The Trip to Bountiful – Peter Masterson (1985)

“Evinden ve ailenden daha uzun yaşadıysan, yeterince uzun yaşamış sayılabilirsin galiba”

1940’lı yıllarda oğlu ve geçinemediği gelini ile büyük şehirde yaşamak zorunda kalan ve çocukluğunu/gençliğini geçirdiği toprakları son kez görmek isteyen bir yaşlı kadının yolculuk hikâyesi.

Senaryosu tiyatro yazarı ve senarist Horton Foote’un önce televizyon için çekilip sonra tiyatro sahnelerinde oynanan aynı adlı oyunundan kendisi tarafından uyarlanarak yazılan ve Peter Masterson tarafından yönetilen bir film. Bu filmdeki rolü ile Oscar kazanan Geraldine Page’in harikalar yarattığı film ortalama bir Amerikan seyircisine hitap eden duygusallığı ile daha çok televizyon için çekilmiş bir aile filmi havasında. Yine de Page’in performansına ek olarak, ev/yuva özlemi, hatıralara son kez dokunma arzusu ve yaşlanmak üzerine uyandırmayı başardığı düşünceler ile özellikle duygusal filmlerden hoşlananların ilgisini çekecek bir çalışma.

Foote’un senaryosu bir kadının hikâyesi olarak başarı ile yerine getirmiş görevini ve Geraldine Page’e de Oscar ödülü için sıkı bir pas atmış açıkçası. Page karakterinin bazen genç bir kızı hatırlatan enerjisini, hüznünü, özlemini, yavaş yavaş kendisini geride bırakan herkes gibi sonsuzluğa karışacak olmanın verdiği acı dolu kabullenmişliğini ve çocukluğunu/gençliğini geçirdiği toprakları son kez görmekle ilgili inadını senaryonun kendisine sağladığı geniş olanakları çarpıcı bir şekilde değerlendirerek ve seyirciyi avucunun içinde tutarak canlandırıyor. Süratle bir duygudan diğerine geçen yüzü ile bazen küçük bir çocuğun bazen koca bir yaşlı kadının ruhunu taşıyan karakterini hem bedenine hem ruhuna sindirmiş görünüyor. Onu ve diğer karakterleri (oğlunu ve gelinini) tanıdığımız ilk bölümlerde ve özellikle filmin son yarım saatinde zirveye çıkan bir oyunu var sanatçının. Aradaki sahnelerin, özellikle tüm o yolculuk bölümünün Page’in oyununa rağmen yeterince ilgi çekici olmayıp diyaloglara sığınan yapısı ile sıradanlaştığını veya daha doğru bir deyişle açılış ve finalin çarpıcılığına sahip olmadığını söylemek gerekiyor. Gelin rolündeki Carlin Glynn ve kadının yolda tanıştığı genç kız rolündeki Rebecca De Mornay yönetmenin tercihi ile bir parça tiyatrovari bir hava tutturmuş olsalar da üzerlerine düşeni yapmışlar. Buradaki tiyatro havası bu oyuncuların performansından çok yönetmenin mizansen anlayışından kaynaklanıyor gibi asıl olarak; tıpkı tiyatro sahnesine girip çıkar veya sırayla konuşur gibi hareket etmeleri daha çok, bunun nedeni. Oğul rolündeki John Heard ise annesi ile eşi arasında kalmışlığını ve içinde gizli tutmaya çalışsa da annesinin özlediği topraklardaki çocukluğunun özgürlüğü ile büyük şehirdeki küçücük evinde yaşamaya çalışmanın zorluğu arasındaki sıkışmışlığını incelikle canlandırıyor.

