Le Week-End – Roger Michell (2013)

LE_WEEK-END“Tecrübeme göre, normalde beş dakika içinde aynı insanı hem sevip hem de ondan nefret edemezsin”

Evliliklerini canlandırmak için, evlilik yıldönümlerinde ve yıllar sonra, balaylarını geçirdikleri Paris’e haftasonu tatiline giden İngiliz bir çiftin hikâyesi.

Roger Michell’in yönettiği, Pakistan asıllı ünlü İngiliz yazar Hanif Kureishi’nin orijinal senaryosundan çekilen bir İngiliz – Fransız ortak yapımı. Bir çiftin bir hafta sonunda, romantizmin başkenti Paris’te geçirdikleri zamanı incelikle anlatan film iki baş oyuncusu olan Lindsay Duncan ve Jim Broadbent’in zarif oyunları, yönetmen Michell’ın su gibi akan ve yine inceliklerle örülmüş çalışması ve Paris’i bir turistik geziye dönüşmeden hikâyesine yedirebilmesi ile dikkat çekiyor. Bunun yanında filmin tüm taze görünümüne karşın derinlerde aslında çok da yeni şeyler söylememek ve kimi zorlama anlara sahip olmak gibi kusurları da var.

Jeremy Sams’ın caz esintili ve karakterlerine ve hikâyeye çok yakışan müziğinin yanısıra, Debussy’nin “Clair de Lune” başlıklı eserinden Bob Dylan’ın “Like a Rolling Stone” şarkısına ve genç yaşta ölen, 1960 sonları ve 1970 başlarının başarılı müzisyeni Nick Drake’in şarkılarına uzanan müzik seçimleri ile anlatmaya soyunmuş derdini filmimiz. Drake’in akustik şarkılarının küçük hikâyelerini zarif bir dille anlatması gibi, Michell de hikâyesini zarafetle örmüş. Nathalie Durand’ın Paris’ten yakaladığı ve şık ama yapay olmayan görüntüleri karşımıza getiren kamerası karakterleri dinamik ve saygılı bir biçimde takip ederken, Kristina Hetherington’un kurgusu da filmin bu yumuşak tavrına eşlik ediyor. Duncan ve Broadbent ikilisi de hikâye boyunca tartışır, flört eder, uzaklaşır ve yakınlaşırken karakterlerini hem ilginç hem gerçekçi kılmayı başararak bir oyuncunun tam da yapması gerekeni başarıyorlar ve hiçbir abartıya başvurma gereği duymadan gözümüzü üzerlerinde tutmayı beceriyorlar. Adamın üniversitede felsefe profesörü, kadının ise lisede biyoloji öğretmeni olduğu ve otuz yıldan beri evli olan çiftin kadının “aşk değil bizimkisi, tutuklanmak gibi bir şey” olarak tarif ettiği ve yorulmuş ilişkilerini ayağa kaldırma/bitirme hikâyesi tanık olduğumuz ve Michell’ın bize inceliklerle anlatmaya çalıştığı ve çoğunlukla da başardığı.

