Michael K Nasıl Yaşadı – John Michael Coetzee

Güney Afrikalı ve sonradan Avustralya vatandaşlığı da alan John Maxwell Coetzee’nin 1983 tarihli romanı. Aralarında 2003’te aldığı Nobel’in de olduğu pek çok ödülün sahibi olan Coetzee’nin bu romanı da prestijli Booker’ın sahibi olmuştu. Güney Afrika’da ırkçı yönetimin hüküm sürdüğü tarihlerde, 1970 ve 80’lerde, hayali bir iç savaş sırasında geçen öykü Michael K adındaki bir adamın “nasıl yaşadı”ğını anlatıyor okuyucuya. Nedenini anlayamadığı bir savaşın egemen olduğu bir toplumda, tüm ”saf”lığı ile direnen bir karakter olan Michael K fiziksel görünüşü (tavşan dudaklı doğmuştur) ve, yavaş haraketleri ve sessizliğinin de katkısı ile herkesin az ya da çok tepeden baktığı birisidir. Roman onun annesi ile birlikte Cape Town’dan annesinin köyüne çıktığı yolculuğun öyküsü olarak başlarken, daha sonra genç adamın sessiz mücadelesi ve, yaşam ve özgürlük savaşının güçlü hikâyesi olarak devam edecektir. Temel olarak “insanın değeri” üzerine bir kitap bu ve Coetzee’nin aldığı Booker ödülünü haklı kılan dili, etkileyici bir başkarakter portresi ve savaşın (ve beraberinde getirdiği tüm kötülüklerin) neden olduğu anlamsızlığı güçlü bir biçimde anlatması ile çok önemli bir yapıt.

Coetzee romanın başına Antik Yunan döneminden bir filozof olan Herakleitos’un bir sözünü koymuş: “Savaş tüm insanlığın atası ve tüm insanlığın kralıdır; ve kimini tanrı yapar, kimini insan; kimini köle kılar, kimini özgür” (Türkçedeki ilk basım olan ve Adam Yayınları’ndan çıkan çeviride -orijinalinde var mıydı bilmiyorum ama- sözün sahibi ile ilgili bir bilgilendirme yok ve bu türden eksiklik kitapta birkaç kez daha çıkıyor okuyucunun karşısına). Filozofun bu sözü onun “zıtların birliği” ve “zıtların çatışması” kavramlarının bir örneği olarak gösterilir ve başka birkaç sözü ile birlikte Herakleitos’un düşüncesinde savaşın bir kavram ve gerçeklik olarak önemli bir yer tuttuğunun kanıtı olarak kullanılır. Coetzee’nin kitabı, taraflarını doğrudan dile getirmese de, Güney Afrika’nın ırkçı beyaz yönetimi ile siyah “gerillalar” arasında olduğu anlaşılan ve ima ettiği ve yıllarca süren savaşın aslında parçası olmayan Michael K’nin ondan nasıl etkilendiğini ve onun tarafından bir bakıma “köle” kılındığını anlatıyor ve genç adamın “özgürlük” arayışını ve mücadelesini, genel olarak “insan olma ve insan olarak görülme” mücadelesinin sembolü olarak kullanıyor.

Öyküsü boyunca karşısına çıkan tüm insanların az ya da çok kendilerinden aşağıda gördüğü veya kötü davrandığı ya da en iyi ihtimalle acıdığı bir adam Michael K; bunun tek istisnası bir süre kaldığı bir hastanedeki bir doktor ki onun tüm iyi niyeti, anlama çabası ve yardımcı olma arzusunda bile bir acımanın varlığını hissediyorsunuz. Romanı Michael K’nin doğumu ile açan Coetzee, bebeğin annesinin oğlunun tavşan dudağı karşısındaki tepkisi (“Anna K’nin daha ilk gününden bu kapanmayan ağıza ve içinin göz alıcı pembesine kanı ısınamadı. Karnında aylarca böyle bir şey büyütmüş olma düşüncesi bile onu ürpertmeye yetiyordu”) üzerinden ona hep sürecek olan bu olumsuz bakışın trajik bir örneğini veriyor. Babasını hiç tanımayan Michael K, zenginlerin (açık bir şekilde belirtilmese de, beyazların elbette) evlerinde temizlikçilik yapan annesi tarafından “özründen ve işlek bir zekâsının olmayışından dolayı “özel bir okul”a gönderiliyor ve kendi bozulan sağlığı nedeni ile ona ihtiyacı olunca yanına alıyor ancak. Belediye parkında bahçıvanlık yapan Michael K, kendisine karşı olan bu sevgisizliğine rağmen, hastalığı sırasında annesine samimi bir ilgi gösteriyor ve sonunda onunla birlikte köylerine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk ve sonrasında yaşananlar Michael K’yi farklı insanlarla tanıştıracak ve kendisini hastaneden dağlara ve bozkırdan değişik türdeki toplama kamplarına farklı mekânlarda bulacaktır.

Şehirlerde geceleri sokağa çıkma yasağı olan bir dönemde yaşıyor Michael K ve soyadı romanda hiç açık bir biçimde yazılmıyor. Soyadının K olarak belirtilmesini, Kafka’nın “Der Process” (Dava) romanının kahramanı Josef K’ye veya Heinrich von Kleist’ın “Michael Kohlhaas”ın aynı isimi kahramanına gönderme olarak görmek mümkün. Kafka’nın kahramanı ne olduğunu hiç öğrenemeyeceği bir suçla yargılanırken, asla erişemediği bir otorite ile başı derttedir. Michael K de içine düştüğü ve hatta taraflarından birinden olmakla suçlandığı bir savaşı anlamaz ama sorgulamaz da hiç ve “Herkes yardım ederdi nasılsa. İnsanlar iyiydi…” diye düşünecek kadar da “saf”tır. Oysa tüm öyküsü boyunca, doktor dışında herkes ona bu düşüncesinin yanlışlığını gösterip duracaktır; kötü davranmayanların tercihi ise genellikle onun varlığını görmezden gelmek olacaktır. Coetzee bu ilginç karakteri, bir iç savaş ortamında resmederek onun varlık meselesini daha da etkileyici kılmış görünüyor.

