“Sadece umutla yaşanmaz, biliyorum; ama umut olmadan hayat yaşamaya değmez”
San Francisco’nun ilk açık eşcinsel belediye danışmanı (county supervisor) olan aktivist Harvey Milk’in hayat hikâyesi.
1978’de uğradığı suikastte hayatını kaybeden Harvey Milk’i anlatan ve cinayetten sadece sekiz yıl sonra çekilen ABD yapımı belgeselin Harvey Fierstein tarafından seslendirilen metnini Judith Coburn ve Carter Wilson yazmış, yönetmenliğini ise Rob Epstein yapmış. Belgesel dalında Oscar kazanan ve Milk’in yaşamını, mücadele dolu aktivistliğini ve öldürülmesini anlatan, ve suikastten sonrasını da ele alan film, Milk’in şahsında ABD’deki gay hakları için verilen savaşı da getiriyor karşımıza. Milk’i tanıyan ve onun yanında mücadele edenlerin anlatımı dışında, dönemin TV haber görüntülerinden de yararlanan belgesel hem sinema değeri hem de ABD’nin insan hakları tarihinin önemli figürlerinden birini ele alması açısından önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.
Rob Epstein önemli bir kısmını Jeffrey Friedman ile birlikte çektiği belgesellerle tanınan ve bugüne kadar çektiği iki kurgu filmi de onunla birlikte yöneten Amerikalı bir sinemacı. İkilinin 1989 tarihli “Common Threads: Stories from the Quilt” adlı ve Oscar kazanan belgesellerinin de bir örneği olduğu gibi Epstein genellikle LGBTQ bireylerin ve grupların hikâyelerini anlattı bize. Kariyerindeki bu ikinci belgesel de işte o bireylerden biri olan Harvey Milk’i getiriyor karşımıza. Asıl olarak Milk’in bir gay aktivisti yaşamına başlamasından suikaste uğramasına ve sonrasında yaşananlara uzayan bir dönemi ele alan yapıt, onun hikâyesini ülkedeki eşcinsel hakları mücadeleleri ile örtüştürerek anlatıyor ve gerçek görüntülerin de katkısı ile etkileyici bir portre çiziyor. Gazeteci Randy Shilts’in 1982 tarihli “The Mayor of Castro Street” adlı biyografi kitabından da yararlanan bu belgesel dışında, Milk’in hayatı başka sanat eserlerine de ilham kaynağı oldu. Tiyatro müzikali, opera, resimli çocuk kitabı, akademik araştırma, gençlik romanı ve kantat gibi birbirinden farklı formatlarda bu önemli aktivistin yaşamı çıkarken karşımıza, sinemadaki ikinci ve şimdilik son örnek ise Gus Van Sant’ın Orijinal Senaryo ve Erkek Oyuncu (Sean Penn) dallarında Oscar kazanan ve Film dahil 6 dalda da bu ödüle aday olan, 2008 tarihli filmi “Milk” oldu.
Milk ve San Francisco Belediye Başkanı George Moscone’un suikastte ölümünün basına ve kamuoyuna açıklandığı ânın görüntüsü ile açılıyor belgesel. Milk ile aynı görevi yapan üyelerden biri olan Dianne Feinstein’dır konuşmayı yapan ve verdiği haber, sonrasında gittikçe büyüyen bir tepki ile karşılanacaktır. Bu görüntüden sonra Harvey Fierstein’ın anlatıcılığında çok kısaca Milk’in San Francisco öncesi dönemini ve daha sonra da asıl olarak bu şehrin ünlü Castro caddesi etrafında büyümeye başlanan eşcinsel kültür ve Milk’in aktivistliği ele alınıyor geriye gidilerek. Filmin yaklaşık son yarım saatlik bölümündeyse, suikastten sonraki adalet arayışı, hayal kırıklığı ve mahkeme sonucuna verilen toplumsal tepki ele alınıyor. Milk’in arkadaşı da olan aktivist Henry Der “Beyaz olduğun sürece Amerika’da medeni olmak, başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda değilsin. Beyaz orta sınıf değerlere uyuyorsan, cinayet bile yanına kalır ve affedilirsin” sözleri ile özetliyor adalet mekanizmasının kararını. Katil tam bir orta sınıf beyaz Amerikalıdır çünkü ve emek hareketinden bir aktivistin “Bence sadece -heteroseksüel bir beyaz olan- Moscone öldürülseydi, katil cinayetten hüküm giyip ömür boyu San Quentin’de yatardı” sözünün de gösterdiği gibi adalet mekanizması azınlık olanların yanında değildir. Senaryonun katil Dan White’ın Milk’i ve Mocsone’u öldürmesine giden süreci ve motivasyonunu eksik anlattığı düşünülebilir ama gerçekte olan biten de gösterildiği kadardı filmde.