Bir bakıma, 1968 kuşağından iki bireyin günümüzde kendilerini, yaşadıkları hayatı ve yitirdikleri hayalleri sorgulaması tanık olduğumuz. Gençliğinde fabrika önlerinde solcu gazeteler satan, Brecht’ten oyunlar sahneleyen adamın şimdi yaşadığı hayattan bir yandan mutsuz olduğunu ama öte yandan karısını asla kaybetmek istemediğini anlıyoruz. Kadın ise kocasına göre daha sert, daha cesur ve değişimi (ne olduğunu veya olması gerektiğini çok da bilmeden) daha çok arzu ettiğini görüyoruz. Yorgun ama yerine ne koyacağınızı bilemediğiniz, belki zaten yerine koyacak bir şey de olmayan bir ilişki bu ve Duncan ile Broadbent ikilisi Kureishi’nin kaleminden çıkmış başarılı diyaloglar eşliğinde bu ilişkiyi yaşarken kesinlikle bir çekicilik kaynağı oluşturuyorlar. Filmin bu zarif yanının oluşmasında, her ne kadar çift İngiliz olsa da, hikâyeye damgasını vuran Fransız havasının büyük bir payı var. Bu havayı oluşturan ise pek çok farklı unsuru var filmin ve Michell’i bu unsurları genellikle hiç aksamayan bir şekilde koordine edebildiği için takdir etmek gerekiyor en çok. Hikâyenin Paris ile bütünleşerek ilerliyor olması, akşam yemeğindeki tüm o karakterler ve Parisli entelektüel havaları, Jean Luc Godard’ın 1967 tarihli “Week end – Hafta Sonu” filminden ilham almışa benzeyen atmosferi, yine Godard’ın bir başka klasiği, 1964 tarihli “Bande à Part – Çete” filminin bir sahnesinin filmin karakterlerince canlandırılması ve daha başka öğeleri ile bir Fransız filmi bu daha çok ve hatta kimi anları (lokantadan ve otelden kaçış sahneleri gibi) ile de 2000’li yıllarda çekilmiş bir “Nouvelle Vague – Yeni Dalga” filmi adeta.

Jeff Goldblum’un da hayli ilginç bir karakteri başarı ile canlandırdığı film iki karakterinin yaşlılık, hayal kırıklıkları, değişimler, özlemler ve korkuları içeren, banyo fayanslarından hâlâ kendilerine bağımlı yaşayan evli oğullarına kadar farklı alanlarda ilerleyen diyalogları ile de dikkat çekiyor kesinlikle. Buna karşılık, aslında başarılı çekilmiş ve oynanmış olsa da akşam yemeği daveti sahnesinde film, hikâyesindeki zorlama anlarının en önemlisini yaşıyor. Karşılıklı iki itiraf, oyuncularının başarısı ile önemli ama hikâyenin ilerlemesi için yaratılmış gibi duruyor daha çok. Adamın genç bir çocukla dertleştiği sahne de benzer bir etkiye sahip. Hikâyenin “yorgun evlilik” (veya daha doğru bir ifade ile “yorgun hayatlar”) hikâyelerinden bir diğeri olarak çok fazla yeni şey söylemediği de açık. Yine de filmin hikâyesini hiç yitirmediği bir zarafet ile anlatması bu bildik suları çekici kılıyor.

Finalinde “Bande à Part” filminin dans sahnesini kıyafetleri ile birlikte tekrarlayarak (şapka ve baklava dilimli kazak!) sıkı bir saygı duruşunda bulunan (bu göndermenin öncesinde, otel odasındaki televizyonda orijinal sahnenin gösterilmesi filmi bilmeyenler için düşünülmüş ama bilenler için sıkıcı olabilecek bir zorlama) film, belki çok önemli olmayan ama kesinlikle görülmeyi hak eden bir eser ve daha önceki Roger Michell ve Hanif Kureishi ortak çalışmalarında (“The Buddha of Suburbia”, “The Mother” ve “Venus”) olduğu gibi sınıfını parlak bir notla geçiyor.

(“Un Week-end à Paris” – “Paris’te Bir Hafta Sonu”)

İslam’ın Krizi – Bernard Lewis

islamin kriziİngiliz – Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in 11 Eylül 2001 saldırılarından iki yıl sonra yayımlanan ve bu saldırıya (kendisine, biçimine ve nedenlerine) hazırlıksız yakalanan Batılılar’a İslâm’ı içinde bulunduğu krizle (Batılılar’ın “İslâmcı teröristler” aracılığı ile tanığı olduğu) birlikte anlatan bir kitap. Lewis dokuz bölüm altında bir yandan İslâm dünyasında Kuran’ı yorumlama ve günlük hayata/devlet yönetimine uyarlama üzerinden dile getirilen farklı görüşleri ele alırken, asıl olarak Batılı okuyuculara bu dünyayı anlatma derdinde. Bu bağlamda bakınca, İslâm dünyasının içinden biri için daha çok bilinen konuların derli toplu bir özeti gibi dururken, bir Batılı’ya çok daha fazla açıklayıcı ve derin görünecektir kitap.

