O Karanlıkta Biz – Attilâ İlhan

Türk edebiyat ve düşünce dünyasının usta ismi; şair, yazar, gazeteci, senarist, eleştirmen ve deneme yazarı Attilâ İlhan’ın 1988 tarihli romanı. Toplam yedi romandan oluşan ve yazarın İkinci Meşrutiyet Dönemi’nden 27 Mayıs Darbesi’ne kadar uzanan süreçte Türkiye tarihini özel bir kronoloji takip etmeden ele aldığı ve gerçek karakterleri de içine alan olay örgüleri ile bir bakıma kurgu-belgesel ifadesi ile tanımlanabilecek olan “Aynanın İçindekiler” dizisinin beşinci kitabı olan eser, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede yaşananları anlatıyor. Kitabın adındaki “O karanlık” her ne kadar parçası olmasa da (ya da parçası olmamayı başarmış olsa da) savaşın tüm yakıcılığını kıtlık, pahalılık ve baskıcı bir yönetim üzerinden yaşayan genç Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosferi anlatıyor; “biz” ise ülkedeki sol’a bir gönderme olarak kullanılmış. İlhan ülkenin karanlık günlerinde sol’un iç çekişmelerini ve üzerindeki baskıyı romanının ana unsurlarından biri olarak değerlendirirken, gerçekçi bir lirizmi olduğunu söyleyebileceğimiz güçlü bir dil ile bir casusluk, aşk, politika ve tarih öyküsünü çok çekici bir içerik ve biçimle getiriyor okuyucunun karşısına. “Aynanın İçindekiler” serisinin parçası olsa da, diğerlerinden bağımsız olarak da okunabilecek yapıt güçlü bir metinin tadını hissetmek, Türkiye tarihinin ilginç bir dönemini anlamak ve ülke solunun makûs tarihinin izini sürmek için mutlaka okunması gereken yapıtlardan biri.

Sonuncusu yazarın ölümünden sonra yayımlanan toplam yedi romandan oluşuyor “Aynanın İçindekiler” dizisi: “Bıçağın Ucu” (1973), “Sırtlan Payı” (1974), “Yaraya Tuz Basmak” (1978), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), “O Karanlıkta Biz” (1988), “Allah’ın Süngüleri: Reis Paşa” (2002) ve “Gazi Paşa” (2005). Aslında 1963 ve 64’te iki cilt halinde yayımlanan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kuruluş sancılarını ve iktidar çekişmelerini ele alan “Kurtlar Sofrası” da bu dizinin bir parçası olarak değerlendirilebilir kapsadığı dönem nedeni ile.

Türk sinemasının “ulusalcı” ustası ve dünya görüşleri İlhan’ınkine uzak olmadığı söylenebilecek Halit Refiğ, İlhan’ın bu kitabı için “… kuruluşuyla sürükleyici casusluk romanlarına parmak ısırtacak bir roman yapısına sahip. Birbirinden ilgi çekici kişilikleri, merakı gitgide artıran olay örgüsü ile tam bir usta işi. 1940’ların İstanbul’u bir şairin anlatımında çarpıcı görüntülerle canlanıyor” değerlendirmesinde bulunmuş. Bu ifadeler eserin, İlhan’ın başka romanları için de söylenebilecek sinemaya yatkınlığını belirtmesi ile önemli olduğu gibi, romanın bir politik eser olmakla yetinmeyen zengin içeriğini de hayli iyi anlatıyor. Nazım Hikmet’ten Sarı Mustafa’ya (TKP kurucularından Mustafa Börklüce) ve Şevket Süreyya Aydemir’den Suat Derviş’e pek çok gerçek karakteri az ya da çok romanın parçası yapan yazar onları kurgu karakterlerle ustalıklı düşünülmüş bir şekilde bir araya getiriyor ve Refiğ’in saptadığı gibi, merak duygusunu hep diri tutan bir sonuç elde ediyor. Yazarın buradaki en önemli başarılarından biri belki de, tüm bu karakterleri ve irili ufaklı olayları usta bir gerçekçilikle birlikte kullanabilmesi ve tüm o lirik dilin ilginç bir şekilde uyum sağladığı bir gerçekçilik duygusunu yakalaması. “Aynanın İçindekiler” dizisindeki tüm kitaplar gibi aynı epigrafla açılıyor bu eser de: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu”. Akıllıca yazılmış bir metafor bu ve “gerçekle hiçbir ilgisi yoktur” ifadesi romanın kurgu yönüne işaret etse de, aynanın sonuçta olanı aynen gösterdiğini düşününce, bu objenin seçilmesi okuduklarınızın “gerçekliği”ne de işaret ediyor aslında. Elbette, “duman”ın gizlediği ve değiştirdiği şekilde. Her bölümün girişinde ve kapanışında gerçek belgelere (gazete yazıları, konuşmalar, istihbarat belgeleri vs.) yer verilmiş olması da gerçekçiliğin peşine düşülmüş olduğunun göstergesi olarak kabul edilmeli.

