Mysterious Skin – Gregg Araki (2004)

“Sekiz yaşında olduğum o yaz hayatımdan beş saat kayboldu. Beş saat. Kayboldu. Hiçbir iz bırakmadan yok oldu”

Her ikisi de çocukluklarında cinsel tacize uğrayan iki delikanlıdan birinin hatırla(ya)mayarak, diğerinin unut(a)mayarak travmaları ile baş etmeye çalışmalarının hikâyesi.

Scott Heim’in 1996 tarihli ve kendi hayatından da esinlendiği aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu yazan Gregg Araki’nin, yönetmenliğini de yaptığı ABD ve Hollanda ortak yapımı bir film. Heim’in Prince Gornolvilas tarafından tiyatro sahnesine de uyarlanan romanından yola çıkan Araki’nin senaryosu pedofili ve bu korkunç eylemin, kurbanları üzerinde yarattığı travmayı tüm sertliği ile anlatmaktan çekinmeyen ve yönetmenin filmografisindeki en olgun çalışmalardan biri. İki başrol oyuncusunun, Joseph Gordon-Levitt ve Brady Corbet’in, yaşadıkları travmalarla birbirinden çok farklı yollarla baş etmeye çalışan karakterlerini güçlü performanslarla canlandırdığı filmde Harold Budd ve Robin Guthrie’nin öykünün içeriğine çok iyi uyan orijinal müziklerinin yanında, Araki’nin tüm filmografisindeki şarkı seçimlerinin bir benzerini tekrarlaması da dikkat çekiyor. Çocuk oyuncuların sakıncalı sahnelerin çekimlerinden etkilenmemesi için özel bir itina gösterilen filmin bazı sahneleri ve diyalogları oldukça sert görünebilir ve anlaşılan Araki özellikle tercih etmiş bu sonucu. Bir büyüme hikâyesini, şiddetli bir travmayı ekleyerek anlatan filmin içeriği bazı tartışmalara yol açsa da, gösterime girdiğinde psikologlar yapıtı çocuklukta yaşanan cinsel tacizin etkisinin uzun yıllara yayıldığını güçlü ve doğru bir şekilde anlattığını vurgulayarak övdüler.

Film öykünün iki kahramanını sekiz yaşlarından sonra ilk kez on yıl sonra bir araya getiriyor. O zamana kadar her ikisinin zaman zaman anlatıcı olarak yer aldığı kişisel öykülerini 1981’den 1991’e uzanan bir dönem boyunca paralel olarak anlatıyor senaryo. Brian (Brady Corbet) sekiz yaşındayken ne olduğunu hatırlayamadığı kayıp bir beş saat yaşamıştır ve o günden sonra aklını UFO’lara ve uzaylılara takmış, adını koyamadığı bir şekilde, o beş saatte olanları bu dünya dışı varlıklarla ilişkilendirmiştir. Neil (Joseph Gordon-Levitt) ise, Brian’ın aksine aynı dönemde kendi yaşadıklarını çok iyi hatırlamaktadır ve şimdi hayatını kasabasının erkeklerinin cinsel isteklerini para karşılığı yerine getirerek sürdürmektedir. Neil’in bildiği ama konuşmadığı olayları tekrar gündemlerine sokacak olan, Brian’ın o kayıp beş saatin sırrını çözme çabası olacak ve on yıl sonra ilk kez bir araya gelmek zorunda kalacaktır bu iki delikanlı.

Harold Budd ve Robin Guthrie’nin tedirgin, gerilimli ama masumiyeti de çağrıştıran müziğinin eşlik ettiği ilginç bir jenerikle açılıyor film. Başta net olmayan bu görüntülerde yukarıdan dökülen renkli küçük nesneleri görüyoruz ve sevimli bir küçük çocuğun başına dökülen bu şeylerin farklı renklerdeki kahvaltılık gevrekler olduğunu anlıyoruz sahnenin sonunda. İlerideki sert bir sahneye gönderme olan bu açılıştan sonra, önce Brian’ın sonra da Neil’in kişisel hikâyelerini izlemeye başlıyoruz. Senaryosunda gerek o 1981 yazında gerekse sonrasında yaşananları sertlikten kaçınmayan bir netlikle anlatıyor Araki ve eylemleri, tamamı ile doğrudan göstermese de, ima etmenin çok ötesine geçerek sergiliyor. Bu tercihin etkisi kaçınılmaz şekilde güçlü elbette ama pek çok sahnede aynı seçimin tekrarlanması gerekliliğini de tartışmalı kılıyor; ne var ki Araki’nin sinema dili filmografisinin diğer örneklerinde de görülebileceği gibi genellikle bu netlikte oldu her zaman ve diğerleri ile kıyaslandığında çok daha olgun dursa da bu dil burada, sonucun tipik Araki olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. İki başrol oyuncusu dışındakilerin, özellikle de tacizci ve/veya sapık erkekleri ve diğer pek çoğunu canlandıran oyuncuların performanslarındaki bazen bir parça fazla ileri giden abartı boyutunu da yine yönetmenin özel bir tercihi olarak görmek gerekiyor. Neyse ki özellikle Gordon-Levitt’in oyunculuğunun bu abartıdan uzak kalması ve Corbet’in de her zaman olmasa bile ona benzer şekilde eşlik etmesi ile, film olgunluktan çok uzak düşmüyor.