Lewis’in kitabı “tarafsız”lığını korumaya ve ortada bir yerlerde durmaya özen göstermiş genellikle ama Batı’nın kendisine de yönelen “İslâmcı terörizm”in oluşumundaki rolünün altı pek çizilmiyor açıkçası. Kitapta sıkça adı geçen Usame Bin Ladin ve El-Kaide’nin oluşumunda ABD’nin Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı güç yaratma stratejisinin rolünden hiç bahsedilmezken, Afganistan savaşı sonrası kurulan El Kaide’nin bu savaşçıları bünyesine kattığından bahsediliyor sadece. Lewis’in kitap boyunca temel çıkış noktası, kusurlarına/günâhlarına rağmen Batı uygarlığını “ideal” bir konuma yerleştirmek ve bu referans üzerinden değerlendirmek olan biteni. Buna rağmen Lewis’in konuya tam anlamı ile olmasa da içeriden bir bakışla bakabildiğini söylemek gerekiyor. Yalnız bu içeriden bakışın, bazı kabulleri sorgulamaya yol açmaya yetmediği de açık. Örneğin, halifelik kurumunu Muhammed’den sonrası için doğal bir devam olarak görmüş İslâm dünyasında yaygın olarak kabul edildiği gibi. Oysa bugün hâlâ ve hiç de azalmayan bir şekilde tartışma/çatışma/iktidar sorunu olan bu kurum, İslâmın peygamberi tarafından kendisinden sonrası için işaret edilmiş bir kurum değil.

Lewis İslâm’ın kimi temel kavramlarını açıklarken, sık sık Batı ile Orta Doğu’nun bu kavramları kullanış biçimlerini de karşılaştırıyor. Örneğin, Batı’da Din’in Ulus’un altında olduğunu, Orta Doğu’da ise bunun tersinin geçerli olduğunu söylüyor. Bu örnekle de bağlantılı olarak, kitap Hıristiyanlık’ın doğasında Sezar ve Tanrı ikilemi olduğunu (bir başka ifade ile Kilise ve Devlet’in iki ayrı kurum olarak var olduğunu), İslâm’ın ise peygamberinin zamanında olduğu gibi bu iki kurumu birleştirdiğini söylüyor ve İslâm’ın -kitaptaki tanımı ile- krizinin kaynaklarından biri olduğunu söylüyor bunun ve Batılı’nın bugün kimi şeyleri neden anlayamadığının da açıklayıcısı olarak kullanıyor bu durumu. Ayetullah Humeyni’nin “İslâm politik değilse, hiçbir şey değildir” sözünü hatırlatarak da altını çiziyor düşüncelerinin. Bir başka karşılaştırma cihat kavramına da ışık tutuyor: Hıristiyanlığın Haçlı Seferleri’nin giderek seküler bir anlam kazandığını, cihatın ise dinsel olan aslî amacını hep koruduğunu belirtiyor.