Türkiye’nin taraflar arasında bir denge politikası izleyerek, devam etmekte olan savaşa dahil olmamaya çalıştığı ama bunun bedelini de ödemek zorunda kaldığı bir dönem 1940’lı yılların ilk yarısı. Nazilerin cephede bariz bir üstünlük gösterdiği tarihlerde ülke yönetiminin bazı unsurlarının ve bunların medya gibi yerlerdeki karşılıklarının Almanya’ya gittikçe artan bir sempati ile bakmaya başladıkları ve bu bağlamda faşizan bir baskının, adı böyle konmasa da, ülkeye hâkim olduğu ve bunun en büyük bedellerinden birini de komünistlerin ve genel olarak solun ödediği yıllarda yaşanıyor olaylar. Romanın kahramanı Ahmet Ziya Almanya’da mühendislik eğitimi görürken sonradan Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek olan Spartakist harekete ilgi duymuş, Soveyetler Birliği’nde TKP üyesi olarak bulunmuş ama sadece TKP içindeki değil, Sovyet Devrimi içindeki ayrışmaların da etkisi ile faaliyetin aktif bir parçası olmaktan bir süredir uzak durmuştur. Roman onunla birlikte, hevesli solcu ve dayısına hayran akademisyen Doğan Rumeli karakterini ikinci kahraman olarak kullanıyor ve her ikisinin yaşadıklarını ve eylemlerini (ya da eylemsizliklerini) dönemin etkileyici bir resmini çizmenin aracı yapıyor. Attilâ İlhan geçmişin anılarını sık sık bugünün parçasını yaparak, Ahmet Ziya üzerinden Türk solunun ağızda acı bir tat bırakan tarihini de anlatıyor; belki bir romanın hacmi ile sınırlı bu tarih ama kesinlikle ve özellikle de meraklısına çok şeyler anlatıyor.

Attilâ İlhan’ın eski sözcükleri bolca kullanma tercihi, o sözcüklere hâkim olmayanları sık sık sözlüğe başvurmaya zorlayacaktır romanı okurken ve bazı kişi, örgüt ve kurum isimleri da ilgili terminoloji ve ve dönem hakkında yeterince bilgisi olmayanlar için benzer bir araştırmayı gerektirecektir. Sultan Galiyef, Vâlâ Nureddin ve Şefik Hüsnü gibi isimler; KUTV (Nazım Hikmet’in de öğrenim gördüğü Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) ve RABFAK (Sovyetler Birliği’nde emekçileri üniversiteye hazırlayan eğitim kurumu) gibi kurumlarla ilgili herhangi bir dipnota da yer vermemiş İlhan. Buna karşılık, bazı karakterlerin ismi geçtiğinde dipnotlarla o karakterlerin yer aldığı serinin diğer romanlarına eserlerin isimleri ile göndermede bulunulması özellikle yedi kitabı da okuyanlar ya da okumak isteyenler için doğru ve gerekli bir seçim olmuş.

Cinselliğin karakterlerin eylemlerinde ve yaşamlarında belirleyici bir öğe olarak yer aldığı romanda kadın karakterlerin genellikle, özellikle bu öğe üzerinden, olumsuz, pasif ya da suçlu profillerle çizilmesi bir parça rahatsız edici ama İlhan’ın yapıtlarını bilenler için kadınların karakterlerinin cinsellik bağlamında değerlendirilmesi pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Ahmet Ziya’nın eski eşi Doktor Melek’in kötülüğünün dışavurumunun aracı olarak kullanılan “cinsel iştah”ı, yazarın karakterlerin olumlu ve olumsuz özelliklerini fiziksel olanlarla da örtüştürmesinin bir örneği ve kitabın yazıldığı dönem için de eski ve pek doğru olmayan bir tercih aslında. “Sinsi ve hınzır Yahudilikler kımıldayan” gibi ifadeler de benzer şekilde problemli kuşkusuz.

Ahmet Ziya’nın yüksek ateşle yattığında geçmişin ve bugünün olaylarının, karakterlerinin ve duygularının iç içe geçmesini anlatan bölümün parlak bir örneği olduğu güçlü bir metin bu. Bir şairin elinden çıktığı açık olan ve romana büyük bir keyif katan lirik gerçekçilik dili eserin en çekici yanlarından biri olmuş. Attilâ İlhan’ın işte bu dil ile İstanbul’un da romanını yazmış bir bakıma. Özellikle “Yüzyıllık Bizans rutubet”ini taşıyan Beyoğlu bölgesini romanın karakterlerinden biri kılan yazar bunun bir başka örneğini de toplumun, şehrin ve tüm ülkenin üzerine çöken karanlığı daha da ağırlaştıran İstanbul’un “rakı dumanı sis”i için yapıyor. Ahmet Ziya’nın İstanbul’un farklı noktalarındaki yürüyüşleri ve buluşmalarını somut ve soyut objeleri fiziksel özelliklerine ve çağrıştırdıkları duygulara göndermede bulunarak çok zengin bir lirizm ile anlattığı satırlar bunun çarpıcı örneklerinden biri. Öyle ki zaman zaman satırların arasına karanlık bir İstanbul şiirinin dizelerinin sızdığını hissediyorsunuz ve okuma keyfini daha da artırıyor bu başarı.

