Günlük – Oğuz Atay

Oğuz Atay’ın 1970 – 1977 arasında ve kimi zaman hayli uzun aralıklarla tuttuğu günlüğü. Kırk üç yaşında hayatını kaybeden ve bugün en çok -elbette- “Tutunamayanlar” romanı ile hatırlanan yazar, yaşarken görmediği ilgiyi ölümünden sonra görmüş ne yazık ki. Oysa ki örneğin “Tutunamayanlar” çağdaş Türk romanına yön veren en önemli eser kabul ediliyor bugün pek çok kişi tarafından. “Günlük” yazarın el yazısı ile tuttuğu günlüğünün tüm sayfalarının orijinalini de okuyucuya sunarak çok şık bir iş yapıyor; böylece hem daha “mahrem” bir alana girdiğinizi hissediyorsunuz hem de -özellikle genç nesil- için el yazısı gibi yazanın karakterinin de bir uzantısı olan bir öğeyi hatırlama şansınız oluyor. Kitabın sonundaki kısa ama önemli fotoğraf albümünün kitaba ayrı bir zenginlik kattığını da söyleyelim.

“Günlük” ağırlıklı olarak iki konudaki notlardan oluşuyor. Yazarın tek oyunu olan “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı eserin yazın sürecinde aldığı notlar veya bitirmeye fırsat bulamadığı “Eylembilim” adlı romanı üzerine ilk düşünceleri gibi bölümleri içeren ve Atay’ın yaratma sürecindeki düşünce yapısını, sıkıntılarını ve sorgulamalarını karşımıza getiren sayfaların yanısıra, yazarın aydın-halk ikilemi, doğu-batı meselesi vb. kimi başlıklar üzerine yazdığı sayfalar günlük boyunca karşımıza çıkıyor. Atay “Tutunamayanlar” romanının kahramanı Selim Işık gibi “günlük tutmaya başlayalım bakalım” diye başlıyor günlüğüne ve ilk yazdıkları da “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız” diye bitiriyor 25 Nian 1970 tarihli bu ilk yazıyı.

“Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor” diye yazıyor 20 Ocak 1974 tarihli yazısında Atay ve bu cümle aslında onun -en azından yaşarken- anlaşılamamış olmanın yarattığı ruh halinden çektiği sıkıntısının da sitemkâr bir ifadesi oluyor. 30 Ocak 1976 tarihli notta “Biraz düşün, bir konu – karakterler filân. Böylesi içimden gelmiyor. Sıradan biri olarak yazarlığı sürdürmek mümkün. İstemiyorum.” derken okunmak için kolay yollara sapan, popülerliğin yollarına düşen yazarlardan olamayacağını da söylüyor ve aynı notun devamında böyle davrananları sert bir biçimde eleştirirken sitemlerini de paylaşıyor günlüğü üzerinden.

Çok önem verdiği “Türkiye’nin Ruhu” adlı kitabını yazabilseydi bugün belki hâlâ bir başyapıt olarak okuyacaktık bu kitabı ve acıları, kavgaları hiç bitmeyen ve bitmeyecek gibi olan Türkiye’nin hali için bir parça daha ipucu olacaktı elimizde kuşkusuz. Bu günlük ise bize derdi olan, yaşadığı toplumu ve dünyayı kendisine dert eden, düşünen ve sorgulayan bir yazarın dünyasına kapı açması ile önemli ve bu kapıdan içeri girmek, Atay’ın yazabildiği kitaplarını okuyabilmek ise her okurun görevi olsa gerek.