Lewis’in -amacı elbette bir övgü olmasa da- “Nihayetinde, bazı faydaları da olmuştu emperyalizmin: Altyapı, kamu hizmetleri, eğitim sistemi… köleliğin ortadan kaldırılması ve çokeşliliğin önemli oranda azlatılması gibi azımsanmayacak değişimler” emperyalizmin “olumlu” yönlerinden söz etmesi veya ABD için -1991’deki Körfez Savaşı’na kadar ve Orta Doğu’da- “emperyal bir role soyunmamış ve böyle bir arzusunun olmadığını da göstermişti” tanımlamasını yapması elbette hayli tartışmalı kitap adına. Benzer şekilde İslâm Devrimi’nden sonra İran’ın Tahran’daki ABD elçiliğindekileri 444 gün boyunca rehin almasının devrik Şah’ın ABD’de olması nedeni ile kötüleşen ilişkilerin değil, aksine iyileşen ilişkilerin sonucu olduğunu (devrimden sonra ılımlı İslâmcılar’ın etkisini azaltmak adına) söylemesi de bir parça fazla iddialı açıkçası. Kitabın yazıldığı tarihten bu yana ABD dış politikası açısından ilginç bir değişimin örneği olarak şunu da belirtmek gerekiyor. Lewis’in, Hafız Esad’ın Suriye’nin Hama kentinde Müslüman Kardeşler ayaklanmasını katliamla bastırmasını “Batılının gözünde, anlaşılıyordu ki, insan hakları dindar Müslümanlar için geçerli değildi, “seküler” katillere de hiçbir demokratik yaptırım uygulanmıyordu” diyerek özetlemesi bugün Mısır’daki gelişmeler düşünüldüğünde doğru görünüyor olsa da, ABD’nin başta Suriye olmak üzere Orta Doğu’da ılımlı İslâmcılara uzun süredir sağladığı destek dikkate alınırsa ciddi bir strateji değişikliğinin kanıtı oluyor. Ayrıca Mısır’da askerî rejime -sessiz kalarak verilen desteğin- rejimin seküler yapısından çok ABD çıkarları düşünülerek sağlandığı da bir gerçek.

Lewis kitabında Müslümanlar’ın Batı’ya bakışını üç grupta topluyor: Batı’yı ve özellikle ABD’yi “İslâmın eski ve uzlaşmaz düşmanı” olarak gören ve onlarla “ölümüne savaşmaktan başka yol yoktur” diye düşünenler, “inançlı Müslümanlar olmayı sürdüren ve modern Batı toplumunun kusurları yanında, üstün yanlarını da gören başka Müslümanlar” ve “Batı’yı nihaî düşman ve bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmekle birlikte, gücünün de farkında olan ve nihaî mücadeleye daha iyi hazırlanmak için bazı çağdaş düzenlemelerden yana olanlar”. Bu gruplamadan sonra ikincilerle üçüncüleri birbirine karıştırmamak konusunda uyarıyor Batı dünyasını ve kitabını “Eğer fundamentalistlerin hesabı doğru çıkar ve savaşlarını kazanırlarsa, dünyayı, özellikle de İslâm’ı benimseyen parçalarını, karanlık bir gelecek bekliyor demektir” diyerek daha ciddi ve günümüzde yaşadıklarımızı düşünürsek de kısmen gerçekleşmiş de olan bir öngörü ile bitiriyor.

İslâmın Krizi kitabı çözüm için bir reçete sunmaktan çok krizi tanımlamaya eğilen bir kitap olarak ve pek çok kavram ve tartışma konusunu akıllıca gruplayıp hayli derli toplu bir şekilde özetlemesi ile okunmayı hak eden bir eser ve konu üzerinde başka okumaları da teşvik ediyor. Kitapta doğrudan sadece bir kez ifade ediliyor olsa da, iç kapaktaki tanıtımda yer alan Lewis’in “Türkiye’ye bu krizden çıkışta önemli bir misyon biçiyor” ifadesi ise hem yanıltıcı olması ile hem de ucuz bir pazarlama taktiği olarak kitaba zarar veriyor.

(“The Crisis of Islam”)

Onegin – Martha Fiennes (1999)

onegin“Bunun nereye varacağını görmüyor musun? İlan-ı aşk, düğün, aile, yükümlülükler, sıkıntı ve aldatma”

Çarlık dönemi Rusya’sında bezgin ve duygusuz görünümlü bir aristokrat ile ona aşık olan taşralı genç bir kadının hikâyesi.

Rus yazar Alexander Puşkin’in “Yevgeniy Onegin” adlı manzum romanından uyarlanan bir İngiliz – ABD ortak yapımı. Peter Ettedgui ve Kanadalı yazar, akademisyen ve politikacı Michael Ignatieff tarafından uyarlanan filmi Martha Fiennes yönetmiş. Kadrosunun bir “Fiennes ailesi yapımı” havası yarattığı film çok ünlü bir eserden uyarlanmanın hem avantaj hem dezavantajlarını taşıyan, farklı bir sinemasal tadı yakaladığı anlarda çekici ama zaman zaman atalete düşen ve kaynak romanın tadını yakalayamamış olsa da özellikle ikinci yarısında artan cazibesi ile ilgiye değer bir çalışma.