Attilâ İlhan, “Bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküş yıllarından başlayıp, 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların iç diyalektiği vardır, bir de dış diyalektiği: Bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir romanlar dizisi içinde toplamak ilginç olabilir” demiş “Aynanın İçindekiler” serisini yazmaya götüren düşüncesini açıklarken. Gerçekten de ortaya, tıpkı hedeflediği gibi, ilginç bir sonuç çıkmış ve “O Karanlıkta Biz” de bu sonucun önemli bir parçası olmuş. Savaş, yokluk, pahalılık, varlık vergisi, casusluk oyunları, suikast, faşizm ve otoriter yönetimin damgasını vurduğu karanlık yılların anlamını okuyucuya açan ve onu başka okumalara teşvik eden bu kitap solun, 1917 devriminden başlayarak nasıl parçalanmaya ve ideallerinden sapmaya yöneldiğini anlatırken, Türkiye solunu sıkı bir eleştirinin konusu yapıyor. Bu eleştiri önemli çünkü yazarın Sarı Mustafa’nın ağzından kurduğu cümlelerin içerdiği saptama ve uyarılar solun sorumluluğu ve durumu için bugün de aynen geçerli: “… dünya ateşler içinde, Türkiye harbin ve faşizmin karanlığından geçiyor; o karanlıkta biz, istikbalin ateş böcekleri, bir arada durmalıyız; halkın yolunu aydınlatabilmeye, gücümüz ancak yeter; lüzumsuz gayretkeşliklere düşüp, böyle sağa sola savrulursak, korkarım…”.

Kendi yarattığı karakterler ile gerçek olanları ustaca tasarlanmış bir kurgu ile bir araya getiren Attilâ İlhan, gerçekten yaşamış olanların her birinin hayatı hakkında daha derin bilgiler edinme merakı da uyandırıyor okuyucuda. Kuşkusuz geniş bir birikim, güçlü bir hafıza ve 1980’lerin imkânları içinde yoğun bir arşiv araştırması da gerektiren bir başarı bu; bu güçlüğün bir sonucu mudur bilmiyorum ama bu gerçek karakterlerin birinin ismi ile ilgili bir soru işaretini de ilginç bir not olarak anmakta yarar var. Radyoda çalan “Kenan Esengin Dans Orkestrası”ndan bahsediyor bir bölümde yazar ama 1940’lı yıllarda Ankara Radyosu’nda görev yapan ve kadrosunda Celal İnce, Saime Kentmen Şerbetçi ve Orhan Sezener gibi ünlü isimlerin yer aldığı orkestranın adı “Nihat Esengin Orkestrası”ydı ve adını kurucusu olan saksofoncu Nihat Esengin’den alıyordu. Kenan Esengin ise 1940’lı yıllarda ordudaydı ve tuğgeneralliğe kadar yükselip, 27 Mayıs darbesinden sonra Kurucu Meclis’te 4 yıl boyunca milletvekilliği de yapan bir başkasıydı.

Chien de la Casse – Jean-Baptiste Durand (2023)

“Ben arkadaşın değil, kardeşinim. Birbirimizi yerden yere vurabiliriz ama ben daima kardeşin olacağım. Hayatına bir kız girse de…”

Çocukluklarından beri arkadaş olan iki genç adamın ilişkilerinin, içlerinden birinin bir kızla yakınlaşması üzerine bozulmasının hikâyesi.

Senaryosunu Nicolas Fleureau ve Emma Benestan’ın katkıları ile yazan Jean-Baptiste Durand’ın yönetmenliğini de yaptığı bir Fransız filmi. Kısa filmlerle başlayan yönetmenlik kariyerinin bu ilk uzun metrajlı filmi ile 7 dalda (Film, İlk Film, Orijinal Senaryo, Umut Veren Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Orijinal Müzik) César’a aday gösterilerek parlak bir başarıya ulaşan Durand iki genç erkek arasındaki, güç bir sınavdan geçen dostluğu gerçekçi, alçak gönüllü, yalın ve samimi bir sinema dili ile anlatırken başrollerdeki üç genç oyuncusu da parlak performansları ile göz dolduruyorlar. Fransa’nın güneyindeki Le Pouget adındaki bir kasabada geçen küçük hikâyesine çok uygun bir sinema dili kullanan yönetmen pek çok insana, özellikle de erkeklere ilk gençlik günlerindeki benzer dostlukları hatırlatacak, sade ama kesinlikle çok başarılı bir çalışma.

Miralès (Raphaël Quenard) ve onun Dog diye çağırdığı Damien (Anthony Bajon) altıncı sınıftan beri hiç ayrılmayan iki genç adamdır. Aşçılık sertifikası olan ama çalışmayan Miralès babasını kaybetmiştir ve uzun süredir depresyonda olan annesi ile yaşamaktadır. Kişisel öyküsü hakkında filmin hiç bilgi vermediği Dog ile olan ilişkisinde baskın karakter olan odur. Damien sorulara cevap vermek dışında pek konuşmazken; Miralès konuşan, yönlendiren ve sık sık da arkadaşını alaycılığı ile ezen bir yapıdadır. Günleri ve akşamları kendileri gibi birkaç genç ile takılmakla geçerken, Miralès kasabanın torbacısı olarak “ot” da tedarik etmektedir onlara parası karşılığında. İki genç adamın ilişkisinin üçüncü parçası Miralès’in köpeğidir ta ki geçici olarak kasabaya gelen Elsa (Galatéa Bellugi) ile Dog arasında bir yakınlaşma başlayana kadar. Bu yakınlığın neden olduğu kıskançlık iki gencin dostluğunu sıkı bir sınava sokarken; iki arkadaştan birinin bağımsızlık arzusu, diğerinin ise iktidarını ve arkadaşını yitirmeye duyduğu öfke her ikisi için de kendilerini tanımanın önemli bir aracı olacaktır.

