Cam Perde – Fikret Reyhan (2023)

“Ben çocuğumun elin adamı ile yaşamasını istemiyorum, tamam mı? Bunu bize yapma, Nesrin!”

Boşandığı eşi tekrar birlikte olmaları için peşinden ayrılmayan ve yeni erkek arkadaşı ile ilişkisinde bir karar aşamasında olan bir kadının hikâyesi.

Fikret Reyhan’ın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Ankara’da 1 (Jüri Özel Ödülü), Adana’da 3 (Film, Kadın Oyuncu ve Kurgu) ve İstanbul’da 2 (Jüri Özel Ödülü ve Erkek Oyuncu) ödül kazanan yapıt ülkemizde sıkça rastlanan türden bir kadın hikâyesini sade bir sinema dili ile anlatan ilginç bir çalışma. Bir erkeği hayatından çıkarmaya çalışırken, bir diğeri ile yeni bir hayat kurmanın eşiğinde olan bir kadının mücadelesini gerçekçi bir öykü ve başrol oyuncularından Selen Kurtaran ve Alper Çankaya’nın başarı performansları ile, klişe bir iyi/kötü ayrımına başvurmadan anlatan yapıtın, bazı oyuncuların performansının vasat olması ve öykünün zaman zaman daha güçlü olmaya ihtiyacı varmış duygusunu yaratması gibi sorunları da var. Sinemamızın anlatmaya pek yanaşmadığı türden bir hikâyeyi karşımıza getiren film, Fikret Reyhan’ın önceki çalışmalarında da kanıtladığı toplumsal gözlem gücünün bir örneği ve ilgiyi hak eden bir yapıt.

Nesrin (Selen Kurtaran) eşi Ömer’den (Alper Çankaya) ayrılmış ve dört yaşındaki çocuğu ile yaşayan bir genç kadın. Bir yandan, erkek arkadaşı da olan Selim’in (Uğur Karabulut) pastanesinde çalışırken, ayrıca ablasının eşi ile birlikte sipariş üzerine pasta da yaparak ek bir gelir için de çaba harcamaktadır. Ömer’in tekrar birlikte olmaları için ısrarı ve aldığı uzaklaştırma kararının da sorunu çözmemesi gibi önemli bir sorunu olan Nesrin, henüz evli olmadığı Ömer’den hamile kalmıştır ve bu konuda da bir karar almak durumundadır. Reyhan’ın senaryosu medyaya sıkça yansıyan türden ve gündüz kuşağı televizyon programlarının da değişmeyen konusu olan bu öyküyü, kadının hissettiği psikolojik şiddeti sadelikle ele alan ve sorunun bizimki gibi toplumların yapısından kaynaklanan kompleksliği ve “çözümsüzlüğü”nü sergileyen bir içerik ile anlatıyor.

Reyhan ilk birkaç sahne ile Nesrin’in bağımsız ruhunu, yalnız yaşayan tek çocuklu bir kadın olduğunu, bir pastanede çalıştığını ve bu mekânın sahibi olan erkekten hamile olduğunu ve peşinde dolanan bir erkeğin varlığını anlatabiliyor bize ve bunu oldukça ekonomik bir senaryo ile başarıyor üstelik. Bunu yaparken eski kocayı klişe bir “kötü eski koca” profili ile çizmekten uzak durması ve onu da tüm beklentileri ve çabaları ile bir birey olarak anlatmaya çalışması çok doğru bir seçim olmuş. Yaşamını düzene sokmaya çalışan, tekrar oğlu ve eski eşi ile birlikte olmaya çalışan Ömer’in ısrarlı davranışının ardında yatanın, onun bireysel yapısı kadar (belki ondan da çok), toplumsal alışkanlıklar olduğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor bu tercih. Belki ortalama bir seyirci için yeterli olmayabilir ama final sahnesinin çarpıcı ve çok etkileyici bir örneği olduğu gibi, öykünün geriliminin doğal ve gerçekçi olmasını da sağlamış böylece Reyhan. Aksayan nokta ise Selim karakterinin davranışları üzerinde gösteriyor kendisini; onun Nesrin’i sürekli korumaya çalışması ve kadının Ömer ile ilgili durumu yönetme biçiminden mutlu olmaması bir eleştirinin kaynağı sanki ama senaryonun burada tam olarak neyi eleştirdiği pek açık değil ve açıkçası gerçekçi de görünmüyor. Bu sorunu daha da artıransa, Uğur Karabulut’un özellikle konuşmasında kendisini gösteren vasat oyunculuğu. Filmdeki bazı yardımcı oyuncularda da karşımıza çıkan bir donukluk ve “amatörlük” var Karabulut’un performansında.