Çok iyi oynanmış bir televizyon filmi havasından kurtulamamasına ve özellikle ikinci yarısında finale kadar biraz iteklenerek ilerliyor gibi görünmesine rağmen filmin duygusal atmosferinin etkileyici olduğunu da belirtelim. Hatıraların yok olması, tanıdıkların ve seni tanıyanların azalması demek olan yaşlılığın yarattığı hüzün ve ait olduğu yerde değil tıkıldığı bir ortamda yaşamak zorunda kalmanın verdiği acıyı özellikle de Page’in oyunu ile seyircisine kesinlikle geçiriyor. Onca özlenen topraklara varıldığında doğanın, Tanrı’nın ve insanların yok ettiği hatıralarla karşılaşmanın yarattığı duygulardan etkilenmemek imkânsız. Bu duygunun yıpratıcı olabilecek gücü ile tıpkı kahramanımız gibi yaparak baş edilebilir ancak belki de; hatıraların ne kadar yıpranmış olsalar da son bir kez tadını çıkarmak ve gerçeği kabullenmek. Her şeyin büyüdüğü, büyümek zorunda kaldığı dünyamızda doğadan, hatıralardan, gerçek ve samimi dostluklardan uzaklaşmak zorunda kalan insanların acıklı bir hikâyesi bu ve görülmeyi de hak ediyor yeterince güçlü bir sinema duygusu veremese de.

Senede Bir Gün – Ertem Eğilmez (1966)

“Kurşunların ikincisi yüreğimde; o da aşkım gibi çıkmadı içimden”

Osmanlının Balkan savaşlarını kaybettiği ve orada kalan Türklerin acılar çektiği dönemde yaşanan bir aşkın hikâyesi.

Türkiye sinemasının klasiklerinden biri. İhsan İpekçi’nin romanından uyarlanan film, bu romanı çok seven Yeşilçam’ın yaptığı üç sinema uyarlamasından ikincisi. Romandan aldığı güçle ortalama bir Yeşilçam senaryosundan hayli yukarılarda bir kalitesi olan ve Sadık Şendil’in yazdığı hikâyeyi Ertem Eğilmez aksiyonu, romantizmi ve dramı dozunda ve bir arada tutmayı başararak aksamayan bir sinema dili ile anlatıyor. Kimi diyaloglarda kendisini gösteren zorlamalar bir yana, baş rolde Selda Alkor’a eşlik eden Kartal Tibet’in (arada aksasa da) keyifli oyunu, zengin yan kadrosunun başta Münir Özkul olmak üzere başarısı ve becerilmiş temposu ile bu film vasatın hayli üzerine çıkmayı başaran bir çalışma.

İhsan İpekçi’nin romanı ilk kez 1946’da İpekçi’nin senaryosu, Ferdi Tayfur’un yönetmenliği ve Cahide Sonku ve Suavi Tedü’nün oyunculukları ile uyarlanmış sinemaya. 20 yıl sonra çekilen bu ikinci ve ilki gibi siyah-beyaz olan uyarlamanın ardından, 1971’de Ertem Eğilmez tekrar el atmış konuya ve yine Sadık Şendil’in senaryosu eşliğinde ve bu kez Kartal Tibet’in yanına Hülya Koçyiğit’İ koyarak renkli olarak çekmiş üçüncü uyarlamayı. Kısa bir geçmiş – kısa bir günümüz – uzun bir geçmiş – kısa bir günümüz olarak özetlenebilecek bir akışı olan film birbirini ölesiye seven iki insanın neden kavuşamadığını anlatıyor uzun geri dönüşü sırasında. Filmin de en başarılı (belki tek başarılı demek daha doğru) bölümü olan bu geri dönüş dışındaki diğer bölümler Türk sinemasının hemen tüm hastalıklarını taşıması ile dikkat çekiyor; açılış örneğin, jenerikle birlikte ve o denli paldır küldür bir girişe neden oluyor ki rahatsız olmamak mümkün değil. Diğer kısa bölümler de diyalogların zorlanması ve abartının dozunun kaçması ile dikkat çekiyor. Yine de bu bölümlerde bile bir sinema duygusu yaratmayı başarmış Eğilmez. Kapanıştaki “karanlığa karışma” örneğin kesinlikle etkileyici. Filmin başarısı ise temel olarak uzun geri dönüş bölümüne dayanıyor. Sadık Şendil’in sözlerini yazdığı ve Şekip Ayhan Özışık’ın bestelediği “Senede Bir Gün” adlı meşhur şarkının bolca eşlik ettiği film bu bölümde aksiyonun heyecanını ihmal etmeden hem güldürmeyi hem ağlatmayı başarması ile dikkat çekiyor.