Özellikle Fransa ve İtalya’da bolca olan, bugün nüfusları azalmış ve taş evlerle dolu eski kasabalardan biri olan Le Pouget’de geçiyor hikâye. Kasabanın meydanında bir duvarın üzerinde oturup sohbet eden ve aralarında Miralès ve Dog’un da olduğu gençleri görüyoruz açılış sahnesinde. Bu ilk sahne iki gencin karakterlerini ve aralarındaki ilişkinin niteliğini çok iyi gösteriyor bize. Sık sık Montaigne’den alıntı yapan Miralès ne kadar konuşkan ve hatta ukalalığa varan bir tavra sahipse, Dog o kadar sessiz ve içine kapanık birisi. Senaryo onları, arkadaşları ve yaşadıkları kasabayı hiç telaş etmeden, aralarındaki diyalogları bir belgeselci tavrı ile ve süslemeden anlatıyor ve yaşadıkları yerin nüfus azlığının da sonucu olarak, öykünün karakterlerini adeta sadece kendilerinin yaşadığı bir dünyada yalıtılmış olarak gösteriyor. Jean-Baptiste Durand’ın bu seçimleri filme gerçekçi bir küçük hikâyenin tadını veriyor ve yapıtın önemli artılarından birini oluşturuyor.

Bir arkadaşlığın sınavdan geçmesini, çocukluk / ilk gençlik boyutunu bırakıp, yetişkinliğe taşınmasını ve bu bağlamda bir büyüme öyküsünü anlatması ilk bakışta en önemli yanı filmin ama tüm bunların, ilgili karakterlerin o arkadaşlığın doğasını ve dolayısı ile kendilerini anlamalarını sağlaması çok daha önemli görünüyor. Arkadaşının doğum günü için hediye ve yemek düzenleyecek kadar onu seven Miralès’in o yemekte Dog’a karşı -duyduğu kıskançlığın, şiddetini hayli artırdığı ama öncesinde de örneklerine (“Kültürsüzlükten, ilgisizlikten giderek aptallaşıyor”) tanık olduğumuz bir şekilde- aşağılayıcı tavrı (“Kabından mama yiyen köpek gibisin… domuzsun, tıkınıyorsun… yıllardır ağzına lokma koymamışsın gibi… herkesin iştahını kaçırıyorsun”) veya arkadaşının Elsa ile dans sırasında öpüşmesine bakarken yüzündeki tanımlamanın zor olduğu ifade bize şunu söylüyor: Miralès ile Dog arasındaki arkadaşlıkta ilkinin de en az ikinci kadar “zayıf” durumda olduğu. Onun “saf ve temiz bir aşk ve kadın”ı aramasını ve bunu bulana kadar “kadınlarla işinin olmayacağını” söylemesini de buna ekleyince, Miralès’in Dog’a karşı hissettiklerinin bir arkadaşlıktan ötesi olduğu düşünülebilir (ve dikkatli bir izleyici için bununla ilgili ipuçları var epeyce) ama tıpkı karakterin kendisi gibi senaryo da bunu hiç dile getirmemeyi seçiyor. Miralès’in, gerçek adı Damien olan arkadaşına “Dog” lakabı ile hitap etmesi ise bir tesadüf olmasa gerek; sonuçta genç adam çok sevdiği köpeği ile Damien’a aynı iktidar bakışı ile bakıyor. Bu ilginç karakterle ilgili son bir not olarak, tüm ukala ve alaycı görünümüne karşı onun iyi yüreğinin de öne çıktığını söylemekte yarar var. Komşu kadın için hazırladığı kurabiyeler, annesine gösterdiği özenli ilgi, hiç kazanamadığı kazı-kazan oyununu sürekli oynayan “saf” Bernard karakterine davranışı ve entelektüelliği onun tüm o aksi görünüşüne rağmen aslında farklı bir insan olduğunun göstergeleri.

Bir zor ânın, bunun sonucu olan bir yardım isteği ve sığınmanın, ve bir kaybın belirleyici olduğu öykü hayli alçak gönüllü ve senaryo özenli, sade ve gerçekçi diyalogları bolca kullanarak anlatıyor bu öyküyü. Hikâyenin tüm iddiasız görünümünden ortaya bu denli gerçek ve sıcak bir sonuç çıkmasında bu senaryonun, ilk filminde yalın mizanseni ve gereksiz oyunlardan uzak duran yönetmenlik çalışması ile Jean-Baptiste Durand’ın ve oyuncuların önemli payları var. Galatéa Bellugi, Miralès’e karşı durabilen tek kişi gibi görünen karakterini filmin ekonomik tercihlerine uygun bir doğallıkla canlandırırken, asıl yükü -doğal olarak- Anthony Bajon ve Raphaël Quenard taşıyorlar. Bajon suskun, Quenard konuşkan karakterlerini sadece bir oyuncu olarak değil, adeta fiziksel olarak da içselleştirmişler ve kusursuz performanslara ulaşmışlar.

