu olan köpeğin “kırma” olması, yani saf bir cins olmaması (tıpkı aynı kaderi paylaşan hayvan barınağındaki diğerleri gibi) ve bu nedenle sahibinin devlete ceza ödemek zorunda olması ötekileştirmenin bir örneği olarak görülmeli sanırım. Filmin herhalde bizimkinden sonra Avrupa’nın en sağcı iktidarının hüküm sürdüğü Macaristan yapımı olduğunu da bu kapsamda akılda tutmak gerekiyor. Tüm bu “ciddi” konuları hayli sert cinsinden de olsa nerede ise bir hayvanlı masal olarak anlatmak ise filmin alegori tercihinin sonucu ve filme bir yandan çekicilik katarken, bir yandan da filme adeta bir “Cujo” havası vermesi ile tüm bu metaforlardan uzak durmayı seçecek seyirciler için bir tuzak da teşkil etmiyor değil açıkçası. Sık sık el kamerası kullanılarak özellikle kapalı mekanlarda bir tedirginlik duygusunu da ustalıkla oluşturan film asıl hikâyesinin yanında, çoğunlukla sevgisiz ve anlayışsız olarak resmedilen büyüklerin dünyasında bir kızın büyüme hikâyesini de anlatmaya soyunmuş görünüyor ama bunun kimi parallelikler kurulmaya çalışılmış olsa da ne kadar işlevsel olduğu tartışmalı bir parça ve açıkçası gece kulübü sahnesi başta olmak üzere sanki başka bir filme aitmiş gibi duruyor filmin bu yan hikâyeyi anlatan anları.

Filmin biçimsel yanı ve teknik becerisi nerede ise kusursuz denecek derecede başarılı. Örneğin köpek dövüşü sahnesi (bu sahnedeki tüm o vahşi seslerin seslendirme sanatçıları tarafından stüdyoda çıkartıldığına inanmak çok zor gerçekten) vahşiliği ile gerçekten çok etkileyici ve benzer başka pek çok sahne de (seyrettiğinizin sadece bir film olduğunu, hayvanların gerçekte zarar görmediğini ve vermediğini bilseniz de) rahatsız edecek bir gerçekçilik duygusu ile seyirciyi koltuğunda hayli tedirgin ediyor. Yönetmen Kornél Mundruczó’nun 274 adet olduğu söylenen köpekleri kullanma becerisi ve kurguyu üstlenen Dávid Jancsó ile birlikte yarattıkları dinamizm gerçekten göz kamaştırıyor ve özellikle “başroldeki” köpeğin (aslında iki farklı köpek tarafından canlandırılıyor) hareketlerinin ve bakışlarının sahnelerin içine ustalıklı bir şekilde yerleştirilmiş olması ikilinin bu başarısının yürekten bir alkışı hak ettiğini gösteriyor bize. Çarpıcı bir fotoğraf karesi kalitesindeki son görüntüde “eşitliği” (olmamasının tüm kötülüklerin ve şiddetin kaynağı olduğu ima edilircesine) vurgulayan yönetmen filme görkemli bir kapanış da sağlamış oluyor böylece.

Yönetmen hikâyeyi yazarken J. M. Coetzee’nin “Disgrace” adlı romanından kısmen esinlendiklerini söylüyor. Bu romandaki karakterlerden biri hayvanların bize Tanrıymışız gibi davranarak bizi onurlandırdıklarını, bizimse onlara eşya gibi davranarak karşılık verdiğimizi söyler. Bu hikâyede işte bu rollerine isyan eden köpeklerin bir bakıma “Planet of The Apes – Maymunlar Cehennemi”ndeki dünyayı yaratmaya kalkışmaları anlatılıyor bize ve ret edilemeyecek bir etki gücüne de ulaşmayı başarıyor film. Bu filmin çekilebilmesi için hayvanlara eziyet edilmemiş olması mümkün değil diye düşünenler için yönetmen bir video hazırlamış ve youtube’a koymuş ve çok da iyi yapmış açıkçası. Ne var ki buradaki köpeklerin veya insanların eğitiminden geçen tüm hayvanların tam da filmin hikâyesinin temasına uygun olarak kendisini besleyenler tarafından kendi amaçları için kullanıldığını da (bu kullanma ille de köpek dövüşü gibi aşağılık bir yolla olmak zorunda değil) unutmamak gerekiyor.

