Demolition – Jean-Marc Vallée (2015)

“Sevgili Champion Otomat Şirketi: Otomatınıza beş çeyreklik koydum ve fıstıklı şekerlemelerden almak için B2’ye bastım. Maalesef makineniz vermedi şekerlemeyi. Bu da çok sinir bozucuydu; çünkü hem çok açtım hem de on dakika önce eşim ölmüştü”

Eşini bir trafik kazasında kaybeden genç bir yatırım bankacısının, tesadüfen tanıştığı bir kadın ve çocuğu ile olan ilişkilerinin de yardımı ile hayatını sorgulama ve kendine yeni bir yön verme çabasının hikâyesi.

Kanadalı sinemacı Jean-Marc Vallée’nin Bryan Sipe’ın orijinal senaryosundan çektiği bir A.B.D. yapımı. Trajik bir olayın ardından gelmesi beklenen travmayı yaşa(ya)mayan adamın, özellikle finale doğru ilerledikçe bir “seyirciye kendini iyi hissettirme” eserine dönüşen hikâyesi vaat ettiği düzeyi popülerlik uğruna harcamış görünen bir çalışma. Başroldeki Jack Gyllenhaal’ın senaryonun kendisine yeterli malzeme vermemesine rağmen performansı ile dikkat çektiği film, kahramanının hobisine dönüşen ve hikâyeye adını veren “tahrip etme” arzusu ile ne demek istediği ya da der gibi göründüğünde ne kadar tutarlı olduğu hayli tartışmalı açıkçası. Yine de Gyllenhaal’ın oyunculuğu, travmatik bir olay yaşayan adamın hikâyesini kimi sıcak ve mizah (ama hafif türünden!) içeren anlar ile anlatması ve -Hollywood profesyonelliğinin doğal sonucu olarak- su gibi akıp giden anlatımı ile ilgi çekmeye aday bir film bu.

Filmin açılış sahnesindeki kazadan hemen önce kadın adamın uzun süredir su sızdıran buzdolabı ile ilgilenmemesinden şikâyet ediyor. Bir “son konuşma” olmak için çok uygunsuz bir konu bu ama tıpkı onlar gibi seyirciyi de hazırlıksız yakalayan kaza kaderin bir oyunu ve onlara daha anlamlı bir konuşma için seçim şansı tanımıyor. Sipe’ın senaryosu adamın -seyircinin beklediği- travmayı yaşamaması üzerinden ve bunun nedenini yavaş yavaş açarak sıkı bir vaatte bulunuyor aslında. Ne var ki senaryo “ideoloji”si açısından tutarsızlıklar içinde ve hikâyenin “mesaj”larına takılacak bir seyirciyi rahatsız edecek kusurlar içeriyor. “Kolay olan” onu yapmak olduğu için zengin bir iş adamının kızı ile evlenen ve kapitalizmin üretmek gerekmeyen ve somut bir karşılığı olmayan spekülasyonlar üzerinden para kazanma sektöründe çalışan adamın, bu kaza ile birlikte geçirmeye başladığı dönüşüm hikâyenin bir sistem ya da ideoloji eleştirisi yaptığı anlamına gelmiyor; hikâye bittikten sonra hissettiğiniz daha çok o hayatın bu adama uygun olmadığı oluyor. O hayatın karşısına ne koyduğunu anlamak pek mümkün değil ve bir süre sonra filmin tek gayretinin Jack Gyllenhaal’ın becerisi ve sevimliliği üzerinden bir mutlu sona doğru ilerlemek olduğu anlaşılıyor. Elde balyoz, zevkle tahrip edilip yıkılan o zengin evi bir sistem sembolünü yok etmekten çok, adamın kendi eski hayatı ile ilgili derdini anlatıyor daha çok. Finalde uzak çekimle gördüğümüz -ve anlaşılan binaların olduğu yere çökmesini sağlayan yöntemle patlatılan- bir binanın görüntüsünü film, kahramanımıza hediye edilen bir sürpriz olarak gösteriyor ama daha çok tam da onun eski hayatının bir başka alandaki karşılığı olan “kentsel dönüşüm”ü çağrıştırıyor bu sahne.

Kazadan önce yaşadığı hijyenik, zengin ve beyaz yakalı finansçı hayatının kimi sembollerinden (kaş almak, göğüs kıllarını traş etmel, trendeki sıradan insanlarla muhatap olmamak vs.) süratle uzaklaşmaya başlayan adamın dönüşümünün tanık olduğumuz hızında da bir sorun var ve bu da inandırıcılık problemi yaratan bir başka örnek oluyor, üst paragrafta belirtilen sıkıntıya ek olarak. Travma yaşamış görünmeyen adamın, yeni bir kadınla tanışmasına neden olan “otomat şirketine özel hayatından detaylar içeren mektup göndermek” gibi bir aksiyonun içine girmesi de filme kattığı hoşluk dışında tuhaf bir davranış olmaktan ileriye gidemiyor. Tüm bunlar ve örneğin Charles Aznavour’dan dinlediğimiz “La Bohéme” şarkısının eşlik ettiği sahneler yönetmen Vallée’nin tercih ettiği yolu söylüyor bize: Romantik komediye de hafifçe göz kırpan, estetiğine özen gösterilmiş, kahramanının sevimliliği ve dürüstlüğünden güç alan bir film çekmek. Bunu başardığı açık ve öyle olunca da hedefini tutturmak açısından başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Anlamsız olmakla kalmayıp rahatsız edici de olan kurşun geçirmez yelekli ve silahlı sahneler bir yana, filmin kendi koyduğu hedefler açısından aksamadığı söylenebilir özet olarak.

Kendisine sunulan yetersiz ve tutarsız senaryoya rağmen karakterini çekici kılmayı başaran Jack Gyllenhaal filmin en büyük kozu şüphesiz. Fazla uzamış görünen ve tekrarlanan “demolition” sahnelerini seyredilir kılan, hikâyenin tutarsızlıklarını örten hep o oluyor ve bir filmin tüm yükünü tek başına rahatça yüklenebildiğini bir kez daha kanıtlıyor bize. Onun oyunculuğu ve hayli özenle seçilmiş görünen şarkıları ile rahatça izlenen, kahramanının yaşamadığı travmayı seyircisine de yaşatmayan, mutlu etme hedefi ile yola çıkıp bunu başaran film sinema kalitesi açısından değil ama hoşluğu ile ilgiyi hak ediyor. Elindeki balyoz ile eski hayatından arınan adama -üstelik Gyllenhaal’a rağmen-empati duymak ise bir parça zor: Şu ya da bu nedenle kendi seçtiği bir hayattan (iş ve özel) bağımsızlığını ilan eden bir adam ile kıyaslandığında empatiyi çok daha fazla hak eden pek çok karakter oldu beyazperdede neyse ki! Afganistan’da ölen Amerikalı askerlerle ilgili sahnede yarattığı beklentiyi sistem eleştirisi yerine bireysel drama kayarak yok eden film bunun yerine bir başka beklenti yaratıyor ama: Elinde bir balyozla sistemi yıkan bir kahramanın hikâyesini görmek!