Filmin müzikleri de üzerinde durulmaya değer bir çekiciliğe sahip: Bir yandan klasik müzik çalışmaları ve onların havasını taşıyan, Delphine Malausséna imzalı müzikler, diğer tarafta ise Hugo Rossi’nin Roya Killa ve G.R.E.G. tarafından seslendirilen hip-hop parçaları var. İlginç ve uyumsuz görünebilir başta bu seçimler ama klasik müzikler öykünün geçtiği kasabanın eski ve tarihî havasına çok yakışır ve filme zamansız bir hava katarken, günümüze ait olan müzikler karakterlerin günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olarak onları daha sahici kılıyor. Burada yönetmenin ilginç bir tercihi var; klasik müzikler modern olanlardan daha fazla bir şekilde, kullanıldıkları sahnelerin bir parçası olmuşlar, sadece soundtrack işlevi taşımanın ötesine geçerek.

İlk uzun metrajlı filminde, hâkim olduğu bir çevreyi ve insanlarını, onların küçük kasaba hayatları ve bir yenilik vaat etmeyen gelecekleri ile birlikte ve onlara duyduğu sevgiyi kesinlikle gizleme gereği duymadan anlatan Jean-Baptiste Durand’ın “mutlu son” sahnesinin gerekliliği tartışılabilir; belki film bir önceki sahne ile sona erseydi daha tutarlı olabilirdi sonuç ama eğer siz de Miralès ve Dog’u yönetmen kadar severseniz ki aksi pek mümkün görünmüyor, bu bir problem olmayacaktır kesinlikle. Eğlenceli anların da keyifli bir şekilde yerleştirildiği bu ilginç yapıt, aynı cinsten bireyler arasındaki arkadaşlık (bu ilişkinin bir “başka” boyutu olup olmadığından bağımsız olarak) üzerine çekilmiş kayda değer filmler arasına girmiş rahatlıkla.

(“Junkyard Dog”)

Black Panthers – Agnès Varda (1968)

“Sembol olarak panteri seçmişler. Saldırgan olmayan güzel, siyah bir hayvandır; ama kendini savunmaktan asla çekinmez”

Radikal bir “siyah güç” örgütü olan Marksist-Leninist Black Panther Partisi’nin (Kara Panter), kurucularından Huey P. Newton’un serbest bırakılması için yapılan eylemler üzerinden anlatılan hikâyesi.

Agnès Varda’nın yönettiği, Fransa ve ABD ortak yapımı bir kısa belgesel. Varda’nın yarım saat içinde ve önemli bir kısmını röportajlar üzerinden anlattığı radikal örgüt 1966’da kurulmuş ve 1982’de lağvedilene kadar siyahlar arasında oldukça popüler olmuştu. Varda yöneticilerin düşünce ve eylemlerini açıklayan konuşmaları ile baş başa bırakırken seyirciyi, yüreğinin -en azından düşünceleri açısından- onların yanında olduğunu gösteren bir kurgu anlayışı ile oluşturmuş filmini. 1968 Ağustos ayından gelen görüntüleri ile, ABD tarihinin en politik ve radikal sayfalarından birinin sahibi olan ve sinemanın -anlaşılabilir ve tahmin edilebilir nedenlerle- ihmal ettiği Kara Panterler Örgütü hakkında ilgi çekici bir belgesel ve Varda’nın samimi ve alçak gönüllü üslubu ile ilgiyi hak eden bir yapıt.

Varda 1960’ların sonunda eşi sinemacı Jacques Demy ile Hollywood’a gider; Demy “Model Shop” filmi için çalışırken, Varda da boş durmaz ve iki film (“Black Panthers” ve “Uncle Yanco”) çeker orada. Bunlardan biri olan “Black Panthers” ABD tarihinin en politik sayfalarından birinin şahitliğini yapan ilginç bir çalışma. Varda FBI’ın 1969’da “Ülkenin iç güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak” tanımladığı Kara Panterler’i karşımıza getiren filmin jeneriğinde, aralarında Paul Aratoe ve Paddy Monk’un da bulunduğu isimlerle birlikte kendisini yönetmen değil, röportajları gerçekleştiren kişi olarak tanımlamış tüm alçak gönüllüğü ve dürüst tavrı ile. Gerçekten de yarım saatin önemli bir kısmında başta örgütün kurucusu ve o sırada tutuklu olarak cezaevinde bulunan Huey P. Newton olmak üzere, örgütün yöneticileri ve sempatizanları ile yapılan kısa söyleşileri izliyoruz.

Varda’nın filmi çektiği tarihte Huey P. Newton bir polisin ölümü ile sonuçlanan silahlı bir olayın tutuklusu olarak cezaevindedir; yönetmen filmin önemli bir kısmını onun serbest bırakılması için Oakland’da düzenlenen bir eylem sırasında çekmiş. Aralarında Kathleen Cleaver, William Lee Brent, Stokely Carmichael ve Eldridge Cleaver’in de bulunduğu örgüt yöneticilerinin yanında, sempatizanlar ve merak için oralarda dolanan Texas’lı beyaz bir vatandaşı da konuşturmuş veya gösterideki konuşmalarını kayda almış Varda; Huey P. Newton’u ise cezaevinde maruz kaldığı kötü muamele ve örgütün ideolojisi ve eylemleri üzerine olan röportajı ile getiriyor karşımıza. “Oakland’daki bir piknik değil bu, Kara Panterler’in düzenlediği politik bir miting” cümlesi ile açılıyor film. Varda’nın yazdığı metin (seslendiren kişinin kim olduğu ile ilgili herhangi bir kesin bilgi yok kaynaklarda ama özellikle 1960’ların sonlarında ABD’de çektiği ve Kara Panterler’i de belgeleyen fotoğrafları ile tanınan Eve Crane olduğunu söyleyenler var) bu konuşmaları birleştiren ve tamamlayan sade bir yapıya ve en az örgütün kendisi kadar radikal söylemlere sahip. Bu radikallik çoğunlukla örgütün söylemlerini anlatabilmek için seçilmiş olsa da, Varda’nın bu söylemlerin en azından bir bölümüne yakın durduğunu kendisine ait ifadelerden de anlayabiliyoruz.