(“White God” – “Beyaz Tanrı”)

Some Like It Hot – Billy Wilder (1959)

Some_Like_It_Hot“Kimse mükemmel değildir”

Mafyadan kaçarken, kılık değiştirerek sadece kadınlardan oluşan bir orkestraya giren iki erkek müzisyenin hikâyesi.

Amerikan sinemasının gerçek klasiklerinden ve komedinin de en parlak örneklerinden biri. Robert Thoeren ve Michael Logan’ın hikâyelerinden yola çıkarak Billy Wilder ve birlikte pek çok başarılı filme imza attığı I.A.L. Diamond tarafından yazılan senaryosundan başrollerdeki Jack Lemmon, Tony Curtis ve Marilyn Monroe’ya, Wilder’ın sihirli yönetmenlik becerisinden hiç aksamayan komedisine, kesinlikle görülmesi gerekli bir film bu. Hikâye anlatmanın ve pürüzsüz bir komedi yaratmanın -eğer varsa- formülünün çarpıcı bir biçimde uygulandığını söyleyebileceğimiz film, Hollywood’un Monroe’yu sinema seyircisine nasıl sunmayı tercih ettiğini ve sanatçının faydasını da görmüş olsa da kendisini çöküşe sürükleyen bu tercihlerin nasıl tutsağı olduğunu görmek açısından da ideal bir çalışma aynı zamanda.

1929 yılının içki yasağı sırasında Chicago’da başlayan ve ikinci yarısını Florida’da sürdüren bu film iki yıldız oyuncusunun filmin büyük bölümünde kadın kıyafetleri içinde gezinmesi ile o dönemin Hollywood’u için bir tabuya dokunması açısından sinema tarihinde ayrı bir yere sahip kuşkusuz. Burada ortaya çıkan komedinin -bizde hâlâ, kadın kıyafeti giyen erkek zaten komiktir anlayışı ile kendisini bulan türünden bir- ucuzluktan hemen hep özenle kaçınması ve bu durumu hikâyesinin mükemmel bir parçası yaparak komedinin durumsal olanından fizikseline hep üst düzeyde seyretmesi filmi benzersiz kılıyor doğal olarak. Oyunculuk açısından Jack lemmon, Tony Curtis’İn önüne geçiyor ve tek kelime ile mükemmel bir oyun sunuyor olsa da, her iki oyuncu da filmin komedisine çok ciddi bir katkı sağlıyorlar. Yan oyuncularda da benzer bir başarı film boyunca kendisini gösteriyor: Örneğin Joe E. Brown başta Lemmon ile olan dans sahnesi olmak üzere çok keyifli bir performans sergiliyor. Bu filmden üç yıl sonra hayatını kaybeden Marilyn Monroe burada da Holywood’un kendisine biçtiği ve üzerinden çıkarmasına hiç izin vermediği elbisesi içinde kendisinden bekleneni karşılıyor kesinlikle: Komik ama ondan daha çok “seksi ve aptal” oluyor. Daha ilk göründüğü sahneden (trenin püskürttüğü buhardan ürken seksi sarışın) başlayarak, sakarlığı (vücuduna gizlediği içki şişesini dans ederken düşürmesi bunun bir örneği), pek de zeki olmaması (karakterinin kendi ağzından bunu itiraf ettiği “Pek akıllı olduğum söylenemez” cümlesi, Tony Curtis’in oyununa kolayca düşmesi) ve seksiliği (tüm vücudunu titreterek “Running Wild” şarkısını söylemesi, saksafon çalan erkeklerin çekiciliğine dayanamadığını söylemesi veya kameranın sık sık onun vücut hatlarını vurgulayacak şekilde kullanılması) ardı arkası kesilmeyen örnekleri ile sürekli gözümüzün önünde tutuluyor ve bu bağlamda film adeta Monroe’nun tüm kariyerinin de bir özeti oluyor.

