El Amparo – Rober Calzadilla (2016)

“Hangi gerçek? Şu lanet olası gerçek hakkında konuşup duruyorsun. Gerçeğin bizi bu pislikten kurtaracağını düşünüyorsun. Bana bak, kendine bak! Hiçbir şeyi olmayan iki zavallı balıkçıyız sadece biz”

1988 yılında ülkelerinin Kolombiya ile olan sınırının yakınlarında ordu tarafından gerilla oldukları gerekçesi ile öldürülen on dört ve bu katliamdan sağ kurtulan iki Venezuelalı balıkçının hikâyesi.

Senaryosunu kendisinin “29.10.1988” adlı tiyatro oyunundan Karin Valecillos’un uyarladığı, yönetmenliğini Rober Calzadilla’nın üstlendiği bir Venezuela ve Kolombiya ortak yapımı. Gerçek bir olayı ve adalet talepleri hâlâ karşılanmayan iki balıkçının yaşadıklarını anlatan film katliamın kendisini hiç göstermezken, öncesine ve asıl olarak da sonrasına odaklanıyor ve devletin “terör”, “terörist” gibi gerekçeleri suçlarının nasıl kalkanı yapabildiğini hatırlatıyor bize bir kez daha. Küçük, ama küçük olduğu kadar da etkileyici bir film bu. Katliamdan sağ kurtulan ama hayatta kalmaya devam edebilmek için bir ikilemle karşı karşıya kalan iki balıkçıyı canlandıran amatör oyuncularının (Pinilla rolündeki Vicente Quintero ve Chumba’yı canlandıran Giovanni García) ve kadronun en tecrübeli ismi, yerel polis şefi rolündeki Vicente Peña’nın başarılı oyunculuklar ile parladığı film, adına devlet denen korkunç mekanizmayı ve bu mekanizmanın varlığını sürdürebilmek için gerçeği nasıl “doğal” bir şekilde manipüle edebileceğini etkileyici bir dil ile anlatan önemli bir çalışma. Öncesinde sadece bir kısa film çekmiş olan yönetmen Calzadilla olayın gerçek olmasına ve hassasiyetine saygı gösteren bir tavırla gerçekçiliği hep önde tutan bir mizanseni tercih etmiş ve görüntüleri yaratmaktan çok, zaten var olanları yakalama anlayışını öne çıkararak hikâyenin etkileyiciliğine önemli bir katkı sağlamış.

1988 yılının Ekim ayında yaşanan gerçek bir katliamın kurbanlarını, bu katliamdan sağ kurtulan iki balıkçıyı odak noktasına alarak anlatıyor film. Başkanlık seçimi havasında olan ülkede, bu havanın daha çok radyo ve televizyondan gelen hafif seslerle kısıtlı kaldığı yoksul bir bölgede geçiyor film. Avını balık tüccarına satmak üzere, onun potansiyelinin yüksek olduğunu söylediği bölgeye giderek iyi bir para kazanmak isteyen Pinilla tanıdığı diğer erkekleri ve onların tanıdıklarını toplayarak motorlu uzun bir kayıkla Kolombiya sınırındaki bir nehirde avlanmaya gidiyor. Sonuç balıkçıların on dördünün -ordunun iddiasına göre yarım saat süren çatışmada- ordu tarafından hiçbir uyarı olmadan açılan ateş sonucu katledilmesi ve sağ kalan ikisinin ordunun yaptığı işi temizlemek için uydurduğu terörist suçlamasına karşı kendilerini savunmak zorunda kalmaları oluyor. Ya suçlamayı kabul ederek orduyu (ve devleti) temize çıkaracaklar ve karşılığında kısa bir hapis cezası ve kendilerine gizlice verilecek para ve ev rüşvetini alacaklar ya da gerçeği söyleyerek hayatlarını devletin zalim gücü nedeni ile riske atacaklar.