Huey P. Newton ve Bobby Seale iki üniversite arkadaşı olarak örgütü “domuz” dedikleri polise karşı halkı örgütlemek için kurmuşlar. Varda’ya göre “polisin nefret ettiği, siyah halkın ise hayran olduğu” örgüt, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu komünist lider Mao’nun bir sözünü, onun Çin İç Savaşı’nın başında dile getirdiği, “Politik iktidar silahın namlusundan çıkar” düsturunu, rehber edinerek üyelerini, hatta tüm siyahları silah sahibi olmaya çağırmış. Bireylere “görünür bir şekilde silah taşıma hakkı” veren ama filmden öğrendiğimize göre kısa bir süre önce yürürlükten kalkan yasa da onların bu çağrısının karşılığının oluşmasını sağlamış. Radikal sıfatını gerçekten de hak eden bir örgüttü “Kara Panterler”; “İşe cemaatimizi işgal eden yirmi bin domuzdan kurtularak başlamalıyız”, “Huey P. Newton ABD’nin siyahlara ilan ettiği savaşın esiridir ve bu savaş ilk siyah insan Afrika’dan getirildiğinde ilan edildi”, “Her siyah, her Amerikan yerlisi, her Meksikalı, her radikal beyaz silahlanmalı. Gücü ancak böyle ele geçirebiliriz” ve “Ölmeye hazır bir kardeş aptalın tekidir; devrimci olacaksan silahın olmalı” gibi cümleler duyuyoruz film boyunca ve Varda’nın kendisi de katılıyor bu söyleme: “Zalimliği ile tanınan Oakland polisi Kara Panterler’i taciz etme fırsatını asla kaçırmaz; peşlerine düşer, tuzağa düşürür, yetkileri olmadan evlerine girer, onlara ateş eder”.

Siyah deri ceket, siyah bere ve siyah gözlükten oluşan tek tip kıyafet ve askerî adımlarla yapılan geçit töreni gibi unsurlarla silahlı bir örgüt olduğunu özellikle vurguluyor Kara Panterler ve FBI’ın onları ABD için, daha doğrusu ABD’nin “ırkçı ve kapitalist düzeni” için en büyük tehlike olarak tanımlaması egemen güçlerde yarattığı korkunun dışavurumu kuşkusuz. Onlara yakın duran “beyaz radikaller”in mücadelenin “uzun ve kanlı bir çatışmaya dönüşmesi” endişesi de “tehlike”nin büyüklüğünün bir başka işareti. Filmin örgütün tarihçesi, politikaları ve eylemleri üzerine kapsamlı bir çalışma olma iddiası yok ama yine de çok doğru bir zamanda ve yerde olmanın avantajını çok iyi değerlendiren Varda örgütün radikalliğini net bir şekilde göstermeyi başarıyor. Onun kaleminden çıkan ve örgütü suçlayanların söylemlerini “Polisten daha az faşist ve daha az ırkçı oldukları kesin” cümlesi ile -bir bakıma- cevaplayan metin de aynı alçak gönüllülük ve netlikle bu başarıya destek olmuş.

Varda’nın bir sinemacı gözü ile arada Oakland’dan sokak görüntülerini de sergilediği filmde örgüt üyelerinin “siyah halkı bilinçlendirmek” için yaptıkları çalışmaları dinlerken, beyazların “açk renk ten, açık renk göz ve düz saç”lar üzerinden inşa ettiği güzellik tanımına meydan okuyanları ve örneğin saçlarını doğal hâline bırakanları da (“Siyah güzeldir” hareketinin bir parçası olarak, Afrika asıllı Amerikalıların “afro” tercihleri) bu eylemlerinin gerekçeleri ile birlikte dinleme şansını buluyoruz. Varda’nın tüm filmografisine hâkim olan samimiyet ve sıcaklığa sahip olan yapıt; onun, eşinin işi nedeni ile çıktıkları bir yolculukta bile sinemacı gözünü hep canlı tuttuğunun da güçlü ve önemli bir kanıtı.

Filmin bizim sansür tarihimizde de önemli bir yeri var; sansür kurulu 1971’de iki farklı gerekçe ile bu belgeselin Türkiye’ye sokulmasını yasaklamış: “Dost devlet ve milletlerin hislerini rencide etmek” (Buradaki dost devlet ve millet ABD oluyor) ve “Millî rejime aykırı olan siyasî, iktisadî ve içtimaî ideoloji propagandası yapmak” (Marks, Lenin ve Mao’nun adını anan, devrimcilikten ve onun ancak silahlanarak başarıya ulaşacağını öne sürenlerin konuşması “kabul edilebilir” değildi elbette). Film Fransa’da da bir problem yaşamış; Varda’nın filminin finansmanı Fransız televiyonlarından gelmiş ama 1968 olaylarının dinmesinden birkaç ay sonra, radikal bir örgütü gösteren böyle bir yapıtı yayınlamayı uygun görmemiş TV kanalları. Varda’ya göre, “Öğrencilerin öfkesinin tekrar harekete geçmesi” endişesi neden olmuş bu karara.