Kompartımandaki tek kişilik bir ranzaya, kadın kılığındaki Lemmon ile birlikte önce Monroe’nun, sonra da ona yakın kadının sığıştığı ve parti yaptıkları sahne filmin Monroe üzerinden erkek seyircilerin fantezilerine hitap etmesi ile hem komik hem de hoş bir erotizmin kaynağı olmakla kalmıyor; aynı zamanda da kesinlikle çok eğlenceli olmayı başaran bir sahne bu. Monroe’nun tüm kariyerinde olduğu gibi burada da sömürülüyor olmasını bir kenara bırakırsak, filmin alaycılığının asıl hedefi kesinlikle erkekler. Kadın kıyafetine girer girmez, Lemmon’ın erkekler tarafından taciz edilmeye başlanmasını “etek giydiğin sürece, güzel olmanın önemi yok” diye açıklıyor durumu kahramanlarımız örneğin. Hikâyenin cinsiyet rolleri üzerinde durduğu doğru nokta, filmin takdiri gerektiren yönlerinden biri aslında ve Curtis’in önce erkekten kadına, sonra kadından erkeğe yaptığı geçişler ve filmin ritmi arttıkça karakterlerin bu değişim içinde seyirciye yaşattığı komik anların gölgesinde kalmamalı. Toplumdaki kalıplaşmış rollere tam bir işbirliği içinde saldırıyor Wilder / Diamond ikilisi ve son darbeyi de filmin kapanış cümlesi ile vuruyorlar bu “yerleşik değerler”e: Kendisi ile evlenmek isteyen yaşlı zengin adama “ama ben erkeğim” diyen Lemmon’ın aldığı karşılık (“Kimse mükemmel değildir”) taşıdığı çift anlam ile hayli sert bir darbe; hem erkek olmayı mükemmel olmamakla eşitliyor hem de -o dönemi düşünürsek- seyircisine komik ama sert bir yumruk indirmiş oluyor.

Filmin çekildiği tarihlerde kişisel problemleri ve bunalımları iyice artmış olan ve film ekibine de hayli sıkıntılar yaratan Monroe’nun bir klasik olan “I Wanna Be Loved By You” adlı şarkıyı da seslendirdiği film, Arthur P. Schmidt’in başarılı kurgusundan da epeyce yararlanıyor ve temponun hemen hiç aksamaması ile dikkat çekiyor. Charles Lang’in siyah-beyaz görüntü çalışması ve Adolph Deutsch’un müzikleri de filmin öne çıkan unsurları arasında yerlerini alıyorlar. Wilder’ın yönetmenliği de dört dörtlük kesinlikle. Uzun ve konuşması bol sahneler bile hemen hiç sarkmıyor ve hikâye hemen her zaman doğru tempoda ilerliyor.

Tony Curtis’in, Monroe’nun kendisini baştan çıkarmasını sağlamak için cinsellikle barışık olmayan bir adam rolü oynamasından Freud’un adı geçer geçmez kendisini bir “psikiyatrist koltuğuna” atmasına, Lemmon’ın başta dans sahnesi olmak üzere cinsiyeti ve kişiliği konusunda kafasının karıştığı tüm anlardan ikilimizin yaptıkları planların ve aldıkları kararların sonuçlarının ters gitmesinin doğurduğu komik anlara, mafya ile dalga geçilen sahnelerden (mafya liderinin filmin nerede ise sembollerinden biri olan ayakkabısı ve doğum günü kutlaması gibi) açılış sahnesine kadar, Wilder filme damgasını vurmuş ve ortaya bir komedi klasiği çıkarmış. 1972’de bir müzikale dönüştürülerek Broadway’e uyarlanmışlığı da olan film, erkek ve kadın gibi zıt kutuplar arasında gidip gelen, benzer şekilde hayatın karanlık ve eğlenceli öğeleri üzerine de söyleyecekleri olan ve kaçırılmaması gereken bir klasik özet olarak.

(“Bazıları Sıcak Sever”)