Transit – Christian Petzold (2018)

“Kadını gördü, onun çaresiz hâlini. Kocası ve çocuklarının çığlıklarını duydu. Olayı kendisi gibi seyredenleri gördü. Acımaları yok muydu? Onların başına gelmediği için içleri mi rahatlamıştı? Kapılardan birinin önünde köpekli kadını fark etti. Bakışları karşılaştı. Uzun uzun birbirlerine baktılar. Sonra başlarını çevirdiler. Herkesi bu kadar sessiz ve durgun kılan şeyin ne olduğunu biliyordu: Utançtı bu. Utanıyorlardı. Utançtan yerin dibine geçiyorlardı”

Yavaş yavaş işgal edilmekte olan Fransa’ya sığınan ve oradan da başka bir ülkeye kaçmak için vize almaya çalışan Alman bir göçmenin hikâyesi.

Alman yazar Anna Seghers’in 1944’te yazdığı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Fransa’dan kaçmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlattığı romanını olayları koruyarak ama günümüze taşıyarak (ama günümüz teknolojik ürünlerinin hiçbirinin ortada olmadığı bir bugün bu!) anlatan bir uyarlama. Christian Petzold’un senaryosunu yazdığı ve yönettiği film Almanya ve Fransa ortak yapımı olarak çekilmiş ve Berlin’de Altın Ayı için yarışmıştı. Filmini “Baskıcı Düzenlerde Aşk” adını taşıyan üçlemesinin sonuncu eseri (diğerleri 2012 tarihli “Barbara” ve 2014 yapımı “Phoenix – Yüzündeki Sır”) olarak tanımlayan yönetmen, hikâyesindeki işgalci güçlerin kim olduğunu -romanın aksine- söylemese de bir diyalogda da bahsi geçtiği gibi faşizan bir güçten kaçanları anlatırken, romanın içeriğini değiştirmeden günümüzde yaşananları anlatarak dünya üzerinde acılar ve kötülükler açısından değişen bir şey olmadığını iddialı -ve doğru bir şekilde- dile getiriyor. İngilizce afişinde “Kafka tarzı ile Casablanca” ifadesine yer veren film bu her iki referansının da havasını taşıyan ama kendine özgü bir dünyası da olan ilginç bir çalışma. Kendisine emanet edilen mektupları teslim edeceği yazarın öldüğünü öğrenen adamın Fransa’dan Meksika’ya gidebilmek için ABD’den vize almaya çalışmasını anlatan ve günümüzdeki mülteci problemlerine göndermeleri ve her bir mültecinin kendisine özel ve anlatılmaya değer bir hikâyesi olduğunu gerilim de içeren bir hüzünle anlatan film zaman zaman tam bir doyuruculuğa ulaşamasa da yarattığı dünya ve “Araf’ta olmanın” iç burkan hâlini etkileyici bir şekilde aktarabilmesi ile önemli bir çalışma. Bir anlatıcı sesle romanın edebî havasını da bünyesine alan bu filmi görmeli kesinlikle.

Hikâyenin büyük bir kısmı bir liman kenti olan Marsilya’da geçiyor. Limanların bir terk etme ve terk edilme mekânı olduğunu sık sık hatırlatan filmde karakterlerden biri “Limanlar hikâyelerin anlatıldığı yerlerdir” diye konuşuyor. Üçlemenin ilk filminde Doğu Almanya ile Batı Almanya arasında sıkışıp kalan bir kadını, ikincisinde ise toplama kampından kurtulan bir kadının İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki hikâyesini perdeye taşıyan Petzold bu kez bu savaşta geçenleri anlatan bir romanı 2000’li yıllara taşıyarak ilginç bir seçim yaparken, bir adam üzerinden genel olarak göçmenlerin, mültecilerin dinlemeye değer (ve kulak verilmesi gereken) yaşamlarını getiriyor karşımıza. Polis baskınları ve sokaktaki asker ve polis görüntüleri dışında doğrudan bir savaş ortamının resmini çizmeyen, hatta yaşamın olağan dışı hiçbir şey yokmuş gibi normal bir şekilde sürdüğü bir Marsilya’da geçen film sığınmacı olmanın, evini terk etmek zorunda olmanın, hayatının bir insanın vuracağı bir damgaya bağlı olmasının ve baskıcı bir düzende susmak zorunda olmanın anlamını ve psikolojisini iddiasız bir sakinlik içinde ama belki tam da o nedenle güçlü olabilen bir dil ile anlatıyor.