Aşıkların ağaçlara isimlerini kazıması gibi kötü alışkanlıkların olduğu, gerçekçiliği sorgulamaya hayli açık olan bir şekilde aşıkların pek de çekinmeden ortalıkta el ele, hatta sarmaş dolaş gezip dolaşabildiği bir dönemde ve yerde birbirlerine aşık olan iki insanın yıllara yayılan ölümsüz aşkını çekici kılan ilginç bir şekilde en az asıl hikâyenin trajikliği kadar erkek karakterin “zalim Bulgarların” elinde hapishanede geçirdiği bölümlerin gerçekçiliği oluşturuyor. Gardiyanların Kara Murat filmlerindeki Bizans hapishanelerinden fırlamış gibi görünen kıyafetleri ve abartılı oyunları bir kenara bırakılırsa, bu bölümler hem filme sıkı bir aksiyon duygusu kazandırıyor hem de Münir Özkul’un da aralarında bulunduğu mahkum arkadaşların “acılı esprileri” ile seyredeni eğlendiriyor. Taş ocağında acımasız koşullar altında çalıştırılan mahkumların görüntülerine beklenenden çok daha fazla yer veriyor Eğilmez ve adeta hikâyeyi bir kenara bırakıp Sovyet döneminden bir politik filmin üslubuna bürünerek sömürülen işçilerin hikâyesini anlatmaya soyunuyor. Kamera bir tepede sıra ile ve zincirlere bağlı olarak yürüyen bu adamları gösterirken veya onların bedenlerinde ve yüzlerindeki acılara odaklanırken o dönem Yeşilçam sinemasından beklenmeyecek bir iş yapıyor açıkçası.

Uzun geri dönüşün finalindeki seyircinin göz yaşlarını sonuna kadar talep eden yüzleşme ve sondaki sonsuzluğa karışma sahnesi ile melodramını, dublör kullanımını gerekli kılmış aksiyon sahneleri ile heyecanını, “Biz Türkler zora gelmekten hoşlanmayız” gibi diyalogları ile milliyetçi ruhlara seslenmeyi ve “Kendi haline bırakalım; öteki dünyanın yolunu kendisi de bulur” gibi diyaloglar ile esprisini eksik etmeyen film temel olarak çok farklı bir hikâye anlatmıyor (sonuçta kavuşamayan aşıklar var hikâyede sadece) ama yine de kendisini seyirlik kılmayı başarıyor. Türk ailenin Bulgar subayın işlediği cinayeti öğrendikleri sahne gibi açıkça kötü çekilmiş anları olsa da Eğilmez filmini vasatın üzerine çıkarmyı başarmış özetle. Filmi seyrettikten sonra Zeki Müren’in sesinden filmle aynı adı taşıyan ve taş ocağı sahnesinde mahkumların direnişinin sembolü de olan şarkıyı dinlemek keyifli olabilir ve tavsiye edilir.

The Missing Person – Noah Buschel (2009)

“Bir gün uyanır ve artık bir yetişkin olduğunu görürsün. Ve düşlediğin tüm insanların gittiğini veya değiştiğini anlarsın. Uykunun izlerini gözlerinden silerken şöyle dersin: Sen ve ben, birlikte oturup eğlenmemizin üzerinden bu kadar çok mu zaman geçti? Hayır, o kadar da çok değil. Fakat hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor işte”

Bir adamı takip etmesi için tutulan bir özel dedektifin adamın 11 Eylül saldırılarından sonra öldüğü kabul edilenlerden biri olduğunu keşfetmesi ve bu arada kendi kişisel trajedisi ile de yüzleşmesinin hikâyesi.