Filme adını veren başrolü ve yürütücü yapımcılığı üstlenen Ralph Fiennes, filmi yöneten Martha Fiennes ve müzikleri üstlenen Magnus Fiennes sinemanın kardeş sanatçıları. Bir diğer kardeş Sophie Fiennes ve yönetmenin eşi George Tiffin’in adı jenerikte yönetmenin katkıları nedeni ile teşekkür ettiği isimler olarak geçiyor. Ralph Fiennes’in o zamanki partneri Francesca Annis küçük bir rolde oynarken, Magnus Fiennes’in eşi Maya da soundtrack’teki piyanoyu çalan isim. Kısacası bir “aile filmi” var karşımızda. Yönetmen Fiennes kariyerinde biri belgesel olmak üzere sadece iki film yönetmiş ve karşımızdaki de bunların ilki. İlk yönetmenlik çalışması için Puşkin’in bir eserinin ve hele çok bilinen ve sevilen bir eserinin sinema uyarlamasını üstlenmek zor ve cesaret gerektiren bir iş olsa gerek. Çaykovski’nin opera olarak bestelediği, onun müziği baz alınarak baleye de uyarlanan, tiyatro uyarlamasının yanısıra sessiz sinema döneminden başlayarak sinemaya da defalarca uyarlanan bir eserden söz ediyoruz. Ortaya nasıl bir sinemasal sonuç koyarsanız koyun, karşılaştırmalardan ve elbette şu ya da bu nedenle eleştirilmekten kurtulmanız mümkün değil doğal olarak. Fiennes’in bu filmi ise romanın büyüsünün ve asıl derdinin hak ettiği sinema karşılığını bulabilmiş mi diye bakıldığında, hem iyi hem zayıf notları birlikte taşıyan, kimi anlarında sadece eseri görsel olarak yeniden üretebilmesi ile değil, kendine özgü bir hava da yaratabilmesi ile dikkat çekerken, öte yandan özellikle ilk bölümlerde hayli durgun ve cansız bir hava taşıyan sahneleri ve romanın temel derdini zaman zaman kaçırmış olması ile de yoran/sıkan bir görünüme sahip.

Görüntü yönetmeni Remi Adefarasin’in dış mekanlarda kar, sis ve soğuğu başarı ile yakalayan ve Rusya’da olduğumuzu hissettiren başarılı görsel çalışması, iç mekanlarda geçen sahnelerde ise Rusya’dan çok İngiliz imparatorluk döneminden kostümlü bir dram seyrettiğimiz havasını takınan filmin bu zayıflığına ortak olmuş görünüyor. Oysa tam bir Rus havası vardır kitabın. Eserin kahramanı Onegin gibi Puşkin de bir düello yapmış gerçek hayatta ve kaybeden kendisi olmuş Onegin’in tersine. Üstelik düellonun nedeni kitap/filmdeki ile aynı: Sevdiğini baştan çıkarmaya çalışan bir adama duyulan öfke. İşte tam da bu benzerlik, Puşkin’in bu eserinin ana temalarından biri olan edebiyat ile gerçek hayat arasındaki ilişki (benzerlik ve farklılıklar) üzerine de çok şey söylüyor bize ilginç bir şekilde. Evet söylüyor, ama kitabın kendisindeki kadar yüksek sesle ve içi dolu olarak ifade edilmiyor bu tema filmde ne yazık ki. Genç kadının okuma merakı ve hayatını okuduğu Fransız romanlarındaki karakterler gibi yaşama çabası ve daha da önemlisi Puşkin’in kendisi de bir edebiyat eseri olan çalışmasının gerçekliğinin (gerçek olmayan bir eserin gerçeği nasıl açıklayabileceği sorunu) sorgulanması filmde kesinlikle yetersiz olarak ele alınmış. Bu nedenle de kadının adama duyduğu “ani aşk” havada kalır ve anlamlandırması zor bir hal alırken, sonlardaki bir sahnede kadının adamın evinde açık duran kitapları incelediği sahne de romanı bilmeyenler için anlaşılır olmuyor.