Kara Panterler’in karşısına geçtikleri güçlere söz vermemesi, örgüt içi tartışmaları ve şaibeli bazı eylemleri gündemine almaması ve örgütün söylemlerini herhangi bir filtreden geçirmeden karşımıza getirmesi ile klasik “belgesel tarafsızlığı”na sahip değil Varda’nın yapıtı ama zaten yönetmenin böyle bir hedefi de olmamış. Bunun yerine sanatçı, ABD tarihinin önemli bir sayfasının sahibi olan ve bugün “Black Lives Matter” hareketinin de aralarında olduğu pek çok mücadelede az ya da çok izi bulunan bir örgütü kendi ağızlarından sergilemeyi seçiyor ve bu yarım saatlik çalışması ile tarihe kalıcı ve önemli bir belge bırakıyor.

De Helaasheid der Dingen – Felix van Groeningen (2009)

“Sen benim yediğim haltları yemeyeceksin, evlat. Gözlerine bakınca anlıyorum… bilmiyorum, ailedensin ama farklısın”

Hiçbiri bir baltaya sap olamamış alkol düşkünü babası ve üç amcası ile birlikte, ailenin tek düzenli gelir sahibi ferdi olan babaannesinin evinde yaşayan on üç yaşındaki bir oğlanın, kaçınılmaz görünen “onlar gibi olmak” kaderinden kurtulma çabasının hikâyesi.

Belçikalı yazar Dimitri Verhulst’un aynı adlı ve 2006 tarihli yarı-otobiyografik romanından uyarlanan senaryosunu Felix Van Groeningen ve Christophe Dirickx’in yazdığı, yönetmenliğini Felix Van Groeningen’in yaptığı bir Belçika filmi. Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterildiği Cannes’da C.I.C.A.E. (Uluslararası Sanat Sinemaları Konfederasyonu) Ödülü’nü ve İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanan yapıt sinemanın en sefil ve sefih karakterlerinden olan 4 erkek kardeşin yaşlı annelerinin emekli maaşının tek düzenli geliri olduğu bir evdeki alkol, kadın düşkünlüğü ve serserilik dolu yaşamlarının ortasında büyümeye çalışan bir oğlanı anlatıyor. Verhulst’un kendi zorlu çocukluğundan yola çıkan romanından uyarlanan film zaman zaman onun günümüzdeki yazar olma çabalarının ve zor yaşamının araya girdiği ama temel olarak eğlencesi bol sefil çocukluk günlerinin öyküsü olan bir senaryoya sahip. Bir çocuğun en olmaması gereken bir ortamdaki yaşamının trajik, zor ve yanlış yönlerinin korkunçluğu ile o hayatın eğlencesi arasında gidip gelen ve bu nedenle zaman zaman odağına karar verememiş görünen yapıt; güçlü ve gerçekçi oyunculukları, hikâyeye çok uygun düşen sinema dili ve kamera kullanımı ve seyirciyi hiç rahat bırakmayan kurgusu ve temposu ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Tüm denemeleri yayın evleri tarafından ret edilen ama yetenekli olduğuna inandığı yazma işine ısrarla devam eden Gunther’in (yetişkinliğini Valentijn Dhaenens’in canlandırdığı karakterin çocukluğunu Kenneth Vanbaeden oynamış) görüntüleri ile açılıyor film. Hikâyenin günümüz ve geçmiş bölümlerinde zaman zaman anlatıcı olarak sesini duyduğumuz Gunther daktiloda bu filme kaynaklık eden romanını yazmaya başlıyor. Zaman zaman siyah-beyaza dönen ama renkli / renksiz tercihinin özel bir anlamış varmış gibi görünmeyen filmin kahramanı; babası, üç amcası ve büyükannesi ile geçen günlerini “Garip bir ortamda büyüdüm” cümlesi ile tanımlayarak başlıyor romanına. Gerçekten de garip, çok garip günler bunlar; Belçika’nın Felemenkçe konuşulan Flandre bölgesinde, 1980’lerde geçen (bir sahnede duvarda asılı takvimde 1988 tarihini görüyoruz) bu çocukluğu garip kılan, Gunther’in babası, Celle lakaplı Marcel (Koen De Graeve) ve üç amcasının (Petrol lakaplı Lowie’yi Wouter Hendrickx, Breejen’i Johan Heldenbergh, Koen’i ise Bert Haelvoet oynamış) sefih yaşamlarından kaynaklanıyor. Sürekli alkol tüketen, kadın peşinde koşan ve düzenli işleri olmayan ya da varmış gibi görünmeyen bu dört adamın tüm yükünü anneleri (Gilda De Bal) üstleniyor. Çocuklarını çok seven yaşlı kadın Gunther’e de annelik yapmaktadır bir bakıma; çünkü oğlanın annesi ayrıdır babasından ve çocuğu ile de görüşmemektedir. “On üç yaşındaydım ve onlar gibi olmak kaderimdi” düşüncesi ile yaşıyor oğlan ve o da erken yaşta içmeye başlamıştır amcalarının teşviki ile; hikâyenin ilerleyen aşamalarında göreceğimiz gibi bu alkol problemi adeta ailenin tüm erkeklerinin genlerine yerleşmiştir. Çok uygunsuz bir yaşamdır Gunther’in sürdürdüğü (odasını paylaştığı amcalarından birinin seks hayatına tanık olmaktadır örneğin); film sadece dört yetişkin adamı değil, yaşadıkları kasabanın başka karakterlerini de sefil ve sefih yaşamların içinde göstermesi ile bu uygunsuzluğu ailenin dışına da taşıyor ki açıkçası hikâyenin meselesine çok da uygun olmamış bu seçim.