Suikastin hemen sonrasında belediye binası içindeki kaostan kameralara yansıyanlar ve sonrasındaki protesto eylemleri ile ilgili haber görüntülerinin etkileyici anlar yarattığı belgeselde Milk’in arkadaşlarının cinayeti duydukları andaki hislerini gözyaşları içinde anlatması da güçlendiriyor filmi seyirciye o günlerin duygularını aktarmak yolunda. Zaman zaman şiddet boyutu da olan gösterilerle ilgili olarak “Öfkeli davranıyoruz çünkü öfkeliyiz” söylemi ile “şiddet, mücadelemize zarar verir” düşüncesinin çatışmasına da kısa süreliğine de olsa değinen filmde Milk’in inatçı ve kararlı mücadele ruhu, başta sendikalar olmak üzere diğer örgütlü hareketlerin eşcinsel gruplara önyargılı bakışı ve -Demokrat Parti’nin ikiyüzlülüğü de geliyor karşımıza. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın eşcinsel kimliği öne çıkan aktivist Milk ile fotoğraf çektirmekte tereddüt etmesi ve daha çarpıcı bir örnek olarak, California’da eşcinsel kimliğini açıkça ilan edenlerin kamuda görev almalarının yasaklanması ile ilgili bir önergeye ancak Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın da olumsuz görüşünü bildirmesinden sonra karşı çıkması (danışmanının kulağına fısıldadığı Reagan’ın görüşünü öğrenen Carter’ın, az önce terk ettiği kürsüye geri dönüp önergeye karşıtlığını ilan ettiği görüntü tarihsel bir değer taşıyor) bu ikiyüzlü davranışın örnekleri arasında.
Belgeselde konuşanların tamamının Milk’le aynı hareket içinde bulunan ve/veya onu yakından tanıyanlar olması, konunun uzmanlarının değerlendirmelerine dayanan klasik belgesellerin yaklaşımından farklılaştırıyor filmi ve daha samimi ve duygusal bir hava katıyor yapıta. Mark Isham’ın orijinal müziğinin özellikle yapıtın hüznünü iyi yansıttığı filmin, haber görüntüleri dışında, Milk karşıtlarının sözlerine yer vermemesi ve daha da önemli olarak, White’ın çok düşük bir ceza almasına yol açan ve aralarında -Milk’in arkadaşlarından birinin sözlerini tekrarlarsak -hiçbir azınlık üyesinin bulunmadığı- jüri üyelerinin hiçbirinin kararlarının nedenleri ile ilgili görüşlerinin alınmaması sorgulanabilir açıkçası; ama yapıtı “arkadaşlarının gözünden Harvey Milk ve mücadelesi” olarak tanımlarsak, bu bir kusur olmaktan çıkıyor. Sonuçta karşımızda, filmdeki görüntülerinden iki yıldan daha kısa bir süre sonra AIDS nedeni ile yaşamını yitiren, Milk’in Castro Caddesi’ndeki fotoğrafçı dükkânında yetişenlerden biri olan ve yaşamını eşcinsel hakları için mücadeleye adayan Bill Kraus’un konuştuğu sahnelerin sıcaklığını ve duygusallığını taşıyan önemli bir yapıt var. Hiçbir hakkın kararlı bir mücadele vermeden ve dayanışmadan elde edilemeyeceğini yaşamı ile hatırlatan Harvey Milk’i anlatan önemli bir belgesel bu ve Epstein / Deborah Hoffmann ikilisinin belgeselin duygusal boyutunu artıran kurgusu ile daha da değer kazanıyor. Son bir not olarak, filmde birkaç kez adı geçen Amerikalı Anita Bryant’ın özellikle 1960’lı yıllarda hayli popüler olan bir şarkıcı olduğunu ve eşcinsel karşıtı örgütlenmelere liderlik ettiğini de merak edenler için eklemiş olalım.