Amerikan bağımsız sinemasından Noah Buschel’in tüm çalışmalarında olduğu gibi hem yazıp hem yönettiği bir film. Düşük bir bütçe ile çekilen film gerek müziği ve hikâyesi gerekse “yaralı” dedektifi ile eski usul ve özellikle 40 ve 50’li yılların polisiye kara filmlerine öykünen bir eser. Buschel 11 Eylül’ün Amerikan toplumunda etkisini hâlâ sürdüren etkisini kişisel hikâyeler üzerinden anlatırken öykündüğü türe elle tutulur bir yenilik getir(e)memesinin sıkıntılarını yaşıyor; düşük temposunu hedeflediği bir derinlik ile zenginleştirememesi de filmin sıkıntılarından biri. Yine de başta dedektifimizi oynayan Michael Shannon olmak üzere bir bağımsız film için hayli zengin ve tam bir takım oyunu tutturan oyuncularının başarısı, eski usul polisiyelerden günümüze taşıdığı havası, parlak müzik bandı ve Shannon’ın başarısı ile daha da çekici hale gelen dedektif karakteri ile ilgi çekecek bir çalışma.

Michael Shannon’ın yavaş hareketler, sert ve acılı yüzü ve nerede ise ağzı kapalı konuşturduğu karakteri ile canlandırdığı dedektifimizin macerası gizemini yavaş yavaş artıran ama özellikle sonlara doğru (gizemin çözülmesinden sonra) etkileyiciğini kaybeden bir hikâye anlatıyor. Kendisini istemeden terk etmiş olan karısının hâlâ içini yakan özlemi ile yaşayan dedektifimizin peşine düştüğü adamı birisini terk ettiği için eleştirmesi ve yargılaması ve finalde ortaya dökülen sahtekârlıklar vs. belki de daha çok diyaloglara yüklenilmiş olması nedeni ile yeterince çarpıcı olamamış bu hikâyede. Film özellikle ilk anlarında vaat ettiği derinliği de tutturamıyor ve kahramanımızın gizemi, acısı ve yeniden başlama çabası işte bu derinlik ile beslenemeyince, hem hikâyemiz hem de karakterin kendisi zayıf kalıyor. Burada doğan eksikliği kapatmak da Shannon’a düşüyor ve alkolikliğin kenarında dolaşan karakterini elle tutlur bir canlılık ile hayata geçirerek seyirciyi ayakta tutan en önemli unsur oluyor. Kahramanımızın mutsuzluğunun gölgelediği ve bir diyalog sırasında tanımlandığı şekli ile “dry and sarcastic – espri yapar gibi değil, ciddi bir ifade ile söylenen ve iğneleyici” esprilerinin de filme katkı sağladığını belirtelim.

Yönetmen Buschel orijinal bir müzik yerine ağırlıklı olarak caz türünden seçtiği eserlerle oluşturduğu müzik bandı ile anlatmayı tercih etmiş hikâyesini. Stravinsky ve Ravel gibi klasik bestecilerin eserlerine de yer veren müzik bandı kara film türündeki polisiyelerin geleneğinden giderek “dumanlı bir hava” yaratmak için caz eserlerine yer veriyor çoğunlukla; Dave Brubeck’ten Bud Powell’a ve Thelonius Monk’a pek çok isim besteci veya yorumcu olarak hikâye boyunca misafir oluyorlar kulaklarımıza ve yönetmenin akıllı kullanımı ile hikâyeye de ciddi katkı sağlıyorlar. Hep zorlukla nefes alır gibi dolaşan ve konuşan karakterimizin sürekli sert bir mutsuzluğu taşıyan yüzüne çok iyi eşlikçi olmuş bu müzik seçimleri kesinlikle.