Üç bölümden oluşuyor kitap: ilk ve son bölümler yazarın ağzından anlatılıyor ve hep K’nin içinde olduğu anlar getiriliyor okuyucunun karşısına; ikinci bölüm ise bir rehabilitasyon kampında (gerillaların “topluma kazandırılması” için kurulan bir “eğitim kampı” bu) K’nin tedavisi ile ilgilenen ama onu tedaviye bir türlü ikna edemeyen doktorun ağzından yazılmış. Bu kamp K’nin atıldığı tek kamp değil; işsizler, evsizler, dilenciler ve “dağa çıkmaması” için gençlerin yerleştirildiği ve bedava işgücü olarak kullanıldıkları bir diğerinde de kalıyor genç adam bir süre. Uzun bir süre insanlardan uzak yaşayan (bunu seçen ve/veya olayların onu bu tercihe zorladığı) K’yi Coetzee’nin ağzından okuduğumuz bölümlerde yazarın, K’nin fiziksel ve zihinsel olarak yanında duruyormuş gibi bir dil kullanması adeta doğrudan K’yi dinliyormuşuz havası yaratıyor ve bu da okuyucu olarak bizim onu çok daha iyi anlamamızı sağlıyor. Onun bozkırın ortasındaki bir alanı kendisi için bir bahçeye dönüştürme çabasının, o toprakların askerlerin mayın döşediği bir alana dönüşmesi ile sonuçlanması gibi “trajedi”lerin anlamı (ya da aslında, anlamsızlığı) yazarın sade anlatımına rağmen, okuyucuya dokunan bir etkileyiciliğe bu sayede kavuşuyor.

Pek çok kişinin çok saf ve cahil biri olarak gördüğü ve buna göre davrandığı K’nin direnişinin, tüm sessizliğine rağmen, aslında oldukça güç ve cesaret gerektiren bir eylem olması romanın ana unsurlarından biri. Ona ulaşmaya çalışan doktorun “Hiç kimse unutulmaz” demesi veya yine onun K’ye yazdığı ve çok güçlü bir içeriği olan bir mektup havasında oluşturulan bölümdeki “Ne bir belgen var, ne ailen; bir dostun olmadığı gibi, kim olduğunun da bilincinde değilsin. Bilinmeyenlerin içinde bir bilinmeyen, öylesine bir bilinmez ki, neden bir dâhi olmasın!” sözleri, okuduğumuzun, dünyada iz bırak(a)mayan bir insanın öyküsü olduğunu söylüyor bize. Coetzee savaşın anlamsızlığının karşısına, Michael K’nin ve onun sembolü olduğu tüm insanların her birinin değerinin altını çiziyor ve yine her birinin görülmeyi/bilinmeyi hak ettiğini söylüyor.

Savaşın anlamsızlığının ortasında, doğal bir içgüdü ile özgürlüğünü arayan Michael K’nin bu mücadelesi üzerinden, “İnsan böyle yaşayabilir” diyerek aslında insanlığın ne kadar basit bir doğruyu yitirdiğini anlatıyor Coetzee. Özetlemek gerekirse, insanlarını -kitabın farklı bölümlerinde Michael K için kullanılan ifadelerden ve yaşadıklarından yola çıkarak söylersek- bir “asalak” ve “mahpus”a çeviren bir ülkenin bu kasvetli öyküsü okunması gereken çağdaş romanlardan biri.

(“Life & Times of Michael K”)

Barbarları Beklerken – John Michael Coetzee

Güney Afrikalı yazar John Michael Coetzee’nin ünlü çağdaş besteci Philip Glass’ın operaya da uyarladığı romanı, adı sadece “İmparatorluk” olarak verilen bir devletin ücra bir yerdeki kolonisinde sulh yargıçlığı yapan bir adamın hikâyesini anlatıyor. İmparatorluğun herhangi bir emperyalist gücün sembolü olduğu kitap haksız olduğunu bilen acımasız bir gücün ezdiği yerel halk topluluğundan duyduğu korkuyu ve bu korku ile daha da zalimleşmesini anlatırken farklı örneklerle zalim ve mazlum arasındaki ilişkiyi de analiz ediyor. Bazen bir yerli kız bu mazlum, bazen de yargıcın kendisi. Kitabın emperyalist gücün kendisini dahi –en azından kendisine ait olmayan topraklar üzerindeki varlığını- yok edecek denli zalim tavrını eleştirmesi, hiç görünmeyen “Barbarların” gelmesini beklerken duyulan korkuyu başarılı bir biçimde aktarması ve hümanist ve adil idealistlerin zalimlerin içinde yaşayıp onların kurduğu düzenin parçası oldukları sürece vicdanlarının kirlenmekten kaçınamayacağını göstermesi hayli etkileyici. Nobel ödüllü yazar Coetzee’nin yazarın ağzından anlattığı hikâyesinin baş kahramanı yargıcın, yaşlanan ve her anlamda “iktidarını” kaybeden (veya kaybetmeye çalışan) karakteri de kitabı çekici kılan öğelerden biri. Adını Kavafis’in aynı adlı şiirinden alan kitabın anlatmak istediği de aslında yine bu şiir ile hayli örtüşüyor:

“Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

(“Waiting for the Barbarians”)