“Önce kim unutur, terk eden mi terk edilen mi?” veya “Terk edilenlerin asla unutmadığını söylerler. Doğru değil bu. Hüzünlü, tatlı şarkılar hep onların yanındadır. Merhamet onların tekelindedir. Terk edenlerinse kimsesi yoktur, tek bir şarkı bile onlar için değildir” gibi diyaloglar aracılığı ile film terk etme / edememe hikâyeleri de -politik içeriğinden bağımsız da olarak üstelik- anlatıyor bize. Murathan Mungan’ın sözleri ile Yeni Türkü’nün seslendirdiği “Kimdi Giden Kimdi Kalan” şarkısını da (“Aslında giden değil / Kalandır terk eden / Giden de bu yüzden gitmiştir zaten”) hatırlatan hikâye bu mesele üzerinde epeyce duruyor ve hafifçe dozu kaçmış gibi olsa da karakterlerin oyunları üzerinden devamlı gündeminde tutuyor bu temayı. Fedakârlık, aşk, bireysel kurtuluş, dürüstlük gibi temaları da içine alan bu mesele filmin en çekici unsurlarından biri. Yine önemli ama bunun kadar üzerinde durulup yeterince işlenmese de zulme karşı sessiz kalmak da yer bulmuş kendisine hikâyede. Desmond Tutu’nun “Adaletsizliğe tanık olup tarafsız kalırsan, zalimin tarafını seçmişsindir” sözünün vurucu doğruluğunu akla getiren etkileyici bir sahne ile vicdan ve utanç duygusunun bireyleri ezmesini de sergiliyor hikâye. Bir aşkı da -üstelik bir sahte kimlik üzerine kurulu olan bir aşkı- dokunaklı bir dil ile anlatan film tüm bu temaları bir kaçış hikayesinin doğal parçası yapabilmiş, belki tümünü gerektiği kadar işleyemese de anlattığının doğal bir parçası yapabilmiş Petzold.

Finalde mahiyetini ve sahibini sürpriz bir şekilde anladığımız dış sesi kullanımı da başarılı filmin; baş kahramanının yaptıklarını zaman zaman anlatan bu ses bir romanın satırlarını okuyor sanki ve seyrettiğimize bir romanın havasını da katıyor böylece. Bir başka filmde yapay ya da zorlama görünecek bu durum burada -tam tersine- ek bir tat getiriyor hikâyeye ve hatta kaynak roman için de bir ilgi yaratıyor. Başroldeki Franz Rogowski’nin karakterinin tüm duygularını sade bir oyunculukla doğal kılabilmesi ve bize geçirebilmesinin de (gözlerdeki o hüzünden, arzudan ve korkudan etkilenmemek mümkün değil) katkısı ile “cehennemin beklemek demek” olduğuna da odaklanan, Rogowski’nin canlandırdığı Georg karakterinin her anında olduğu ve kapanışta Talking Heads’in “Road to Nowhere” adlı şarkısını dinlediğimiz bu film seyirci için çekici bir atmsofere sahip kesinlikle.

Georg’un oyununun onu aslında sahip olmadığı kimliklere kavuşturması (yetim kalan bir çocuk için baba, bir kadın için âşık, vize alabilmek için yazar) üzerinden değerlendirildiğinde filmin bir kimlik arayışını ve tehlikeli olan (işgalcilerin yok etmeye soyunduğu) kimlikten kurtulma çabası hikâyesi anlattığını da söylemek mümkün. Bunu da kattığımızda aslında oldukça yoğun bir film bu; evet, belki tüm temaları aynı güçte işlenemiyor filmin kısıtlı süresi içinde ama Petzold’un akıllıca yazılmış senaryosu ve bu senaryoya uygun yönetmenlik çalışması (filmin etkileyici yumuşaklığı ve sahnelerin birbirine doğal bir şekilde bağlanabilmesi, hikâyenin yüksek “akışkanlığı” vs.) ile tatmin oluyorsunuz yine de. Daha derin değerlendirmeleri, okumaları kendisi sunamasa da sizi onları peşine düşmeye ikna eden bir başarısı var filmin ve Petzold’un ki bu da oldukça değerli olsa gerek.