Neil’in fazlası ile cinsel güdülerle dolu, Brian’ın ise aseksüel görünen yaşamlarında çocuklukta yaşananlara ek olarak aile içi başka unsurların da etken olduğunu söylüyor senaryo; hikâyeye ek bir boyut katıyor bu öğeler ama zaten var olan sertliği bir adım daha ileriye taşıyor ve gerçekçiliği de zedeliyor bir parça. Aslında filmin yaratıcılarının bazılarının yaşamlarının izlerini taşıdığı bir çalışma bu ve bu ek unsurların gerekliliği de tartışmaya açık. Örneğin senaryoya kaynak olan yarı-otobiyografik romanın yazarı Scott Heim’in çocukluk ve ilk gençliği tıpkı Neil ve Brian karakterleri gibi Kansas’ın Hutchinson şehrinde geçmiş ve o da Neil gibi bir eşcinsel. Filmde tacizci beyzbol koçunu oynayan Bill Sage’de çocukluğunda bir pedofili kurbanı olmuş ve kendi ifadesine göre, “tacizcilerin normal insanlar gibi göründüğünü” anlatmak için kabul etmiş rolünü; ama Araki ve görüntü yönetmeni Steve Gainer’ın bazı sahnelerdeki kamera tercihleri onun bu “normal” söylemine ters düşecek bir içeriğe sahip.

Gregg Araki filmografisine aşina olanların tahmin edebileceği türden pek çok şarkı yer alıyor soundtrack’te. 1997’de Billboard dergisine verdiği röportajda “Film, sanat veya başka herhangi bir şeyden daha çok müzikten etkileniyorum… Müzik benim için sadece bir arka plan gürültüsü değil, filmin tematik ruhudur” diyen Araki’nin favori şarkıcı ve grupları (Slowdive, Cocteau Twins vs.) burada da çıkıyor karşımıza ve shoegaze, dream pop, post-punk, electro-industrial gibi bağımsız/alternatif türden pek çok şarkı öyküyü destekliyor. Bu şarkıların önemli bir kısmını çok kısa süreler boyunca dinliyoruz ama hikâyenin doğru anlarında kullanılıyorlar ve karakterlerin duygularına ve sürdürdükleri yaşamlara uyumlu biçimde eşlik ediyorlar.

“Yani bazen başka çocuklar da oluyordu ama ben onun en kıymetlisiydim. Ben onun tek gerçek aşkıydım” ve “Ben onun gözdesiydim. Herkesin içinden beni seçti. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama bu olay ilk başladığında onur duydum” gibi cümlelerin bir pedofili kurbanının ağzından çıktığını duymak ilk başta tuhaf gelebilir ama film bu sözlerin gerçekçiliğine ikna ediyor bizi. Öykünün sertliğini artıran unsurlardan biri de tam olarak bu; bir çocuğun kendisine karşı en iğrenç eylemlerden birini gerçekleştiren bir yetişkinin “kendisini seçtiği” için onur duyması kuşkusuz çok korkutucu bir sonuç. Gerek Brian’ın gerekse Neil’in ruhlarındaki farkında oldukları ve olmadıkları yaraları açan, hissettikleri ya da hissetmedikleri boşlukları yaratan bu kafa karışıklığı aynı zamanda elbette. Brian’ın hayal ettiği uzaylılar ve Neil’in yaşamını kazanma şekli bu yaraların ve boşlukların sonucu kuşkusuz. Noel gecesinde evin dışından gelen “O Holly Night” ilahisinin eşlik ettiği final sahnesinin içeriği bir son isteyenleri tatmin etmeyebilir ama tam da olması gerekeni izliyoruz kesinlikle. Yıllar önce açılan o yaranın gücünün resmini çizmeye önemli bir katkı sağlıyor bu tercih ve iki örselenmiş ruhun bu sahnesi filmin en sıcak bölümünü oluşturuyor.