Film üç erkek karakteri öne çıkarıyor hikâyesini anlatırken: Pinilla ve Chumba adlı balıkçılar ve yerel polis şefi Mendieta. Balıkçıların yakınları olan kadınlar ve devlet görevlileri bu üç karakterin etrafında dönen hikâyeye gerçekçiliği hiç aksamayan bir şekilde katılıyorlar ve ortaya etkileyici bir dram çıkıyor. Sık sık el kamerası kullanılan ve özellikle köyden görüntülerin sergilendiği bölümlerdeki doğallığı ile dikkat çeken film bu anlarında bir belgesel tadına ulaşıyor ama tür olarak bir belgeselden çok, hikâyeye ve karakterlere hiç müdahale ediilmediği izlenimi yaratan bir dramdan söz etmeliyiz burada. Amatör oyuncuların hiçbir anında aksamadığı bir film bu ve sadece onları bu denli etkileyici bir biçimde kullanabilmesi ile bile yönetmen Calzadilla büyük bir başarıya imza atıyor. Katliam öncesindeki sahnelerde karakterleri bize doğal ortamları ve halleri ile tanıtırken, cenaze töreni sahnesi başta olmak üzere yakaladığı yüzlerle, halkı ve gerçekten olduğu gibi karşımıza getiren bir film izlemekte olduğunuz hissini yaratıyor. Katliam gibi görsel açıdan “çekicilik” potansiyeli olan bir bölümü sergilemekten tamamı ile uzak duruyor film. Bunun yerine, bu ânı yavaş yavaş ima eden bir müzik kullanımı (hikâyenin atmosferini çok iyi yakalayan müzik çalışması Andres Levell’ın imzasını taşıyor) ile ve çok kısa bir süre gösterilen televizyon ekranındaki görüntü ile yetiniyor film. Bu görüntülerde yerde yatan cesetlerin ellerine tutuşturulmuş silahlar, televizyon haberlerinde bu “teröristler”in bir petrol rafinerisini havaya uçurmayı planladıklarının söylenmesi veya bu katliam haberini “şerefe!” diyerek karşılayarak içkisini içen adam gibi unsurlarının da gösterdiği gibi film sadece bu katliamı değil, bu katliamın sembolü olduğu bir devlet şiddetini de anlatmayı tercih ediyor. Haberi alan kadınların isyanları, tutulan yas ve kameranın her bir amatör oyuncunun yüzünde yakaladığı trajedi ifadesi katliamın kendisi kadar etkileyici anlara tanık olmamızı sağlıyor.

“İçimizden biri gerilla mıydı acaba?” kuşkusu, olayı “temizlemeye” gelen albayın “Kimse bir grup balıkçıya ateş etmez, ordu asla böyle bir şey yapmaz” ifadesi ve suçlamayı kabul ederek daha büyük cezalardan kurtulma teklifi karşısında yaşanan ikilem gibi ögelerle hikâye seyirciyi hep çekim alanında tutmayı başarırken, senaryo (aslında gerçek olayın kendisi) bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor: Direnmenin güzelliği, polis şefinin etkileyici bir örneği olduğu gibi böyle zorlu anlarda onurlu insanların neler yapabileceği ve bağımsız bir medyanın önemi. Bir oyundan uyarlanmış olsa da teatral bir havası olmayan ve örneğin iki balıkçının imza atmaya teşvik edilmesi/zorlanması, televizyon röportajında çekimin kendisinin değil orada konuşulanlar eşliğinde köyün ve insanların gösterilmesi ve sadece ortam sesini duyduğumuz, kimsenin konuşmadığı cenaze töreni gibi sahneleri ile doğal ve “alçak sesli” bir sinemanın havasını taşıyor film ve saf bir sinemayı hatırlatıyor. Vicente Quintero ve Giovanni García’nın değme usta oyuncuya taş çıkaracak performanslarının da büyük katkısı ile kendinizi köyün içinde bulmanızı sağlayan bu film “politik sinema” adına da önemli bir çalışma. Bizim de kurbanı olduğumuz “resmî tarih” söylemlerinin arkasında bambaşka gerçekler olduğunu hatırlamak/unutmamak için de görülmesi gerekli bir çalışma kesinlikle.

Kadınların direnişleri, yüzlerindeki isyan ve yas ifadeleri ile özetlenebilecek bu film belki daha dramatik anlar yakalama postansiyelini kaçırmış gibi görünüyor ama bu bilinçli tercih filme olması gerekeni, gerçeğin bir dramatik zorlama/süsleme olmadan anlatılmasını kazandırıyor. Son bir not olarak, iki balıkçının uzun bir süre Meksika’da sürgünde yaşamak zorunda kaldıklarını, Amerika kıtasındaki uluslararası insan hakları mahkemesinin kararına uyarak Venezuela hükümetinin katliamın kurbanlarına tazminat ödediğini ama infazı kabul etmediğini ve iki adamın hâlâ davalarının askerî değil sivil bir mahkemede yeniden görülmesi için uğraştıklarını da söyleyelim.