Filmin New York’a ve sinemaya sevgi dolu selamlar göndermesi de dikkat çekiyor. Hikâyesi New York sokaklarında geçen Serpico filminden New York ve Los Angeles kıyaslamalarına (özellikle takside sigara içmek üzerinden) ve “Beat the Devil – Sarışın Şeytan, Hell’s Angels ve Victory Through Air Power” filmlerinden karşımıza gelen sahnelere kadar bu göndermeler sık sık karşısına çıkıyor seyredenin. Elbette hemen tüm kara filmlerde olduğu gibi büyük bir kötülüğü de, burada 11 Eylül’ün kurbanları için devletin yakınlarına verdiği tazminat üzerinden oynanan oyunlar, kendisine yer buluyor hikâyede ama bu da yukarıda belirttiğim gibi genellikle yüzeyde kalıp derine inemiyor bu stilize yanı da dikkat çeken filmde. İyi bir sinopsisin yeterince iyi bir senaryoya dönüşemediği, türünün klasiklerine özenen ama yenileyemediği için onların gerisinde kalan bu film yine de görülmeyi hak ediyor. Gitmek zorunda kalmak ile gönüllü gitmenin geride bırakılan için anlamı/farkı üzerine düşünmenizi de isteyen ve bunu başaran film aslında sadece Shannon’ın performansı ve dedektif karakteri için bile önemli özet olarak.

Pressure Point – Hubert Cornfield (1962)

“Bu adamın inandığı her şey, uğruna mücadele ettiği her şey huzurumu kaçırıyor ve sinirlerimi bozuyordu”

Psikiyatrik sorunları olan ırkçı bir beyaz mahkum ve onunla ilgilenen siyah bir psikiyatristin hikâyesi.

1960’ların Amerikan sinemasından sosyal duyarlılıkları olan bir film. Yönetmen ve yapımcı Stanley Kramer’in bu kez sadece yapımcılığı üstlendiği ve onun imzasını taşıyan hemen tüm filmler gibi sosyal problemlere, burada ırkçılığa, dokunan bu çalışmanın yönetmeni İstanbul doğumlu Hubert Cornfield. Talihsiz bir kariyeri olan yönetmen 20th Century Fox şirketinin yöneticilerinden biri olan babasının iş ziyareti sırasında İstanbul’da dünyaya gelmiş. “Rebel Without a Cause – Asi Gençlik” adlı klasiğe kaynaklık eden romanın yazarı da olan psikolog Robert M. Lindner’in bir hikâyesinden uyarlanan film kimi yanları ile ilgi çekici olmakla birlikte zaman zaman bir psikanaliz dersi havasına bürünen yapısı ile aksayan bir çalışma. Filmi sürükleyenin doktor rolündeki Sidney Poitier değil de hasta mahkum rolündeki Bobby Darin olduğu bu eser olgun bir sinema dili ile daha etkileyici olabilme potansiyelini taşıması ile yine de ilgiyi hak ediyor.

Doktorumuzun sorunlu bir hastası ile baş edemeyen genç meslektaşına (bu rolde genç bir Peter Falk var) kendisinin yaşadığı ve zorlandığı bir vakayı anlatması ile 1960’lardan 1942’ye dönen ve finaline kadar da asıl olarak bu vakayı anlatan bir film karşımızdaki. Çocukluğunda yaşadıkları nedeni ile derin psikolojik problemleri olan ve siyahlar, yahudiler, eşcinseller başta olmak üzere kendi ait olduğu grup dışında herkesten nefret eden ırkçı hastamızı siyah bir doktorun karşısına çıkararak hikâye ilginç (ve belki bir parça kolay) bir çıkış noktası yakalıyor aslında. Alkolik, mutsuz ve sert bir baba ve kocasının kendisine yaşattıkları nedeni ile her şeyden elini ayağını kesen aciz ve zayıf bir anne ile büyüyen çocuğun ırkçılığını film pek de dolaylı olmayacak bir şekilde onun “zayıflardan (annesinden) nefret” eden kişiliğine bağlıyor. Hikâyenin yaşandığı yıllar Hitler’in gücünün zirvesinde olduğu ve Nazilerin Amerika’da da örgütlenmeye başladığı yıllar. Hikâyemiz adamın Yahudiler’e olan nefretini kızı ile çıkmasına izin vermeyen bir Yahudi baba ile de ilişkilendiriyor ama asıl olarak zayıf ırklardan nefreti onu ırkçı yapan. Doktorumuz kendisinden siyah olduğu için nefret eden adamı iyileştirmeye çalışırken hem bir ikilem içinde kalıyor hem de adamın asıl probleminin psikiyatrik sorunları değil ırkçı düşünceleri olduğuna inandığı için bu konuda da bir şeyler yapmaya çalışıyor. Filmin 1960 başlarında çekildiğini ve siyahların pek çok haklarına yeni kavuşmuş olduğunu düşünürsek filmin o sıralarda Amerikan toplumunda beyaz ve siyahlar arasında sürmekte olan gerilimin izlerini perdeye taşıdığı da söylenebilir. Nitekim doktor ve hastası arasındaki tüm ikili sahneler bu gerilimin iki tarafının birer sembolünü izlediğimiz izlenimini yaratacak şekilde oluşturulmuş.