Hikâyenin farklı bölümlerinde iki ana karakterin anlatıcı sesini duymamız ve ancak son bölümlerde ilk kez bir araya gelmeleri filme çekici bir hava katmış. Birbirlerinden haberi olmadan öykünün farklı bölümlerini tamamlıyor iki karakter ve ruhlarındaki boşlukları da dolduruyorlar bir bakıma. Bir tecavüz sahnesinde failin kurbanının başına defalarca bir bebek şampuanı ile vurulmasını -eğer tesadüf değilse- ilginç/tuhaf bir tercih olarak anmamız gereken filmde Joseph Gordon-Levitt’in performansı rol arkadaşınkini epey geride bırakan bir düzeye çıkmış. Bunun nedeni Brady Corbet’in oyunculuğunda sıkıntı olması değil; aksine Corbet de rolünün hakkını veriyor ama Neil karakterinin daha ilginç ve çok boyutlu olmasının da katkısı ile Gordon-Levitt seyircinin yüreğine dokunacak güçte bir resim çiziyor tartışmasız bir şekilde. Nihilist denebilecek ve neredeyse kendi kendini yok eden bir karakter Neil (dönemin AIDS yılları olduğuna dikkat edelim) ve hak ettiği bir performansla çıkıyor seyircinin karşısına Joseph Gordon-Levitt’in sayesinde. Öyküdeki karakterlerden birinin sözlerinin (“İnsanların kalbinin olduğu yerde, Neil dipsiz bir kara kuyu taşıyor”) çok iyi tarif ettiği Neil karakterini başka bir oyuncu ile ilişkilendirmemizi imkânsız kılacak bir başarı göstermiş oyuncu. Biri sonradan Brian ile de tanışan ve dost olan iki yan karakterin (Neil’in çocukluk yıllarından beri yakın arkadaşı olan Wendy rolünde Michelle Trachtenberg, Eric rolündeyse Jeff Licon’u izliyoruz) öyküye pek katkıları olmayan filmin küçük kasaba yaşamının boğuculuğunu ve sıkıntısını daha güçlü biçimde ele alamamak ve pek çok karakteri yeterince derinleştirememek gibi sıkıntıları da var ama yine de Araki’nin bu yapıtı kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Tenin Gizemi”)

Film Ekimi 2014 – 1

Mucizeler (Le Meraviglie) – Alice Rohrwacher : Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü alan film İtalyan yönetmen Alice Rohrwacher’in ikinci uzun metrajlı çalışması. Büyük laflar etmeden ve dramatik olayların peşine düşmeden kaybolmakta olan bir hayata, burada İtalyan köy hayatına adanan bir ağıt olarak nitelenebilir bu çalışma. Dört kızı ve karısı ile bu hayata sığınmış görünen ve değişmeye veya değiştirmeye sonuna kadar direnen bir adamın, değişen (daha doğrusu ekonomik ve politik sistemler tarafından değiştirilen) bir dünyaya nereye kadar direnebileceğini seyircisine de düşündürten film, bunu genç kızların en büyükleri üzerinden anlatılan bir büyüme hikâyesi ile de birleştirmeyi başarıyor. Babanın otoriter (ama pek de sözünü dinletemeyen bir otoriterlik bu!) havasının doğallığı ile televizyon yarışmasındaki demokrasinin(!) yapaylığını da akıllıca yan yana getiren film reality şovları ile ustaca dalgasını geçiyor. Özellikle Etrüsk tarihi (daha doğrusu onun sahte kelimesini sonuna kadar hak eden taklidi) üzerinden yaratılan ve yarışmacıların bir adada toplandıkları yarışma programı, içine atıldığımız sahte mücadeleleri ve hikâyeleri dibine kadar sömürülüp sonra hemen unutuluveren bireyleri bize hatırlatırken, film özellikle çocuk oyuncularının başarısı ile de dikkat çekiyor. Rohrwacher’in bu ilginç filminin kimi anları ile İtalyan Yeni Gerçekçi akımının filmlerini hatırlattığını da belirtmek gerek. Yok olan bir “doğal” hayat ve yerine koyduğumuz sahtelikler üzerine görülmesi gerekli bir film olan bu çalışma, küçük mizahı ile de dikkat çekiyor. Karakterlerini seyirciye yeterince tanıtamamak gibi bir sıkıntısı olsa da filmin bütünü içinde çok da rahatsız edici değil bu durum.
(“The Wonders”)