Filmin Onegin karakterini çizerken ise romanın gerisinde kaldığını ama yine de arada etkileyici olabildiğini söylemek gerekiyor. Yorgun, bezgin, umursamaz ve sanki bir parça nihilist gibi görünen karakterin yaşattığı ve yaşadığı acıyı tutarlı bir süreklilik içinde olmasa da ve eserdeki kadar güçlü görünmese de hissetmenizi sağlıyor film. Bununla birlikte Onegin’in zaman zaman “Issız Adam” gibi çizilmesinin rahatsız ediciliğini de atlamamak gerekiyor. Özellikle sonlardaki ve adeta bir operanın trajik bir finalini andıran ikili sahne, Liv Tyler ve Ralph Fiennes’in parlak oyunları ile size de gözyaşı döktürebilecek ve “neden” sorusunun cevabını buldurmaya çalışacak bir güçte. Tyler’ın buğulu ve büyülü güzelliğini de akıllıca kullanmış yönetmen Fiennes ve hayal ettiği ve hissettiği aşkın sarmalına kapılmış kadını tüm duygularını bize de hissetirecek bir mizansen anlayışı ile getirmiş karşımıza. Yönetmen başlardaki sahneleme anlayışı ve oyuncularından aldığı ve bir dönem draması seyrettiğimiz havası yaratan performansları neyse ki tüm filmde tekrarlamamış ve örneğin düello sahnesindeki görkemli güzelliğin örneği olduğu büyülü anları yaratabilmiş daha sonra. Sözünü ettiğim bu sahne belki de filmin temel olarak neyi kaçırdığını da gösteriyor bize. Bir rüyada hareket eder, daha doğrusu kayar gibi görünen karakterlerle hafif stilize bir anlatımı da olan film, keşke daha cesur davranabilse ve büyülü atmosferini tüm hikâyesine yayarak, bize kimi zaman yaşattığı vasatlıktan kurtarabilseymiş kendini. Bu problem gerçekten çok önemli çünkü film pek de kısa olmayan anlar boyunca hayli cansız bir hava takınıyor.

Ralph Fiennes senaryonun kimi problemlerine rağmen, karakterinin kendi huzursuzluğu (inançsızlığı?) ile hem kendisini hem etrafındakileri lanetleyen kişiliğini kesinlikle etkileyici ve filme ciddi artı değer sağlayacak şekilde canlandırmış. Liv Tyler ise yukarıda sözünü ettiğim sahne dışında çok güçlü bir oyunculuk sergilemiyor her zaman ve Fiennes’in aşabildiği senaryo problemlerinden olumsuz etkilenmiş görünüyor. Fiennes ve Tyler’ın karakterlerinin dönemin değerlerinden farklı politik ve toplumsal görüşlerinin üzerine gitmemek ve onları unutmak gibi bir problemi de olan senaryonun gerçekçi bir kostüm draması ile büyülü bir dönem filmi arasında kalarak tüm ağırlığını ikinci tarafa vermemesi üzücü olmuş açıkçası. Yine de kimi ciddi kusurlarına rağmen, görülmeyi hak eden bu film anti-kahraman diyebileceğimiz karakteri ve ne olursa olsun taşıdığı Puşkin havası ile önemli bir çalışma.

The Hurricane – Norman Jewison (1999)

The_Hurricane“Herkesten nefret ediyordum. İngilizce değildi konuştuğum, nefretin dilini konuşuyordum. Ve kelimelerim yumruklarımdı. Bedenimi beni ya sonunda özgür kılacak ya da beni hapiste tutmaya kalkışanları öldürecek bir silaha dönüştürmeye karar vermiştim”

İşlemediği cinayetlerden yargılanarak müebbet hapse mahkum edilen boksör Rubin “Hurricane” Carter’ın masumiyetini ispatlamak için giriştiği mücadelenin hikâyesi.