Amcalardan birinin, arabası ile yanlışlıkla Gunther’in bisikletinin üzerinden geçmesini dört adamın çocuğun hayatını olumsuz bir şekilde etkilediğinin akıllıca seçilmiş bir sembolü olarak kullanan film, aile lanetinin belirlediği kader ile bireysel seçimler arasındaki mücadeleyi de anlatıyor bir bakıma. Gunther’in yazar olarak yeteneği onu ailenin diğer erkeklerinden farklı bir yere koyuyor ama babasının ve amcalarının yaşamlarının tam içinde olan ve tüm o sefahatın tadını kendisi de çıkaran oğlanın seçiminin ne olacağı (ya da olabileceği) hikâyenin önemli meselelerinden biri; senaryonun bunun üzerine bekleneceği kadar güçlü gitmemeyi seçmesi filme hem olumlu hem olumsuz yönde etki etmiş görünüyor ama artıların daha ağır bastığını söylemek mümkün. Ailenin kuruluşu, büyümesi (bir kafenin arkasındaki ayaküstü bir sevişmenin sonucu olarak!) ve aile dinamikleri üzerine de düşündürten film aile bağları ile bireysel özgürlük arasındaki çatışmanın hikâyesini anlatıyor bir bakıma. Bu anlatımın gücünü zedeleyen iki farklı unsur var: Gunther ve ailesinin yaşadığı kasabada gördüğümüz karakterlerden bazılarının ve kasaba yaşamının bazı öğelerinin, en az kahramanlarımız kadar sefih bir niteliğe sahip olmaları ve çocukların istismarı denebilecek bazı durumların komedi havası içinde karşımıza getirilmeleri. Bu unsurların ilki (erkeklerin “bacaklarını traş ederek, kadın kıyafetleri giyerek” katıldıkları ve dozu her bakımdan kaçan eğlenceler, erkeklerin katıldığı çıplak bisiklet yarışları, “kim daha çok içebilir” yarışmaları vs.) ailenin durumunu özel olmaktan çıkarıyor ki bu da Gunther’in hayatındaki dram ve trajedilerin önemini azaltıyor bir parça; ikincisi de yine Gunther’in yaşamını hafifletiyor bu kez mizah nedeni ile.

“Hayat eskisi gibi devam ediyordu. Zaten zor olan da buydu” diyor anlatıcı olarak Gunther bir sahnede. Bu rutini kırma yolundaki çabanın oğlandan ve babaannesinden geldiği filmde hikâyeye kızı ile birlikte bir süreliğine girip çıkan hala karakterinin işlevi yeterince doyurucu görünmüyor. Küçük kızın parçası olduğu rahatsız edici sahneler filmin yukarıda anılan problemini artırıyor sadece. Öyküye uygun bir şekilde dengesiz ve hareketli bir kameranın tempoyu hep yüksek tuttuğu filme kaynak olan romanın yazarı Dimitri Verhulst şiir kitapları da olan bir sanatçı; hikâyeye zaman zaman hâkim olan karanlık havanın bir şiirsel yanının da bulunmasını açıklıyor bu durum. Jeff Neve imzalı orijinal müziğin, hikâyenin çılgın yanlarına çok iyi yakışan orkestra havası ile önemli bir katkı sağladığı film sevginin zarar vermeye engel olmadığını kanıtlayan aile ilişkilerini dürüst bir şekilde sergilemesi ile de önem taşıyor.

Amerikalı eleştirmen Jeanette Catsoulis filmin öyküsü için, “Ken Loach ve Roberto Benigni birlikte bir bara gidip kendilerini tamamen kaybedene kadar içseler ve sabah ellerinde bir senaryo ile çıkıp gelseler, o senaryo işte bunun gibi olurdu” demiş Felix Van Groeningen’in yapıtı için. Ne var ki Loach’un filmleri çok daha gerçekçi boyutları ve sergilenen sefalet manzaralarının nedenini burada olduğu gibi kolayca atlanabilecek bir iki cümle (“Sen eşyalara sahip olamazsın, eşyalar sana sahip olur”, “Bu onun bizi kapitalizmin ayartmalarından korumasının yoluydu”) ile kısıtlamayan derinlikleri sayesinde çok farklı bir yerde duruyorlar. Set ve kostüm tasarımlarının da övgüyü hak ettiği, tüm kadronun karakterlerine mükemmel uyan performanslar sergilediği film -problemleri olsa da- görülmeyi hak eden bir sinema eseri.

(“The Misfortunates” – “Çölde Kutup Ayısı”)