Karda Bir Beyaz Kuş (White Bird in a Blizzard) – Gregg Araki : 2010 tarihli ve eşcinsel sinemanın en kötü örneklerinden biri olan “Kaboom – Gümmm” adlı filminden dört yıl sonra Araki gerilimi de olan bir dram yapmayı seçmiş Laura Kasischke’nin romanını kendi senaryosu ile sinemaya uyarlayarak. Romanı bilmiyorum ama film hemen tüm tanıtımlarının ortak cümlesi olan “annesi kaybolan bir genç kızın” dramını (veya travmasını) anlatmaya soyunmuş olsa da bunu pek başarabilmiş görünmüyor. “Kaboom” ile kıyaslandığında -neyse ki- daha dozunda tutulmuş bir oyunbazlığı var filmin ama yine de “renkli” bir havadan kaçın(a)mamış görünüyor yönetmen. Kaçınamayınca da yaratmak istediği gerilim veya dram da daha çok bir sıradan bir gençlik filminde görebileceğinizden farklı olmamış ne yazık ki. Araki’yi tanıyanların tahmin edebileceği ama diğerleri için belki çarpıcı olabilecek finaldeki sürpriz eğlendirebilir bazılarını mutlaka ama sadece bu, filmi ayağa kaldırmaya yetmiyor. 1980’lerden güzel şarkılar, Araki ve görüntü yönetmeni Sandra Valde-Hansen’in yaratttığı estetik dünya ve cinsel keşif peşindeki karakteri ile kimileri için çekici olabilir yine de.

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron) – Roy Andersson : İsveçli yönetmen Roy Andersson’un “Yaşayanlar” üçlemesinin bu sonuncu filmi Venedik’te Altın Aslan ödülünü almıştı bu yıl. Her bir sahnesi kesintisiz ve sabit kamera ile çekilmiş tek plandan oluşan film bu tercihinden kaynaklanan statikliği, absürt mizahı ve gerçeküstücü öğelerini anlamanın (daha doğrusu yorumlamanın) çaba gerektirmesi nedeni ile herkese göre değil kuşkusuz. Bazı bölümlerinin (özellikle iki satıcı ile ilgili bölümler) bir parça sarkmış göründüğü çalışma, bu kusuru bir yana bırakılırsa görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Senaryoyu da yazan Andersson çok çarpıcı bölümler yaratmış hikâyesinde. Örneğin 17. Yüzyılda Rusya ile savaşmaya giden ve bir başka bölümde de geri dönen İsveç ordusunun ve kralları 12. Karl’ın sahneleri kesinlikle çok başarılı. Benzer şekilde İkinci Dünya Savaşı sırasında paraları olmadığı için içkilerini birer öpücükle ödeyen askerler veya hemen açılıştaki flamenko dans dersi bölümleri çok eğlenceli. Andersson filmlerinde sıklıkla yaptığı gibi İsveçliler’in hayat tarzları ile de sıkı bir şekilde geçiyor dalgasını (siparişi verdikten sonra ölen adamın siparişinin ne olacağı konusu veya apartmanın kuralları nedeni ile kendi evine giremeyen adam gibi). Filmdeki tüm telefon konuşmalarının değişmez cümlesi olan “iyi olduğunu duyduğuma sevindim” cümlesi insan ilişkilerindeki sıcaklıktan uzak “profesyonel samimiyeti hatırlatırken”, film bir ağaç dalına konup insanlığın halini seyreden bir güvercin gibi gözlüyor insanoğlunu ve gördüklerini de bize aktarıyor küçük hikâyeler halinde. Geçmişteki monarşizmden günümüzdeki kapitalizme insanın hep sömürüldüğünü de hatırlatıyor bize Andersson görsel gücü hayli yüksek olan bu filminde. Her bir statik sahne ayrıntılara önem veren seyircisini de görselliği ile ödüllendiriyor ve vampir maskelerinden zombiler gibi yürüyen karakterlerine ve pek çoğunun yüzü ölümün beyazlığını taşıyan karakterleri ile ölümün kendisini de doğrudan veya dolaylı olarak sürekli hatırlatıyor bize.
(“A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence”)