Ringdeki dövüş stili ve başarıları nedeni ile Hurricane (kasırga) diye de anılan siyahi boksör Rubin Carter’ın gerçek hikâyesini anlatmaya soyunan filmin senaryosu, Carter’ın “The 16th Round” adlı otobiyografik kitabından ve Sam Chaiton ile Terry Swinton’ın birlikte yazdıkları “Lazarus and the Hurricane” adlı eserinden uyarlanarak Armyan Bernstein ve Dan Gordon tarafından yazılmış. Yönetmen koltuğundaki isim ise sondan bir önceki sinema filmini çeken ünlü bir isim olan Norman Jewison. Sonuç ise geniş kitlelerin ilgisini çekecek bir dili ve içeriği olan, başroldeki Denzel Washington’un kimi sahnelerde oyunculuk sanatının zirvelerinde gezinen başarılı oyunu ile dikkat çektiği ve tam da bir Hollywood biyografisinden bekleneceği şekilde gerçeğin “sinemanın ticari gerçekleri” nedeni ile çarpıtıldığı bir film olmuş. Jewison genel olarak hikâyeye uygun bir tempo tutturmuş görünse de ortada sinema sanatı açısından pek de bir yaratcılık yok doğrusu ve film zaman zaman “hantal” bir hava da almıyor değil.

1966 yılında başarılı bir orta sıklet boksörü olarak boks kariyerini sürdürürken, işlemediği üç cinayet nedeni ile yargılanan ve yaklaşık 20 yıl cezaevinde kalan Rubin Carter’ın yıllar süren adalet arayışı kuşkusuz tek başına hayli çekici bir konu sinemasal açıdan. Siyah olmasından kaynaklanan önyargılarla ve siyah ve yoksul olmasından kaynaklanan travma dolu bir çocuklukla (“çocukluğumla ilgili söyleyebileceğim en güzel şey, hayatta kalmış olmamdır”) boğuşan bir adamın zirveye doğru ilerlerken kendisini içinde bulduğu trajedi tek başına Hollywood’a yetmemiş olacak ki gerçeğe pek çok ekleme yapmış senaryo. Aslında hiç yaşanmamış bir olayı gösteren “mahkemede nutuk” sahnesi (Hollywood’un olmazsa olmazı), gerçekte askerlikten atılmış olmasına rağmen bundan ve üç soygun nedeni ile dört yıl hapiste yatmış olmasından “haksızlığa uğrayan masum adam” imajını bozacağı için olsa gerek hiç söz edilmemesi veya kahramanımızın başına gelenleri sadece bir kişisel hıncın sonucu olarak göstermenin seyirciye yeni bir özdeşleşme sağlayacağı düşüncesi ile herhalde, dedektif ile onun arasında hiç olmamış ve olması da anlatılan kimi olayların dedektifin ölümünden sonra gerçekleşmiş olması nedeni ile mümkün de olmayan karşılaşmaları ısrarla göstermesi filmin “uydurulan” gerçeklerinden sadece birkaçı. Elbette bir biyografi filminde sinemanın kendine özgü dünyası nedeni ile gerçek hikâyeye ekleme veya çıkarmalar yapılabilir. Burada yapılan ise, dedektifin 10 yaşından beri adamımıza taktığını göstermek için uydurulan bir karşılaşmada olduğu gibi, apayrı bir gerçeklik yaratmak oluyor ki film bunu açıkça ifade etmediği sürece (baştaki alçak gönüllü uyarı bunu söylemekten çok uzak) ve kendisini gerçek bir hikâyeyi anlatan bir konuma da koyduğu için bir çarpıtma kesinlikle.