Meyveli pasta siparişinin bir sonraki planda çikolatalıya dönüşmesinin -anlaşılan- gözden kaçtığı filmin baştaki “teyze ve yeğeni dövmecide” sahnesini Nesrin karakterinin bağımsız ve güçlü, kendi kararlarını alabilen biri olmasının sembolü olarak kullanmış anlaşılan Fikret Reyhan. Selim’in koruyucu tavrının kadını rahatsız etmesinin de açıklayıcısı olarak düşünülmüş olabilir bu sahne ama öyküde çok da bir yere oturuyor gibi durmuyor açıkçası. Ayrıca bir sahnedeki öğrenci görüntülerinden anlaşıldığı kadarı ile henüz lise öğrencisi olan bir yeğeni bu -belki de- sembolik eyleme alet etmenin doğruluğu da tartışmalı.

Filmin finalle ilgili seçimi, başı ve sonu belli olan öykülere düşkün olanları tatmin etmeyebilir ama yapıtın hem içerik hem biçim olarak en başarılı bölümü bu kesinlikle. Kameranın sabit olduğu bu görüntüde uzun süre bir boş merdiveni gösteriyor bize yönetmen, daha sonra karakterlerden birinin o merdivenleri çıkmasına tanık oluyoruz; ardından yine bir süre boş merdiven basamakları geliyor görüntüye. Böylece önce “gelebilecek mi?”, ardından da ”peşinde mi?” sorusu ile peş peşe iki güçlü gerilim ânını ustalıkla yaratıyor film ve seyirciye iyi ya da kötü bir son verme kolaylığından kaçınıyor. Bu da çok doğru bir tercih olmuş Reyhan adına; çünkü anlatılanın sadece Nesrin’in öyküsü olmadığını, benzer hikâyelerin bu coğrafyada her gün yenilerine tanık olduğunu hatırlamamızı sağlıyor bu final. Bu öykülerin kiminin iyi olacaktır sonu, kiminin kötü; dolayısı ile önemli olan, tek tek sonları değil, varlıklarıdır bu hikâyelerin. Fikret Reyhan onlardan sadece birini anlatıyor bize ve kadın olmanın bizimki gibi toplumlarda nasıl zor bir rol üstlenmek demek olduğunu hatırlatıyor sade sineması ile.

Reyhan’ın gözlem yapma ve bunu sinema öykülerine yansıtma becerisinin, bugüne dek çektiği üç uzun metrajlı filme (2017 tarihli “Sarı Sıcak”, 2020 tarihli “Çatlak” ve 2023 yapımı “Cam Perde”) ülkemizin toplumsal resmi için birer sosyolojik çalışma kimliği kazandırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gördüklerini titizlikle yazılmış ve slogan atmayan öyküler ile aktarıyor bize ve ileride 2000’li yılların Türkiyesi’ni araştıracaklara görsel belgeler bırakıyor yönetmen kesinlikle. Günümüz Türkiye sinemasının kısır entelektüel hikâyelerle sulu komediler arasında sıkışıp kaldığı günümüzde, Reyhan zaman zaman çağdaş İran sinemasının başarılı örneklerini hatırlatan hikâyeleri ile hem sinemamızın gitmesi gereken yönü işaret ediyor hem de yedinci sanatın “insanı insana anlatması” gerektiğini hatırlatıyor.

Çatlak – Fikret Reyhan (2020)

“Nasıl bize sormadan el âlemden borç aldıysan, bize sormadan da paşa paşa ödeyeceksin”

Arkadaşından aldığı ve ailesine verdiği borcun geri ödenmesi talebi ile karşı karşıya kalan bir genç adamın ailesinin içinde su üstüne çıkan gerilimlerin ve sürtüşmelerin hikâyesi.

Fikret Reyhan’ın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Yönetmen, Senaryo ve Sinema Yazarları (FIPRESCI) ödülü ve Antalya’da Jüri Özel Ödülü ve beş kadın oyuncusuna birden verilen Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film yurt dışı ve yurt içi festivallerde başka ödüllere de aday olmuş veya bu ödülleri kazanmıştı. Sessiz bir jenerikle başlayan ama bir gün içinde olup biten hikâyesini tamamı bol diyaloglu sahnelerle anlatan film günümüz Türkiyesi’nden çok tanıdık gelecek bir aile öyküsü getiriyor seyircinin karşısına. Görünürdeki sevgi ve saygı ilişkilerinin arkasındaki ikiyüzlülükleri ve paranın ilişkileri nasıl biçimlendirdiği ve yozlaştırdığını alçak gönüllü ama giderek artan gerilimi ve seyirciyi yavaş yavaş içine alan hikâyesi ile güçlü bir biçimde resmeden film, ailenin bir kurum olarak nasıl kısıtılayıcı ve yargılayıcı bir yapıya dönüştüğünü de oldukça ikna edici bir biçimde anlatıyor.