Film Ekimi 2010

Güzel Bir Hayat Düşlerken (Cirkus Colombia) – Danis Tanovic : Umut veren bir başlangıçtan sonra süratle vasatlığa kayan bir film. Balkanlar, çatışma, aşk, rejim değişikliği, dönüşüm, arkadaşlık üzerine hem bunların tümünü kapsayan hem de her birini ele alan çok daha iyi filmler var. “No Man’s Land” filminin yönetmeninden bir hayal kırıklığı. Hikâye tahmin edilebilir, oyunculuklar sıradan…

İnsanlar ve Tanrılar (Des Hommes et des Dieux – Of Gods and Men) – Xavier Beauvois : Günümüz (ya da yakın bir geleceğin) Türkiye’si düşünülerek seyredilince ayrıca bir tat verecek “ağırbaşlı” bir film. Karşımıza getirdiği durumun altını çizmeyen, yalınlıktan taviz vermeyen, fanatizmin ve radikalizmin elde tutulabilir/yönetilebilir bir kavram olmadığını gösteren bir sinema eseri. Kuğu Gölü’nün müziği eşliğinde sergilenen ve klasik tablolardan esinlenmişe benzeyen rahip yüzleri sahnesi çok etkileyici. Hristiyanlık terminolojisini ve ideolojisini bir parça bilmekte yarar var. Ölüm sislere karışıp gitmek mi?

Mutluyum, Devam Et (HappyThankYouMorePlease) – Josh Radnor : Amerikan bağımsız sinemasından bir yeni örnek. Mutluluk arayışındaki farklı karakterler ve aralarındaki ilişkiler, büyük şehirde yolunu kaybedenler, kendisi ile dalga geçmek başta olmak üzere hınzır bir mizah, bol konuşma. Keyifli ve sıcak. Yeni bir şey yok ama sinemanın genç Woody Allen’lar tarafından hep dolu tutulması gereken alanından çekici bir örnek.

Hırsız (Der Räuber – The Robber) – Benjamin Heisenberg : Gerçek hayattan alınan konusu ilginç, anlatım profesyonel ama hemen tüm Alman/Avusturya filmleri gibi “soğuk”. Duyguların nerede ise izi yok bu filmde. Belki biraz fazla mekanik ama yine de çekici. Gerilimi, heyecanı dozunda ve oyunculuklar hayli başarılı. Finali hüzünlü ve bazı sahneleri özellikle de “soğuk” anlatımı ile hayli etkileyici.

Ağaç (The Tree) – Julie Bertucelli : Görüntü çalışması ve özellikle küçük oyuncusunun başarısı ile dikkat çeken, bir “kayıp” ile baş etme hikâyesi. Hüznün içindeki mizahı da çekip gösterebilen, metaforu bol, mücadelenin içindeki karakterlerinin umutsuzluktan umuda değişen ruh hallerini başarı ile yansıtan bir film. Amerikan sinemasının ustası olduğu “aile dramı” filmlerinin izinden giden ve kalıcılığı tartışmalı ama etkileyici bir çalışma.

Mezara Kadar (Get Low) – Aaron Schneider : Üst düzey oyunculukları en başarılı yanı. Her birinin ve özellikle Bill Murray’nin performansı kayda değer. Gizemli yanı belki yeterince gizemli değil veya çabucak filmin kendi de unutuyor bunu ama geçmişteki bir acıyı ve bunun sorumluluğunu taşımanın yükünü başarı ile aktaran ve klasik sinema bakışı ile çekilmiş bir film. Festivalden çok vizyona yakışıyor.

Gümmm (Kaboom) – Gregg Araki : Araki her alanda aşırıya gitmiş ve ortaya bir film ne derece kötü olabilir sorusunu sorduran bir film çıkmış. Renk skalasındaki her bir rengin en parlak halleri ile yer aldığı film, saçmalık seviyesinde ama maalesef saçmalığın o gizemli gücünü taşımadan. “O kadar kötü ki güleceksiniz” düzeyinde bile değil.

Aslı Gibidir (Copie Conforme – Certified Copy) – Abbas Kiarostami : Fatih Özgüven’in dediği gibi Kiarostami Avrupa’ya gelince Rohmer olmuş ve bence çok da iyi olmuş. Muhteşem bir Binoche, entelektüel derinlikten karı-koca diyaloglarına uzanan geniş bir içerik aralığındaki diyaloglar, küçük bir mizah, rol oynamalar ve olağanüstü Toskana. Sanat eserlerinin taklitlerinden taklit hayatlara, bir eseri beğenmemizi sağlayan şeylerin ne olduğu üzerine bir dolu soruyu karşımıza getiren o “sanatçı” filmlerinden.