Poitier’in alıştığımız güçlü oyunundan pek iz taşımayan durgun oyununun yanında filmin yıldızı Bobby Darin. Henüz 37 yaşında iken ölen oyuncu nefret objesi olacak bir kişiliğe sahip olan karakterini inandırıcı kılmayı başarıyor ve filmin en başarılı ve çekici anlarının da onun bu parlak performansını sergilediği anlar olmasını sağlıyor. Bu siyah beyaz filmin ilginç konusu ve Darin’in başarılı performansına rağmen yeterince çekici olamamasının temel nedeni yaratıcılarının filmi tam olarak nereye odaklayacaklarını bilemiyor görünmeleri ve filmin üslubunun da farklı tarzlar arasında gidip geliyor olması. Senaryo özellikle de açıklayıcı bir dış sese yer vererek seyrettiğimizin sık sık bir psikiyatri dersi gibi görünmesine neden olmuş. Adeta bir üniversite kampüsünde Freud’dan ders dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi zaman zaman. Nerede ise Lindner’in kendi ilgilendiği vakalardan birini sinemacılar psikiyatri öğrencileri için filme almış bile denebilir. Hikâyenin ırkçılık ve psikanaliz gibi iki güçlü konuyu birlikte ele almaya çalışması da seyirci için doğru odak noktasını bulmakta sıkıntı yaratıyor film boyunca.

Yönetmen Cornfield’ın kimi üslup denemeleri (günümüz ve geçmişteki karakterleri aynı sahne içinde göstermesi, yavaşlatılmış gösterimler, barda geçen taciz sahnesinin tümü vb.) bir parça amatör durmakla birlikte filme bir çekicilik kazandırmışlar yine de. Film bu üslubu genele yaysa belki bugün kült bir film olarak görülebilirdi. Amerikalı Naziler’in kısa da olsa gerçek gösterilerinden görüntülerine de yer veren film bugün pek hatırlanmayan bir konuyu, Nazizmin sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı etkisi altına almış olan bir ideoloji olduğunu gündeme getirmesi ile ayrıca önemli ve “Almanlar da ciddiye almamıştı” diyerek vurguluyor bunu. Üstelik Poitier’in canlandırdığı doktorun meslektaşlarının onun hastanın ırkçı eğilimlerine gösterdiği hassasiyeti duymamaları üzerinden bir başka konuyu daha seyircinin gündemine sokuyor: Mahkumun ırkçı olması onun şartlı tahliyesine engel olmalı mı? Doktorumuz böyle düşünüyor ve sondaki gereksiz Amerika’ya güven söylevinde sonraki gelişmelerin de kendisini doğruladığının altını çiziyor.

1960’lardan gelen bu film Darin’in oyunu, ilginç konusu ve farklı üslubu ile ilgi gösterilmeyi hak eden bir eser. Ernest Haller’ın başarılı görüntüleri ve çerçevelemeleri (yardımcısının sonraları usta bir isim olan ve 3 kez Oscar kazanan Conrad L. Hall olduğunu da belirtilelim bu arada), yine ünlü bir isim olan Ernest Gold’un müziği ve başta ve sonda kısaca görünse de Peter Falk’ın varlığı ile de önemli bir film karşımızdaki. Üstelik Falk sonradan can verececeği Komiser Columbo karakterinden aşina olduğumuz alamet-i farikası olan hareketi de yapıp sağ elinin baş parmağını alnına götürüp ovuşturuyor; böyle bir nostalji öğesi de var filmin!

(“Baskı Noktası”)