Eleştirmenler ile sinema yazarları arasındaki ezelî ve ebedî -doğal- sürtüşme düşünüldüğünde Fikret Reyhan’ın yapıtını 2019’da bir trafik kazasında hayatını kaybeden eleştirmen Cüneyt Cebenoyan’a ithaf etmesi hoş ve doğru bir jest olmuş. Reyhan’ın yerinde seçimlerinin sadece biri bu; önemli bir kısmı bir evin sınırları içinde geçen filminde bu sınırları ilişkilerin boğucu ve yargılayıcı yanlarını göstermekte ustaca kullanmış yönetmen örneğin. Kalabalık bir ailenin bireyleri arasında yaşananları parayı (bir amaç ve araç olarak) odağına alan bir öykü ile anlatıyor Reyhan ve her ânı, her repliği, her unsuru ve her olgusu bu topraklarda yaşayan herkese -belki de korkutucu derecede- tanıdık gelecek bir sonuç elde ediyor. Bir tiyatro sahnesine de rahatlıkla ve etkileyici bir şekilde taşınabilecek bir içeriği olan hikâye ülkenin günümüz toplumsal gerçeklerinin bazılarını da başarılı ve net bir biçimde parçası yapabilmesi ile de dikkat çekiyor. Klostrofobik öyküsüne rağmen seyirciyi hep yanında tutabilmesi ise gösterdiklerinin dürüstlüğü ile ilgili olsa gerek.

Dev rezidanslar ve inşaatların bir şekilde kendilerini görsel olarak veya sözler üzerinden devamlı gündeme getirdiği (eskiden sulak olan araziye yapılan gökdelen, kaçak inşa edilen katlar vs.) hikâye Londra’da yaşarken borç aldığı arkadaşı ve onun ağabeyi ile buluşan genç bir adamın görüntüleri ile açılıyor. Bu gencin, ailesininin de aynı apartmanda yaşadığı evine getirdiği arkadaşı hâlâ Londra’da yaşamaktadır ve şimdi kendisinin de ihtiyacı olan parasının geri ödenmesini istemektedir. Yüzeyde oldukça medenî konuşmalar geçer aralarında ama bir gerilimin ortama hâkim olduğu, Reyhan’ın ve Macar görüntü yönetmeni Marton Miklauzic’in yalın bir ustalığı olan kamera çalışması sayesinde kendisini hep hissettiriyor. Ailedeki babanın borç alınan paranın borsadan (kumardan) kazanılmış olmasından rahatsızlığı, annenin misafir erkeklerin elini sıkmaması ve “Kuran’a el basma talepleri” gibi öğelerin tipik bir Türkiye muhafazakârlığının örneği olduğunu gösterdiği aile borcu geri ödemek istemektedir ama o para ile yapılanlardan (personel servisi olarak çalıştırmak üzere araç satın alma, yaşadıkları apartmanı ele para geçtikçe büyütme) sonra malî kaynakları yoktur bunun için. Borcu kapatabilmek için ne yapılabileceğini bulmaya çalışan aile düzenli mangal günlerinden birinde bir araya gelir ve konuşmalar bir süre sonra aile içindeki tüm sürtüşmelerin ve gerilimlerin ortaya çıkmasına yol açar.

Hikâyesinin çok önemli bir kısmını gerçek zamanlı anlatan film dürüstlüğünü bu tercihi ve hiçbir bölümünde zorlamaya başvurmaması sayesinde elde etmiş görünüyor. Paranın yavaş yavaş ana karakterine dönüştüğü ve tüm ilişkilerin sınırlarını ve içeriğini belirlediği hikâyede ekonomik zorlukların ve ayakta kalma çabasının bir ailede yarattığı “çatlak”ların ve bu çatlakların o yapıyı nasıl yozlaştırdığı ve çökerttiğinin vurucu bir resmini çizmiş bize Reyhan ve bunu son derece sade ve ekonomik bir sinema dili ile yapmış. Ailenin toplandığı evin boş salonunu bir süre gösteren tepe kamerası bizi “Tanrı” konumuna koyarak yarattıklarımızın içine düştüğü trajik durumla yüzleştiriyor ve bir bakıma hesap soruyor bizden. Bu boş salonu başka bir ailenin de kendine has görünen ama öte yandan diğerleri ile çok da benzer olacak hikâyeleri ile dolduracağını düşünmek, daha doğrusu bilmek ise elbette ayrıca hüzünlendiren bir resim getiriyor karşımıza. Özellikle başlarda kullanılan el kamerasının güçlü ve rahatsız edici bir tedirginlik duygusunun seyirciye geçmesini sağladığı filmin kurgusunu da yapan Reyhan 2017’de çektiği “Sarı Sıcak”tan sonra bir kez daha dürüst, sorumlu ve gerçek bir hikâye anlatarak bize, bir başarıya daha imza atmış özetle söylemek gerekirse. Tüm üyelerinin birden hikâyenin kahramanı olduğu ailedeki çatlak ise kuşkusuz ki bireysel değil, toplumsal bir durumun işareti olarak çok önemli, hatta yaşamsal bir sorunu hatırlatıyor.