Karamsar hikâyesi ve trajik unsurlarına rağmen, hikâyenin bir Akdeniz kenti olan Marsilya’da geçmesi ve bu şehrin de güneşten bolca nasiplenen bir yer olması sayesinde oldukça “parlak” kareleri var filmin. Hans Fromm’un görüntü çalışması hikâyenin karamsar yanının altını özellikle çizmeye soyunmuyor ve belki işte tam da bu nedenle ve tıpkı şehirde süren yaşamın yaklaşan trajediden hayli uzak görünen havasına uygun olarak, kötülüklerin sıradanlığını ve her an her yerde yaşanabileceğini söylüyor. Petzold’un 1942’de geçen hikâyeyi tüm ana ögelerini ve temalarını koruyarak günümüze taşımasının da desteklediği gibi değişen bir şey yok dünyamızda aslında. Bir karakterin akıbeti açısından belirsiz bırakılan finaline de değinmek gerekiyor filmin; mutlu ya da mutsuz son sunmak yerine sizi arada bırakıyor film: Tıpkı hikâyedeki vize bekleyen karakterlerin Araf’ta olması gibi; tıpkı insanlığın iyilik ile kötülüğün karşısında seçim yapması gibi, tıpkı beklemenin ve belirsizliğin cehennemin kendisi olması gibi; tıpkı Talking Heads şarkısında söylendiği gibi: “Elbette biliyoruz nereye gittiğimizi / Ama nerede olduğumuzu bilmiyoruz”. Gerilimi, romantizmi, meseleleri ve tüm bunlara yaklaşımı ile önemli ve iyi bir film bu! (Son not: Filme kaynak olan romanın yazarı Anna Seghers’in, eserini yazarken arkadaşı da olan filozof Walter Benjamin’in hayatından esinlendiği söyleniyor. Yahudi olan Benjamin 1940 yılında Fransa’dan İspanya’ya kaçan bir gruba katılmış, oradan da ABD’ye kaçabilmek için. İspanya’nın faşist diktatörü Franco’nun tüm transit vizeleri iptal ettiğini, dolayısı ile Fransa’ya iade edileceğini ve bunun da Nazilerin eline düşmek demek olacağını bilen Benjamin intihar etmişti. Romanda ve filmde de Fransa’dan çıkış için gerekli transit vizeyi alamayan göçmenler Pireneler üzerinden İspanya’ya yaya olarak kaçmaya çalışıyorlar son bir umut olarak ve belki de benzer bir akıbetle karşılaşmak üzere.)

Barbara – Christian Petzold (2012)

“Bu beyefendiler olayı kapatmayı ve beni bir yerel hastaneye tayin etmeyi teklif ettiler, olayı gizli tutmam ve insanlar hakkında onlara rapor vermem şartıyla”

1980 yılının Doğu Almanya’sında ülkeden çıkabilmek için vize talep etmesi nedeni ile rejimin takibe aldığı ve küçük bir hastaneye sürgüne yolladığı bir kadın doktorun hikâyesi.

Alman yönetmen Christian Petzold’un favori oyuncusu Nina Hoss ile çektiği ödüllü ve bu ödülleri hak eden bir film. Petzold Alman sinemacı ve ağırlıklı olarak belgeselleri ile tanınan Harun Farocki’nin de katkıda bulunduğu senaryoyu da kendisi yazmış ve ortaya görülmeyi hak eden bir sonuç koymuş. Hoss’un oyunculuğunun yanısıra, altını çizmediği ama hep hissettirdiği bir gerilimi sade ve doğal bir dille aktarması, yüzeysel ve önyargılı bir Doğu Almanya eleştirisinden uzak durması, Batı’nın cazibesine kısa ama etkili bir eleştiri göndermesi ve sevgi, fedakârlık ve iyilik gibi temalara akıllıca dokunmayı başarması ile de zenginleşen bir film bu.

Batı Almanya’da yaşayan sevgilisinin ayarladığı bir organizasyon aracılığı ile ülkeden kaçmayı planlayan kadın kendisini her an gözetim altında tutan Doğu Alman gizli polis örgütü Stasi’nin tacizi ile yaşıyor sürekli olarak. Sık sık evinin önüne gelen ve onu gözetleyen araba içindeki adamlar, evine yapılan ani baskın ve aramalar ve kadını hepsinden çok rahatsız eden çıplak arama uygulaması onun hayatını yaşanmaz bir hale getiriyor. Kaçışını planlarken bunu herkesten gizli tutma zorunluluğu tayin edildiği hastanede amiri olan bir doktorun gösterdiği yakınlığa karşı bir duvar örmesine neden oluyor ve herkesle sınırlı iletişim kurması nedeni ile Doğu Berlin’den gelen bir büyük şehir ukalası olarak algılanması sonucunu doğuruyor. Katı ve baskıcı uygulamaları olan rejimlerde tüm bireysel ilişkilere sızan ve bir şekilde asla tamamen kaybolmayan bir güvensizlik atmosferi vardır; burada da bu atmosfer kendisini filmin her karesinde hissettiriyor. Amiri olan ve kendisine ilgi duyduğunu da hissettiren doktordan yaşadığı apartmanın görevlisi olan kadına kadar herkesle kurduğu ilişki şu ya da bu ölçüde haklı ya da haksız bir kuşkunun filtresinden geçiyor sürekli olarak. Filmin başarısı oldukça yalın ve doğal bir dil kullanarak ve daha da önemlisi fanatik eleştirilere girişmeden tüm bunları karşımıza getirebilmesi. Bir ana akım sinema filminde sonuna kadar sömürmeye müsait bir gerilimi veya finaldeki karar gibi üzerine epey gidilebilecek bir trajedisi var filmin örneğin, ama Petzold bundan kaçınıyor sürekli olarak ve hemen hiç gülmeyen yüzü ve soğuk duruşu ile tüm filmi sürükleyen Nina Hoss’un oyunundan da ustaca yararlanarak ekonomik mizansenini filmin emrine veriyor. Veriyor ve çok da iyi yapıyor. Çünkü “Barbara” filmini benzer konulu diğerlerinden ayıran ve farklı kılan tam da bu aslında. Belgesel tadını taşıyan bir anlatım ve tüm yapaylıklardan arınmış bir görünüm filmin altını kesinlikle çizmediği gerilimi seyircinin yüreğine taşımayı başarıyor bu şekilde.