Masumiyeti kanıtlandığı için değil, suçlu olduğu yargısına varılan davalardaki adaletsiz uygulamalar ve kendisine karşı açıkça ön yargı ile yürütüldüğü kanıtlanan bir soruşturma ve yargılama sürecinin sonucunda mahkum edildiği anlaşıldığı için yaklaşık yirmi yıldan sonra serbest bırakılan Carter rolünde, genelde çok özel bir başarısı görünmeyen senaryonun kimi anlarda sağladığı imkânlarla da çok sıkı bir oyunculuk sergilemiş Denzel Washington. Örneğin hücresinde kendi kendine konuştuğu (daha doğrusu içindeki üç ayrı kişiliğin birbirleri ile kavga ettiği) sahnede kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Üstelik bu sahneyi Norman Jewison hak ettiği kadar parlak bir şekilde düzenleyememiş olmasına rağmen Washington’un çarpıcı bir gösteri sergileyebilmiş olması, onun başarısını daha da değerli kılıyor açıkçası. Washington’un hayat verdiği Rubin Carter’ın masumiyet mücadelesi boyunca kendisine Muhammed Ali, Ellen Burstyn ve Bob Dylan gibi ünlüler de destek olmuşlar. Dylan kendisi için 1975 yılında “Hurricane” adında ve hayli popüler olan bir şarkı da yazmış ki filmdeki çeşitli gerçek görüntülerden birinde Dylan’ı şarkıyı canlı olarak seslendirirken de görüyoruz. Bu belgesel görüntülerin kullanımının bir parça gelişigüzel olduğunu söylemek gerekiyor burada, yeri gelmişken. Film gerçeğe olmayan hikâyeler katmak yerine gerçeğin bir parça daha fazla peşine düşüp, eminim bolca var olan gerçek görüntüleri daha akıllıca kullanabilirmiş kesinlikle.

Filme esin kaynağı olan kitaplardan biri Carter’ın adalet mücadelesini, kendisini evlat edinmiş Kanadalı bir aile (iki erkek ve bir kadından oluşan bu aile ve bireyleri hakkında göründükleri onca sahneye rağmen nerede ise elle tutulur tek bir şey öğrenemiyor olmamız senaryonun ciddi kabahatlerinden biri) ile birlikte yürüten bir siyah genci de (gencin adı Lesra, kitabın adındaki Lazarus’un bir kısa versiyonu) odağına alıyor ve senaryo da iki ayrı eserden uyarlanmış olmanın kimi sıkıntılarını aşamamış görünüyor. Hikâye bu gencin ve Carter’ın bir bakıma kendilerini birbirlerinde bulmalarını yeterince gerçekçi ele alamadığı gibi, hikâyenin odağı da özellikle ikinci yarıda sık sık bu iki karakter arasında kayıp duruyor doğrusu.

Bob Dylan’ın şarkısının yanısıra Christopher Young’un blues esintileri de içeren başarılı müziği ve dönemin pek çok ünlü şarkısı filmin işitsel alanda bir çekiciliğe sahip olmasını sağlamış kesinlikle. Roger Deakins’in görüntüleri de bu başarıyı görsel alanda tekrarlamış (filmin geçmişe döndüğünde sadece boks maçı sahnelerini siyah-beyaz olarak göstermesi ilginç ve bir parça da yanıltıcı bir tercih çünkü hem geçmişi “farklı renkler”le anlatmış oluyor hem de gerçek görüntülerin siyah beyaz olması nedeni ile boks sahneleri için aslında ima etmediği bir şeyi de ima etmiş görünüyor).

Gururlu, öfkeli ve bir parça kendini beğenmiş olarak resmedilen, ama gerçek hayatta anlaşılan bu özelliklerin hepsini fazlası ile taşıyan bir adamın bu bir parça eski bir sinema dili ile anlatılmış, duygulara oynamaktan çekinmeyen ve karakterlerini saf iyiler ve saf kötüler olarak sınıflayarak ticari sinemanın kalıplarına sıkı sıkıya bağlı kalan filmin kusurları az değil ama karşı karşıya kaldığı korkunç adaletsizlik karşısında bir insanın nasıl çıldırmadan sağ kalabildiğini iyi anlatabilmesi ve Denzel Washington’un kahramanının aklına ve bedenine seyirciyi sokabilmesi ile yine de önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma, özet olarak.

(“On Altıncı Raund”)