Nina Hoss’un karakterinin adeta yüzünde bir maske ile geçirdiği hayatını aktarırken o maskenin ardındaki duyguları da bize geçirmeyi başarması tüm hikâyeye ciddi bir katkı sağlıyor. Kadının tüm kuşku ve korkularını, cesaretini ve Hipokrat yeminini unutmasına neden olacak öfkesini sade oyunculuğu aracılığı ile bize her boyutu ile hissettiriyor. Hoss’un karakterinin sevgilisi ile ve Batı’ya gidebilmek için Batılı bir sevgili peşindeki bir Doğu Alman kadın ile olan diyalogları filmin Batı’ya yönelttiği eleştirilerin de aracı oluyor. Doğu Almanya’da -kendisi alaycı biçimde dile getiriyor olsa da- “Eğitiminizi işçi ve köylüler karşıladı, şimdi bunu karşılığını verme zamanınız geldi” cümlesi ile toplum için çalışmaya yönlendirilen kadına sevgilisinin “Öbür tarafa (Batı’ya) geçince, istediğin kadar uyuyabileceksin. Ben yeteri kadar kazanıyorum, senin çalışmana gerek yok” demesi ve Batı’ya kapağı atmak için her şeyi yapmaya hazır diğer kadının Batı’dan gelen bir alışveriş kataloğundan adeta büyülenmesi filme öteki tarafa da bir eleştiri getirme fırsatı veriyor. Evet, bu eleştiriler sert ve sürekli olmayıp sadece bu diyaloglarla sınırlı kalıyor ama hikâyesinin odak noktası başka olan bir film için değerli ve saygı duyulması gereken eleştiriler bunlar.

En parlak yıllarını 1970’lerde yaşayan ABD’li Chic grubunun 1978 tarihli “At Last I am Free” şarkısını -aslında şarkı bir erkekten kurtulup özgür olan bir kadını anlatsa da- kapanış jeneriklerinde kullanan filmin kimi entelektüel göndermelerine de dikkat etmek gerek. Kitaplar üzerinden Mark Twain ve İvan Turgenyev’e, ve “Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi” adlı tablosundaki bir ayrıntının çarpıcı analizi üzerinden Rembrandt’a yapılan göndermeler hikâyenin entelektüel çekiciliğini artıyor kuşkusuz. Senaryonun hiç telaşa kapılmadan derdini dile getirebilmesi ve kadın ile erkek doktor arasındaki, kuşkunun doğurduğu soğukluktan güvenin yardımcı olduğu bir sevgiye dönüşen ilişkiyi adım adım ve inandırıcılığını yitirmeden adeta belgelemesi gibi artıları da olan bir film bu. Doğu Almanya’yı bir “cehennem” gibi gösterecek bir görselliğin kolayclığından kaçınabilmesi ve kuşkunun hüküm sürdüğü bir ortamda güvenin bir şekilde yolunu bulabilmesini anlatabilmesi ile de önemli olan filmde, Nina Hoss’a eşlik eden Ronald Zherfeld’in “güven” temasının hayli önemli olduğu bir filme çok yakışan “güven uyandıran” oyunu ve görüntü yönetmeni Hans Fromm’un kaydırmalar veya zumlara hemen hiç başvurmayan ve karakterleri adeta çevrelerinden yalıtarak seyircinin gözlemine emanet eden yalın görüntüleri de takdiri hak ediyor kesinlikle.